Geri Bildirim
  • Bitmez gelen yılları biz ki bir an bilmişiz...
    Bayındır dünya derler biz yıkık bir han bilmişiz...
    Her konanın göçtüğü dünya denilen handa...
    Her ne varsa güzellik onu aşktan bilmişiz...
    Kan içinde doğar gün batar yine kıpkızı...
    Kadehle şarap içsek avuçta kan bilmişiz...
    Kurtla kuşla konuşan Hazreti Süleyman'mış...
    Biz kendimizi başka bir Süleyman bilmişiz...
    Van yokla bir tutup bir ten bir can kalmışız...
    Vazgeçilmez canı da aşka kurban bilmişiz...
    Aziz Nesin
    Sayfa 76 - Nesin Yayınevi
  • Söz: Elif Şafak Müzik: Teoman Elif Şafak'ı tanımama sebep olan ve dinlerken her kelimesini düşündüğüm tek şarkı...

    Uçurtmalar
    En sevdiği renk mor olan kadın
    En sevdiği kelime "asi"
    En sevdiği oyun incitmek beni
    Hıncı çocukluktan kalma yara izi

    Zamanı yaralarla ölçen kadın
    Geçmişiyle kavgalı
    Tanrıya sığınan kız çocuğu geceleri
    İsyankar gündüzleri

    İpleri dolaşmış uçurtmalar misali
    Ne beraber uçabildik, boşverip şu dünyayı
    Ne gidebildik kendi yolumuza
    Rüzgarda savruk, başına buyruk
    Senle ben

    Kırdığı kalpleri dizmiş ipe
    Gene de en büyük zararı kendine
    Ayak izlerini kuşlar yesin diye
    Ekmek kırıntıları bırakıp geride

    En sevdiği ses çocuk sesi
    Oysa anne olmayı istememiş
    Yıllar var ki kendi
    Hiç bir zaman kök salmamış ki
    Sırf bir gün çekip gidebilmek için

    İpleri dolaşmış uçurtmalar misali
    Ne beraber uçabildik, boşverip dünyayı
    Ne gidebildik kendi yolumuza
    Rüzgarda savruk, başına buyruk
    Senle ben

    Gene de bulup birbirimizi
    Aldatma pahasına sevdiklerimizi
    Ağlayarak seviştiğim kadın
    İpleri dolaşmış uçurtmalar misali

    İpleri dolaşmış uçurtmalar misali
    Ne beraber uçabildik, boşverip dünyayı
    Ne gidebildik kendi yolumuza
    Rüzgarda savruk, başına buyruk
    Senle ben

    Kaç gece göğsünde uyuduğum kadın
    Hep tek başıma uyandığım...
  • Çöplükte çalışan iki arkadaşın alışılmadık bir şekilde çöplerin arasında buldukları çanta yüzünden yaşadıklarını anlatan bir kitap. Konuya gelirsek:

    Bir gün Rapheal bir çanta bulur ama bu eskidiği için çöpe atılan sıradan bir çanta değildir. İçinde bir kız resmi, bir anahtar ve deri bir cüzdanın içinde 1100 peso vardır.Arkadaşı Gardo ve Jun ile birlikte anahtarın açtığı dolabı bulurlar. Bu arada polis de peşlerindedir. Dolabın içinde buldukları mektubun içinde de bir şifre vardır ve o şifre onları mezarlığa içi para dolu olan tabuta götürür. Parayla Ülkeden kaçarlar ve rahat bir yaşama erişirler.

    Akıcı, dili güzel ve neredeyse her yaş için keyif verici ve heyecanlı bir eser. Gerçekten okuduğum en iyi kitaplardan biri.
  • Bu kitap aslında Nadia için yazılmış bir kitap değil, bu kitap aynı zamanda Maya için Semahat için. Kitabın ilk sayfalarında Maya'nın Ermeni olan babaannesinin acısından bahsediliyor, bu kısımları okurken Türk- Ermeni sorunu yüzünden olaya çok objektif bir bakış açısıyla bakamadım fakat daha sonra anneannesinin Türk ve Müslüman olmasına rağmen Türk topraklarından geçerken nasılda ölüme terk edildiğini okudum ve bu sorunun Türk, Ermeni, Yahudi sorunu olmadığını anladım. Bu tam anlamıyla insanlık sorunuydu. Livaneli o kadar güzel bir şekilde bu sorunu işlemiş ki kitabı okuduktan sonra her kıtada ırk din fark etmeksizin insanların nasılda ölüme terk edildiğini anladım. İnsanlara baktığımız zaman din, dil, ırk yerine onları insan olarak görmeyi öğrenirsek nasılda barış içerisinde yaşarız bunu anlıyoruz. Nadia ile Max'in yürek burkan acılı bir aşk hikayesi. 24 Şubat her zaman özel bir gün olarak kalacak bende. Kısaca aklımızda oluşan tabuların bu kitabı okuduktan sonra yıkılmasını sağlayan bir kitap okuyun.
  • Hayat her zaman cömert davranmaz bize, tersine çoğu kez zalimdir. Her zaman aynı fırsatları sunmaz.

    Toyluk zamanlarını ödetir. Hoyratça kullandığımız arkadaşlıkların, eskitmeden yıprattığımız dostlukların, savurganca harcadığımız aşkların haşin hatırasıyla yapayalnız kalırız bir gün.

    Bir akşamüstü yanımızda kimsecikler olmaz. Ya da olanlar, olması gerekenler değildir
  • Hikâyeye göre günün birinde Franz Kafka rutin yürüyüşlerini yaptığı parkta küçük bir kıza rastlamış. Kız ağlıyormuş. Oyuncak bebeğini kaybetmiş ve bu onu oldukça üzmüş.
    Kafka bebeği onun yerine aramayı önermiş ve ertesi gün aynı noktada buluşmak üzere sözleşmişler. Bebeği bulamaması üzerine Kafka küçük kıza bebeğin ağzından bir mektup yazmış ve buluştuklarında kendisine okumuş:
    “Lütfen benim için kederlenme, dünyayı görmek için uzun bir yolculuğa çıktım. Sana başımdan geçenleri anlatacağım.”
    Bu birçok mektubun ilkiymiş. Kafka küçük kızla her buluştuğunda sevgili oyuncak bebeğin hayali maceralarını özenle yazdığı mektuplardan ona okurmuş. Küçük kız da bu şekilde avunurmuş.
    Derken gün gelmiş, görüşmelerin artık sonu gelmiş. Kafka son görüşmede küçük kıza bir oyuncak bebek getirmiş. Küçük kız, aslından oldukça farklı olan oyuncak bebeğe şaşkınlıkla bakakalmış. Bebeğe iliştirilmiş bir not küçük kızın şaşkınlığını gidermiş: “yolculuğum beni çok değiştirdi.”
    Uzun yıllar sonra, artık bir yetişkin olmuş olan küçük kızımız, gözü gibi baktığı bebeğinin, gözünden kaçırdığı bir çatlağının içine sıkıştırılmış bir mektup bulur. Kısaca şöyle yazmaktadır: “Sevdiğin her şeyi er ya da geç kaybedeceksin, ama sonunda sevgi başka bir surette geri dönecek.
  • Çoğunlukla, inançsızlar ölümün bir son olduğunu, dindarlar ise bir başlangıç olduğunu düşünür. Bana kalırsa ölüm ne başlangıç ne de bitiştir. Ölüm, en fazla, sonu belli olmayan ve bitmek bilmeyen bir yolculukta hiç farkına varamayacağımız kadar kısa süren bir moladır. Sanki sürekli akıyoruz ve bazen yoruluyor da mola veresimiz geliyor gibi. Moladan sonra başka bir formla yola devam ediyoruz. Sonra tekrar mola ve tekrar yol. Her seferinde yeni bir form ama hiç değişmeyen aynı yol. Hayat bu yüzden sıkıcı bir şey midir? Şu an bu soru için fazla genç olabilirim. Ama bir gün kesinlikle tekrar yüzleşmeliyim.