Bu başlığı aklıma getiren Sezai Karakoç’un “Düşen insandır” diye başlayan hakikatli cümlesi oldu.Cümle aynen şöyle:”Düşen insandır, hayatın sesini işiten,iç sesini duyan…”İnsanın ‘düşen’ bir varlık olduğunu, varolduysa şayet düşmesinin de elzem olduğunu anlıyorum bu cümleden. Hz. Adem ile anlatıyor bu düşüşü ve insanı Sezai Karakoç. Düşüşü bilmeyen insana esefleniyor adeta.
“Âh! Düşüşsüz insan! Benden övgü bekleme.Düşüşün tadını almayan insan! Senin,yücelerin serinliğinden,arılığından ne haberin vardır ? Ruh gecesinin yedi katlı karanlığına batmamış yürek!Sana ışıklar ve karanlıklar ne der? Ey zindanda bir gece geçirmemiş dost, güneşe doğru çılgın koşuyu yapacak çocuk olabilir misin?”
Bu satırların altını çizerken yüreğim bir garip, bir ılık rüzgara tutuluyor sanki. Bir iklim gibi. “İnsan” ve “düşüş” ü bu denli iç içe yaratan, lakin yüzünü O’na dönenleri düştüğü yerde bırakmayan bir Zat-ı Zülcelal’in sonsuz rahmet denizinde buluyorum kendimi… İnsanın olduğu yerde “düşüş” muhakkak demek ki. Küçük veya büyük illa bir düşüş…
Kaldırmak için, varmak için… Ne çok dünya düşüşlerimiz var değil mi? İçimiz bazen öyle bir kuyudur ki, bu düşüşlerle her yeri karanlık sanırız. Oysa aydınlık şuracıkta, göğsümüzde durur. Kalbimize döndükçe, geçeriz kuyulardan ve dahi karanlıklardan. Tekrar tekrar hatırlamalı; düşüşsüz insan olmaz. Öyle diyor yazar. O vakit düştüğümüze eseflenmeden, kime el uzatıyoruz, kimin kaldırmasını bekliyoruz, hangi kapıda bekleşiyoruz ona bakmalı… Yüzümüz kime dönük? Bize bahar getirecek, dallarımızı çiçeklendirecek mevsime çevirdik mi yüzümüzü? Bak ne diyor kalbi sonsuzla çiçeklenen şair: “Yüzümüzü Allah’a çevirdiğimiz vakit, başka bir iklim, başka bir mevsim başlamıştır.” O güzel iklimi solumak için çevirmeli yüzü, gözü, gönlü… Düştüğümüzü bilen bir kalple,