• - Modern zamanlarda Türklerin ruhundaki göçebeliğe özgü nitelikler, onları “en iyiyi, en yeniyi, en güçlüyü izle!” formülü uyarınca davranmaya zorluyor. Göçebe-savaşçı ve hayvancı nitelikleri ağır basan Türk toplumu, kalabalık düşmanlara ve meşakkatli tabiat şartlarına karşı var kalma mücadelesinin gereği olan davranış kalıpları şekillendirmişti. Örneğin toplum, kişilerin savaş becerileri, savaşın disiplini esas olacak şekilde katmanlaşmış, “töre” her işin başı haline gelmişti. Türkler, tüm dinlere ve kültürlere “genel alıcı” denilebilecek bir tutumla, olağanüstü sempatiyle yaklaşıyor ama kendi inançlarına bağlılıktan taviz vermeye yanaşmıyorlardı. Var kalabilmek için yönetimde olmak gerekliliği gibi bir sonuç çıkarmışlar, her zaman bir “yönetme ideali”ni muhafaza etmişlerdi. Siyasetle ve yönetme teknikleriyle yoğun biçimde ilgileniyor, dünyaya egemen olmak istiyorlardı. Bu yüzden her zaman “nizam-ı alem ülküsü”, “Cihan hakimiyeti mefkûresi” gibi adlarla anılan amaçlar modern Türk siyasal oluşumlarının ideolojilerinde de yerini bulacaktı. Türk’le nasıl yönetecekleri üzerinde çok kafa yoruyorlardı ama neyle yöneteceklerini yani kültür politikaları konusunda ellerinde çok kozları yoktu. Uygarlık ürünlerini hep ödünç almak durumundaydılar. Bitmek bilmeyen yönetme idealini ödünç kültürlerle gerçekleştirmek zorunda kalmak Türklerin tarihsel açmazıydı. İşte sözünü ettiğimiz, “en iyiyi, en yeniyi, en güçlüyü izle!” formülü, bu açmazda kendisine bir hayat alanı buluyordu. Yönetme idealiyle hareket eden ama kendi uygarlığını geliştirememiştir bir topluluğun bu formülü izlemekten başka şansı yoktu.
    Bugün de “en iyiyi, en yeniyi, en güçlüyü izle!” formülü, kendisini dış politikamızdan bilim ve teknoloji anlayışımıza kadar her alanda gösteriyor. İnsanımızın zihinsel işleyişinin temelleri de bu formüle dayanıyor. Elbette “en iyiyi, en yeniyi, en güçlüyü izle!”me formülüne bağlı bir düşünce ve davranış tarzının birçok avantajı var. Örneğin “tarihsel geriliği” böyle bir formülasyonla aşmaya çalışmak, bizi şimdiki halde eski sosyalist ülkelerden daha ileri götürmüş durumda. Askerlik ve savaş teknolojileri açısından da bu formülün çok işe yaradığı tartışma götürmez. Yine aynı formül sayesinde, çok rahatlıkla tıbbımızın, yeniliklere milliyetçi bağnazlıkları nedeniyle direnen Avrupa tıbbından daha iyi bir konuma geldiğini söylemek mümkün.
    Ancak bu tür “izlemeci” bir formüle dayanmanın yol açtığı bazı sorunlar da kaçınılmaz. Örneğin bu formülasyon yüzünden içeriğine bakılmaksızın, renkli gazete renksiz gazeteye, renkli televizyon renksiz televizyona, televizyon gazete ve kitaba tercih ediliyor, tüketim tutumlarını bu tercihler belirliyor. Maalesef halkın gözünde tarihsel olarak geri olanı temsil eden yazılı basının ve matbuatın bu ülkede gelişmesi için uygun bir psikolojik zemin artık yok. Bugün bilişim teknolojilerinde baş döndürücü gelişmeler oluyor. Bu teknolojilerden en yüksek verimi almak ancak sistemli bir organizasyonla mümkün. Ülke genelinde, organizasyonel düzeyde bilişim standartları sağlanmadan her yeni gelişmeye ayak uydurmaya çalışmanın dev bir israftan başka bir faydası olmayacağı açık. En son üretilmiş ve pahalı cep telefonları ile yeni teknolojili televizyonlara gösterdiğimiz rağbette bizden daha önde gelen bir başka millet olduğunu sanmıyorum. Her ne kadar onda da belirgin bir israf ve hatalı kullanım söz konusuysa da aynı yüksek oranları, bilgisayar kullanımında göremiyoruz. En pahalı, en yeni televizyon için ne gerekiyorsa yapıp bilgisayar teknolojilerindeki gelişmeleri es geçmemizin nedeni, yazıyla başımızın hoş olmamasında aranmalı.
    Aynı sorun otomotiv sektörü için de geçerli: Yeniye ve güçlüye ulaşmanın biricik erdem olduğu ülkemizde lüks otomobillerin sayısındaki müthiş artışı görünce, insan, “Bu lüks arabalar yerine daha mütevazı olanlar seçilseydi, belki Türkiye’nin ulaşım sorunu kalmazdı” diye düşünmeden edemiyor. Almanya dışında, nüfusuna göre en çok sayıda mersedes otomobile sahip olan ülkenin Türkiye olması, hepimizin oturup kara kara düşünmesini gerektiriyor. Ülkemizin karayolu taşımacılığına saplanıp kalması, hükümetlerin ve belediyelerin hala en büyük övünçlerinin yol yapımı olması rasyonaliteden uzak, gösteriş ve şatafata dayalı anlayışımızla, yeni ve güçlü, bireysel otomobil kullanımına düşkünlüğümüzle yakından ilişkili.
    “En iyiyi, en yeniyi, en güçlüyü izle!” formülü uyarınca davranmamız ev, site, konut yapımı ve ev-içi aygıt teknolojileri açısından ise, bırakın israfı, artık gündelik yaşantımızı komediye dönüştüren görüntülerle karşılaşmamıza neden oluyor.
    Türklerin “en iyiyi, en yeniyi, en güçlüyü izle!” formülü uyarınca Batı uygarlığıyla baş etmeye çalışmanın bir yolunu aradığı fikrinin sorgulanacağı alanlardan birisi de “çok partili demokratik sistem”e geçişimiz. Acaba siyasal rejimimizin demokrasi olmasına karar verme sürecinde, Batı’ya yetişmek, omlardan geri kalmamak arzusu ne derece rol oynamıştı?
    Öte yandan göçebeliğin demokrasiye yatkınlığı konusunda da birtakım görüşler öne sürülüyor. Örneğin Türk beylerinin savaş ve başka mekana göç gibi önemli kararlarda boyun ileri gelenlerinden bir kurultay oluşturduğu söyleniyor. Demokrasi zaten Türklerin göçebe yaşama tarzlarında, psikolojilerinde, doğalarında yer etmiş bir rejim olduğu için mi bu kadar kolay benimsenmiştir?
  • "Her işin başı İslam'dır, direği namaz'dır, zirvesi cihattır."
    Nureddin Yıldız
    Sayfa 117 - Tahlil Yayınları
  • "Aşk meşk, hayat mayat;her işin başı papelat."
  • BİSMİLLÂHİRRAHMANİRRAHİM

    Ruh’ul Beyân tefsirinde nakl olunur ki:

    «Fir’avn. henüz ulûhiyyet dâ’vasında bulunmazdan önce, sarayının kapısına «Bismi kellahümme» yazdırmıştı. Musâ (a.s.) ya îmân etmediği için Musâ (a.s.) Cenab-ı Hakk (c.c.)’a «Yarabbi ben onu dâ’vet ediyorum ama onda bir hayır görmüyorum» diye ilticâ ettiğinde Cenâb-ı Hakk (c.c.):

    — Her halde sen onun helâk edilmesini istiyorsun. Ve sen sadece onun küfrünü görü¬yorsun, ben ise onun kapısına yazdığı yazıyı da görüyorum, buyurdu.»

    Kim Besmele-yi Şerîfe’yi suveydâ-i kalbi¬ne bir ömür boyu dilinden düşürmemek üzere nakşederse rahmete lâyık olur. Cenâb-ı Hakk (c.c.) Fir’avn’e Fir’avn olduğu halde sarayının kapısına bir besmele yazdığı için bu kadar mühlet veriyor. Onu kalbine yazan bir mü’minin ne kadar âtıfet-i İlâhiye’ye mazhar olacağı bedîhîdir.

    «Meşrû olan bir şeye Besmele ile başlanılmazsa (o işin) hayır ve bereketi kesilmiş olur.» (Hadis-i Şerif)

    ESMÂ’ÜL-HÜSNÂ’DAN

    El-Vahid: (Tek. Zatında, sıfatlarında, iş¬lerinde, isimlerinde, hükümlerinde asla şeri¬ki (ortağı) veya naziri (benzeri, dengi) bulun¬mayan.)



    ELHAMDÜLİLLAH

    «Elhamdülillah demek şükürlerin başıdır. Hamd ve senâ etmeyen kimse Hakk’a şükür etmemiş olur. (Hadis-i Şerif)

    Cennete ilk girecek zümre «Hammadûn» zümresidir; yani Cenab-ı Hakk’a çok hamdedip, çok şükredenler.

    Cenâb-ı Hakk (c.c.):

    «İnsanoğlu başıboş bırakıldığını mı zan­nediyor.» (Kıyâme Sûresi, Âyet: 36) buyuruyor. Bu dünyaya koyun gibi yiyip içip uyumağa gel­medik. Kulluk mükellefiyetimiz var. Yoksa kı­rık çömleğe döneriz. Ne tekrar toprak ne de yeniden çömlek oluruz.

    Yine Kur’ân-ı Kerîm’de:

    «Siz zanneder misiniz ki abes yaratıldı­nız…» (Mü’minûn Sûresi, Âyet: 115) buyuruluyor. İşe yaramayan yaşlı sığırları «ho» der­ler salıverirler. Bizim de bu durumda olmamaklığımız lâzımdır. Boynumuzda kulluk bo­yunduruğu var.

    ESMÂ’ÜL-HÜSNÂ’DAN

    El-Vâcid: (İstediğini, istediği vakit bulan.)

    El-Macid: (Kadr-ü şanı büyük, kerem ve semahati bol.)



    İBADET VE TAAT

    Allah Teâlâ şöyle buyurdu:

    «Onlar, dîni Allah için hâlis kılarak bâtıl dinleri bırakıp tevhid dînine teveccühle yalnız Allah’a ibadet etmek, namazı dosdoğru kıl­mak, zekâtı vermekle emrolunmuşlardır. İşte doğru din budur.» (Beyyine: 5)

    Resulûllah (s.a.v.) şöyle buyurdu:

    «Saadet-i Uhreviye (Ahiret saadeti) için ibadet ve taat de bulunanlara Cenab-ı Hakk (c.c.) saadeti dünyeviyesini de (Dünyevî saa­detini de) ihsan buyurur.»

    Ahiret için çalışan mü’min kuluna Cenab-ı Hakk (c.c.) dünya saadetini de ihsan buyuru­yor. Cenab-ı Hak ne büyük lûtuf sahibi, İsla­miyet ne yüce ulvî bir din… Âhiret için çalış­mak ise, mü’min üzerine terettüp eden ne mü­him ve mühim olduğu kadar da ulvî bir va­zife… Bir mü’minin bunları bilip âhirete olan hazırlığı, Allah (c.c.)’a olan yakınlığı o nisbette fazla olmalıdır.

    «Cenab-ı Hakk’ın (c.c.) rızasını kazanmak için beslenen güzel niyet sahibini Cennete dahil eder.» (Hadis-i Şerif)

    ESMÂ’ÜL-HÜSNÂ’DAN

    El-Muktedir: (Kuvvet ve kudret sahiple­ri üzerinde de istediği gibi tasarruf eden.)



    GÜZEL AHLÂK

    Alâ’ b. eş-Şıhhîr (radiya’llâhu anh)’den:

    Bir kişi Peygamber Efendimiz’in önünden gelerek şöyle sordu: «— Ya Resulallâh, hangi amel daha efdaldir? Peygamber (s.a.v.):

    «— Güzel ahlâk.» buyurdu. Sonra Pey­gamberimiz (s.a.v.)’in sağından gelerek: «— Hangi amel daha fazîletlidir?» diye soru­sunu tekrarladı. Peygamberimiz (s.a.v.): «— Güzel ahlâk.» diye cevap verdi. Adam so­luna geçerek tekrar: «— Hangi amel daha fa­zîletlidir?» diye sordu, Peygamber (s.a.v.) Efendimiz: «—Güzel ahlâk.» diye cevap bu­yurdular., Bunun üzerine adam, Peygamber (s.a.v.)’in arka tarafına geçerek yine aynı şe­kilde: «— Ya Resûlallâh, hangi amel daha fa­zîletlidir?» diye sorunca, Peygamber Efendi­miz adama dönerek:

    «— Niçin anlamıyorsun? Güzel ahlâktır, o da gücün yeterse kızmamandır.» buyurdular.

    «Hadîsi, Muhammed b. Mervezî Kitâbü’s-Salât’da Mürsel olarak rivâyet etmiştir.)

    ESMÂ’ÜL-HÜSNÂ’DAN

    El-Mukît: (Her yaratılmışın rızkını ve­ren.)

    El-Kasib: (Muhâsib: Herkesin hayatı boyunca yapıp ettiklerinin, bütün tafsilât ve teferruatiyle hesabını iyi bilen.)



    UYULMASI GEREKEN ÜÇ KAİDE

    Bazı sahabeden rivayet olunduğuna göre, bir şahabı diğerine:

    Sana çok zaman tabiblerin bile dik­katinden kaçan bir tıbbı, çok zaman âlimlerin
    bile bilemediğini bir ilmî çok yerde filozofların gafil bulunduğu, bir hikmeti öğreteyim mi? dediğinde karşısındaki «Öğret» dedi.

    Çok zaman tabiblerin bile dikkatin­den kaçan tıb kaidesi: sofraya muhakkak surette aç iken otur. Çok zaman âlimlerin boş verdikleri ilim kaidesi: sana bilmediğin bir şey sual edildiği vakit, Allah bilir, de. Çok zaman filozofların dikkat etmedikleri kaide: tanımadığın bir topluluk içinde bulunduğun zaman eğer hayır söylerlerse onlara iştirak et, şer söylerlerse ikaz edebileceksen et, edemeyeceksen orayı terk et, dedi.

    Sabır: Kur’an-ı kerîm, sabrı yetmiş küsur yerde zikrediyor. Buna dair de bir çok ehadis-i nebeviyye varid olmuştur.

    «Size en az verilen nî’metlerden biri yakîn, diğeri sabra azimdir. Bunlardan nasibini alan kimse gecesini namaz, gündüzünü oruç ile geçirmediğinden dolayı müteessir olmasın.»

    «Sabredin, genişliği beklemek ibâdettir. Eleminden şikâyet etmemek, musibetini anma­mak Allah Zül-celâlî tâ’zimden ve onun hak­kını bilmemekten ileri gelir.»



    AHLAK

    Ahlak; huylar demektir. İslam ahlakının kaynağı Kur’an-ı kerim ve Peygamber (s.a.v.) Efendimizin sünnetidir.

    İslam dini, ferd veya cemiyet olarak ver­diğimiz sözleri, bağlandığımız teahhütleri ye­rine getirmeyi, bütün işlerimizde dürüst olma­yı, adalet, insaf ve doğruluktan ayrılmamayı, gerektiği zaman kendi aleyhimize de olsa, doğruyu söylemekten, açıklamaktan çekinmemeyi, herkesle iyi geçinmeyi, riyadan göste­rişten sakınmayı her işte ihlaslı ve iyi niyetli olmayı, içimizi dışımızı temizlemeyi, başkaları­nın iyiliğini dilemeyi emreder. İffetli, nefse ha­kim, sabırlı, sebatlı, cesaretli, tevazulu olmayı, nankörlükten son derece kaçınmayı emreder. Dünyada işlediğimiz büyük, küçük, hayır, şer, bütün amellerimizin, Ahirette hesabını vereceğimizi, hayrın temelli saadete erdireceğini, şer­rin ise, hüsrana uğratacağını, işlenilen en kü­çük hayrın da, şerrin de karşılığı görülecektir.

    Ahlâkların farklı oluşu; bedenler şehâdet âleminde (dünya) birbirleriyle karşılaş­madan, ruhların, ruhlar âleminde (âlem-î er­vah) birbirleri ile tanışmalarından dolayıdır. Kimin ruhu şalin bir adamın ruhu ile tanışmışsa, bu ezelî tanışma dolayısı ile sâlih olur. İşte ahlâkın sâlih ve fâsid oluşu bundandır.



    ÇEVRENİN ÖNEMİ

    İnsanın ahlâkı bulunduğu muhite göre şe­killenir. İnsan, ahlaken bozuk bir muhitte bulunuyorsa, ondaki hilm kerem, insanlık, doğ­ruluk, haya, iffet, sabır ve şükür gibi güzel hasletler, şeytanî ve hayvanî ahlâka dönüşür. Hevâ, heves ve şehvetleri yok etmek için gayret eden insan, değerli ahlâk ve kalb te­mizliğini elde etmiş ve aslî vatanına (ahiret) sevgi beslemiş olur. Nefsi emmâreye tâbi olan ruh, hakkın emirlerine boyun eğen ruhla bir sayılmaz.

    BANA BU TEN GEREKMEZ

    Bana bu ten gerekmez, can gerektir

    Ol bakî Cennete iman gerektir

    Zehi mürşit ki bizi Hak’ka iletür

    Aşık canı ana kurban gerektir

    Bular kat, geçti kurban gerektir

    Didâr göstermeye Sultan gerektir

    Niderim uçmayı yahut huriyi

    Bana dergâhına seyran gerektir.

    Eğer Muhammed’e ümmet olursan

    Dilinde zikr ile Kur’an gerektir.

    Namaz ü vird ü teşbih, zikr ü Kur’an

    İnayet bunlara Hak’tan gerektir.

    Hakikat şerbetin içen âşıklar

    Başı açık, teni üryan gerektir.

    Âşık Yunus bu sırrı arzulayanın

    Ciğeri püryan, gözü giryan gerektir.

    Yunus Emre



    EBDAL KİMDİR?

    Ebûd-Derdâ (r.a.) şöyle demiştir:

    «Allah’ın bir takım kulları vardır ki, on­lara «Ebdal» denilir. Onlar Allah’a ne çok oruç tutmakla, ne çok namaz kılmakla, ne çok hac­ca gitmekle, ne sakallarının güzelliğiyle ulaşmışlardır. Allah’a vâsıl olmalarının sebebi verâ’da sadâkatları, sâlih amellere hâlis kalb ile sağlam niyetleri, sadırlarının selâmeti, yani kibr, kin, buğz gibi ahlâk-ı zemimeden salim bulunmaları ve bütün müslümanlara merha­metli bulunmalarıdır.» (Ruhu’l Beyân, 2/20)

    GEÇİLMEZ

    Bu kapıdan kol ve kanat kırılmadan geçilmez

    Eşten, dosttan, sevgiliden ayrılmadan geçilmez.

    İçeride bir has oda, yeri samur döşeli

    Bu odada gelsin diye çağrılmadan geçilmez.

    Eti zehir, yağı zehir, balı zehir dünyada.

    Bütün fani lezzetlere darılmadan geçilmez.

    Varlık niçin, yokluk nasıl, yaşamak ne topyekûn?

    Aklı yele salıverip çıldırmadan geçilmez.

    Kayalıklı boğazlarda yön arayan bir gemi,

    Usta kaptan kılavuza varılmadan geçilmez.

    Ne okudun, ne öğrendin, ne bildinse hep hava,

    Yer çökmeden, yer iki şak yarılmadan geçil­mez

    Necip Fazıl



    SABIR VE TAHAMMÜL

    Ashâb (r.a.)’mdan biri bir gün en büyük musibetlere kimlerin hedef olduklarını sordu. Peygamberimiz (s.a.v.): «Her türlü musibete herkesten ziyâde peygamberler ma’rûz kalır­lar. Diğer insanlar da ruhanî mertebelerine gö­re imtihana ve musibete uğrarlar.» (İbn-i Mâce) buyurdular. Cenâb-ı Hakk (c.c.) Kur’an-ı Kerîm’inde Resûlullah’a şöyle buyuruyor:

    «Peygamberlerden şeriat sahiplerinin sab­rettiği gibi sen de sabret!» (Arikâf, 35). O (s.a. v.) da bütün sıkıntılara, Allah (c.c.)’a dayana­rak sabretmişlerdir. Hz. Peygamber (s.a.v.); hicretten önce Mekke’deki 13 seneyi meşak­kat, felâket, ıstırap ve musibetler içinde geçirmiştir. Mekke ve Taif’in katı yürekli şakileri tam 13 yıl O (s.a.v.)’nunla alay ettiler. O (s.a. v.)nu çeşitli işkencelere ma’rûz bıraktılar, her türlü hakaret ve haksızlığa bile kalktılar. Bü­tün bu sıkıntılara ancak Resûl-i Ekrem (s.a.v.) gibi bir Peygamber-i Zîşân sabredebilirdi.

    Allah (c.c.)’a yakın olanlar başarının ken­dilerine Allah (c.c.)’m bir lütfü olduğunu bilir ve O’na hamdederler. Peygamberimiz (s.a.v.) de kendilerine bir nîmet, bir muzafferiyet nail olunca; derhal şükran secdesine kapanırlardı.



    TÜCCAR’DA ŞU ÜÇ ŞEY BULUNMALIDIR

    Bazı hâkim zatlar şöyle dediler;

    — Bir tüccarda şu üç huy olmayınca, dünyada da, âhirette de fakirdir:

    — Yalandan, lüzumsuz sözden, yemin­den, temizlenmeyen dil, fakirdir.

    — Aldatmadan, hıyanetten, hasetten, temizlenmeyen kalb, fakirdir.

    — Cuma namazını, cemaatle namazı, günün bazı saatlerinde ilme çalışmayı, Al­lah’ın rızasını başkalarına tercih etmeyi, bı­rakmayan bir nefis fakirdir.



    FAKİH ANLATIYOR

    — Bir kimse kazancının helâl olmasını dilerse, şu beş şeye dikkat etmesi icab eder:

    Kazanmak sebebi ile, Allah’ın farz kıldığı ibadetlerin hiçbirini terk etmemeli, on­ları noksan yapmamalıdır. Kazanç için Allah’ın yaratıklarından hiç birine eziyet etmemelidir.

    Çalışma ile, kendi iffetini, çoluk ço­cuğunun ifetini korumayı niyetine almalıdır.
    Mal toplayıp çoğaltmayı niyetine almamalıdır.

    Çalışmada kendini haddinden fazla yormamalıdır.

    Rızkını çalışmaktan bilmemeli Allah’­tan görmelidir. Çalışmayı rızk için bir sebep
    saymalıdır.



    KENDİNİ BEĞENMEK

    Yûsuf (a.s.) birgün aynaya bakıp, yüzüne bakarak, güzelliğine taaccüb ile demiş ki: «Eğer köle diye satılmış olsam, bana baha yetmez. Çok para ederim.» Lihikmetin de kıy­metsiz bir bedel ile satılmış. «Onu değersiz bir bahâya, birkaç dirheme sattılar».

    «Muhakkak ücüb yani bir insanın kendini beğenip başkasını beğenmemesi, yetmiş se­nelik ibadeti giderir ve mahveder» (Câmiu’s-Sagîr)

    Cemâl ve kemâlin hepsi Allah Teâlâ Hazretleri’ne mahsustur. Herbir kul için Hak rıza ve muhabbetinden gayrı kayıt vesair sıfatlar­dan kurtulmağa cehd ve gayret etmek elzem­dir. Bilcümle «tasfiye yolları» pek meşakkatli olduğundan esbabına tevessül de; edep ile mihnet ve ezaya tahammül iledir. Bu hikmete binâen Nebi (s.a.v.) buyurulmuştur ki:

    «Bana edilen eza hiçbir nebide olmadı.» (Câmiu’s-Sagîr)