Bir daha hiç yuruyemecegini düşünen 32 yaşındaki hastam bu akşam 10 metre kadar yürüdü. Sağ kolunda eşi,sol kolunda ben vardım. Heyecandan bütün vücudu titriyordu. Gözlerindeki sevinç piriltisini anlatmaya hiç bir kelime yetmez.Hemsireler günü için çok güzel bi anı olarak kalacak bende.

hemşireler günü, 12 mayıs
Tanrının en değerli armağanı olan hayat, çok defa hemşirenin ellerine terk edilmiştir.

HEMŞİRELER GÜNÜ
“Dünyayı acı çekme perspektifinden görme çabası içinde, acı çekerler” (Figley 2002).

Ayşe*, Tarihi Değiştiren Kadınlar'ı inceledi.
23 Şub 23:26 · Kitabı okudu · 41 günde · 7/10 puan

Kadın..

Maalesef bugünlerde, yaşadığımız ataerkil toplumun içinde sinip kalmış, şiddet görmüş, taciz edilmiş, kendisini aciz bir varlık hissedip intihar etmiş kadınlara rastlıyoruz. Ne acı.. Fakat tarihe damga vuran çok güçlü kadınlar da var feyz alınası. Bu kitapta sadece güçlü kadınlar değil, çıldırmış kadınlar, sadist kadınlar, çok zeki kadınlar, çok başarılı kadınlar , çok cesur kadınlar ve çok sinsi kadınlar yer alıyor :) adeta kadının elli tonu. Ara ara okuyup minik notlar aldım kendilerine dair, ilginizi çekerse buyrun :)



**Florence Nightingale; Soylu bir aileden gelmesine rağmen, soylu yaşamın olanaklarını reddedip hemşire olmaya karar vermiştir. İngiltere’nin Kırım’la yaptığı savaşta gönüllü olarak İstanbul’a gelip 36 hemşire ile birlikte ordusunda ki yaralıların tedavisinde görev almıştır. Geceleri herkes uyuduktan sonra elinde lambası ile yaralıları kontrol ettiği için cephede Lambalı kadın lakabı ile anılırmış. İlk eğitimli hemşire olan Linda Richards’ı yetiştirmiştir. İngiliz Kralından Britanya imparatorluğu ve insanlık yüksek hizmet madalyasını alan ilk kadındır. Nightingale’in Doğum günü her yıl hemşireler günü olarak kutlanır.



**Harriet B. Stowe ; Tom amcanın kulübesi kitabıyla , Amerika’da yaygın olan kölelik sistemini sert bir dille eleştirip, insanların köleliğe karşı savaşında büyük destekçisi olmuştur. Sadece Amerika’da değil tüm dünya da 3.5milyondan gazla satan kitap, kalemin kılıçtan keskin olduğunu bir kez daha farketmemizi sağlamıştır.

**Kraliçe Victoria; İngiltere’de kraliyet tahtında en uzun süre kalan kadındır kendisi, aynı zamanda düğününde ilk kez beyaz gelinlik giyen kadında kraliçe Victoria’dır :)) Victoria döneme adını vermiş ve döneminde büyük işlerin altından tarihe adını yazdıracak başarılarla kalkmıştır. Ülkesini tarım toplumundan, sanayi toplumuna geçirmiştir. Ülke sınırları en geniş halini aldı. Parlementer sistemi elden geçirerek orta sınıfa ait erkeklere oy kullanma hakkı tanındı ve nispeten ülke temsil sistemi daha adil bir sisteme geçiş yaptı. Kraliçe 64 yıl tahtta kalmıştır. Eşi öldükten sonra hep siyahlar gitmiş ve sarayından pek çıkmamıştır. Yine bu dönemde sanayileşme ile birlikte olur yazar oranında büyük artış olmuş ve ebedi eserler daha ucuza mal edilmeye başlanmıştır. Victoria dönemi aynı zamanda emperyalizm ve sömürgecilik konularının gündeme gelmeye başladığı bir dönemdir, sınırlarının büyüklüğünden dolayı İngiltere o dönemde “Üzerinde güneş batmayan ülke “ olarak anılır.

**Maria Curie ; Radyoaktivite’yi keşfeden ilk kadın ‘dır. Aynı zamanda Nobel fizik ödülünü alan ilk kadın olarak tarihe geçmiştir. Radyoloji biliminin kurucusudur. Eşiyle birlikte yaptığı çalışmalarda radyum ve uranyum’u keşfetmiştir. Hayatını da bu uğurda yıllarını verdiği radyasyon sebebiyle kaybetmiştir. O kadar çok radyasyon almıştır ki kullandığı not defterlerinin hala radyasyon yaydığı söylenir. Kanserli hücrelerin tedavisinde,soyadından ilham alınarak curieterapi (kemoterapi) tedavisi geliştirilmiştir.

**Helena Rubinstein ; Dünyanın en büyük kozmetik firmasını kurdu, Polonya’yadan amcasının yanına Avusturalya’ya kaçtığında ,Avustralya’da ki kadınların ciltlerinin güneş yüzünden kuru olduğunu farkedip annesinin verdiği 12 kutu kreme bir takım karışımlar ekleyerek kadın cildinin daha güzel göründüğü fikriyle yola çıkmış ve akabinde “Çirkin kadın yoktur tembel kadın vardır!” düsturuyla girişimcilik faaliyetlerine başlamıştır. Paris’te güzellik eğitimi alarak,büyük bir güzellik salonu açmış akabinde dünya pazarına girmiştir. 1.dünya savaşı sırasında yahudi olduğu için eşiyle birlikte Amerika’ya yerleşmiş ve Amerika pazarında da büyük şirketler kurarak servetini katlamıştır.

**Rose Luxemburg; Dünya komünist hareketinin en büyük isimlerinden birisidir. Yahudi asıllı bir Polonya’lıdır. Aldığı eğitimler sayesinde rusça’yı anadili gibi konuştuğu için Rusya’da ki sosyalist/Komünist hareketleri yakından takip etmiştir. Lenin ve Stalin’in ulusalcı yaklaşımlarından dolayı ters düşmüştür. Ömrünün çoğunu hapishanelerde geçiren bu devrimci kadın, 1919 yılında Almanya’da ağır işkenceler sonucu kurşuna dizilmiş, ve cesedi bir kanala atılmıştır. Troçki , Luxenburg’u bizlere “damarlarında Marksizm dolaşan” olarak hatırlatır.

**Mata Hari ; Dünya çapında ünlü bir casus ünvanına sahip ilk kadındır.Bu ünvan cesur ve zeki olmasından ziyade ,biraz şans biraz şehir efsanesi,biraz egzotik hayatı sebebiyle verilmiş ve zamanla efsaneleşmiştir. 1. Dünya savaşı sırasında Almanlara çalışırken , Fransızlardan da teklif alıp kabul edip, onu denedikleri bir görevde kendini ele verdirmiştir. Fransız hükümeti savaşın kaybının faturasını hemen hemen Mata Hari’ye kesip idam mangası önünde 41 yaşındayken hayatına son verilmiştir.

**Amelie Eathart; Kadınlar yükseklik rekorunu kıran ilk kadındır, ayrıca Atlantik okyanusunu yolcu olarak geçen ilk kadın olma özelliğini de taşır. Amerika’yı bir ucundan diğer ucuna kat eden ilk kadında Amelie’dir. Pilot lisansını 24 yaşında kazanmış olup , ilk uçuşundan sonra hayatta ki yerinin hep gökyüzü olduğu kanaatine varmıştır. 1937 yılında dünyanın etrafını turlama rekorunu da kırmak üzereyken uçağı Howland adası yakınlarında kaybolmuş olup, bir daha da ne uçağından ne kendisinden ne de yardımcısı uçak mühendisi Fred Noonan’dan haber alınamamıştır. Amerikan hükümeti aylarca arama ekipleriyle tüm okyanusu taramış fakat izine ulaşılamamıştır. 1938’de Amelie anısına Howland’a bir deniz feneri inşa edilmiştir.

Ilse Koch ; Tarih onu Buchenwald cadısı olarak yazıyor. Nazi Almanya’sında akıl almaz işkencelere imza atmış olan bu cani kadın, Aryan ırkının özelliklerini taşıdığı için Ordu’da yüksek rütbeli bir subayla evlendikten sonra hayatı komple değişiyor. En az kendisi kadar sadist eşi ile birlikte yaptığı sadist işkenceler tarihe damga vuracak nitelikte. Savaş sonrası Amerikan geçici hükümetinin kurduğu mahkemelerde yargılanırken en az 50.000 yahudinin ölümünden sorumlu tutulmuştur. Mahkeme ömür boyu hapsini istese de 61 yaşında kaldığı hücrede yatak çarşaflarıyla kendini asarak intihar etmiştir.

Simone De Beauvoir ; Hayatının aşkı Sartre ile birlikte , devlet toplum aile gibi kavramları reddedip kişinin kendi kaderini kendinin tayin ettiği fikrini savundular. Feminizm akımının öncüsüdür. 70’lerde ki kadın hareketlerinde ilham olmuştur. Mandarinler romanı ile Fransa’nın en önemli edebiyat ödülü Prix Goncourt’u almıştır. Sartre öldükten sonra küllerinin gömülü olduğu mezarlığa bakan bir eve taşınıp Hayatının sonuna dek orda yaşamış ve öldükten sonra da Sartre’ın yanına gömülmüştür.

**Rahibe Teresa ; İsmini duymayan kalmamıştır muhtemelen, peki neydi bu kadar bilinmesinin sebebi? Teresa ,koyu bir katolik olan annesinden aldığı dini eğitim neticesinde 10 yaşında Rahibe olmaya karar verir, Makedonya doğumludur. 18 yaşına geldiğinde katolik bir misyoner olarak Kalkütada görevlendirilir. Hindistan’da kıtlığın başgöstermesi ile birlikte Vatikan’dan aldığı fonlarla bir psikoposluk bölgesi kurmuş. Fakirlere , düşkünlere, cüzzamlılara, açlara ve evsizlere umut ışığı olmuştur. Daha sonrasında 123 ülkeye yayılan yardım kuruluşları tahmin edeceğiniz gibi Teresa’nın yılmadan çabalamaları sonucu olmuştur. 1979’da Nobel Barış ödülünü kazandığında ziyafet verilmesini reddedip 6 bin dolarlık fonun Kalkütalı yoksullara devredilmesini talep etmiştir. Milyonlarca dolarlık bir para trafiğini yönetse bile üstünden yıllar yılı çıkarmadığı elbisenin fiyatı 1$’dır.

**Rosa Parks ; Bir çok siyahinin hayatını bir günde değiştirmiş bir kadındır kendisi . 1955yılında Amerika’da insan hakları kabul edilmiş fakat ırkçılık devam ediyor. Otobüslerde koltuklara beyazların oturma üstünlüğü var ve bir gün bu küçük kadın yerinden kalk talimatını reddedip yerinden kalkmıyor ve evet polis tarafından tutuklanıyor. Fakat bu olay ülke çapında büyük yanlı buluyor ve otobüslere boykot kararı alınıyor. 382 günlük boykotun ardından hem hükümet hem otobüs firmaları geri adım atıyor ve artık Amerika da hiç bir şey eskisi gibi olmuyor. Parks’ın o güne dair söylediği şu söz aslında herşeyi özetliyor;

“İnsanlar sürekli o gün yorgun olduğum için yerimi vermediğimi söylüyorlar, ama bu doğru değil. Yorgun değildim, ya da genelde bir iş günü sonunda olduğumdan daha yorgun değildim. Yaşlı da değildim. Bazıları o zamanlar yaşlıymışım gibi bir hava yaratıyorlar, 42 yaşındaydım. Tek bir yorgunluğum vardı; pes etmekten yorulmuştum.”

**Eva Peron ; Arjantin tarihinde daha çok Evita olarak anılır, çok yoksul bir ailenin çoğuğu olarak dünyaya gelir. 15’li yaşlarda bir radyo programında görev almaya başlamasıyla birlikte bürün hayatı değişir. Katıldığı bir davette saha sonra o dönem Arjantin’in çalışma bakanı olan Juan Peron ile tanışır ve bir süre evlenirler. Hayatı boyunca sınıfsal ayrımcılıkla karşılaşan Eva , eşinin Başkan seçilmesinin ardından hayatını yardım kuruluşlarına, yoksul insanların eğitim ve sağlık sorunlarını çözmeye adadı. Öyle çok sevildi ki halk tarafından , rahim kanserinden öldüğünde ulusal yas ilan edildi. Ordu tarafından ,geldiği sınıfsal statü sebebiyle mezarıda rahat bırakılmayan Evita yaklaşık 16 yıl kimsenin bilmediği bir yerde gömülü kaldı. Eşinin 3.Kez Cumhurbaşkanı seçilmesi ile birlikte mezarı Arjantin’de Peron’ların naaşları ile birlikte sergilenmeye başlamıştır. Hayatını halkı için adayan bu kadın ,ülkesinde sınıf ayrımcılığını kaldırıp, kitlelerin yaşam kalitesini yükseltmeye çalışmıştır.

*Margarate Thatcher ; Nam-ı değer Demir leydi , Muhafazakar bir çevrede büyümüş ve siyaset hayatına bu şekilde yön vermiştir. Kürtaja, idam cezasının kaldırılmasına ve boşanmanın kolaylaştırılmasına karşıdır. Bosna savaşı sırasında sırpların yaptıklarını nazilerin yaptıklarına benzetip NATO’yu göreve çağıran ilk siyasilerden biri olmuştur. Seçim kaybetmemiş olmasına rağmen parti içinde oylarının azaldığı gerekçesiyle istifa etmiştir. Seksenli yıllarda küresel ısınmaya ilk dikkat çeken kişiler arasında yer alır.

*Benazir Butto; 11 yıl önce suikastle öldüğünü sanırım bir çoğumuz hatırlıyoruz, Butto köklü bir ailede doğmuş olup , eğitimini babası gibi önce Amerika’da sonra İngiltere’de görmüştür. İslam dünyasının ilk kadın başbakanıdır. Hayatı siyaset,darbe, sürgün, politik mücadele ve suikastlerle geçmiştir. Önce babasını, sonra kardeşini suikastle kaybeden Butto, 2007 yılında kendisine düzenlenen 2. Suikastle hayata veda etmiştir. Ülkesinde çok sevilen bir Başbakan olmasına rağmen, toprak sahiplerinin hoşuna gitmeyen reform hareketlerinde bulunduğu için hedef haline gelmiştir.


Buraya kadar okuduysan ödül şarkısını da hak ettin demektir :)

https://youtu.be/h-62wGtUW_Y

Keyifli okumalar olsun o_O

Bir Yudum Kitap
Çoğu vakit, sadece bir insan olduğumuzu unutuyoruz. Bir şeyler oluyor ve sanki dünya yıkılıyor. Sebep? Hiç. Huxley, "Ne sebeple olursa olsun hatanızın üzerine kara kara düşünmeyin. Temizlenmenin yolu çamurda yuvarlanmak değildir." der. Hadi, yakınmayı bırakın ve şu güzel günü selamlayıne. Bir yudum kahve, bir yudum kitap ile...

Aldous Huxley - Cesur Yeni Dünya
Çevirmen: Ümit Tosun, İthaki Yayınları, s.43-45

Odanın diğer ucunda dikilmekte olan Baş Hemşire küçük bir kolu indirdi.
Şiddetli bir patlama oldu. Gittikçe tizleşen bir siren ötmeye başladı. Alarm zilleri delirtircesine çalıyordu.
Ürken çocuklar çığlıklar atmaya başladılar; yüzleri dehşetle şekilden şekile giriyordu.
“Şimdi de,” diye bağırdı Müdür (çünkü gürültü sağır ediciydi), “şimdi de dersi hafif bir elektrik şokuyla pekiştirelim.”
Elini yine salladı ve Baş Hemşire ikinci bir kolu indirdi. Bebeklerin çığlıklarının tonu aniden değişti. Şimdi çıkardıkları keskin, kasılmalı haykırışlarda delice bir çaresizlik vardı. Küçük bedenleri titreyip kasılıyor, kol ve bacakları, görünmez teller tarafından çekiliyormuşçasma sarsılıyordu.
Müdür açıklarcasına, “Zeminin bu bölümünün tamamına elektrik verebiliriz,” diye bağırdı. “Ama bu kadarı yeter,” dedi ve hemşireye işaret verdi.
Patlamalar ve ziller durdu, sirenlerin ötüşü bir tondan diğerine geçerek kesildi. Gergin şekilde sarsılan bedenler gevşedi ve çıldırmış bebek çığlıkları ve hıçkırık dolu ağlamalar, bir kez daha olağan dehşetten kaynaklanan normal inlemelere dönüştü.
“Çiçekleri ve kitapları tekrar yaklaştırın.”
Hemşireler emre uydular, ama bebekler; güller yaklaştırıldığında, cıvıl cıvıl renkli kedicik, öten horoz, meleyen kara koyun resimlerini görür görmez dehşetle uzaklaşmaya çalıştılar ve çığlıklarının şiddeti aniden yükseldi.
Müdür zafer edasıyla, “dikkatle gözlemleyin” dedi, “gözlemleyin.”
Kitaplar ve şiddetli gürültüler, çiçekler ve elektrik şokları - az da olsa bu kavramlar bebeklerin zihinlerinde birbiriyle ilişkilendirilmişti; aynı ya da benzeri dersler iki yüz kere tekrarlandığında ayrılmaz bir biçimde birleştirilecekti. İnsanın birleştirdiğini ayırmaya doğanın gücü yetmezdi.
“Kitaplara ve çiçeklere, eskiden psikologların 'içgüdüsel' dediği bir nefret besleyerek büyüyecekler. Refleksleri değişmez bir biçimde şartlandırılır. Hayatları boyunca kitaplardan ve botanikten uzakta, güvende olacaklar.” Müdür hemşirelere dönüp, “Götürün onları,” dedi.
Hâlâ çığlık atmakta olan haki bebekler tekerlekli servis masalarına yüklendi ve iterek uzaklaştırıldılar. Arkalarında ekşi süt kokusu ve hayli makbule geçen bir sessizlik bıraktılar.
Öğrencilerden biri elini kaldırdı; alt sınıf insanlararının Topluluk’un değerli zamanını kitaplarla harcamasına izin verilmemesinin nedenini anlayabiliyordu ve tabii ki reflekslerinden birinin şartlandırmasını bozabilecek bir şey olan okuma riski de her zaman vardı, ama yine de... işte, çiçekler konusunu anlayamamıştı. Niye Deltaların çiçekleri sevmesini psikolojik olarak imkânsızlaştırmakla uğraşılıyordu ki?
KŞM Müdürü sabırla açıkladı. Eğer çocuklara bİr gül görünce çığlık attırılıyorsa, nedeni yüksek ekonomi politikasıydı. Kısa süre önceydi (bir yüzyıl ya var ya yoktu), Gamalar, Deltalar ve hatta Epsilonlar çiçekleri sevmeye şartlandırılmışlardı -özelde çiçeği, geneldeyse vahşi doğayı. Amaç, her fırsatta kırlara koşma isteği yaratmak ve böylece ulaşım tüketimine zorlamaktı.
“Ulaşım tüketmediler mi peki?” diye sordu öğrenci.
“Hem de çok,” diye yanıtladı Müdür. “Ama başka hiçbir şey tüketmediler.”
Kır çiçekleri ve manzara seyretmenin önemli bir kusuru var, bedavalar, diye açıkladı. Doğa sevgisiyle fabrikalar çalışmaz. En azından alt sınıflarda doğa sevgisini kaldırmaya karar verildi, ancak ulaşım tüketimi eğilimi kalacaktı. Çünkü elbette nefret etseler de kırlara gitmeye devam etmeleri önemliydi. Sorun, ulaşım tüketimi için kır çiçekleri ve manzara seyretmekten ekonomik olarak daha sağlam bir neden bulmaktı. Gerektiği şekilde bulundu.
Müdür, “Kitleleri kırlardan nefret etmeye şartlandırıyoruz,” diye başladı. “Aynı zamanda onları doğa sporlarını sevmeye şartlandırıyoruz. Bunu yaparken de tüm doğa sporlarının gelişmiş aletlerle yapılmasını sağlıyoruz. Böylece hem endüstriyel ürünler, hem de ulaşım tüketiyorlar. İşte buradan da elektrik şokuna geliyoruz."
“Şimdi anladım,” diyen öğrenci hayran kalmış bir halde sustu.