• https://youtu.be/82rwvateT2s

    Başım dağ saçlarım kardır,
    Deli rüzgarlarım vardır,
    Ovalar bana çok dardır,
    Benim meskenim dağlardır.

    Şehirler bana bir tuzak,
    İnsan sohbetleri yasak,
    Uzak olun benden, uzak,
    Benim meskenim dağlardır.

    Kalbime benzer taşları,
    Heybetli öter kuşları,
    Göğe yakındır başları;
    Benim meskenim dağlardır.

    Yarimi ellere verin;
    Sevdamı yellere verin;
    Elleri bana gönderin:
    Benim meskenim dağlardır.

    Bir gün kadrim bilinirse,
    İsmim ağza alınırsa,
    Yerim soran bulunursa:
    Benim meskenim dağlardır.

    Sabahattin Ali
  • Aslan , oduncunun kızına aşık olmuş. Düşünmüş taşınmış nihayet gitmiş oduncunun yanına ,
    "Boyleyken böyle, "demiş , " ben senin kızına aşık oldum , Allah in izni ile evlenmek istiyorum ."
    Oduncu bakmış aslan ciddi. Ama olacak şey mi ; aslana kız verilir mi ? Aslan bu, pencesiyle , yelesiyle, kukremesiyle, heybetiyle, sağı solu belli olmaz , Sakat is, bir kurnazlik düşünmüş ;
    "Aslan evladim" demiş Oduncu , senin gibi damadı Kom istemez? Lakin bu işi müzakere edebilmemiz için , kızımin bazı istekleri vardır "
    Heveslenmis bizimki;
    "Her istediğini yaparım "diye cosmus.
    Aslanın Tufaya geldiğini gören Oduncu başlamış kriterlerini saymaya :
    "Önce .." demiş , "şu pencelerindeki tırnakları bir sokturelim; benim kızım pek narindir, çabuk İncinir. "
    Aptal aşık hemen gidip tırnaklarını söktürmus, canı o kadar yanmış ki yaş gelmiş gözlerinden. Fakat kızın güzel ellerini tutabilmek için katlanmış bu acıya ; pencellerini bir güzel duzelttirmis; ertesi hafta dikilmiş oduncunun kapisina;
    "Tamamdir başka ?"
    Oduncu ellerini ovusturup devam etmiş ;
    "Su sivri , keskin ve dev gibi dişlerini de çektirmen gerek, kızımı öperken koklarken canını yakmayasin sonra ."
    Aslan hemen gidip bu soyleneni de yaptirmis, ertesi hafta gene dikilmiş oduncunun kapisina :
    "Tamamdir başka ?"
    Fakat efendim , kurnaz oduncunun istekleri bitmek bilmiyor Muş :
    "Yelelerin " diyormus mesela, "seni çok korkunç gösteriyor , kesiversen onları ?" Aslan hevesle koşup denileni yapiyormus. öbür hafta Oduncu :
    "Kuyruğun " diyormus ," kızımın değerli eşyalarına çarpıp devirmesin evde ? Kisaltiversen?"
    Aslan hevesle koşup denileni yapıyormuş yine . Diğer hafta oduncu :
    "Çok iri yarisin. " diyormus " biraz rejim yapıp kilo versen , şöyle tig gibi olsan ?"
    Derken efendim, gel zaman git zaman , kurnaz oduncu, o heybetli, o kudretli Aslanı bir kuşa benzetmis. Sonunda işin kıvama geldiğini görünce de dissiz, tirnaksiz, pencesiz, zayıf , güçsüz aslana bir güzel sopa çekmiş ve ormandan kovmus.
    Kissadan hisse. Sembolleri çözelim :
    Aslan :biziz
    Oduncu : avrupa birliği
    Oduncunun kizi: gelisme , ilerleme , çağdaşlaşma, demokrasi, teknoloji falan...
  • Memê Alan bir şelaledir. Pamuk gibi bembeyaz bir sudan, kar gibi temiz, aslan kükremesi kadar heybetli bir şelale. Altına gir ve yıkan, bedeninin bütün kirlerini önüne kattığı gibi alıp görürsün. Suyundan iç, yanına sokulup dinle onu, kulaklarını duru müziği ve ezgisiyle doldur, sesinin uğultusundan korkma, insanın canını yakmaz.
  • Mary Shelley'in henüz 19 yaşındayken yazdığı bu roman; okumamış olsa da herkesin bir yerlerden duyduğu, aşina olduğu hatta filmlere dahi konu edilen bir başyapıt. İnsan kitabı okuduğunda 19 yaşında bir insanın böylesine etkileyici bir üsluba sahip olmasına şaşırmadan edemiyor. Bir İngiliz olan ve edebiyata aşina bir ailede büyüyen Shelley'de yine aynı toprakların büyük dehası William Shakespeare'in biçeminden izler sezinledim ve muhteşem kurgusunun yanı sıra bunun da etkisi ile kitabı zevkle okudum.
    Modern bilimkurgunun ilk eseri sayılan kitaba adını veren sanılanın aksine yaratık değil yaratıcı olan kimyager/biliminsanı Victor Frankenstein'dır. Frankenstein genç yaşta kimya bilimine ilgi duyar. Eski simyacıların gerçekliği mümkün olmayan ölümsüzlük, değersiz madenleri altına çevirme gibi arayışları onda büyük ilgi uyandırır. Bu ilgisini akademik seviyeye taşır. Üniversite hocaları ise şu an hiçbir geçerliliği olmayan fikirlerin sahibi insanların müridi olduğunu söylerler ve Victor Frankenstein kimya hakkında her şeye sıfırdan başlar. İlgisi ve azmi onu çok ileri seviyelere taşır. Kimya biliminin yanı sıra anatomiye de ilgi duyar ve bu alanın da inceliklerini öğrenir. Asıl olay bundan sonra başlar, uzun uğraşları neticesinde cansız varlıklara nasıl yaşam enerjisi bahşedebileceğini keşfeder Frankenstein. Keşfettiği bu büyük buluştan kendisi de çok etkikenir ve şaşkınlığı geçer geçmez bir canlı yaratmak için işe koyulur. Mezarlıktan kemikler toplar. Normal insandan daha büyük boyutlu, daha güçlü, daha heybetli bir yaratık yaratmak uğraşı içine düşer. Başarılı da olur fakat can verdiği anda yaratığından kendisi dahi ürker, saklanır ve uzun yıllar boyunca yaratığı ile tekrar karşılaşmaz. Bu yaratım işi Victor'a yıllar sonra çok pahalıya mal olacaktır.
    Kitap orijinal kurgusunun yanı sıra canavarın insan izlenimleri ile yer yer psikolojik noktalara da değiniyor. Canavarın başta sevgi dolu olması ve ona sevgi gösterecek bir arkadaş arayışı, insanların ön yargıları ve farklı olana saygı duymamaları ile kalbine kötülüğün yerleşmesi zaman zaman okuyucunun insani duygularına da dokunuyor. Yaratıcısının bile ondan yüz çevirmesi ile büyük bir psikolojik bunalıma düşen canavar, yaratıcısından kendine göre bir arkadaş yaratmasını istese de bu isteği önceleri kabul eden Victor daha sonra ikinci bir yaratımın tehlikelerini düşününce sözünden döner. Bu olay canavarın kalbini yaratıcısına karşı tamamen kötülük ile doldurur. O günden sonra yaratık, ömrünü yaratıcısının hayatını zindan etmeye; yaratıcısı ise yaratığının ömrüne son vermeye adar kendini. Victor Frankenstein yaşamının sonunda, gözünü yummadan hemen önce dahi bu yaratımın pişmanlığı ile kavrulur.
    Halen daha dillerden düşmeyen bu kurgu harikası roman okunmayı kesinlikle hak ediyor. Shelley'in hayranlık uyandıran cümlelerini daha iyi hissedebilmeniz için eseri iyi bir çeviriden okumanızı tavsiye ederim.
  • Ne güzel öğretmensin sen.. 😊

    ""Üzmüşler çocuğu, diğer çocuklar. "Senin baban çöpçü, sen de pis kokuyorsun" demişler. Vicdan duygusu tam gelişmemiştir okul öncesi çocuklarında. Zaman zaman böyle acımasız olabilirler. Sonuçta hepsi çocuk işte. Kırmışlar yavrucağın kalbini. Çocukların güzel yanıdır gönülleri, kırılsa da çok, hemen toparlanmaya meyillidir. Yetişkinlere benzemez, kin gütmezler.
    Konuştum babayla. Çok üzüldü, çocuğunun üzülmesine. Dağ gibi adam gözyaşlarını ilk kez ayırdı gözlerinden belki de. "Üzülmek yetmez dedim, bir planım var. Dahil olur musun?" Kabul etti seve seve.

    "Pis ülke" oyunu oynattım çocuklara bir gün. Türetilmiş (uydurma) bir oyun. Ne bulduysak attık yerlere. Bu arada "kötü koku spreyi" sıktık sınıfa, çocuklar görmeden tabi. Birazdan sınıf dayanılmaz bir kokuya karıştı. Dedim niye böyle oldu* Dediler öğretmenim çöplerden, pislikten. Durun dedim, bakın kapıya, biri gelecek, kurtaracak bizi bu pislikten, kokudan.büyüleniyor sanki. Bak bak bitiremiyorlar. 1.90 boy. Heybetli mi heybetli çöpçümüz.

    Başlıyor hemen temizliğe. Bende pencereleri açıyorum hemen. Temiz hava nüfuz edince etkisini kaybediyor kötü koku spreyi. Yardımcı öğretmenimiz de yasemin kokulu oda spreyini sıkıyor birkaç fıs. Çocukların gözü bizi görmüyor zaten. Ama içlerine doluyor mis gibi çiçek kokusu.

    Sonra yarım ay düzeninde oturuyoruz çöpçünün karşısına. Konuşuyor prova ettiğimiz gibi. "Çöpçüyüm ben" diyor. "Siz sabahları uyurken daha, yada gece yarısı mahallenizin çöplerini topluyorum. Arkadaşlarım da var. Onlar da topluyor. Çöpler toplanmasa sokaklardan, her yer bugün sınıfınızın koktuğu gibi kokar. Çöpçülük zordur çocuklar. Çok zor iştir."
    Anlatıyor uzatmadan. kısa, öz, keskin. Anlattıkça daha da büyüyor adam.

    Nasıl dinliyorlar anlatamam. Gözlerini hiç ayırmadan. Hele oğlu. Gurur duyuyor babasıyla ve her sözünde hayran oluyor ona. O bakışa ömür verilir inanın bana.

    Sonra fotoğraf çektiriyoruz hepimiz kahramanımızla. Alkışlarla ve aşkla uğurluyoruz çöpçümüzü. Bir baba, bir oğul. Tedavi edilmiş iki yürek. İşimiz bu. Yüreğe dokunmak. Hanımlar, beyler! Bir çocuğun alın teriyle para kazanan babasının mesleğinden utanmasına dayanamam. Dayanırsam, öğretmen olamam.
    Ertesi sabah soruyor birkaç veli. "Bizim çocuk akşamdan beri büyüyünce çöpçü olacağım diyor. Siz ne öğretiyorsunuz bu çocuklara Allah aşkına?"

    Gülümseyerek cevap veriyorum. "İnsan olmayı öğretiyoruz"..

    ~ Naim Ünver ~
  • ÇOBAN KÖPEĞİ İLE SOKAK KÖPEĞİ MASALI

    *************************************

    (Tekerleme Alıntıdır.)

    Bir varmış, bir yokmuş...

    Allâh'ın kulu çokmuş...

    Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde...

    Develer tellal iken, pireler berber iken...

    Ben annemin beşiğini tıngır mıngır sallar iken...

    Ak sakal, sarı sakal...

    Berber elinden, yeni çıkmış, kırkılmış, yok sakal...

    Kasap olsam, sallayamam satırı...

    Nalbant olsam, nallayamam katırı...

    Hamama girsem, sorarım natırı...

    Nadan olan bilmez, ahbap hatırı...

    Dereden geldim, sandığa girdim...

    Bir de ne göreyim, köşede bir hanım oturuyor...

    Şöyle ettim, böyle ettim...

    Yüzüne baktım, hanım yerinden kalktı...

    Çıktık birlikte yola...

    Ne sağa baktık, ne sola...

    Gide gide, kaf dağının arkasına geldik ki...

    Ne ileri gidilir, ne geri...

    Sana bir masal söyliyeyim gel beri.

    *************************************

    (Masal Başlangıcı)

    Vaktiyle köyün birinde bir çoban yaşarmış. Köyün bütün koyunlarını dağlarda, ovalarda gece gündüz otlatmaya çıkarırmış.

    Köyün havası şehir merkezlerine göre biraz serin ve soğuk olduğundan, çobanı soğuklardan ve gece ayazlarından koruyan, kolsuz ve dikişsiz, keçeden dövülerek yapılmış, ismine kepenek denen kıyafetini, çoban üzerinden hiç çıkarmazmış. Sürüyü otlatmaya çıktığı zaman kavalını çalar, sürüye hâkimiyet sağlarmış.

    Bir de çobana hem arkadaşlık eden hem de koyunları koruması için çobanın yanında bulundurduğu, heybetli mi heybetli, güçlü mü güçlü bir çoban köpeği varmış. Çok bakımlı, tüyleri görkemli ve parlakmış. Çoban köpeğinin bir hırlamasıyla yer gök inlermiş ki havlamasını siz düşünün artık!

    Çoban köpeği o kadar kuvvetli ve atikmiş ki, sürüye yaklaşacak olan kurtlara hemen müdâhele edermiş. Çoban köpeği ile baş edemeyen kurtlar bir daha sürünün bulunduğu yere yaklaşma cüretinde bile bulunamazlarmış.

    Bir gün, sürünün yanından, sünepe mi sünepe, sefil mi sefil, başı boş, işe yaramaz bir sokak köpeği geçiyormuş. O kadar bakımsızmış ki tüylerinin birçoğu dökülmüş. Sokak köpeğinin dökülmeyen tüylerinin üzerinde ise pireler uçuşuyormuş. Açlıktan derisi kemiklerine yapışmış, kemikleri sayılıyormuş. Sokak köpeği, kuru bir kemik verene, kırk yıl köle olabilirmiş.

    Çoban köpeği hemen sokak köpeğini farketmiş. Yıldırım hızıyla sokak köpeğinin yanında soluğu almış.

    Çoban köpeği:

    "Hey dostum! Niye geziyorsun buralarda?" demiş.

    Sokak köpeği çok yorgun, aç ve susuzmuş ki, çoban köpeğinin söylediklerini zor anlamış.

    Sokak köpeği, çoban köpeğinin yüzüne manâsız manâsız bakarak:

    "Hiç, ne olsun, bir parça yiyecek arıyorum. Bir de bir yudum su bulmayı ümit ediyorum." demiş.

    Çoban köpeği, sokak köpeğinin görünüşüne çok üzülüp, hâline acımış. Kendi tabağındaki yiyeceklerden, sokak köpeğine ikrâm etmiş. Yalağındaki sudan da kana kana su içmesine izin vermiş.

    Sokak köpeği güzelce karnını doyurmuş. Susuzluğunu gidermiş.

    Çoban köpeğine dönüp:

    "Dile benden ne dilersen!.. Ne söylersen yapacağım. Emrine âmâdeyim." demiş.

    Çoban köpeği ise:

    "Ben, bu koca sürüyü, zor zaptediyorum. Eğer bana hem arkadaş hem de yardımcı olursan, barınacak bir yerin olur, ayrıca aç susuz kalmazsın!" demiş.

    Sokak köpeği bu teklife çok sevinmiş. Hemen teklifi kabul etmiş.

    Günler geçtikçe sokak köpeği kendini toparlamış. Sokak köpeğinin dökülen tüylerinin yerinden daha güzel tüyler çıkmış, sarkan kasları kuvvetlenmiş. Eski hâlinden eser kalmamış. Hatta bir süre sonra sokak köpeği o kadar güçlenmiş ki çoban köpeğini bile geride bırakmış.

    (Masal bitişi)

    *************************************

    (Tekerleme Alıntıdır.)

    Gökten üç elma düştü; biri bana, biri dinleyenlere, diğeri de bütün iyi insanlara...

    Artık ne bir dert, ne bir mihnet…

    Devlet üstüne devlet sürüp, balı kaymağa katıp yemişler, içmişler...

    Gayrı karardı köz, tükendi söz; gökten üç elma daha düştü. Anasız kuzulara, kol kanat olanların başına…

    Günlerini gün ettiler ama bir gün geldi, bunlar da adı kalanlara karışıp, hikâyeleri dillere destân oldu.


    Mehmet Zâhid Eser ﷽