• Hiç kimseye söylemediğimin kelimelerin bile ne kadar zorlandığını siz bilemezsin! Ama söylemem gerek içimden atmam gerek. Derler ya aile herşeydir. Benim öyle bi ailem hiç olmadı(Annem) hariç. Bizim aile eğitimli bir aile biz 9 kardeşiz kızlar hiç okumadı. 5 erkek kardeşiz biz hepimiz okuduk hepimiz Üniversitesi mezunuyuz. Biri doktor 2 tane müdür bitanede memur peki ben neyim ben hiçbişi olamadım devlet kadrosunda olamadım. Ama ailem hiç bana destek olmadılar beni hep küçümsediler en çirkini benim en işe yaramaz benim hiçbir zaman bana bir güven vermediler bişi başarmadığımda beni teselli etmediler hep benim üzerimde büyüklük tasladılar. Beni ortamlarda rezil ettiler yusuf gerizakalıdır bi işe yaramıyor bilmem ne! Kaç kere intihar etmeyi düşündüm ama Allah korkusundan dolayı yapamadım. İnsanın ailesi böyleyken ne diye nefes alsın ki?
  • Sıradan kendi halinde bir çiftçi olan Pahom, daha zengin bir hayatın hayalini kurmaktadır. Uzak bir yerlerde, cömert bir reisin karşılıksız toprak verdiğini duyunca, daha çok toprak elde etmek için reise gidip talebini iletir. Gerçekten de Reis herkese istediği kadar toprak veren cömert biridir. Pahom’a “sabah güneşin doğuşundan batışına kadar katettiğin bütün yerler senin fakat güneş batmadan yeniden başladığın yere dönmen lazım.” der. “Yoksa bütün hakkını kaybedersin.” Pahom güneşin doğuşuyla beraber başlar yürümeye. Tarlalar, bağlar, bahçeler geçer. Tam geri dönecekken gördüğü sulak bir araziyi es geçemez. Şu bağ, bu bahçe derken bakar ki güneşin batmasına az kalmış. Koşar, koşar, ama kesilir takâti. Halsiz adımlarla yürümeye devam ederken, Pahom’un burnundan kanlar damlamaya başlar. Tam başladığı noktaya yaklaşmışken, bir an yığılır yere ve bir daha kalkamaz… Reis olanları izlemektedir. Çok kereler şahit olduğu olay yeniden vuku bulmuştur. Adamlarına bir mezar kazdırır. Pahom’u bu mezara gömerler. Reis Pahom’un mezarının başında durur şöyle der: “Bir insana işte bu kadar toprak yeter!” Bilin ki, dünya hayatı ancak bir oyun, bir eğlence, bir süs, aranızda karşılıklı bir övünme, çok mal ve evlat sahibi olma yarışından ibarettir. (Nihayet hepsi yok olur gider). Tıpkı şöyle: Bir yağmur ki, bitirdiği bitki çiftçilerin hoşuna gider. Sonra kurumaya yüz tutar da sen onu sararmış olarak görürsün. Sonra da çer çöp olur. Ahirette ise (dünyadaki amele göre ya) çetin bir azap ve(ya) Allah’ın mağfiret ve rızası vardır. Dünya hayatı, aldanış metaından başka bir şey değildir. (Hadid Suresi 20) Mütemadiyen biriktirmek istiyoruz. Yiyemeyeceğimiz kadar erzak, giyemeyeceğimiz kadar kıyafet, kullanamayacağımız kadar eşya, oturamayacağımız kadar ev… Gözlerimiz midelerimizden, arzularımız ihtiyaçlarımızdan daha büyük… Bazı insanların 15-20 yıl boyunca ödemek kaydıyla faizli banka kredisi çekmesi neyin alametidir… Bazen insan ömründen daha çok borç biriktirir. Bazen de elinde olan ama fark etmediği nimetleri hoyratça harcar durur. Ve insan yaşlandıkça besler, gençleştirir arzularını. Biriktirdikçe hayata olan bağlarını artırır. Öyle bağlanır ki hayata, bir gün bu diyardan göçüp gideceği fikri zamanla yitip gider aklından… Tüketmeye de çok meraklıdır insan. Biriktirdiği paranın, eşyanın, malın mülkün yanında zaman tüketir, söz tüketir… Benlik biriktirirken, benliğini tüketir… Sofraya koyabildiğimiz bir bardak çayın; zeytine, ekmeğe ulaşabilmenin bir zenginlik olduğunu ne zaman fark edeceğiz. Doldurabildiği bir cüzdanı olmasa da, bir evi muhabbetle, kanaatle dolduran bir kadının, akşamları evine gelen, ekmek getiren, eline sağlık diyen bir erkeğin, iman dolu bir yüreğin zenginlik olduğunu ne zaman anlayacağız? Gören bir gözü, tutan bir eli, yürüyen bir ayağı satın alamayacak ve kaybedince tekrar sahip olamayacak kadar fakiriz hepimiz. Aldığı maaşı yetiremeyenlere, modayı takip edemeyenlere, evini beğenmeyenlere, mekânı dar bulanlara, daha çok para için, hesabı daha fazla kabartmak için çırpınanlara da yeter toprağın altı. İhtiraslarımız, bitip tükenmeyen arzularımız için, az bir toprağa ihtiyaç var sadece…

    Tolstoy’un "İnsan Ne İle Yaşar" adlı kitabından...
  • Stefan Zweig edebiyat dünyasının sahip olduğu en büyük değerlerden ama zamanında kimse değerini bilemedi. (Tüm sanatçılara davranıldığı gibi)

    Tipik bir stefan Zweig hikayesi gibi başlıyor sonra da okurunu alıp uzaklara bir yerlere götürüyor.
    Bu seferde kendimizi bir geminin güvertesinde buluyoruz. Kaybetmiş bir adamız ve elimizde tuttuğumuz tek şey bir kitap. EVET, o biziz.

    Karakterin yaşadığı gibi elindeki tek kitabı kafayı yememek için okuyoruz hepimiz ama asıl kafayı okuduklarımız yedirtiyor bizlere. Çünkü okuyup bitirdikten sonra gerçeklere dönüyoruz.Her seferinde gerçeğe dönmekten bıkıyorsanız hadi yorumlayın ve karar verelim.

    -Gerçeğe dönmemek için kitapları okumak mı?

    ️-Kitaplardaki gerçekliğe sığınmak mı ?

    Bu arada önemli olan kazanmak değil oynamaktır.
  • Bir öğretmen, derslerinden birinde şu hikayeyi anlatır:
    “Seyir halinde bir gemi... Yolcular, güverteye çıkmışlar eğleniyorlardı...

    Ancak, işler her zaman yolunda gitmez!..

    Gemi, aniden bir kazaya uğradı ve denizin derinliklerine doğru batmaya başladı...

    Güvertedeki yolcuların arasında evli bir çift bulunuyordu, korku içinde can havliyle kurtarma botuna doğru koştular...

    Ancak botta sadece bir kişilik yer kalmıştı...

    Adam, o an karısını ardında bırakarak botun içine atladı...

    Kadın, güvertede yapayalnız kalmıştı... Gemi, neredeyse batmak üzereydi... Deniz, kadını kendine çekiyordu... Kadın, bir yandan dalgalarla boğuşurken diğer yandan eşine sesini duyurmak istiyordu... Söylemek istedikleri vardı... Bağırmaya çabalıyordu...”

    Öğretmen, bu noktada sustu, hikayeye devam etmedi. Sınıfa şu soruyu yöneltti:
    “Sizce, kadın ne söylemiş olabilir?”

    Herkes bir şey söyledi. Kadının söylemiş olabileceği cümleyle ilgili tahminler çoğunlukla şöyleydi:
    “Senden nefret ediyorum. Ne kadar da körmüşüm seni hiç tanımamışım...”

    Aldığı cevaplar öğretmeni memnun etmedi...

    Öğretmenin dikkatini bu süreç zarfında sessiz, sakin ve yorumsuz kalan bir erkek öğrenci çekti... Ona doğru yöneldi, aklına gelen bir şey varsa söylemesini cevabını öğrenmek istediğini söyledi. Çocuk bir süre sessizlik içinde kaldı ve sonra dedi ki:
    “Öğretmenim, benim düşünceme göre kadın, kocasına ‘Çocuğumuza iyi bak, onu koru kolla...’ diye bağırmıştır.”

    Öğretmen, hayret içerisinde kalmıştı, öğrencisine sordu:
    “Sen, bu hikayeyi daha önceden duymuş muydun, biliyor muydun?”

    Çocuk, kafasını salladı ve dedi:
    “Hayır, duymadım. Annem, hasta olup bizi bu dünyada terk etmeden önce babama aynı bu sözcükleri söylemişti.”

    Öğretmen hüzün dolu bir sesle dedi ki:
    “Evet, cevabın doğru...”

    Sonra anlatmaya devam etti:
    “Gemi, giderek suların altına batıyor, denizin derinliklerine doğru çekiliyordu...

    Adama gelince... Evine sağ salim ulaşır ve tek başına kızını büyütür, yetiştirip eğitir.. Seneler geçer... Ve bir gün adam karısına ulaşır...

    Bir gün, kızları babasının ardından kalan evrakları düzenlerken hatıra defterini bulur...
    Ve anlar ki...
    Bu yolculuğa çıkmadan önce annesi amansız bir hastalığa yakalanmıştı... fazla zamanı kalmamıştı...
    Ve aslında o hassas anda, babası kızlarını büyütebilmek için hayatta kalma umudu yakalamıştı...

    Babasının yazdıklarını okumayı sürdürür:
    ‘Aslında o kadar can atıyordum ki okyanusun derinliğinde seninle birlikte olmak için... Buna rağmen kızımızın uğruna, senin tek başına dalgalar arasında kaybolmana razı oldum’...”

    Hikaye, böylece son bulur...

    Sınıf, derin bir sessizlik içindedir...

    Öğretmen, öğrencilerinin bu hikayenin içerdiği ahlaki dersi almış olduklarını anlar...

    Ders, bu dünyadaki ‘hayır ve şer’le, ‘iyilik ve kötülük’le ilgilidir...

    Her işin, her olayın, her durumun ötesinde; her bağırışın, her sözün ardında bazen öyle karmaşık durumlar mevcuttur ki onların idrak edilmesi çok zordur...

    Bu nedenledir ki asla yüzeysel düşünmeyelim ve anlamadan, idrak etmeden kimseyi yargılamaya kalkmayalım...

    Hesap ödeme konusunda hevesli olanlar, cepleri parayla dolu olduğu için değil dostluk ve arkadaşlığa paradan daha çok değer verdikleri için, Çalışma hayatında her işi yapmak için istekli olanlar, ahmak oldukları için değil sorumluluklarını iyi bildikleri için, Her kavga ve tartışmadan sonra ağızlarını özür dilemek için açanlar, suçlu oldukları için değil sizi gerçek dostu olarak gördükleri için, Size mesaj gönderenler, yapacak başka işleri olmadığından değil sizin sevginizi kendi canlarında ve yüreklerinde taşıdıkları için yaparlar.

    Gün gelecek hepimiz birbirimizden ayrılacağız... Sohbetlerimizi, yürekten özleyeceğiz...
    Rüyalarımızı hatırlayacağız...
    Günler, aylar, seneler birbiri ardına öyle büyük bir hızla geçer ki...
    Ve artık geridekilerle hiçbir bağlantı kalmaz...

    Ve bir gün çocuklarımız bizim resimlerimizi görüp soracaklar:
    “Kim bunlar?”

    Biz gözlerimizde saklı gözyaşlarımızla, acı bir tebessümle onları kalbimizin en derinlerinde hissederek diyeceğiz ki:
    “Onlar ki yaşamımın en güzel günlerini birlikte geçirmiş olduğum insanlar...”
    Sripad Ramaray
  • İnsan ilişkileri karmaşıktır, anlamak veya çőzmek çok zordur. İnsanın değil başkasını, kendisini bile gerçek anlamda tanıması çok uzun ve tamamlanmayan bir süreçtir. Ancak buna karşın birçok insan, kendisini ve diğer insanları çőzümlediğini ve çok iyi tanıdığını sőyler. Bu iddia, aslında kişiye kendinden kaçıştan başka birşey getirmez.

    Bir toplantıda yüksek sesle okuduğu bir şiir nedeniyle, Çar tarafından Sibirya’da hapse mahkum edilen Rus yazar Dostoyevski, hapis cezasını bitirdikten sonra anılarını kaleme aldığı “Ölüler Evinden Anılar” başlıklı bir kitap yazar. Kitapta yazar, buradaki hayatından őnce halkı, insanları tanıdığını düşündüğünü, ama yanıldığını burada anladığını belirtir. Yazar, “kara halk” olarak tanımladığı bu kitleyle karşılaştıktan sonra, insanları çőzümlemeye ve iç dünyasının derinliklerine inmeye başlar. Bu kitap, yazarın doğrudan kendi yaşamından anlatımlar ve izler taşıdığı için çok őnemlidir. Dostoyevski, Sibirya`da, içindeki Sibirya’ya inmiş ve kendisini tanımaya başlamıştır.

    Hani Pavlov’un meşhur bir kőpeği vardır. Pavlov, kőpeğiyle bir deney yapar. Dostoyevski de hapishanedeki bir kőpekle, insan ilişkileri üzerine gőzleme dayalı bir deney yapıyor. İlginç gőzlemleri var yazarın. Önce hapishanedeki bir kőpeğin yanından geçen her mahkum tarafından tekmelendiğini gőzlemler. Asıl ilginç olan şey, kőpeğin mahkumlardan kaçmaması ve yanına bir mahkum yaklaştığında otomatik olarak eğilerek tekme pozisyonu almasıdır. O, bir gün kőpeğin yanına yaklaşarak onun başını okşar. Kőpek bir süre şaşkın şaşkın ona baktıktan sonra, hızla yanından uzaklaşır ve acı acı havlamaya başlar. Ve kőpek, o günden sonra nerede Dostoyevski’yi gőrse oradan kaçar ve ona bir daha asla yaklaşmaz.

    Bu őrnekte, ruhu kőleleştirilmiş kőpek bir sevgi açıdır. Bu őrnek insanlar için de geçerlidir. Hayatları boyunca haksızlığa ve kőtü davranışlara uğramış sevgi açları, iyi bir davranış ile karşılaştıklarında nasıl davranacaklarını bilemezler. Elinizi verirseniz, kolunuzu koparabilirler.

    Bu őrneği bazı ilişkilere de uygulayabiliriz. Bazı ilişkiler ezen-ezilen, kőle-efendi ilişkisine benzer. Bazen kőtü davrandığınız insanlar size tapar, bazen ise iyi davrandıklarınız sizden nefret ederler. Bőylesi kişilerin gőzünde onları aşağılamanız, onlara sunulmuş bir nimettir. Sizi gőzlerinde yüceltirler. Eşit ve iyi davrandığınızda ise, onların gőzündeki değeriniz birdenbire düşer. Çevremize, işyerimize, okulumuza baktığımızda bőyle çok sayıda ilişki gőrebiliriz.

    Hepimiz bir anlamda Dostoyevski’nin kőpeğine benziyoruz. Gerçek sevgiye yeterince değer vermiyor, sevgimizi gőstermiyoruz. Bize sevgi gősterenleri ise kırıyor ve itiyoruz. Gerçek sevgimizi açığa çıkardığımızda ve sevgiye daha çok sevgiyle karşılık verdiğimizde kendimize biraz daha yaklaşmış olacağız.
  • Hepimiz kendi dışımızdaki koşulların tutsağıyız!
    ...
    Hayatın sırrının bizi incitmesinin, korkutmasının bin türlü yolu var.
    Kimi zaman esrarlı
    bir hayalet gibi üstümüze gelir,ruhumuz korkuların en korkuncuyla;
    yok-varlığın bir canavar
    olarak canlanması korkusuyla titrer!
    ...
    Düşünmeyi bile istememe isteği, hiçbir şey olmamış olma isteği,bedenin ve ruhun tüm hücrelerinin bilinçli umutsuzluğu var bunun altında.
    İnsan kendini,sınırsız bir hücrenin içine kapatılmış bulduğunda ansızın bastıran duygu. Nereye kaçılabilir?
    Hücre başlı başına her şey iken?
    ...
    “Çünkü, gördüğüm şeylerin boyundayım ben,
    Kendi boyumda değil.”
    ...
    Anlamak için,kendimi yok ettim.
    Anlamak, sevmeyi unutmaktır.!
    ...
    Yalnızlık umudumu kırıyor;
    yanımda birilerinin olması üzerime ağırlık yapıyor.
    Başkalarının varlığı düşüncelerimi dağıtıyor!
    ...
    Yalnızlığım beni kendine göre biçimlendirdi, kendine benzetti!
    ...
    Evet,insanlarla konuşmak uykumu getiriyor.
    Benim için, yalnızca düşler dünyasında yaşayan düş dostlarım,yalnızca düşlerdeki
    sohbetlerim sahiden gerçek ve belirgin ve aynadaki suret gibi birer ruhları da var!
    ...
    Zaten,başkalarıyla temas etmek zorunda olduğumu düşünmek bile midemi bulandırıyor!
    ...
    Ve bugün, şimdiye kadar nasıl bir hayat yaşadığımı düşünürken, kendimi sepet içinde,
    banliyö trenlerinde taşınan bir hayvan gibi hissediyorum!
    ...
    Ben,genellikle kendi derinliklerimde bile henüz tasarlanmamış eylemlerin,dudaklarımı
    uzatırken aklıma bile getirmediğim sözcüklerin, tamamına erdirmeyi umursamadığım
    hayallerin kuyusuyum.
    Ben,tam inşası sürerken inşa edenin düşünmekten bıktığı,oldum olası kendi
    yıkıntısından başka bir şey olmamış bir yapının yıkıntısıyım!
    ...
    Sıradan insanlığa karşı fiziksel bir tiksinti duyuyorum; zaten olan tek insanlık bu!
    ...
    Koca
    dünya, gecenin içinde kaybolan sesler gibi karmakarışık!
    ...
    Ruhumda bir uçurumun açıldığı bu saatlerde, en küçük bir ayrıntı, bir veda mektubu gibi
    bunaltır beni.
    Hep uyanacak gibi olurum,kendi kendimin zarfıyımdır adeta,imzalar beni
    boğmaktadır.
    Haykırdığımı duyan olsa,haykıracağım.
    Ne var ki kimi duygulardan daha
    başka duygulara bir bulut kafilesi gibi ilerleyen, derin bir uykudayım!
    ...