• Zaman zaman şöyle denildiğini işitirsiniz, "Alim de insandır, o da yanılır. Kur'an varken alime ne lüzum var." Bunun yanında şöyle diyenleri de sıkça duymuşsunuzdur, "Kur'an varken peygambere de ihtiyaç yoktur."
    Kur'an-ı kerimi herkes kolayca anlasaydı, Peygambere ihtiyaç kalmazdı. Hadis-i şerifler, Kur’ân-ı kerîmin açıklaması mahiyetindedir. Hakiki alimler de, hadis-i şerifleri açıklamışlardır. Arapça bilen herkese alim denmez. Hakiki alim, Kur’ân-ı kerîmi, hadis-i şerifleri açıklayan yetkili, yüksek insandır. Sünneti, bidati bilir. Hakkı batıldan ayırır.
  • “Siyah / Kırmızı / Beyaz / Yeşil” olmak üzere 4 romandan oluşan, TED DEKKER’in kaleme aldığı ve okuyucularla buluşturduğu çember serisinin 2. Kitabı olan “Kırmızı” bitmiş durumda...

    KIRMIZI, GEÇMİŞ İLE GELECEĞİN ORTAK KADERİDİR.

    KIRMIZI, YİTİRİLEN CENNETİN DESTANSI KURTULUŞU.

    KIRMIZI, ÇEMBERİN EN KANLI HALKASI.

    15 YIL SONRA....

    2 Dünya arasında, 2 dünyanında başı belada. Tek bir çare ve çözüm var, o da uzlaşmak...

    Amerika’da başlamış olan, Raison adında bir ilacın piyasaya sürülmesi ve Amerika başta olmak üzere bütün dünyayı ilgilendiren bir virüs hava yoluyla bulaşan insanları 3 hafta (18 gün) içerisinde öldüren tedavisinin bulunmadığı bir virüs...

    2 realite 2 realitenin de, kahramanı aynı kişi. Thomas Hunter; 25 yaşında acemi bir yazar, garson olarak çalışıyordu, Herşey kara ormandan Shatakilerden (yarasalardan) kaçarken sert kayaya çarpması ve bayılması üzerine kendi dünyası yetmezmiş gibi yeni bir gelecek dünyasında gözlerini açar...

    Baygın ve yaralı bir şekilde ormanın bir kenarında yatarken, şuan ki müstakbel ve rahmetli eşi Rachelle kendisini bulur ona Elyon’un (Tanrı’nın) suyundan ağzına damlatarak yeniden doğmuş gibi olan ve geçmişini çok az hatırlayan bir adam olan, Thomas gözlerini açar...

    Bunlar serinin birinci kitabında olanlar, sadece kısa süre içerisinde ilk insan olan Talis yaşadıkları ormandan, Kara ormana gidip Teeleh ( Şeytan’ın) zehirli meyvesini tadar ve Kara orman ile Elyon’un insanları arasındaki çizgi bozulur. “Neden peki Kara ormana gider?” Amacı insanlarına zarar verenleri öldürmek ve onlarla yüzleşmektir, bunun neticesinde Şeytan ile yüzleşir ve onun cazibesine (büyüsüne) kapılır, onun ikram ettiği meyveden yer ve iyi ile kötü, Elyon ile Teeleh arasındaki sınır kalkar. İlk insan şeytanın cazibesine kapılıp meyvesinden yedikten sonra, bütün Shatakiker Elyon’un insanlarına saldırmaya başlar, kahramanımız Thomas, kendisini kurtaran Rachelle ve onun küçük kardeşi Justin sonradan öğreneceğimiz gibi, Elyon.

    Bütün köy yıkıldıktan sonra bu üç Elyon’un insanları kaçar geride kalan herkes ölür. Çöle doğru aç susuz ve Elyon’un suyundan mahrum olarak çöllere doğru günlerce yol alan bu insanlar, yolda bir küçük çocuğun onlara Elyon’un onlar için hazırladığı ormana giderler. Ve hayat yeniden başlar.

    Güruh (Kara ormanın insanları+Elyon’un lanetledikleri.) yüzbinlerce hastalıklı ve gözü dönmüş ordusunu, Thomas’ın 15 yıl boyunca güzelleştirdiği ve iki çocuk yaptıkları evleri yuvalarını korumak için can ve başla savaş durumundalardı. 15 yıl içerisinde 30bin insan nüfusa ulaşan insanlar. Bunun gibi 2 tane daha olan orman ile bu 3 orman her hafta ortak bir şekilde yaptıkları konsey ile barış içinde yaşıyorlardı ama dediğimiz gibi Güruh ordusu onları tehdit ediyordu. Sonunda beklenen oldu büyük bir savaş; KIRMIZI, ÇEMBERİN EN KANLI HALKASI. Yüzbinleri geçen bir insan seli birbirine girdi, tek amaç için kaybetmemek için. Sayıları az olmasına rağmen, Thomas, Mikil ve insanları büyük bir zafer kazanmıştı. “Nasıl kazandılar, bu kadar az sayıda insan ile?” Elyon’un gücü ve inanışı sayesinde. Ve çinlilerin sayesinde:) “Çinliler? Çinliler ne alaka abi:)), diyebilirsiniz.” Barutu kim icat etti, akıllım:)). Neyse biz kontrolü kaybetmeden realiteler arasında ilerlemeye devam edelim. Mikil cesur ve güçlü savaşçı.

    Huzurun iki yolu vardır;

    1- Savaş
    2- Barış

    Savaş ile denendi, kazanıldı. Ama süreklilik kazanmadı. Thomas’ı daha büyük sorunlar bekliyor. Virüs etkisini göstermekte insanlar panik içinde “çare drogba” şaka şaka:)) çare, “iki rekat namaz kılın.” bu şaka olmaya da bilir.

    Barış evet zamanın kısaldığı ve Thomas’ın uyuyup gerçek dünyada Akdenizli tarafından ormanda izlenirken öldürüldüğü bu nedenle geleceği yaşadığı realitede de öldüğü an yaşandı. Burada Elyon’un suyu devreye giriyor, Thomas’ın o an yanında olan Rachelle (eşi) ona Elyon’un suyundan vererek onu hayata döndürmesi mucize değildi. Lakin Thomas Hunter gerçek dünyada ölmüştü. Realite yalan olmuştu şimdilik.

    Barış evet evet huzur için gerek, lakin mücadele edilmeden kazanılan barış haram gibi. Güruh tüm gücüyle dadanmıştı, ormana size barış getirdik. Bundan sonra kardeşiz dermişim, “Onlara barış teklif edeceğiz sonra ihanetimizle onları alt edeceğiz.” Ayaklarına gelen bu teklifi reddedemezler. Öylede oldu kabul edildi, ağır bedeller ödendi. İhanetin kokusu yayılmaya başladı.

    Sonuç olarak huzurun iki yolu da. Pöfff.

    “En son barış dedik!”
    #34960234

    Hadi bir bedel ödeyelim, #34959853 birbirimizi kandıralım ve halkı şaşırtalım. Rachelle’nin kardeşi bir ara kaybolmuştu. Justin evet burada bir ince mesaj var; Justin Elyondu. Elyon (Tanrı) Tanrı bir çocuktu, çocuk gibi bir iyi bir kötüydü, şımarık. Burada Justin bu rolü oynadı. Çünkü senaryoyu kendisi yazdı.

    Thomas biliyor ama inanmıyordu, başı sıkışıncaya kadar. Güruh’un Shatakilerin Teeleh yoluyla, Tanis’i iyiye düşman etti. Başa getirdi, aklını yıkadı.
    “Çok bilen çok yanılır.”
    “Azla yetinmeyen, elindekini de kaybeder.”

    Teeleh (Şeytan) ilk insan yoluyla barış adına, Elyon’u (Tanrı’yı) cezalandırdı, barış için bir kan dökülmeli. Justin’in kanı! Tanrı ölmeliydi, ölümü ilk insan tarafından olmalıydı. Çok mantıklı. Çıkarlar ortadaydı, durulması istenen kan için daha çok kan dökülmeli...

    Tanrı işkence gördü, ölürken. Son sözleri; #34978785
    Ölüm sıradan olmamalı. Ölümü tatlandıran acıdır, işkence. Bunun gibi; #34978496
    Bir bulmaca gibi çözülüyor, uğraştırsa da.
    #34965888 Elyon!

    Asılan kesilen bir Elyon (Tanrı) #34960666 ilk insan Elyon’u öldürürken onun ilahlığını yalanlaması ayrı bir güçtü.

    Dini saptırmalara; #34950099

    Kimse kimsenin işine karışmasın! Bu kan gölü iyice abartıldı. #34949858

    Elyon öldü! Tanrısızlık Elyon’un insanlarını hasta etmeye başladı. Elyon’un suyu şifasını kaybetti. İnsanlar çaresiz kaldı.

    #34931622

    Bekleyin; #34886894

    Thomas ve insanlarına ne denmişti? #34960718
    Benimle birlikte öl. Elyon’un cesedi yoktu. Tanrı ölürse kanıtı da, ölür. Elyon’un suyu kızıla boyanmıştı.
    #34958976 O Elyondu, hiçbir ölüm böyle değildi. Yaratıcı ölmüştü, ilk insan onu öldürmüştü.

    Thomas hâlâ anımsıyordu, “Benimle birlikte öl.” Bu Elyon’un sözleri Tanrı’nın ayetleri.
    Thomas düşünceler içerisinde kızıl suya girdi. Derinlere daha derinlere ciğerleri suyla dolmaya başladı ve Elyon’a dua etti. Thomas suda öldü ve Elyon onun duasını kabul etti. Thomas can kazandı, (Tanrı insan mı, bir araçta kendini imha et tuşu yapacak kadar insan değil.)
    Tanrı’nın ölümü ölüm müydü?
    Bedenlerden bedenlere mi, geziyordu?
    Peki iyi ile kötüyü ayırt edebiliyor muydu? Yoksa Tanrı çocukça oyun mu, oynuyordu?

    Thomas tekrardan Elyon’un suyunu tatdı ama bu suda sadece inanlar şifa buldu.
    Thomas onun asil savaşçısı Mikil, Rachelle ve çocukları. Geride inanmayanlar ve şeytanlar...

    Hırsız polis oynamaya başlayacaklardı, “Kaçan kovalanır.” Ormandan tek çare olan, Çöl! Çöle! Doğru yol almaya başladılar ama arkalarında binlerce, Güruh ordusu. Barış için kan, daha çok kan! Rachelle, Thomas’ın arkasına binmişti. Şeytanın okları arkalarından geliyordu. Thomas ve ailesi atları dört nala dikmiş son surat ilerliyorlardı, tek sorun arkalarındaki, binlerce kana susamış şeytanlar...

    Bir an Thomas nefes alamaz oldu! zamana durdu! Rachelle’nin soluk alık verişleri ağırlaştı, sırtına 3 ok isabet etmişti, at her bir öne bir yukarı gittikçe okların acısını daha çok tadıyordu, duramazlardı. Arkalarından gelenler vardı. Rachelle’yi çabucak, Thomas’ın önüne aldılar başını Thomas’ın gögüsüne yasladı kollarını arkadan Thomas’ın beline bağladılar, hızlıca. Devam ettiler yollarına bir an hem aradaki mesafe arttı düşmanı göremiyorlardı ama Thomas’ta, Rachelle’nin kollarındaki soğukluğu hissetti, Rachelle’nin gözleri bir daha açılmamak üzere kapandı, nefes alış verişi kesildi. Thomas’ın ağlamaktan başka birşey yapacak çaresi yoktu. Rachelle’yi çöle yakın bir yerde gömdüler, kahramanımız ve çocukları ağlıyorlardı.
    Mecburen yola devam ettiler, üzerine Gül koklatacaktı ama sırası değildi...
    #34965816

    Tanrı ölür sen doğuşu hatırla...


    Yolculuk “BEYAZ” ile devam ediyor..
  • -Gideceği yeri bulamayanlara-

    Nedir terk edilmişlik? Yalnızlık diye düşünenler fena halde yanılır. Yalnızlık bir tercih konusu olarak da ortaya çıkabilir. Ama terk edilmişlik! Şu fani dünyada terk edilmiş olmak?

    Beklediği, onu bekleyen kimsesi, hiç kimsesi olmamak: anne, baba, sevgi, yurt, ocak, dertleşme, ziyaretçisiz kalmak, bir aileyi özlemeyi bilmemek…

    Düşünün, bir caminin avlusuna ya da bir hastanenin bahçesine bırakılmış bir can... Ana rahminden çıkıp dünyaya bakmaya başlayalı henüz üç gün olmuş ya da seksen yıl…

    Fark eder mi? Kundağa sarılı halde ya da paçavralar içinde... Paçavradan kundak yağmurdan sırsıklam, minicik, pörsümüş yanaklar soğuktan morarmış halde, orada, bir hastane duvarının dibinde terkedilmiş halde bulunuyor olmak…

    Birileri onu buluyor ve polise haber veriyor. Gerisi bilinen dram: aile araştırılıyor: yok! Ona kucak açabilecek bir aile araştırılıyor: yok! Bütün hayatı boyunca, bir kere olsun, bir kerecik olsun, ana kucağı tanımayan biri... Onu göğsüne bastıran, onunla ağlayabilen, ona, sunduğu gülücüklerden mutluluk duyan, bebe dişlerini çıkartırkenki zamanında çektiği sıkıntılara ortak olabilen bir anne, bir yakın, ona “kızım” ya da “oğulcuğum” diyen bir hami yok! Yok! Yok!

    Devlet mi? Elbette hiç yoktan iyi… Ama o, sıcaklık istiyor. Sıcaklığı kitaplardan öğrenmiş değil, bunu içinin en derinlerinden yekinen bir duygu ona bağırıyor. Çocuk yuvasında ya da huzurevi ortamında ne kadar ihtimam da gösterilse, orada, sonuçta kelle hesabı olarak var olunur. Ona gösterilen ilgi herkese dağıtılır. Üstelik onun kesesinden dağıtılır. Aile ortamında paylaştıkça çoğalan ilgi ve sevgi, orada, dağıtıldıkça eksilir, ona gelinceye kadar belki de tükenir, silinip gider: yanaklara yapıştırılmış gülücükle, ciğerden sökülüp gelen gülücüğün arasındaki fark anında ayrımsanır.

    Her şeye rağmen şimdi ne mi istiyor? Elbette sıcaklık. Bir kere daha ve gene sıcaklık… Özel bir ilgi... Onun nasıl bir şey olduğunu bilmediğinden bu duyguyu özlem kelimesiyle ifade etmek zor. O, özel bir ilgi, paylaşılmayan, herkesin ortak çıkamayacağı bir ilgi istiyor. Bir şeyin salt ve saltık kendi için yapıldığını bilmek hoş bir duygu olmalı. Bu duygu paylaşılacaksa onu paylaşıma kendi açmalı; yoksa herkes paylaşırken işte bana da bu düştü fikrine kapılmamalı insan: müstakil, başkalarına teğet geçmeyen bir duygu…

    O, kimseye terk edilmiş olduğunu söylemek istemiyor, kimseden merhamet dilenmiyor, ama her nasılsa bir şekilde öğreniyor: terk edilmiştir! O kendini biliyor, ama bunu öğrenenlerin yaşadığı şok, her defasında insanı şaşırtıyor…
  • E-book olarak okumak İsterseniz.
    https://drive.google.com/...2f/view?usp=drivesdk

    Her son yeni bir başlangıca gebedir. Bitmek; kimine göre bir son, başkasına göre yeniden doğuştur. Her şeyin sonu olduğu gibi bununda bir sonu vardır. Geç olsa da öğrendim artık. Şimdi baktığımda geride ne bırakabiliyorum ve siz benden sonrakilere ne verebildim düşüncesi aklımdan biran dahi çıkmıyor. Şimdi veda zamanı ve ben gidiyorum.

    Adım Zöhre, Atatürk toprağa düştüğünde henüz yaşım ikiymiş. Kimliğimde doğum tarihim 00.00.0000 diye yazılı. Belki de hata değildir bu, ne yaşadığım belliydi bu hayatta ne de yaşamadığım. Kırşehir’in Çiçekdağı’nda doğup, orada büyümüş, çiftçi olan bir babanın altı kızından biriydim. Şimdi ise toprağımdan kilometreler ötesinde yummaktayım gözlerimi.

    Ereksiyon halinde dolanan beyinlerin bir atımlık orgazmı olan benim hayatım!

    Bu bir başlangıçtı. Evveliyatımız nedir ne değildir bilemem. Lakin armut yetiştirir, üzüm devşirirdik topraktan. Hasat zamanı geldiğinde ise tabiat yüzümüze güler ve ocağımızı şenlendirirdi. Silik bir babanın kızıydım ben. Ağzı olup dili olmayan, zayıf, Anadolu insanından hallice saf bir adamdı babam. Bağımız bahçemiz ise iki kuşak öteden büyük dedemlerden bize yadigârdı. Her geçen kuşakta toprağımız çoğalacağına, azalıyordu. Ben ise altı kardeşten ikinci sıradakiydim. Ablam Zahide küçükken havale geçirmiş, evde yapılan yanlış müdahale sonucunda konuşma yeteneğini kaybetmişti.

    Yozgat Yerköy’den Çiçekdağı’na göçen ata dedelerim, sadece hanelerini taşımışlar doğduğum bu eve. Ev dediğime de aldanmayın sakın. Yarı kerpiç, yarı kesme taş ve geri kalanı ahşaptan olan, büyük bir sofaya sahip, yan eşiğinden ahıra kapısı açılan üzeri her kış Kırşehir ayazını bedenimizde hissettiren bir çatıya sahipti. Nem, börtü böcek evimizin daimi misafirleriydi. Annemin asıl ağrılarının müsebbibi de hanemizin bu denli derme çatma olmasındandı. Bağ ve bahçelerimiz ise evimizden bir saat yürüme mesafesinde Yerköy kazasına daha yakındı. Yaz aylarında hasat için bir ay boyunca sürekli bazı at arabası bazı ise yayan arşınlardık bu yolu. Şimdi ki gibi çift şeritli kocaman değildi yol elbet. Keçi yolundan biraz büyükçe, kışın balçıktan adım atılamaz, yazın ise yumuşak toprağından dolayı adım atmak öyle kolay olurdu. Yumuşak toprak sayesinde ayağımızdaki naylon ayakkabılar, esem sport tadı verirdi ayaklarımıza.

    Bağımız bereket bu senede salkım salkım yeşil, siyah üzümlerle doluydu. Bir metreyi bulan üzüm ağaçlarımızın boynunu bükmüştü meyvesi olan üzümler. İnsanda böyle miydi acaba evlatlarda ana babalarının boynunu büker miydi? Bazı istisnalarda vardı demek ki; ana ve babalarda bazen evlatlarının boynunu bükerdi. Selelerimiz açıldı, doldukça dolu üzümlerle. Güneş alabildiğine tepedeyken, heybeti ile dağları kıskandıran “badal*” ağacının – badal küçük kardeşimin ağaca koyduğu isimdi. Gövdesi o kadar büyük ve merdiven şekli olduğundan badal olarak da kaldı. – önüne toplandık. Örtülerimiz serildi, bohça halinde hazır ettiğimiz yiyeceklerimiz örtünün üzerine hazırladık. Halkayı tamamladık ve ilk öğünümüzü başladık dürmeye. Bu benim son çalmağa* ekmek bandığım tebessüm dolu son öğünümdü.

    - Sıracalı* Memet nörüyon.
    - Nöriyim, sen nörüyon.
    - Nörek. Merkeze bibimgilin gobel geldi. Onunan eve gideriz.
    - Gel hele soluğnan.

    Geldi kuruldu soframıza Muhtar, yanında ise halasının büyük oğlu Yaşar. Ankara’da okurmuş, bu sene mezun olup, İstanbul’a anasının yanına gidecekmiş, diye her bir şeyi anlattı Muhtar. Sonra bana baktı; “Memet, bu senin Zöhre mi? Ne yaman büyümüş, evlenecek yaşa gelmiş, habarın var mı?” dediğinde yüzüm alev aldı. Ellerimi kucağıma kenetledim, tırnaklarım derime battı, hiç acı hissetmedim.
    - Aşamınan size gelemde bir konuşşak Memet!
    - Başımınan Muhtar.

    Akşam dokuz olmadan Muhtar ve Yaşar kapımıza dayandı. Çaylar içildi, cigaralar sarılıp sarılıp tüttürüldü. İçeri de odaydık biz, anam ve kardeşlerimle. Babam seslendi “Zöhre az buyana bah,” diye, koşup durdum önünde. “Muhtar seni kendine karı etmek ister,” dedi. Dondum kaldım. Nefesim düğümlendi boğazıma, babamdan dahi beş yaş yukarı olan Muhtar beni kendisine karı etmek istermiş. “Ne dersin,” diye sordu babam. Ne diyebilirdim ki; boynum büyük, tırnaklarım etime batırarak bekledim önlerinde. “git,” dedi babam. Ben hareket edip, adım atamıyordum. Anam gelip omuzlarımdan tutup, beni içeri odaya aldı. Yirmi sekiz gün konuşmadım, odadan dışarıya adım atmadım.

    30 Mart 1952 tarihinde yaşım daha on altı olmadan gelin oldum. Gelinliksiz, düğünsüz gizli bir imam nikâhı ile Muhtar’ın karısıydım artık. Dilim hala çözülmemişti, istedikleri günden beri tek kelime etmemiş, gün yüzüne dahi çıkmamıştım. Muhtar ise üç sene evvel karısını yitirmiş, kırk sekiz yaşında, göbeği kendinden önde giden, tıknaz, boğazının altında bir yağ tabakası olan, kısaca bir adamdı. Alıp götürdü beni kendi hanesine. Evi bizim evimizden daha büyük ve gösterişliydi. Hizmetine bakan bir yaşlı kadın ve hala Muhtar’ın evinde kalan Yaşar daha dönmemişti okuluna. Evin arkasında küçük bir de bahçe vardı. Bütün zamanımı o bahçede getirir, orada yeşeren çiçeklerle konuşur, hepsini bağrıma basardım.

    Bir gece uyurken kapını usulca açıldığını duydum. Zaten tedirgin uyuyor, en ufak bir seste irkilerek uyanıyordum. Hem daha çocuk denecek yaştaydım. Korku henüz bitmemişti içerimde, ürkek kalbim en ufak terslikte içine kapanır, elimi ayağımı dondurur, hareket dahi ettirmezdi. Bu gece burada oluşumun dokuzuncu gecesiydi. “Korkma benim,” dedi Muhtar. Yatakta donmuş, kaskatı olmuştu bedenim. Usulca sokulup, ilişti yatağın kenarına. Soğuk eli, önce yüzüme değdi, sonra boynuma doğru inmeye başladı. Korkudan nefes alamıyor, karnıma sayısız sancılar giriyordu. Nefesi yüzüme değdikçe iğreniyordum kendimden. Tütünden sararmış bıyıkları adeta çiziyordu tenimi, dudakları değdikçe ardından bir ıslaklık bırakıyor, derime pis kokulu bir katman daha ekliyordu. Hızlı bir şekilde kendini soymaya başladı, bedenimdeki elleri canımı acıtmaya beni yakmaya başlamıştı. Birden üzerime düştü, altından çıkmaya çabaladım, ancak elleri ile omuzlarımdan yakalayıp, bedenine hapsetti beni. Diğer eliyle etekliğimi yukarılara çekip, sımsıkı kapattığım bacaklarımı aralamaya çalıştı, başardı da. Güçsüz bacaklarım iki yana ayrıldı, soğuk bedenini hissediyordum her yerimde, bir kez daha kaçmaya yeltendim ama faydasız, gücüm yetmiyordu ona. Bedenimden sıyırdı iç çamaşırımı ve kendi donunu da itekledi aşağılara doğru. Yeniden yüklendi üzerime yüzüm iyice ıslanmıştı gözyaşlarımla, nefesim ise ağlamalara dönüşmüş, hırıltılı bir şekilde çıkıyordu ağzımdan. Muhtar daha sıkı tuttu beni ve bacaklarımın arasında anlık bir sıcaklık hissettim. Hırıltılı bir şekilde düştü yanıma titreyen bedeni. Hemen elimle yokladım bacaklarıma değen sıcaklığı, kaygan bir soğukluğa dönüştü parmaklarımın ucunda. Elimi burnuma getirip koklamaya çalıştım, bir nefes çekince burnumdan, iğrenç kokulu kaygan bir şeyin midemi bulandırmasına sebep oldu. Kendimi attım yataktan aşağıya. İçimden sessiz ağlamalarımı artık tutamaz oldum ve haykırışlarım gözyaşlarım ile birleşti. Umudumu söndürdüler.

    Kaç saat öylece kaldım bilmiyorum, içim geçmiş uyumuşum. Gözlerimi açtığımda Muhtar başımda bir ayağı üzerine durmuş, diğer ayağı ile beni dürtüklüyor. “Uyan be, sabah oldu.” deyip, ardından “sakın ola geceyi kimseye anatma, ardımdan Muhtar körpeyi gördü, kuyuya düşmeden salıverdi iliklerini dedirtmem,” dedi. “hele birinden duyarım, kırarım senin bacaklarını, keserim dilini bir daha heç sesin duyuraman.” Yine tıkandı boğazım, nefessiz kaldım. İki hafta hiç ilişmedi bana. Bende sadece yemekten yemeğe görüyordum kendisini. Arada odaya uğruyor, bir iki cümle tüketip, ardını dönüp gidiyordu. Onlar evden çıkınca bende arka bahçeye geçip, çiçeklerle, hayvanlarla konuşup, biraz olsun içimdeki sıkıntıyı atıyordum bedenimden. Yeni evimde hayat bulduğum tek yerdi burası.

    - Ağlamaların yersiz. Güzel kadınsın bence bir çaresine bakıp, uzaklaş buralardan.
    - … (ses çıkmadı benden, Yaşar benimle bu güne kadar hiç konuşmamıştı.)
    - Anca susarsın. Hadi aç ağzını da şu çiçekler kadar bende nasipleneyim dilindeki serinleten sudan. Dün gece odanın kapısı açıktı, üzerin açılmıştı. Bakma yazın geldiğine buralar geceleri çok serin olur, hasta edersin kendini. Dikkat et kendine.
    - … (yine ses çıkmadı benden. Başım önümde susuyordum.)
    - İnsanı kendine çeken bir tarafın var. Muhtar gibi bir adama karı olmak hiç hoş iş değil. Sen çok ama çok daha iyilerine layıksın.

    Her cümlesinde daha da yaklaştı yanıma ve oturdu. Ben kendimi iyice kenara ittim. Ben köşeye çekildikçe o üzerime geldi. Ellerini uzattı bana doğru, hemen yerimden ayağı kalkıp içeriye doğru koşmaya başladım. Kapı eşiğinden adımı tam içeri atacakken sırtımdan yakalayıp çekti beni. Yere düşmemek için kapı eşiğinden tutundum. Yaşar ardımdan sarıldı bana. Çırpındım birkaç kere, kurtulamadım. Bağırmaya başladım hemen. Eliyle ağzımı kapatmaya çalıştı, beceremedi. Sesimi kesemeyince yüzüme seri bir şekilde yumruk atmaya başladı. Her vurduğunda bedenime değen yerden acıdan daha fazla çıkan kanın sıcaklığını hissediyordum, yumruğun sertliği ile yarı baygın bir hale geldim. Elleri boğazıma düştü, nefesimi kesmeye başladı. Yüzüm kızardıkça, nefessiz kaldığımı hissettikçe daha da sıkıyordu boğazımda olan ellerini. Sonunda kafamı eşiğe vurdu. Tepemdeki acıyı bir saniye dahi hissedemeden yıkılıp kaldım. Nefes alıyor, korkuyor ama hareket edemiyordum. Muhtar’ın beceremediğini Yaşar üzerine vazife edermişçesine saldırdı üzerime. Gözlerim kapandı, bu da bir başlangıçtı. Yıkılıp giden, eriyip biten bir ömrün başlangıcı.

    Ölmenin günah olduğunu bilmeseydim bu saatten sonra bir an dahi yaşamazdım.

    Uyandığımda üzerim yırtılmış, kan revan içerisindeydim. Kasıklarımdaki ağrıyı başka bir ağrı bastırıyor, gözlerimi araladıkça yeni ağrılar fark edip eskini unutuyordum. Kafamı sola doğru çevirdiğimde üzeri çamur içerisinde yüzüstü yatan Muhtar’ı gördüm. Gözlerimi tam açamadan tekrar bir baygınlık geçirip, sızdım.

    Yüzüme değen tekmenin acısıyla yeniden açtım gözlerimi, Muhtar çıldırmış bir halde “Oruspu, kahpe,” diyerek savuruyordu tekmelerini bedenime. Darbeler iyice sarstı, karnıma gelen tekmeler soluksuz bıraktı beni. Sonra elimden tuttu, yerlerde sürükleyip kapının önüne attı. Bir erkeğin orospuluğu yine bir kadına mal edilmişti. Kadında mağduriyet yoktu o yıllar, bütün yasalar erkekler lehineydi. Ne bir muhakeme ne bir yargı. Dildeki tek kelime istekli ya da isteksiz “orospu.”

    Bir hafta ağrılarımla sürünerek gezdim bahçelerde, bağlarda. Ot ile ağaç kovuğu ile beslenmeye çalıştım. Yediklerimi de ardın sıra kusuyordum. Eziklerim iyileşmeye yüz tutmuştu, yüzümdeki yaralar kabuk bağlamış, acısının yerine tatlı kaşıntılar ile huysuzlandırıyordu beni. Babamın evine dönmeyi birçok kez düşünmüştüm ama bir türlü affedemiyordum onu. Ne kadar zaman geçti bu şekilde bilmiyorum ancak Yaşar beni buldu. Tekrardan üzerime atılıp, yumruklamaya başladı. Kapanan yaralarım yeniden açılmaya başladı. Yüzüm yine kanlar içerisinde kaldı. Sonra sürükleyerek atın üzerine bindirip beni iki günlük yola düştük. Bir müddet bilmediğim birkaç yerde konakladık. Herkesle ahbap olduğu kesindi. Herkes tebessümle karşılıyor evine buyur ediyordu. Yaşar ise yorgun olduğunu rahatsızlık vermek istemediğini söyleyip, yeni cümle kurmalarına izin vermeden uzaklaşıyordu yanlarından.

    Yaşar’ın istediği bir şekilde beni İstanbul’a götürmekti. Jandarmalar ise buna bir türlü izin vermiyor, girdiğimiz yollarda gördüğümüz zaman yolu değiştiriyorduk. Ne tarafa sapsa kalabalık bir alan görse yönünü başka tarafa çevirip, oradan uzaklaşıyordu. Bir mağaraya sığındık en sonunda. İkimizde baya yorgun düşmüş, açlıktan ve susuzluktan adım atacak halimiz kalmamıştı.
    - Neresi burası. Beni nereye götürüyorsun.
    - İnönü Mağarası burası. Ankara.

    Kaçmak sürekli aklımın bir kenarından geçiyordu. Cesaret edemiyor ve her fırsatta yorgun bedenimle yüz yüze geliyordum. Bulunduğumuz yer akşam karanlığının çökmesiyle iyice karanlığa gömülmüştü. Öteden gelen hayvan sesleri iyice karamsarlığa sokuyordu beni. Sırtımı dayayıp mağara duvarının kenarına, oturdum. Açlığın verdiği uyku yoksunluğu ile gözlerim iyice kapanmaya başlamıştı. Sanırım dört saat kadar uyumuştum. Etraf iyice sessizleşmiş ve karanlık daha da fazla çökmüştü. Elimin altında kaya parçalarını aramaya başladım. Avucuma zor sığdırabileceğim bir kaya parçası parmaklarımın altında durduğunu fark edince, usulca elimle kavramaya çalışıp, kucağıma doğru çektim. İki elimle taşa sıkıca sarılıp, göz ucuyla Yaşar’ı izliyordum. Sırtı bana dönük, soluna doğru kıvrılmış uyuyordu. Ayaklarımı topladım, dizlerimin üzerine kalkıp, sert zemine değen dizlerimin acısını dişlerimde hissederek dizlerimi hareket ettirip Yaşar’a yaklaşmaya başladım. Yedi sekiz adımda bir kol mesafesi kalana kadar yaklaştım. İki elimi de kullanarak taşı kafamın üzerine kadar kaldırdım ve bir hışımla Yaşar’ın kafasına doğru indirdim. Önce taştan tok bir ses, ardından Yaşar’dan bir bağırtı koptu. Hemen geriye doğru çekildim. “Orospu omuzumu çıkardın,” diye ayaklandı. Bir eliyle omuzunu tutuyor, diğeriyle belindeki kayışı çıkarmaya çalışıyordu. Çok çekmeden kayışı söküp aldı belinden. Eline dolayıp üzerime atıldı. Kayışın metal kısmı havaya kalktı ve o karanlıkta sanki bir ışık şöleni gibi parlayan metal kısım hızla bana doğru yaklaşmaya başladı. Kafamı korumaya çalıştıysam da ilk darbeyi kafamdan aldım. Yüksek bir tok ses ile kafamda paralandı kayışın metali. Yere yığıldım. Hemen bacaklarımı karnıma doğru çekip, ellerimle kafamı korumak istedim. Ancak kayışın vızıltısı dinmiyordu. Sürekli bir hareketle kafama, sırtıma, belime iniyor, her darbede çığlığım karanlıkta yitip gidiyordu. Çok çekmeden acıdan bayıldım.

    Sabah kuş cıvıltılarıyla uyandım. Üstüne bir de yeşermiş çiçeklerin enfes kokusu esiyordu mağara eşiğinden içeri doğru. Umut mu? Onu söndürdüler. “Güzelliğine dua et, yoksa bir daha gözlerini açamazdın,” diye içeriden Yaşar’ın sesi geldi. Hemen ayaklanmaya yeltendim. Ellerim ve ayaklarım bağlanmıştı. Hareket dahi edemedim. Yanıma yaklaşıp ellerimi çözdü, önüme yiyecek bir şeyler koyup, az ileride karşımda kendini yere bıraktı. Güzellik? Demek ki yaşamama sebep olan güzellikti. Peki ya bu başıma gelenlerin sebebi neydi? Oda mı güzellikti. Çok sonraları bir yazarın kitabında güzellikle alakalı bir paragraf okumuştum. O zaman idrak ettim güzelliğin insanlara vereceği zararları. Azra Kohen’di bu yazar. Güzellik tanımı ise: “Güzellik. Karakteri önemsizleştiren zehirli bir etkiydi. İzleyene ilham, yokluğunu çekene acı, avcısına amaç, aşığına neden, öfkeye güçsüzlük, yağmacıya hedef, sahibine başta kolaylık sonda lanet veren şeydir.” Benim başıma gelenler ise bu tanıma çok iyi bir şekilde uyuyordu.

    - Birazdan buradan çıkıp, Ankara’ya gideceğiz. Sanırım akşama kadar Ankara’da oluruz. Kaldığım evde iki arkadaşım daha var. Biraz orada kalır daha sonra İstanbul’a doğru hareket ederiz. Geri dönecek bir yerin yok. Eğer ki ters bir şey yaparsan, biliyorsun ki canın yanacak. Artık cebelleşmeyi bırak ve kendine zarar verdirmeden başımızı sokacağımız bir yer bulalım. Eğer beni anladıysan kafanı salla. Yok, anlamadıysan bak kayış hemen yanı başında. İstersen baştan alalım her şeyi.

    Ses etmeden başımla onayladım. Daha sonra çıktık mağaradan ve Ankara istikametine doğru yol almaya başladık. Dediği gibi de oldu. Güneş batmadan Ankara’ya varmıştık. Büyük binaların gölgesinde sapa sokaklardan geçerek şehrin diğer köşesinde bulunan bir mahalleye girdik. Çocuklar kirli üstleri ve dağınık saçlarıyla tozlu sokaklarda koşturuyor, bağırarak oyunlar oynuyorlardı. Bizi görenler uzunca bakıyor, yüzümüz onlara dönünce kaldıkları yerden devam ediyorlardı uğraşlarına. Dört katlı bir binanın bahçesinden girip, giriş kapısına yöneldik. Cebinden anahtarı çıkarıp açtı kapıyı. Üçüncü kat dedi. İlk defa zeminden yüksek bir eve giriyordum. Şaşkınla etrafı gözlüyor, tanımaya çalışıyordum. Evin içerisi dağınıktı. Dergiler, kitaplar, bilmediğim boş şişelerle doluydu her taraf. Basık bir duman kokusu içeriye hâkimdi. Salonu geçip odanın kapısını açınca iki kişinin içeride uyuduğunu gördüm. Anlaşılan sesten rahatsız olmamışlar uykularına devam ediyorlardı. Yaşar beni bir odaya götürdü ve burada dinlenebileceğimi söyledi. Odanın içerisi beyaz badanası yer yer rutubetten atmış, bazı yerlerinde badana kalıntıları tümsek oluşturmuş, kasvet dolu bir odaydı. İçeri de eşya adına hiçbir şey yoktu neredeyse, yerde bir yatak, hemen az ilerisinde ise iki kişinin zor oturabileceği ahşaptan yapılmış iskemle tarzı bir oturak. Penceresi arka bahçeye açılıyor, ancak pencereyi de arkadaki başka bir bina kapatıyordu. Tek bir perdesi vardı. Koyu, siyah bir perde. Kapalıyken odanın loşluğunu iliğinize kadar hissettirecek bir koyulukta. Ekşimsi koku ise sürekli burnumu tıkıyordu. Yatağın köşesine ilişip oturdum.

    Bir zaman sonra içeriden sesleri gelmeye başlamıştı. Yaşar’ın arkadaşları uyanmış, Yaşar ise başından geçenleri anlatıyordu. Beni Muhtar babamdan bir küçük verimsiz bahçe ve iki tavuk vererek almış. Bunu duyduğumda babama olan kinim daha da arttı. Nasıl olurda kendi kızına bunu reva görebilirdi? Ya annem neden hiç sesini çıkarmamıştı? Gerçi annemde babamdan on sekiz yaş küçüktü. Acaba annemin de benim gibi bir hikâyesi var mıydı? Tekrardan konuşmaya başladı Yaşar. Hakkımda düşünceleri varmış, biran önce parayı bulmalı ve façayı düzeltmeliymiş, diye devam etti. Bu söylediklerinden pek bir şey anladım. Sonra bir arkadaşı “Ulan Gavat Yaşar hep de gider en iyisini avlarsın! Bari bize de bir şeyler düşer mi bundan, sen ondan haber et hele?” Ankara dışında Talebe Yaşar, Öğrenci Yaşar Ankara’da ise Gavat Yaşar! Kaldığı yerden devam etti Yaşar. “İstanbul’a götürüp Terzi Manukyan’a güzel bir bedel karşılığında bırakabilirim. Çok riskli bir yolculuk ama değer. Önce kızı bir tavına getirmek gerek.” Anlamadığım isimler ve kesik kesik gelen sesi duymakta çok zorlanıyordum. Kapıya yanaşıp kulağımı iyice dayadım. Konuşma bitmişti. Sonra odaya doğru yaklaşan sesleri duyunca hemen kendimi yatağa ulaştırıp, oturdum. Kapı açıldı.

    - Aç mısın? İstediğin bir şey var mı?
    - Yıkanmak istiyorum.
    - Banyo hemen karşıdaki kapı. Orada yıkanabilirsin.
    - Hayır, siz içerdeyken yapamam.
    - Korkma ben yanındayım.
    - Hayır yapamam.
    - Peki. Biz birazdan dışarı çıkacağız. Yiyecek ve giyecek bir şeyler getireceğim. O arada sende girip yıkanabilirsin. Sakın camlara çıkayım ya da başka bir şey yapayım deme. Bir arkadaşım evin etrafında kalacak ve kapıyı üzerine kilitleyeceğim. Banyo kapısının arkasında da anahtar var. Sende oradan kilitleyebilirsin.
    - Tamam.
    - İstediğin bir şey yok değil mi? Eminsin.
    - Yok.
    - Tamam. Ben kararınca bir şeyler almaya çalışırım.

    Kaynar suyun altında iki saat kaldım. Defalarca tenimi kazırcasına yıkandım ama temizlenemedim. Bedenimin kiri akıyordu ama ruhumdaki kir bir türlü suya karışıp dağılmıyordu. Beton zemine oturdum, hıçkırarak ağlamaya başladım. Daha on altı yaşımdaydım ve bunlar bana çok ama çok fazlaydı. Evimi, kardeşlerimi özlemiştim. Sanırım babamı dahi özlemiştim. Gözyaşlarım banyodaki ıslaklığa karışarak, zemindeki delikten akıp gidiyordu. Birden kapı açıldı. Hemen ayaklandım. Banyo kapısına yönelen sese kulak kesildim, korkuyordum. Yaşar kapıdan seslendi “ben geldim, birkaç eşya ve kıyafet aldım sana. Kapının yanına koyuyorum. Benim biraz işlerim var. Akşam olmadan gelirim.” dedi ve açık kapıdan çıktı gitti. Biraz içeride bekledikten sonra hemen kapıya koştum. Açmaya çalıştım, kilitliydi. Açılmadı. Odadaki camları gezdim. Aşağı inmek için çok yüksekteydi. Sonra Yaşar’ın getirdiklerine baktım. Temiz kıyafetlerdi. Odaya götürüp yatağın üzerine saçtım. Giyindikten sonra yatağa girip, üzerimi örtüyle kapattım. Saatlerce uyudum.

    Gözlerimi uykudan aldığımda vakit öğleni bir saat geçiyordu. Çekilen acıların yorgunluğu öyle bir hal almıştı ki bende uykudan o derece kaçıramamıştım gözlerimi. Odadan çıktığımda evde kimseler yoktu. Mutfakta yiyecekler hazırlanmış, öyle bırakılmıştı. Hızlı bir şekilde acıkan karnımı doğurdum. Evin içerisinde dolaşıp, sağı solu karıştırdım, bir şeyler bulup kendimi buradan kurtarmam gerektiğini biliyordum. Dışarıdan gelen çocuk sesleri dikkatimi çekti, hemen pencereye yanaştım. Amaçsızca bir aşağı bir yukarı koşuyorlardı. Tebessüm hiç düşmüyordu yüzlerinden, düşmesindi zaten. Baktıkça kalbimi hissediyor, içimdeki çocuk biraz daha coşkulanıyordu. Bende koşmak istedim rüzgârı ardıma alarak, küçükken kardeşlerimle az mı oynardık sofada, bahçede. Kapı kilidi döndü. Hemen uzaklaştım camdan. Tam odaya geçmeye çalışırken Yaşar girdi kapıdan içeri.

    - Oooo! Uyanmışsın.
    - Evet, öğlene doğru uyandım.
    - İyi dinlendiğine sevindim. Yüzündeki yaralarda gitti sayılır.
    - Biraz daha iyiyim.
    - Bu gece çok daha iyi olacaksın, sana bir sürprizim var. Biriyle tanıştıracağım seni.
    - Tamam.

    Mutfağa geçip, akşam için bir şeyler hazırlamaya koyuldu Yaşar. Ben ise camın kenarında seyrediyordum sokağı. Ara sıra bana sesleniyor, her şeyin iyi olacağını, köy yerinde yaşamaktan daha mesut bir hayatın beni beklediğinden bahsediyordu. Yine anlayamayacağım cümleler kuruyordu. Bense hiç oralı olmuyor, sadece zamanın biran önce bitip yitmesini istiyordum. Hava kararmaya başlamıştı. Yaşar mutfaktan çıkıp yanıma geldi. “Bana güven,” deyip anlımdan öptü ve odaya girdi. Banyoya koşup hemen anlımı yıkadım, havluyla kazırcasına tenimi kuruladım. Hemen koşup kapıyı yokladım tekrardan, kilitliydi. Yeniden döndüm içeriye. Uzunca bir süre geçmeden kapı üç kere tıklandı. Yaşar hemen koşup kapıyı açtı. İçeriye irice bir adam girdi. Yaşar ile tokalaştılar, içeri buyur etti. Büyük odaya geçip, sohbete başladılar. Odaya hâkim olan tekli koltuğa oturmuş, Yaşar’ı tam karşısına almıştı. Kumaş lacivert takım elbisesi vardı üzerinde. Beyaz gömleği iri vücudunu gösterircesine ceketinin düğmelerini zorluyordu. Rahatsız oldu ve ceketinin ön düşmelerini açıp, iyice yerleşti koltuğa. Seslendi Yaşar’a “kız nerde, gelsin.”

    - Zöhre.
    - Zöhre mi?
    - Hayır, Necip Bey şaşırdım kusura bakmayın ismi Alev.
    - Merhaba Alev, ben Necip.
    - Merhaba ağabey. Hoş geldiniz.
    - Yaşar ne diyor Alev Hanım.
    - Az müsaade edin Necip Bey, hemen geliyoruz.

    Yaşar beni kolumdan sıkıca tutarak diğer odaya götürdü. Bir sürü dil döktü ve büyük para kazanacağımızı, durumu idare etmemi, ayrıca ağabey dememe mi, isminin Necip olduğunu, söylerken Bey sıfatını kullanmamı, Ankara’nın sayılı büyük fabrikalarının varisi olduğunu anlattı. Adam sadece seninle bir akşam yemeği yemek istiyor. Lütfen saygıda kusur etme ve Necip Bey’e eşlik et. Daha sonra yeni aldığı elbiselerden birkaç tanesini önüme attı. Giy bunlardan birini ve hemen yanımıza gel.

    Hangisini denediysem bir tarafım açık, çıplak kalıyordu. Utandım, çıkamadım karşılarına. Yeniden Yaşar geldi, “hadi ne bekliyorsun, daha ne kadar bekleyeceğiz seni, bak hala giyinmemişsin.” deyip üzerimdekilerini çıkarmaya başladı. Eline aldığı bir tane elbiseyi baştan salma giydirdi. Kolumdan tutup sürüklercesine diğer odaya götürdü. Bizi görünce Necip ayağı kaldı.

    - Vay beklediğimden de harikaymış. Çok güzelsiniz Alev Hanım.
    - Sağol, Necip A… - kolumu sıkan Yaşar’ın verdiği acıyla – Bey.
    - Necip Bey ben çıkıyorum yarın sabah görüşürüz.
    - Tamam Yaşarcım. İyi akşamlar sana.
    - Buyurun Alev Hanım masaya geçelim. Bana eşlik etmeniz inanın beni çok mutlu edecektir.

    Yaşar’ın donattığı masaya geçtik. Necip gözlerini üzerimden ayırmadan yiyeceklerin tadına bakıyor, ardından içkisinden bir yudum alıp, yeniden beni izlemeye koyuluyordu. Bir insanın başka bir insanla yemek yemesine para ödeyeceği aklımın ucundan dahi geçmezdi. Bulunduğum konum ise bunu ispatlar nitelikteydi. Hemen yemeğin bitmesini ve odama geçip uyumayı düşlüyordum. Lakin böyle anlar saatler inat edip ilerlemiyordu. Necip anlamadığım dilde bir dünya söz tüketiyor, gözleri ile sürekli beni rahatsız etmekten çekinmeden bakıyordu. Masadan kalktı cama doğru yürüdü, gideceği için mutluydum artık. Gitmesini de çok istiyordum. Sonra masaya döndü, kendi yerine geçmeden yanıma gelip, çeneme elini uzattı. Refleks olarak kafamı çevirdimse de çenemde yakaladı. Yüzüme baktı. “Çok güzelsin Alev, söylenenden çok daha güzelsin, senin için verdiğim otuz bin lirayı hak ediyorsun,” deyip, elimden tutup ayağı kaldırdı beni.

    - Hadi odaya geçelim Alev.
    - Ne odası Necip A… Bey.
    - Ne demek ne odası, senin bir geceliğine ben otuz bin lira para verdim.
    - Nasıl?
    - Bu gece benimle ilişkiye girip, bana eşlik edeceksin. Yaşar ile böyle anlaşıp, görüştük. Şimdi daha fazla koparmak için naza çekme ve geç şu odaya.
    - Lütfen çıkın gidin buradan.
    - Geç dedim sana.

    Son cümlesinden sonra yüzüme indirdiği tokat duvara kadar savurdu beni. Bey diye ahkâm kesen adam içerisinde biriken acizliğin kurbanı olup, kendinden güçsüzü ezecek kadar merhametsizdi. Kaçmaya yeltendim, yakaladı beni ve ardından yeniden vurdu suratıma. Kanın dudaklarıma aktığını, hatta dudağımın patladığını hissedebiliyordum. Kolumdan tutup sürükleyerek yatağa kadar götürdü. Fırlattı bütün gücüyle yatağa, ardından kendi de geldi. Üzerimdeki elbiseyi yırtmaya, diğer yandan kendi üzerindekileri çıkarmaya çalışıyordu. Kapattım gözlerimi; “Güzellik, her yerde, her şeyde satılıktı!” bunu yazar demişti bir kitabında, haklıydı da. Şuan yaşım yetmişi aştı ve ben on altı yaşımda umudumu bıraktım sayısız adamın altında.

    Bu da başka bir hayata başlangıçtı. Daha kaç başlangıca gebe kalacaktı bedenim. Daha neler sığdırabilirdim on altı yaşıma. Henüz beden dahi evrimini tam tamamlamamışken, reva değildi elbet bu yaşananlar. Lakin bu benim hayatımdı ve hepsi birer başlangıçtı bana. Böyle düşünürken kendi başıma, sessiz. Güneş yavaşça doğdu siyah perdeli pencerenin ardından. Oda aydınlandı. Yüzüm pencereye dönüp, yaşadıklarımı sindirmeye çalışıyordum. Bedenimi okşayan, saçımı sıvazlayan yüzüme değen gözyaşlarımdan başka hiçbir şeye sahip değildim. Sonra Necip uyandı. Hemen üzerini giyip, yanıma sokuldu. Yanağımdan öpüp “Harikaydı Hayatım!” dedi. Evet, evet bu daha başlangıçtı.

    On yıl tahammül ettim bu duruma. Birçok kaçma girişimim oldu, başarısızlıkla sonuçlanan. Lakin artık eski saf Alev yoktu. Güzelliğini kullanabilen, gerektiğinde erkeğe her şeyi yaptırabilecek bir güçte Alev vardı karşılarında. Yaşar’da bunu çok iyi anladı. Bu sebeple artık görüşmeleri eskisi kadar sık tutmuyor, önemli sayılmayacak kişileri taşımıyordu eve. Birde kumara alışmış, çok içe batmıştı. Bir gün Yıldız Gazinosu sahibi Vural Bey, Yaşar’a yüklü bir miktar para teklif etmiş ve beni gazinosunda çalıştırmak arzusunda olduğunu söylemiş. Yaşar bu paranın sesini duyarda kabul etmez mi? Yirmi altı yaşımda Yıldız Gazinosu sahibine bir milyon üç yüz elli bin lira karşılığında satıldım. Vural Bey diğerleri gibi değildi. Sadece “Seviyorum seni be kız,” der işine gücüne bakardı. Gazinoda konsomatris olarak başladım. Sonra dans eğitimi almam için çeşitli hocalarla tanıştırdı beni. Ankara gecelerinin aranan isimlerinden olup çıktım. Orospu Alev oldu sana konsomatris Alev, oda oldu dansöz Alev şimdi ise Alev Hanım. İnsan nasılda çelişir kendiyle. Nasıl yanılır. Hepsini yaşadım. Bu da ayrı bir başlangıçtı. Artık canım sıkıldıkça konsomatrislik geri kalan zamanlarda dansözlük yapıyordum. İnsanların türlü türlü hayat hikâyeleri beni onlara daha da yaklaştırıyordu. Keza bağını bahçesini satıp, bir gecede bütün malvarlığını tüketenlerde vardı ama hayatın sillesini yemiş kişilerde düşürmüyor değildi masama.

    Gıdıl İsmet diye birisi vardı. Benim sırtımdaki yükün daha ağırını ona da yüklemişti hayat. Nasıl olduğunu bilmem ama bir otobüste yan yana seyahatte karşılaşmış, öyle tanışmıştık. Kendisi Ardahan’dan yola çıkmış, Sivas’ta kararından dönmüş, Ankara’ya kadar gelmişti. Sonra yeniden İstanbul’a varmak istemiş ve hayat kaderlerimizi bu yolculukta kesiştirmişti. Anlattıklarıyla içimi burktu, hazin bir hikâyesi vardı. Lakin ben anlatmadım ona hikâyemi, söylemedim çektiğim acıları, onun yükü ona çok ama çok fazlaydı. Ardahan’a dönerken muhakkak Ankara’ya uğra bir çayımı iç diye ayrıldık. Sağ olsun beş ay sonra tuttu sözünü. Verdiğim adrese Yıldız Gazinosu’na geldi. Kapıdakiler dilenci sanmış garibimi sokmamışlar içeriye. Var olsun görmeden gitmem demiş, oturmuş kaldırımda saatlerce. Gece yarısına yakın gördüm onu. Zaten kısacık boyundan birde o kafasındaki kahverengi külahından tanıdım.
    - İsmet.
    - Can Abla.
    - Ablan kurban sana İsmet.
    - Gel içeri ısın biraz bak buz kesmiş her yanın.
    - Ben oraya girmem abla. Almadılardı beni içeriye, dilenci sandılar beni.
    - Anlamazlar İsmet, anlamazlar.

    O sırada Vural Bey gördü bizi. Hemen geldi yanımıza, İsmet ile tanıştırdım.
    - Beklemeyin kapıda hava soğuk, girin içeri gönlünüzce eğlenin.
    - İsmet’in bu taraklarda bezi yok.
    - Bendende sana izin Alev. Git dostunla Zöhre’ye yakışır şekilde ilgilen. Geceniz güzel olsun.
    - Sağ ol ağabey.
    Vural Bey ne zaman Zöhre dese içimden sadece kendisine abi demek geçer. Belki de hayatımda bana çıkarsız, hiçbir şey beklemeden umut veren insanlardan bir tanesiydi. Tuttum İsmet’in elinden,
    - Hadi İsmet, gidip karnımızı doyuralım. Belli ki sende açıkmışsın.
    - Olur Abla.
    Beraberce Hayri Hıdıl abinin kapısını çaldık.
    - Hıdıl ağabey bize bir masan var mıdır?
    - Olmaz mı Zöhre kızım, geç dilediğin masaya otur.
    - Sende hoş geldin evladım.
    - Hoş bulduk ağabey.
    İsmet ile sıcak birer çorba içtik önce, ardından ise Hıdıl ağabeyin meşhur kömürde Türk kahvesini yudumladık. İsmet anlattıkça anlattı, İstanbul’da başına gelenleri o sebeple köyüne dönmek istediğini, içerisindeki karamsarlığını, hayata küskünlüğünü bir ağızdan dile getirdi.
    - Gitme kal yanımda beraber paylaşalım hayatı, kardeşim ol…
    …dedimse de dinletemedim.
    - Görmez misin Abla, iş hanından içeri dahi almadılardı. Bizi ancak köy paklar. Varalım gidelim. Belki bir gün yine bir masayı paylaşırız.
    - Beklerim be İsmet, yine gel olur mu?
    Harbi, kendi ufak yüreği büyük dostum, yaşıyorsan hala eğer ömrün uzun olsun. O gece sabah kadar her bir şeyden bahsettik, sabah otobüsüne kadar götürdüm. Sarıldı boyuma, o ağladı hava ağladı, o iç çekti ağaçlar hışırdadı, o gözünü kapattı güneş ışığını üzerimizden esirgedi. Kafasını kaldırıp, gözüme değdirdi gözlerini “hakkını helal et abla,” deyip, ardından koştu otobüse bindi. Helal olsun dostum.

    (Gıdıl İsmet’in hikâyesi için #32772898 nolu iletiyi okumalısın.)

    Yıldız Gazinosu’nda on sekizinci yılımda bitmek üzereyken Baba Ali namından birisi düştü. Her akşam gelir kendi masasında içer, kimseye eyvallah etmeden kalkar, giderdi. Birkaç kere gözüm takılsa da pek aldırış etmedim. Vural ağabey iyice yaşlanmış, artık işi gücü beni üzerime yıkıp, sessiz sakin bir hayatı seçer olmuştu. Ben ise layığınca yönetmeye çalışıyor, elimden gelenin en iyisi yapmaya çalışıyordum. Tesadüfen bir gece Baba Ali ile masalarımız kesişti. 30 Temmuz 1967 yılında Akyazı’da depreme kurban vermiş karısı ve evladını. Tesadüf o ya, depremde iki kişi yaşamını yitirmiş, ikisi de Baba Ali’yi bulmuş. Cenazeden sonra duramamış oralarda. Şehir şehir dolanıp, herkese faydası olmuş, Ali ismi Baba mahlası ile birleşmiş Baba Ali diye üzerine yıkılmış. En son Ankara’ya düşmüş yolu.

    Hikâyesi bittikten sonra, sen söyle hanım abla dedi bana. Birde seni dinleyelim. Başımdan geçenleri en başından beri anlattım, kâh utandı kâh sıkıldı. Sıktı yumruklarını “dile benden abla,” dedi. “Canının sağlığı Baba Ali,” dedim. “Yok, abla dile benden,” dedi. “Muhtar ve Yaşar,” dedim. “İki elim kanda olsa da geleceğim,” dedi. “Bekle beni abla,” dedi. Aldı ceketini bir hışımla saldı kendini dışarıya. Eyvallah Baba Ali.

    Ardından bir darbe atlattık, bir sürü kişi ortalıktan kayboldu. Süresiz bir müddet gazino kapalı kaldı, çalışanlar dağıldı. Bende Vural Abi’nin Keskin’deki çiftliğine yerleştim. Beraber çiçek ekiyor, toprak ile oyalanıyorduk. Geçmişi unutuyor, umudun yeniden filizlendiğine şahit oluyordum. Hele kümes hayvanlarının günden güne artması, çiçeklerin yeniden tomurcuklanıp hayata merhaba demesi, hepsi bende alışagelmişin dışında bir heyecan bir umut yaşatıyordu. Bu da ayrı bir başlangıçtı, hayat her hengâmeye karşı devam ediyordu. Asker yavaşça sokaklardan çekiliyor, yitik kayıp insanlar yeniden meydanlara çıkıyordu. Darbenin izleri yavaş yavaş siliniyordu. Umut her yerden güneş gibi hayat veriyordu hem insana hem tabiata. Hayat güzel bir şeydi. Sanırım yaşım artık ellilere dayanmıştı. Çiftlikte geçen sekiz sene bana ömrümde yaşadığım en mesut yıllar olarak gelmişti. Birkaç hobi edinmiştim bile artık. Kitap okumaya da başlamıştım. Çiftlikte kâhyalık yapan Osman abinin küçük kızının yardımlarını da unutmamam gerek. Gece gündüz demedi sabırla öğretti bana harfleri. Önceleri onunla okurdum, sonra avukat çıktı, bir doktorla evlenip, İzmir’e yerleşti, artık bir başıma okurum. Ara sıra gelir yine buralara bir de güzel çocuğu var ki kuş misali, nasıl uçar, yuvarlanır bu çayırlarda. Sevgi namına ne var ise koca yaşımda çıkıyor hep karşıma. Umut mu? Filizleniyor hala…

    1986 yılında yeniden kurulduk Yıldız Gazinosu’na, yıllar var ki açmamıştık kapısını. İçerisi tozdan gözükmüyordu. Her yanında bir anı bir düş doluydu. Vural Abi yüzüme baktı “ne dersin, yeniden deneyelim mi?” dedi. Bilmem ki anlamınca kaş eğdim, göz yumdum, dudak büktüm. Çıktık dışarıya, birkaç mağaza gezip, eski dostlara uğradık. İstanbul’a gelmemiz planlandı. İki haftalık dost, ahbap ziyaretlerinden sonra yeniden geldik Ankara’ya. Yıldız Gazinosu’nun kapısı açıktı. Hemen içeriye daldık. Baştan sona dekore edilmiş, her şey orijinaline uygun elden geçirilip, parlatılmış. Hemen baktım Vural Abi’ye yüzüme gülüp, tebessüm etti. Koşup sarıldım boynuna.

    Her yana afişler asıldı, bir sürü el broşürü basılıp, dağıtıldı. Açılışımıza davet ettik herkesi. Açılış günümüz ve gecemiz harika geçti. Ankara’nın hatırı sayılır birçok kişisini ağırladık. Yorgunluktan baygın düşüp, hepimiz gazinonun her bir yanına dağıldık. Birden içeriye Baba Ali girdi. Siyah saçlarına aklar düşmüş, yüzündeki çatlaklar daha da belirginleşmiş, paltosunu ardında sürükleyerek yanıma kadar ulaştı.
    - Alev Abla.
    - Alev değil Baba Ali.
    - Zöhre.
    - Zöhre abla, seni gördüğüme sevindim. Maşallah hiç değişmemişsin.
    - Değiştim Baba Ali çok değiştim. Bak ismim bile artık eskisinden farklı.
    - Abla, Muhtar üç sene evvel ölmüş. Yaşar ise Bed Deresi taraflarında iş tutarmış. Gittim gördüm. Sağdan soldan kandırılmaya müsait kim varsa ağına düşürüp, burada ona buna peşkeş çekip, yolunu bulurmuş.
    - Onu bana getir Baba Ali.
    - Tamam Abla. İki saate kalmaz gelirim onunla beraber.

    Baba Ali tıpkı bir önceki gibi hemen kendini dışarı atıp, gecenin karanlığında kayboldu. Vural Abi gelip, hadi gidelim diyecek oldu. Birkaç şeyi bahane edip, burada kalacağımı söyledim. Diretmedi, “yarın görüşürüz, yorma kendini,” deyip çıktı. Ben ise sabırsızlıkla içeride dolanıyor, Yaşar’ın buraya gelmesini bekliyordum. İki saat çoktan geçmişti ama Baba Ali’den bir haber hala yoktu. Güneş doğmaya yüz tutmuş, etraf iyice alacalanmaya başlıyordu. Bende umudu kesip, üzerime bir şeyler giyip, çıkmaya hazırlanıyordum. Temizlik yapan çalışanlara, çıkacağımı ilettim. Sonra basamakları çıkıp, giriş kapısına yöneldim. Kapı erimiz beni görünce hemen bir taksiye ses etti. Duraktan ayrıldı taksi, gelip önünde durdu. Kapı eri aracın kapısını açtı, yerleştim koltuğa, kapı kapandı. Şoföre Bed Deresi’ne gitmesini söyledim. Vitesi çekip bire, aracı titretti ve araç yavaşça hareket etmeye başladığı vakit, Baba Ali aracın önüne atladı. Hemen durdurdum taksiyi, inip Baba Ali’nin yanına koştum. Yüzüne baktım, arkada abla dermişçesine kafasıyla yön tayin etti. “Sağ ol Baba Ali, sağ ol.”

    Aşağıya indiğimde Yaşar yalnız değildi. Yanında bir de kadın vardı. Perişan bir halde, gözlerinde yaşlar, süzülerek bakıyordu yüzüme. Nefes alıyor ama yaşamıyordu sanki. Baba Ali’ye döndüm.
    - Bu kim?
    - Sermayesi galiba.
    - Götür onu Baba Ali. Üzerine çeki düzen ver. Karnını doyur. Daha sonra konuşuruz onunla.
    - Tamam Abla.
    - Ha. Kayışın var mı?
    - Kayış?
    - Kemer.
    - Var abla.
    - Onu da bırak Baba Ali.

    Kızı da alıp çıktı. Yaşar’ın elleri ve ayakları bağlanmış şekilde, iskemlede oturuyordu. Umarsız adamlar yaşlanır mı? Yaşlanmaz elbet. Yaşar’da eski halinden hiçbir şey kaybetmemiş, aksine daha da bir çalım kazanmıştı. Etrafında gezindim bir süre, sonra elim kayışa gitti. Bir iki şaklattım ellerim arasında. Sonra metal kısmı dışarıda kalacak şekilde, diğer ucundan sardım elime. Bütün gücümle sağ elimi kaldırdım havaya, elimle beraber kayışta havalandı, vuuuuuuv diye ses çıkararak ilk darbe kafasında paralandı Yaşar’ın. Baba Ali işini iyi bilen birisi. Ağzının içine kadar doldurmuş ses çıkarmasın diye. İkinci darbede kafasına indi. Üçüncü de kafasına gelince sola doğru devrildi vücudu. Sızıntı şeklinde başından aşağıya kan süzülmeye başladı. Ardında bir darbe daha indirdim sırtına. Tutamdım kendimi bir tane de ayağımın ucuyla indirdim göğüs kısmına, vurdukça vurdum. İmansız bir ah demedi. Demedikçe ben vurdum. Bir saat falan geçmişti aradan, masalar sandalyeler, duvarlar hep kan izleriyle doluydu. Yerde bariz bir kan gölü belirmişti. İçeriden bıçağı aldım, sırt üstü yatırıp Yaşar’ı elindeki ipleri çözdüm. Sol göğsünden girdim bıçakla, yara yara yüreğine ulaştım. Ellerimle kalbini söküp bedeninden ayırdım. Herkes yürek sahibi olamaz çünkü herkes taşıyamaz bedeninde kalbi. Saatler var ki ellerimde kalbiyle öylece seyrettim onu. Ellerimdeki, yüzümdeki kanlar kurumaya başladı, katılaştı. Sonra Baba Ali girdi içeriye.
    - İyi misin Abla?
    - Çok iyiyim Baba Ali, sağ ol.
    - Bir isteğin var mı abla?
    - Beni eve götür Ali. Kızı da al yanımıza. Yaşar’ı ise buraya göm. Her tarafı betonla kapla. Kendi bedeniyle çürüsün eti.
    - Tamam abla.

    Hiç konuşmadan sadece arabandan dışarıyı seyrederek eve kadar geldik. Hemen kendimi banyoya attım. Hıçkırıklarımı tutamadım. Mide bulantısı arkasından kusmayla saatlerim geçti. Son bir gayretle bedenimi suyla buluşturmayı başarıp, duşun altına girebildim. Su yakıyordu yine bedenimi ama ben hissetmiyordum. Ruhum kendine geliyordu ama bedenim her zamankinden daha pisti ve su bedenimi temizlemiyordu. Altı saatten fazla kaldım suyun içerisinde, sonra kendimi yatağa bıraktım. İki gün sonra Ali geldi ve neredeyse kırk sekiz saattir uyuduğumu söyledi. Bu da bir başlangıçtı. Tıpkı diğerleri gibi.

    - Eee, Ali sen nasılsın?
    - İyiyim abla. Seni merak ettim. Endişelendim.
    - Çok iyiyim ben Ali.
    - Abla Ceylan.
    - Ceylan?
    - Yaşar’ın yanındaki kız.
    - Evet, Ali.
    - Yeni düşürmüş kızı. Kastamonu’dan getirmiş. Kız evli, kocası desen bin beter. Üç evladı var, kızın ailesi ölüp gitmiş. Kimi kimsesi kalmamış hayatta. Birde üzerinden bir mektup çıktı. Sanırım babası yazmış.
    - Bakayım Ali.

    “Düşlediğim düşümde dahi dibe daldığım, canım. Seni ele verdiklerinde –doğduğunda- bizim sarı kız daha ilk yavruya gebeydi. İki mutluluğu da yaşadık Elhamdülillah. Sen yine diyeceksin ki; sarı kızın düvesiyle bir mi tutarsın Ceylan’ını, tutmam elbet. Tutmam da a kızım, sen ne yaptın ya… Düşürdün hepimizi bir derde, olamadın sen bir Sarı Düve…

    Hani şu köy yerinde tutturdun ya balık gelinlik diye, damat olacak gede giymiş kara çizmeleri, elinde olta, varmış ya ta tepemize. Çok yaşa! Sayende satıverdik bir gelinliğe üç düve. Geçen haber salınmışsın Hamid’in topal kızı ile, varmasınlar artık demişsin evimize, sen iyi ol Ceylan’ım gelmem artık eşiğine.

    Baharınan, kışınan sayarız geçen günleri üçer beşer. Başımıza tepelerden nice karlar düşer. Unuttuk adını artık, insan neler çeker. Bir sual edip halimizi, sormadın, ettin bizi beter. Artık bizimde bu dünya da bu kadar hayat sürmemiz yeter. Anan öldü.

    Biri dedik gelmedin, yedisi oldu dönmedin, belki kırkı çıkmadan koşar da gelir idin, kaç senesi geçti bir baba ocağına değmedin. Ne vefasız imişsin be Ceylan’ım, seni bu yaşa getirenlere bir vefa etmedin. Vururum kafamı şimdi elbet, akıllan Yitik Rüstem, akıllan.

    Duydum üçüncü bebeye gebeymişsin, Allah sağlığını göstersin. Bize ettiklerini öz balalarından görmeyesin. Gözlerimde artık kalmadı derman, üç adım ötesini dahi görebilmem zor, aman. Artık benden külliyen gitti zaman. Şimdi ölümü beklerim, gelsin biran.

    Beden düştü, taşımaz artık keder. Demek hayat burada yiter ve biter. Yedi gün oldu, cesedim yerde söner. Bir tek Sarı Düve’m başımda döner…”

    - Anadan baban kopmuş bir Ceylan daha, şükür ki bununkiler ardında durmuş. Lakin kız hayırsız çıkmış.
    - Yok, be ablam. İş daha da farklı.
    - Kızın babası yalvarmış, yakarmış küçüksün, etme eyleme diye, dinletememiş sözünü. Dinletemediği halde bile elinden geleni ardına koymayıp, kızını gelin etmiş, etmiş amma.
    - Amma?
    - Evlendiği adam daha ilk geceden zulmetmeğe başlamış, birde kayınbiraderi de sürekli sıkıştırırmış kızcağızı. Kocası da tembihlemiş, babangile gidersen seni öldürürüm. Küçük kız, ses edememiş.
    - Başka bir başlangıçta başka bir Zöhre. Sadece isimler farklı, acılar hep aynı.
    - Daha sonrasında kocası bunu başka heriflere peşkeş çekmeye başlamış, şükür başarılı olamamış ama dayanacak gücüde kalmamış. Ondan sonra Yaşar bulmuş kızı, nasıl kandırdı etti bilemeyiz.
    - Peki çocukları.
    - Yaşar kızı aldığında üç çocuğu da beraberinde getirmiş. Bir eve kapatmış üç ay. Çocuklar iyice halden düşüp zayıfladığında, kadının sesi çıkmış evlatları için. Yaşar’da kadını susturmaya çalışmış, gücü yetmemiş. Sonra üç yavrunun da anasının gözleri önünde canına kıymış. Evlatlarının ölüleriyle iki hafta kilitli kalmış bir oda içerisinde. Koku iyice yayılmaya başladığında Yaşar kızı alıp, Ankara getirmiş. Birkaç kez kızı ipten almış, sanırım çokta yaşamaz. Asar kendini.
    - Şimdi nerde kız?
    - Müştemilatta.
    - Alllllllllllllllllliiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiii koşşşşşşşşşşşşşşşşşşşşşş…







    Çalmak: Üzüm Reçeli
    Badal: Merdiven (Basamak)
    Sıracalı: Pasaklı
  • “zorbaların arasında tehlikeli bir nifak
    uyrukların arasında uygunsuz biriyim”
    Mataramda Tuzlu Su – İsmet Özel
    Hangisinin yalnızlığı kıymetli? Helmholtz’unki mi, Bernard’ınki mi, Lanina, Mustafa Mond, Linda, hangisininki? Yoksa Vahşininki mi hakiki bir yalnızlık? Hepsi yalnız da bizim günümüzdeki yalnızlığımıza eşdeğer olan hangisinin yalnızlığı acaba?
    Bizler yani bugünün insanı Huxley’in çizdiği bir distopyanın içinde değiliz elbette. Fakat o distopyanın bir örneğini yaşamadığımızdan kim bahsedebilir? Fiziksel olarak değil, ruhen üretiliyoruz bizler de daha doğmadan önce bir şişenin içerisinde embriyomuza bizi biz yapan binlerce veri zerkediliyor. Dilimiz, inancımız, kültürümüz vs. Bizler de tıpkı Cesur Yeni Dünya’nın mutluluk ve istikrar için her şeyden, insanca olan her şeyden vazgeçen uygarlığı gibi bir dünya içerisinde yaşamıyor muyuz? Bizler de mutluluk ve istikrar uğruna önce gerçekten, yani hakikatten ve güzellikten vazgeçmiyor muyuz? Elbette biz de standartlaştırılmış bir hayatın içinde bize çizilen sınırlar içerisinde mutluluğumuzu sağlayacak, kaostan uzak en normal yaşamları yaşayıp gidiyoruz. Gerçeklik ağır geldiği anda kendimizi çeşitli uyuşturucuların etkisine bırakıyoruz. Tıpkı soma gibi bizim de kendimize cennet düşü oluşturacak bir çok uyuşturucu ile uyuşuyoruz. Sadece alkol ve uyuşturucu değil demek istediğim, instagram sayfalarında muhteşem hayatlarını paylaşan insanları düşünün ve onları hayranlıkla takip eden binlerce, milyonlarca insanı. Hepimizin kendini uyuşturma yöntemi farklı hepimiz normal hayatlarımızın zor geldiği anlarda bir uyuşturucunun etkisine girip hayatlarımızın yanlış giden kısımlarını sorgulamaktan kaçınıyoruz. Böylece düzen devam edip gidiyor ve bizler onun dişlileri olarak hayatlarımıza kaldığımız yerden devam ediyoruz.
    Bu standartlaştırılmış ve uyuşturulmuş cemaat hayatını sorgulamaya başladığımız ilk an ise bu sahte mutluluk ve istikrar düşü soluyor, gerçeklele ilk kez temas etmiş oluyoruz. Ancak temas ettiğimiz o an tıpkı ciğerlerine hava dolan bebeğin çektiği acı benzeri bir acıyla karşılaşıyoruz: yalnızlık acısı.
    Huxley’in dünyasında karşımızda yavaş yavaş beliriyor insanlar. Her bir kahraman başka bir kahramanı karşılamak için hazırlanıyor sanki. Önce Kuluçka ve Şartlandırma Merkezi Müdürü Thomas’la karşılaşıyoruz. Thomas yalnızlıktan uzak, toplumsal değerlere sıkı sıkıya bağlı, sınıfının tüm özelliklerini bünyesinde toplamış, işine ve elbette uygarlığın ülkelerine iman etmiş bir adam. Hata kabul etmeyen, normalin dışına çıkacak en küçük harekete karşı amansız bir devlet neferi. Thomas’la önce yine kendisi gibi devlete sıkı sıkıya bağlı başarılı bir mühendis olan Henry Foster’la karşılaşıyoruz. Ancak Foster’ın bizim için bir önemi yok o sadece mekanizma içindeki yağlı dişlilerden biri. İşini aksatmayan, işine hayran bir adam. Thomas gibi, ancak Thomas değil. Zira Thomas zoraki bir yalnızlığın içine itilecekken kendisi ıskartaya çıkarılmadan çalışmalarına devam eden olayların akışı içerisinde kendine çizilen kaderi sorunsuz yaşayan bir tip. Tıpkı günümüz sorgulamayan insanı misali.
    Fakat Foster bizim önce Lenina daha sonra ise Bernard ile ilişki kurmamızı sağlıyor. Lenina genç, güzel, uygarlığın öğütlerine uyarak kimseye bağlanmadan herkes herkes içindir ilkesine sıkı sıkıya bağlı bir şekilde yaşamını sürdüren bir kadındır. Fakat uygarlığın ilk açığını Lenina’da görürüz. Herhangi bir kişiye bağlanmanın ayıp ve toplumsal olarak kabul edilemez olduğu bir yerde Bernard’a içten içe bir şeyler beslemektedir. Nedenini kendi de anlamaz zira onun da adlandırabildiği ve tam olarak ismi koyulmuş bir şey değildir bu. Ki bunun daha sonra Vahşi ortaya çıktığında Lenina’nın sadece farklı olana hissettiği karşı konulmaz ilgi olduğunu anlarız. Lenina farklı değildir, ancak farklı olana ilgi duymaktadır. Farklı olanı aramakta, farklı olanı kendi toplumsal şartları içine çekmeye çabalamaktadır. Bunun ilk örneğini Bernard ile ilişkisinde görüyoruz. Bernard’ın ilk görüşmelerinde ilişkiye girmek istememesini yadırgar, normal karşılamaz. Lenina’nın Bernard’ı hayal kırıklığına uğrattığı andır bu. Zira Bernard da farklı olduğunu düşünerek farklı olanı yapmak istemektedir. Lenina’nın Bernard’la ilişkisini devam ettirmek istemesinin bir nedeni de yine uygarlık dışı bölgede yer alan vahşilere ait diyarlara Bernard sayesinde gidebilmek istemesidir. Fakat o da umduğu gibi olmaz o diyarda ilgisini çeken tek şey vahşiler içinde büyümüş olan Vahşi John olacaktır. Evet elbette o da farklıdır. Ve Lenina onunla da farklılığını bilerek onu kendi standartlarına çekerek beraber olmak istemektedir. Sonunda da Vahşi tarafından adice bir biçimde terk edilecek hakarete uğrayacaktır. Okuyucu ister istemez Lenina’nın bunu hak edip etmediğini sorar kendi kendine ancak ortada bir gerçek vardır. Lenina da tıpkı uygarlığın diğer dişlileri gibi bir dişlidir. Tek farkı ki Lenina’yı belki de diğerlerinin ve özellikle Vahşi’nin gözünde düşeren şey budur, Lenina’nın farklı olduğu sanrısı ile hareket edip gerçekten toplumsal olarak farklılık peşinde olan insanlara yanaşma çabasıdır. Bu sebeple Lenina arkadaşı Fancy tarafından da bolca uyarılmaktadır.
    Lenina’nın ilişki yaşadığı erkeklerden biri olan Bernard herkesin gözünde biraz farklıdır. Zira kendisi çelimsiz vücudu, melankolik yüzü ile etrafındaki insanların dikkatini çekmektedir. Bernard bir alfa olmasına rağmen bir gama sınıfının fiziğine sahip olduğu için üretim esnasında yapay kanına yanlışlıkla alkol konulduğu söylentisi yayılmıştır. Ayrıca Bernard, karşı cinse karşı diğer erkeklerde olduğu gibi fütursuz bir ilgi göstermiyor, Engelsiz Golf gibi tüm toplumun sahiplenerek oynadığı bir oyundan haz duymuyordur. Etrafındaki garip bakışlardan utanıyor, bundan rahatsızlık duyuyordur. Sadece arkadaşı Helmholtz Watson ile konuşabiliyor ona farklı yanlarını göstermekten çekinmiyordur. Farklı olduğu, toplumsal normlara uymadığı gerekçesiyle tehdit altında olan Bernard vahşilerin bölgesine geçtiğinde eline hayatının hiçbir döneminde geçmeyecek bir fırsat geçer. Şişede üretilmiş ve uygarlıkta büyümüş fakat daha sonra bir seyahat esnasında kaybolarak vahşiler arasında yaşamak zorunda kalmış Linda ve onun oğlu olan John ile tanışır. John aslında Kuluçka ve Şartlandırma Merkezi müdürünün oğludur. Bu uygarlık için kabul edilemez bir yanlıştır. Bernard kendisine tehlike olan müdür aleyhine bu durumu kullanır ve Linda ile John’u uygarlığa getirir. Artık göz önünde bir insan olmuştur. İstediği insanlarla istediği gibi iletişim kurabilmekte, fiziksel yetersizlikleri insanların gözünden silinmekte, her kadınla istediği gibi ilişkiye girebilmektedir. Yalnızlık günlerini beraber paylaştığı dostu Helmholtz’la bile görüşmez olur. Mahallesinin kendisine karşı tavrı değiştiği için mahallesini kabullenen bir adama dönüşmüştür Bernard. Vahşi onun uygarlığa kendini kabul ettirme bileti olmuştur. Lenina farklı olmayıp farklı insanlara ilgi duyarken, Bernard fiziksel özelliklerinden dolayı gerçekten farklı olup bu farklılığından nefret etmekte, normal insanlar tarafından kabullenilip, saygı görmek istemektedir. Zorunlu ancak kabul edilmez bir yalnızlığını içindedir. Ve Vahşi onun bu yalnızlığını yıkması için bir aracı olmaktadır. Fakat Vahşi’nin kişiliğini Bernard ve uygarlık içindeki diğer insanların elinde oyuncak etmek istememesi neticesinde Bernard eski durumunda beter bir yalnızlık ve itilmişlikle karşı karşıya gelir. Bernard -belki de yapay kandaki alkol söylentisi doğrudur- farklılığına hapsolmuş bir insan olarak hayatına diğer farklı insanların yanında bir adada devam etmek zorunda bırakılır. Tıpkı kendi sosyal ortamından saygı görmeyen ancak zorla kendini kabul ettirmeye çalışan günümüz insanları gibi, sonu hüsranla biten bir atılım yapmaya çalışır. Fakat olmaz, Bernard normal değildir, bu kaderi yaşamak mecburiyetindedir. Yani Bernard bilinçli bir yalnızlığı seçmemiş, yalnızlığa itilmiştir.
    Bernard’ın farklılığını keşfettiği anlarda soluğu yanında aldığı Helmholtz’un yalnızlığı ise daha farklıdır. Helmholtz Duygu Mühendisliği Üniversitesi’nde hocalık yapmaktadır. Bernard’daki fiziki yetersizliklerin aksine fiziği sınıfının tüm özelliklerini taşımakta fakat zihinsel açıdan aşırılıkları bulunmaktadır. Nasıl ki Bernard’ın fiziksel özellikleri onu diğer insanlardan farklı kılıyorsa, Helmholtz’un zihinsel aşırılıkları da onu diğer insanlardan ayırıyor, diğer insanlardan ayrıldığı bir yalnızlığın içerisine itiyordur. Helmholtz sadece Bernard ile konuşurken aşırılıklarını sergileyebiliyordur. Çalıştığı yerde bir gün yalnızlık üzerine yazdığı bir şiiri okuması üzerine yöneticilerin tepkilerini üstüne çekmiştir. Mutluluk ve istikrar değil, güzellik peşinde koşmak istemektedir Helmholtz ancak bunu aşabilecek bir yol, akıtabilecek bir kanal bulamamaktadır. Ta ki Vahşi ile karşılaşana kadar. Vahşi kendisine elindeki Shakespeare’in yapıtlarını barındıran kitabı verip oradan ona şiirler okumaya başladığında Helmholtz bu aşkın güzelliğe vurulur, uzun vakitler Vahşi ile bu güzellik üzerine konuşurlar. Saatler süren konuşmalar o kadar güzeldir ki Bernard’ın bu konuşmaları bölmesine dahi dayanamaz olur Helmholtz. Fakat Helmholtz’un ayrıksılığı da bir yere kadardır. Zira ne de olsa o da şişede üretilmiş, bu toplumsal yapının normlarıyla yetişmiştir. Bazı şeyler hala onun için mahrem, dokunulmaz bazı şeyler ise gülünçtür. Vahşi’nin okuduğu bir şiire verdiği tepkiler onun için de yıkılacak bazı şeylerin sınırlı olduğunu gösterir. Fakat yine de Vahşi’nin bir histeri krizine girip Deltalarca saldırıya uğradığı olay esnasında Vahşi’nin yanında yer alması yine de yalnızlığında ne kadar cesur olabildiğini göstermektedir. Ki neticesinde Helmholtz tıpkı kendisi gibi farklı şeylere ilgi duyan kendisini mutluluk ve istikrar kandırmacasından uzaklaştıran insanlarla birlikte bir adada yaşamaya mahkum edilir. Fakat elbette bu mahkumiyet kendisi için sınırlarını aşacağı bir güzellik, yepyeni bir deneyimdir. Helmholtz mahallesinden çıkmış yeni bir mahalleye geçmiştir. Göze aldığı yalnızlık karşılığında ona yeni bir cemaat sunulmuştur.
    Mahallesizlik... Vahşi’nin durumunu en güzel niteleyecek durum belki de budur. Vahşi, doğup büyüdüğü vahşilerin arasında ayrıksıdır, zira annesi yani kökü kendi uygarlığının toplumsal normlarını yeni yaşam bölgesine de taşımıştır. Herkes herkes içindir ilkesini bir kişiyi sevmenin, bağlanmanın ve evlenmenin hüküm sürdüğü bir diyarda uygulamak istemesi elbette ki orospu yaftası yemesine sebep olacaktır ki öyle de olur. Bu durum John üzerinde büyük bir travma yaratır, annesinin yatağını paylaştığı Pope’a karşı büyük bir nefret duyar. Vahşilerin arasına karışmaya çalışır ancak itilir, ezilir. Bir kızı sever ancak kavuşamaz. Ve nihayetinde kendini Pope’un bir gün getirip bir köşeye attığı Shakespeare kitabında bulur. Hakikat ve güzelliğin izini sürmeye çalışır. Bernard onun için uygarlığa adım biletidir. Kendisini, hakikati ve güzelliği uygar insanların arasında bulabileceğini sanır, ancak yanılır. Mutluluk ve istikrar için gerçeği ve güzelliği gözden çıkarmış, yapay üretilmiş insanlar arasında sadece yalnızlığı derinleşir. Tanrının olmadığı, hakikatin bir kenara itildiği bir ortamda, birbirinin aynısı insanlardan tiksinir. Aşık olduğu Lenina’nın kendisini tıpkı bir fahişe gibi kendisine sunduğunu düşünerek ona saldırır, toplumsal normları yanlış yorumlar belki de onun aradığı saf güzellikten çok uzak bir toplum idealidir uygarlık. Vahşi çareyi sürekli Helmholtz’la konuşmakta bulsa da, Helmholtz’un onun okuduğu bir şiire verdiği tepki Vahşi’nin yine çaresiz kalmasına neden olur: “...Kitabının üzerinden Helmholtz’a baktı, kahkaha sürerken öfke içinde kitabını kapattı ve kalkıp incisini domuzun önünden alan birinin tavrıyla çekmecesine kilitledi.”
    Vahşi, nihayetinde annesi Linda’nın ölümü ve ölüm esnasında annesinin onu Pope sanmasının acısıyla bir histeri krizine tutulur. İnsanları uyuşturan somaları avuçlayarak dışarı atar. Kendilerine dağıtılan somaların ziyan edilmesine sinirlenen gamaların saldırısına uğrar. Sonrasında fordhazretleri Mustafa Mond ile onun huzurunda bir konuşma geçer aralarında. Vahşi’nin arayıp da uygarlıkta bulamadığı şeyler en güzel bu bölümde ortaya konur. Zira Mustafa Mond da tıpkı Helmholtz gibi Vahşi gibi farklılık arayan ancak kendi geleceği uğruna bu arzusundan vazgeçen bir yalnızdır. Fakat onun yalnızlığı adeta bir tanrı yalnızlığıdır. Zira devlet için kuralları koyanlardan biri de odur. Ve Vahşi’ye istediğini verebilecek kişi de yalnız O’dur. Vahşi’nin aradığını ne vahşiler arasında ne de uygar toplum içinde bulamayacağını en iyi Mustafa Mond gösterir. Şöyle bir konuşma geçer aralarında:
    ““Ben keyif aramıyorum. Tanrı’yı istiyorum, şiir istiyorum, gerçek tehlike istiyorum, özgürlük istiyorum, iyilik istiyorum. Günah istiyorum.”
    “Aslında,” dedi Mustafa Mond, “siz mutsuz olma hakkını istiyorsunuz.”
    “Öyle olsun,” dedi Vahşi meydan okurcasına, “mutsuz olma hakkını istiyorum.”
    “Eklemek gerekirse, ihtiyarlama, çirkinleşme ve iktidarsız kalma hakkını da istiyorsunuz; frengi ve kansere yakalanma haklarını, açlıktan nefesi kokma hakkını, sefil olma hakkını, sürekli yarın ne olacak korkusu içinde yaşama hakkını, tifoya yakalanma hakkını ve her türden ağza alınmaz acıyla işkence çekerek yaşama hakkını da istiyorsunuz.”
    Uzun bir sessizlik oldu.
    Sonunda Vahşi, “Hepsini istiyorum,” dedi.
    Mustafa Mond omuzlarını silkti. “Hepsi sizin olsun,” dedi.”

    Sonunda Vahşi uygarlık sınırları içinde fakat toplumdan uzak bir yerde inzivaya çekilir. Fakat ne çare ki orada da yalnız bırakılmaz bir gösteri maymunu gibi sürekli takip edilir. Güzellik ve gerçeği bu dünyada bulamayacağının kanıtı gibi bir son yaşar. Yalnızlık yakıcıdır ve ömür boyu sürmektedir. Ama gerçek ve güzellik aramaya değer olandır. Bunun için yalnız kalınacaksa, bu sadece değerli bir yalnızlık olacaktır.
  • İyi ve kötü konusunda herkes kendinin “bilirkişi” olduğuna inanır ve yanılır.
    Friedrich Nietzsche
    Sayfa 182 - İlgi Kültür Sanat
  • İnsan yanılır ve yanıltır. Yanıltanlardan değil, yanılanlardan olalım. Yoranlardan değil, yorulanlardan. Üzülelim lâkin üzmeyelim.

    Bencilliğin de ötesine geçmiş bazı kimseler vardır. Hep haklı, daima alacaklı. Herkes onlara iyilik yapmak, ilgi göstermek zorundadır. Vazife gibi.

    Tek taraflı ilerleyen her şey günün birinde çıkmaza girer. Mutlaka bir yerde tıkanır. Artık akamaz.

    Bir ilişkiye profesyonel bakmak, tek kelimeyle söylersek, görmemektir. Dostluğu kullanmak da bu konuya dâhildir.

    Belki de bundan dolayı, nice insan, farkında olmadan ciddi bir çevre felaketi yaşıyor. Mesela yirmi - otuz yıldır yazarlık, yayıncılık, editörlük yapıyor ama en eski arkadaşı birkaç yıllık. Acaba neden?

    İbrâhim Tenekeci