• İnsan her adımını mezardan uzaklaşmak için atar. Yine her adımda mezara bir adım daha yaklaşır. Nitekim her nefesi hayatı uzatmak için alır. Yine her nefeste hayatından bir nefeslik zaman azalır..
  • DAĞ RÜZGARI

    Kaderde senden ayrı düşmek te varmış 
    Doğrusu bunu hiç düşünmemiştim.. 
    Seni tanımadan 
    Hele seni böyle deli divane sevmeden 
    Yalnızlık güzeldir diyordum 
    Al başını, kaç bu şehirden 
    Ufukta bir çizgi gibi gördüğün dağlara 
    Rüzgarın iyot kokularını taşıdığı denizlere git 
    Git gidebildiğin yere git diyordum 
    Oysa ki, senden kaçılmazmış 
    Yokluğuna bir gün bile dayanılmazmış. 
    Bilmiyordum. 

    Yine de dayanmağa çalışıyorum işte 
    Bir kır çiçeği koparıyorum gözlerine benzeyen 
    Geçen bulutlara sesleniyorum ellerin diye 
    Rüzgar güzel bir koku getirmişse 
    Saçlarını okşayıp gelmiştir diyerek avunuyorum 
    Yaşamak seninle bir başka zamanı 
    Bir başka zamanda seni yaşamak 
    Her şeyden önce sen 
    Elbette sen 
    Mutlaka sen 
    İster uzaklarda ol 
    İster yanı başımda dur 
    Sen ol yeter ki bu zaman içinde 
    Ben olmasam da olur 
    Seni bir yumağa sarıyorum yıllardır 
    Bitmiyorsun 
    Çaresizliğim gün gibi aşikar 
    Su olup çeşmelerden akan güzelliğin 
    İnceliğin ışık yüzüme vuran 
    Sen güneş kadar sıcak 
    Tabiat kadar gerçek 
    Sen bahçelerde çiçekler açtıran 
    Sudan, havadan, güneşten yüce varlık 
    Sen, o tek sevgi içimde 
    Sen görebildiğim tek aydınlık 

    Bir nefeste benim için al 
    Havasızlıktan öldürme beni 
    Bulutlara, yıldızlara benim için de bak 
    Susadım diyorsam 
    Bir yudum su içmelisin 
    Ben yorulduysam sen uyumalısın 
    Ellerim sevilmek istiyor 
    Saçlarım okşanmak istiyor 
    Dudaklarım öpülmek istiyor 
    Anlamalısın. 

    Ağaçların yeşili kalmadı 
    Gökyüzünün mavisi yok 
    Bu dağlar o dağlar değil 
    Rüzgarında kekik kokusu yok 
    Kim bu çaresiz adam 
    Bu kan çanağı gözler kimin 
    Kaç gecedir uykusu yok 
    Gündüzü yok 
    Gecesi yok 
    Yok 
    Yok 
    Anladım 
    Sensiz yaşanmaz bu dünyada 
    İmkanı yok.

    ÜMİT YAŞAR OĞUZCAN
  • Aldığın her nefeste ölüme bir adım daha yaklaşır ve bir nefes kadar yaşlanırsın.
  • İçiyorum her nefeste🔫
  • (Not: İnceleme biraz uzun oldu. Ama bu eser için az bile diye düşünüyorum. Keşke biraz daha fazla üstünde çalışma fırsatım olsaydı. Fakat amatör bir inceleme anca bu kadar olur deyip üzerinde fazla durmanın manası yok. Çok beğendim kitabı. İncelemeyi gelir de okuyan olursa İÇERİK bölümüne dikkat etsin. Orada spoiler bulunuyor maalesef. Kitabı okumayanlar o başlığı şimdilik okumasın. İyi okumalar dilerim.é

    TANIŞMA HİKAYEM

    Kitap, kütüphanemde keşfedilmeyi beklerken ben askere gittim. Acemi birliğine sadece bir kitapla gitmiştim. Okumaya da pek fırsatım yoktu. Usta birliğine geçerken öğretmen bir arkadaşımla rastgele bu eser hakkında sohbet etmeye başladık. O, bu kitabı daha önce okumuş ve tesirinde kalmıştı. Açıkçası ben de merak ettim. Fakat o esnada imkan kısıtlığı yüzünden kitabı edinmem çok zordu. Bir an ailemle konuşurken bir şeye ihtiyacımın olup olmadığını sordular. Benim çok fazla ihtiyacım vardı. Bunların hepsini sıraladım. Ertesi gün kitap istemediğimin farkına vardım. Mesai saatleri içinde olduğumdan dolayı ailemle kısa bir görüşme yapıp bana birkaç kitap göndermesini söyledim. Asla kitap ismi vermedim. Rastgele birkaç tane seçip yollasın istedim. O da önüne gelen 3-4 kitabı seçip kargolamıştı.

    Kargo geldiği vakit kitaplar arasında bir de ne göreyim: Genç Werther’in Acıları. Gerçekten buna çok sevinmiştim. Hemen okumak için fırsat yaratmaya çalıştım. Genellikle gazinoda okuma yapıyordum. Kitabı masaya bırakırdım. Kimse de karışmazdı. Kitabın ilk 30-40 sayfasını okumuşken birden kitap ortadan kayboldu. Kim aldı diye etrafta dolansam da bulamadım. Günler sonra ben, başka kitaplara başladım. Birden bizim komutanımız: “Bir kitap vardı, üstünde adın yazılı. Ben aldım onu. Okumak istedim.” Dedikten sonra gerçekten içime serin sular serpilmişti. Bulduğuma sevindim fakat komutanın bu izinsiz davranışına da içten içe kızmıştım.

    Daha sonra ben teskere almaya yakın kitabı getirdi. Bitirememiş, zaman bulamamıştı. Aldım, çantaya bıraktım. Askerden geldikten sonra tekrar gözüme ilişti ve okuma fırsatına eriştim. Ama ne okuma! Tam da zamanıymış mübarek. Tabii bir şey gibi adeta. Okunacak zamanını kendi seçmiş gibiydi. Karşımda dipdiri dururken bana sunduğu hikaye tam da hayatımın hapsolduğu bir hikayeydi. Tıpa tıp olmasa da resmen yaşadığım anların benzerini günü gününe tekrar ederek okuyordum.

    Ve nihayet bitti. Keşke bitmeseydi dediğim kitaplardan biri. Okuduğum eserler arasında ilk beşe, başucuna koyacağım bir eser. Bugün oturmuş onun hakkında naçizane hikayemi yazıyorum.

    BİÇİM AÇISINDAN

    Goethe’nin alışık olduğumuz sade bir dili var. Okunası yazarlar köşesine yıllar önceden bu işin kurtları tarafından yerleştirilmiş bir yazar için yorum yapmayacağım. Sadece naçizane kitabi bilgilerimle yorumlarımı sunmaya çalışacağım.

    Kitap, ilk bakışta ince olmasıyla çoğu tembel okuyucunun dikkatini çekse de ileride sırf inceliği için seçilmiş olmasından dolayı biraz hüsrana uğratıyor. Evet, 18.yy.da yazılmış sade bir kitap. İlk bakışta mektup tarzında kurgulanmış bölüm bölüm -ki bu da birçok soluk almaya olanak sağlıyor- ayrılmış kitabın bu kadar geç biteceğini tahmin etmemiştim.

    Goethe’nin inkâr edemediğimiz şair kimliği, tek nefeste okunacak kalınlıktaki bu eseri maalesef bana bir haftada okuttu. Düzyazılarında bile şair kimliğinden, felsefi bakış açısından vazgeçemeyen yazar kitabı hikaye içerisine dağıtılmış bir nevi ‘aforizmalar’ külliyatına çevirmiş.

    İçinden birçok yeri alıntıladığım doğrudur. Ki ben, alıntı yapmakta biraz cimri biriyimdir. Fakat imkânım olsa kitabın hemen hemen her sayfasından birkaç paragrafı kesip alacaktım.

    Biçim açısından son olarak söyleyeceğim şu ki, gerçekten içine çekip uzaklara götürebilen bir tarzla yazılmış. Çeviriyi yapanın da hakkını vermek lazım. Öyle ki günümüzde birçok eserin gerçek değerine ulaşamamasının en büyük müsebbipleri çevirmenler olduğu kadar tam tersi durumun da sağlayıcıları onlardır.



    İÇERİK AÇISINDAN

    Genç Werther’in Acıları, biraz kaba bir isim gibi duruyor. Bugün bana soracak olurlarsa kitap için önereceğim en makul isim ‘Lotte’nin Aşk ve Vefası’ olurdu. Niye diye soracak olursanız içeriğe değindikten sonra beni daha iyi anlarsınız.

    Daha önce de belirttiğim gibi kitap, resmen aforizmalar saldırısına uğramış gibi. Hikaye görünümlü bir aforizma kitabı. Bu kitap, maddi kaygıları taşımayan ve kendini az çok geliştirmiş genç bir bireyin hikayesinden ziyade insan ruhundaki ezeli kavgayı temsil eder. Bu kavgada kazanan yoktur. Hep kaybeden vardır. Bu kavga, akıl ile yürek kavgasıdır. Aşk ile vefa, aşk ile sevgi, aşk ile mantık kavgasıdır. Gördüğünüz üzere, sürekli bir tarafta aşk ve diğer taraflarda daha çetin ve daha gerçekçi düşmanlar vardır.

    Werther, arkadaşına yazdığı mektuplarla ısrarla üstüne gittiği bir sonunu anlatmaktadır. Daha ilk başta Lotte hakkında uyarılmasına rağmen bunun farkında olarak üstüne gitmektedir. Lotte’nin nişanlı olması ya da bahsedildiği kadar tehlikeli bir güzelliğe sahip olması aslında onu daha da cezbeder. Sonuçta aşk, kavuşamamaktır temasını her gerçek hikaye konu edinmiştir.

    Evet, kavuşamamayı bile bile kavuşmak için yola koyulur. Çok efendi, ahlaklı ve dürüst biridir. Nitekim yazdığı mektuplarda bunu çokça görüyoruz. Müşkül durumdaki insanlara karşılıksız yardımları, Lotte’ye olan beklentisiz bağlılığı ve hatta Lotte’nin mutluluğu için evliliğini dahi kabul edebilmesi onun ne kadar naif bir karakter olduğunu sunar bize.

    Lotte’ye kavuşamamıştır. Fakat bu, ona acı verse de onu hırçınlaştırmaz, uzaklaştırmaz; aksine sevdiği kadına daha da büyük saygıyla yaklaşmasını ateşler. Hatta kocası olan Albert ile bile samimi bir arkadaşlık kurar.

    Bir zaman sonra çektiği acılara katlanamayacağını hisseder ve başka yerlere göç eder. Bu göç, onu öyle kararlı bir hale sokmuştur ki bir daha asla geri dönmeyeceğini düşünür. Ama öyle mi dersiniz? Werther, benim de anlam veremediğim bir biçimde Lotte’ye geri dönmüştür. Ondan daha fazla uzak kalamamıştır. Hatta kendisi için büyük bir mesleği reddederek bunu yapmıştır. Burada hem Werther’in ne kadar kendinden emin olduğunu hem de aşkın bir insanı ne kadar da kör ettiğini görürüz.

    Bu bölümlerde çok fazla alıntı yapmak isterim. Werther’in hayatı sorgulayan cümleleri gerçekten de isabetli bir alıntı olacaktı.

    “Şu zavallı varlığımızı sürdürmekten başka hedefimiz yok. Salt ihtiyaçlarımızı gidermekle uğraşıyoruz, başka bir şey yaptığımız yok. İçimizin rahat ettiği zamanlardaki sakinlik boyun eğişten geliyor.”

    “Ne diyeceğimi bildiğim için işte sana itiraf ediyorum; bebeklerini sürükleyen, onları soyup giydiren, annelerinin pastaları sakladığı dolabın etrafında ağır ağır dolaşan, bu pastalardan biraz elde edince de aç gözlülükle yiyip, ‘daha isterim’ diye bağıran çocuklar gibi yaşayanlar en mutlu kişilerdir. Bunlar talihli yaratıklardır. Değersiz uğraşılan veya basit heveslerine büyük payeler veren, bunların insanlığın kurtuluşu ve iyiliği için yapılmış büyük fedakârlık gibi gösterenlere ne mutlu! Ne mutlu böyle olabilene! …”

    Burada yazar daha çok bilgilenmenin getirdiği sıkıntılardan, bilgisizlikten dem vurmaktadır. Nitekim çoğu filozofun dediğine geliriz. Bilgi, daha çok bilgisizliği meydana getirir. Bilgi aslında yüktür insana. Werther’in yakındığı da buydu. Nitekim ileride de Werther, ‘Ah, ne olurdu biraz gamsız olabilseydim…” diye iç geçirecektir.

    Daha sonraları ise Lotte’ye duyduğu aşkla ruhunu saran serkeşliği öyle güzel betimliyor ki hayatında aşkı tadamamış, ayrılığa erememiş insanın anlayacağı cinsten basit değildir bunlar. Henüz Lotte’yi tanımasına rağmen şu cümleyi kurar:

    “Tanrı’nın sadece sevgili kullarına bağışladığı mutlu günler yaşıyorum, her an sarhoş gibiyim. Bundan sonra başıma ne gelirse gelsin, yaşamın en güzel sevinçlerini tatmadım diyemem.”

    Buradaki naifliğe bakar mısınız? Bu aşk ile sonunu hazırladığını bile bile bunları söylüyor. Hatta bu aşk uğruna son nefesini verirken dahi bu duygularından asla vazgeçmiyor. O, bir aşk şehidi olarak kabul ediyor kendini. Sevdiği dostu Albert ve sevdiği kadın Lotte için kurban ediyor kendini. Canına mal olsa da bu aşk, ona asla kızmıyor. Asla pişman olmuyor. Düşünsenize, sizden canınızı hangi bedel karşılığında alabilir tabiat? Hangi bedel ki hiçbir şekilde ona kavuşamayacağınız?

    “Lotte, bir hastayı nasıl görüyorsa; benim zavallı kalbimin de öyle görülmesi gerektiğini düşünüyorum. Bu kalp, yatağında inleyen herhangi bir hastadan daha çok acı çekiyor.”

    “Aşksız yaşamak neye yarar Wilhelm! Sihirli fener ışıksız olur mu?”

    “Mutluluk da bir aldanış mıdır dersin, Wilhelm?”

    Werther, bu ruh halini bu yoğun aşk ve farkındalık halini şöyle ifade ediyor:

    “Ben eğer bir deli olmasaydım, şüphesiz dünyanın en rahat, en mutlu adamı olurdum.”

    Evet, Werther, acemi bir aşık değildir. Hayatın getirilerine kulaklarını kapamış, cahil bir adam da değildir. Her şeyi farkında olarak yaşıyor. Acılarını farkında olarak kabul edip çekiyor. O, asla farkında olmadan bir kara sevdaya tutulmamıştır. O, bile bile bütün yüreğini bir insana vermenin mutluluğu içinde acıdan kıvranmıştır. Gerçek de böyle değil midir? Farkında olmak… Bilerek ve farkında olarak bir şeyleri yapmak ne kadar da asil bir şeydir! O, asla şikayet etmez, isyan etmez. Sadece arzular. Arzuları bir süre sonra kendisine karşı suç buyursa da bunu bastıracaktır.

    Hikaye öyle kurgulanmış ki Werther, aslında sonucu bildiren cümleleri alttan alttan sezdirerek okuyucuya vermektedir. Nitekim Werther, intihar edecektir. Fakat bunu, kitabın sonlarında değil de daha 47. Sayfada Albert ile yaptığı tartışmadan yakalıyoruz:

    “Yaşamına son veren bir insana korkak demekle ateşler içinde yanıp kavrularak ölen bir kimsenin korkak olduğunu söylemek arasında bir fark göremiyorum.”

    “Nasıl oluyor da insanı mutlu eden bir şey aynı zamanda onun felaketinin de kaynağı oluyor?”

    Bir süre sonra bir nevi de Lotte’nin iyiliği adına mekan değiştirmeyi dener. Fakat aslında insanın mekanlarla ilgili bir sorununun olmadığını ve asıl sorunun insanın kendinde olduğunu fark eder. Mekan değiştirmek, bir nevi kaçmaktır. Fakat kaçılan şeyin kendi gölgesi olduğunun farkında olamamaktır. Zaten bunu fark ettikten sonra tekrar geri dönmeye karar veriyor.

    “Ah, sevgili dostum, belki içinde bulunduğum durumu değiştirmek isteyişim, hiçbir yerde peşimi bırakmayacak olan bir sıkıntı yüzünden değil mi?”

    Daha önce de belirttiğim gibi Werther, bilginin bilgisizliğinden ve sıkıntısından yakınır. Fakat bilgiden ziyade her zaman yürekte yaşanan yani daha doğru bir ifadeyle manevi yaşantılardır esas olan. Duygusallığı, romantikliği; bilime ve mantığa tercih eder. En açık ifadeyle Werther, aşk ile sevgi arasında aşkı seçer, mantığı ve soğuk getirilerini reddeder. Daha doğru bir ifadeyle o, sonsuzluğu ister. Dünya içinde geçici, suni kazançları değil; ebedi arzuları, ilahi arzuları kovalar.

    “Her şeyin kaynağı, bütün gücü kuvveti, bütün sevinçleri ve acıları veren kalptir. Benim bildiklerimi herkes bilir ama bu kalp yanız benimdir.”

    “Bu sevgi, bu bağlılık, bu düşkünlük bir şairin uydurması değil. Cahil ve kaba dediğimiz insanların gönlüde bu duygular bütün kuvvetiyle ve temizliğiyle yaşıyor. Asıl biz aydınlar adamakıllı bozulmuşuz.”

    İşte, romantik Werther! Aşkta matematiği reddeder. Mantığı, çıkarı, hesabı, planı alaşağı eder.

    “Çok şeye sahibim. Ama onu düşünmek her şeyimi silip süpürüyor. Nelerim var! Fakat onsuz bana her şey hiç oluyor.”

    Romantik olduğu kadar naif, saygılı ve bir o kadar da şerefli olan Werther, istenmediği ve rahatsızlık verdiğini gördüğü anda artık ne pahasına olursa olsun ortamdan uzaklaşmak gerektiğini anlar. Çamura yatmaz, pislik yapabilecekken asla yeltenmez. Çünkü o, aşık olduğu kadar naif bir kişidir de. Nitekim ölümünde de göreceğimiz gibi, şerefli bir ölüme nail olacak.

    “Bütün mesele, perdeyi kaldırıp öteki tarafa geçmek. Peki neden titremeli, neden tereddüt etmeli? Perdenin arkasında ne olduğu bilinmediği için mi? Bir daha geri dönülmediği için mi? Yoksa, bilmediklerimizi korkunç ve karanlık görmenin ruhumuzun bir özelliği olmasından mı?”

    Artık kesin gitmenin, dönüşü olmayan nihai yola çıkmanın kararını vermiştir. Nitekim Werther, ölüme gitmenin kararını verdiğini unutmuş gibi sadece karar verebildiğine dahi mutlu olmaktadır. Artık uzun bir aradan sonra ne yapacağını bilmektedir. Ne zaman ve nasıl olacağına kendisi karar vereceği bir gün doğmuştur onun için. Lotte’ye kesik kesik yazdığı son mektubunu okumanızı tavsiye ederim. Bu acıklı ve bir o kadar da güçlü bir aşığın son seslerini duymakta fayda vardır.

    Werther, ölmek üzereyken bile harçlık verdiği çocukları, aileleri unutmayacak kadar naif bir insandır. Öperken bile çocukları, öpemeyeceği günler yerine de birkaç defa daha fazla öpmektedir. Bu, bir idam mahkumunun vedası gibi olmaz. Bu daha çok idam edilmiş mahkumun ruhunu yansıtır. Dikkat toplamak, bilinmek, üstüne gelinmesinden hoşnut olmak gibi aşağılık halleri yoktur. Bu kararı kendi vermiştir. Yalnız başına uygulayacaktır.

    Albert’ten yolculuk bahanesiyle silahları ister. Fakat daha öncesinde Lotte’ye kavuşma sahnesi vardır ki her insanın içini burkar. Lotte’den fazla bahsetmedik. Lotte, Albert’e sadakat ile bağlı kalmanın sorumluluğunu gayet yerine getiriyor. Hani namuslu, helal süt emmiş kız tabiri vardır ya, tam da ona uyar bu tabirler. Fakat Werther’e duyduğu ilgi, -reddetse de- derinden derine duyduğu bağlılık ve önemlisi önüne geçemediği aşk, onu da bir anlığına ele geçirir. Ve kendini kısa süreliğine Werther’e bırakır. Werther’e değil; ısrarla kaçtığı, reddettiği ve mantığıyla düşman ettiği aşkın kucağına atılır o. Zincirlerini kırmış ve kendini bir anda Werther’in dudaklarında bulmuştur.
    Werther’in bu hareketten doğan mesudiyetinin haddi yoktur. Öyle güzel anlatır ki mutluluğunu hemen orada ölmekten vazgeçip Lotte için mücadele edecek diye bekliyor okur. Fakat şerefli Werther, ne kadar aşka kurban gitse de sevdiği kadını ve saygı duyduğu adamı bu aşka kurban etmez. Ona umutların en yücesini vermeye yetecek güçte olan bu öpücük bile onu aşağılık biri yapmaz. Kararından vazgeçmez. Sadece ölüme giderken daha mesut gidecektir. Lotte’nin onu sevdiğini sayıklayarak günahlarından arınacaktır.

    “Lotte, onun kollarının arasından kurtulduktan sonra perişanlık içinde ve sevgiyle karışık bir öfkeyle titreyerek, ‘bu artık sonuncu, Werther! Beni bir daha görmeyeceksiniz’ dedi. Onu şefkat dolu bir bakışla süzdükten sonra bitişik odaya koştu, kapıyı kapattı.”
    “… elveda Lotte, sonsuza kadar elveda!”

    “Albert senin için sadece bu dünyada bir koca. Ne çıkar! Sonsuz evrende benim olacaksın.”

    Werther Ölüyor…

    “Bunlar bana senin elinden geldi. Tozlarını sen almışsın. Onları öpmeye doyamıyorum. Ellerin değmiş onlara. Sen, ey göklerin meleği, benim kararımı onaylıyorsun. Sen, Lotte, bu silahları bana elinle veriyorsun. Ölümü bana senin sunmanı isterdim. İşte, bu isteğim de oldu.”

    “Kader bu, önüne geçilmez. Lotte! Elveda!”

    Ve gerçekten de Lotte’nin onayıyla kendini huzur içinde sonsuzluğa bırakıyor Werther. Silahları isteyen uşağa titrek ellerle silahları vermişti. Biliyordu. Fakat engel olacak kuvveti asla bulamıyordu içinde. Belki de Lotte, bunu istiyordu. Bir ölüm, aşkı meşrulaştırırdı. Yoksa yaşamak değildi aşk.
  • DÜŞ YORGUNUM
    Düş yorgunum
    Yıllardır beklediğim
    Her nefeste içime çektiğim
    Geri verirken içim yandığım
    Sevda yangınım
    Düş yorgunum
    Uzaktayken bile içimde olanım
    Her adım da yanımda duranım
    Düşlerken yorgun düştüğüm
    Gördükçe güç bulduğum
    Ararken yolda bulduğum
    Düş yorgunum
    Ararken solumda bulduğum
    Ararken sonunda bulduğum
    Düş yorgunum
    Cismini merak edip aslını bulduğum
    Düş yorgunum

    Mustafa Erdurmuş
  • 'Onlar' dikenli tellere sınır diyor. Sen içimde yaşarken..
    Bir kaç dikenli tel ötesinde her nefeste kokunu duyarken, 'onlar' aramızdaki kilometrelerden konuşuyorlar, mesafe falan diyorlar
    Bir şey bilmiyorlar....
    (10.07.2018)