• 358 syf.
    ·1 günde·4/10
    Açıkçası bana dili fazla ağır geldi; bazı cümleler aşırı uzun ve yorucuydu (13-14 satırlık cümleler mevcuttu.) Varsa eğer daha basit çevirilerinin okunmasını tavsiye ederim ki hiç sanmıyorum. Çünkü Max Weber çok uzunca cümleler kuran birisi, e haliyle çeviri de o kadar kolay olmuyor ne yazık ki.
  • Bir ihtimal biliyorum
    O da ölmek senin için, değer mi?
    Hiç sanmıyorum...
  • 663 syf.
    ·269 günde·Puan vermedi
    Dur şimdi anlatacak ben :)
    Bu kitap ticari amaçla yazılmış bir aşk hikayesidir ..
    SPOİLER ciddi SPOİLER! !!

    Bronz atlı'yı ; uzun süre aradım ve zor buldum bir çok yerden kulağıma çalınıyor ve dikkat çekiliyordu ..sonuçta içinde Rus olan herşeyi okuyan bir şahsiyet olarak "vay arkadaş ben ne kaçırmısım acaba " diye saç baş yolarak aradım ,yalan yok :)
    Fekat yolmasay_mışım iyiymiş "neyse":)

    Gelelim falso üstü falsoya Aleksander bi kere Rus değil Amerigan :)
    En sevdiğim isim olan Dimitri itin önde gideni :)
    Tatyana ki Romanov sülalesinde bile en muhteşem abla :) "bu kitapta Romanov bağlantısı yok " yaniltmiyim sadece isimden mutevellit söylüyorum ..
    Ne dedim ???
    Tatyana hah :)
    kızım ben sana ne söyliim alık mı diyim ne diyim bilemedim ki ..
    Bak şimdi ..
    Tatyana çok sevdiği Aleksander a der ki "aman ablam sana çok aşık sen onun olmazsan yaşayamaz " buyur !! Cinnet hikayesi :)
    Aleksander de der ki ben seni seviyorum amma madem öyle ablan la evleniim:)
    Cinnet 2 :)) ay şiştim
    Dimitri sende öl inşallah :))

    Kitaba neden inceleme yazıyorsun dersen :) arka plandaki Leningrad kuşatmasi sebebiyle kardeş .. ve meşhur Bronz atlı heykeli ile Puskin

    Leningrad kuşatması Almanların Barbarossa harekatı dahilinde dünyanın en uzun ve ölümcül kuşatması idi. .
    Iki buçuk yıl süren kuşatmada şehirdeki insan sayısı ciddi anlamda yok eden (takriben 1.5 milyon ölü ) ile sonuçlanan bir bombalama ve açlık şehri ..

    Kitap ta bu var ..ne kadar tayın ile kac gün yaşanacağı sabahın köründe bıçaklanma
    Pahasına kuyruklarda beklemeyi anlatmış kitap ve tabii soğuk artık yakacak hiç bir şeyin kalmadığı evler ..
    Mesela c vitamini eksikliğinden kaynaklı iskorbüt hastalığı var kitapta ,gözeneklerinizden kanamaya başlamak demek bu hastalık ..burnunun ,kulağınız değil artık parmak aralarızdan bile kan gelmeye başlaması ..
    Meşhur buzda yürüyüş de mevcut kitapta ..bunu bilirsiniz sanırım Ladoga gölünün donmasını bekleyen insanlar
    Hem yiyecek ikmali hemde sevdiklerini daha güvenli yerlere nakletmeye çalışan insan manzarası ..ki Alman uçakları sayısız kez buzu bombalar bir çok insan taşıyan kamyon ve kilometrelerce kaçmaya çalışan insan kuyruğu nehre gömülür ... bunlar benim aklımda kalanlar

    Kitaba ismini veren Bronz Atlıya gelince
    Aleksanderin Tatyanaya hediye ettiği Puskin kitabıdır ..peki Puskin için bronz atlı nedir ?
    Çariçe Yekaterina nın Çar Petro için yaptırdığı heykel .. bu heykel rusyanın gelişimini temsil eder ..yani Puskin şiirlerini ,Rus edebiyatının açılan kapılarından geçecek olan Gogol'leri Tolstoylar'ı Dostoyevski ve Çehovları
    SIIRDE ..
    Puşkinin bronz atlısı canlanır ve düşmanı kovalar ..
    Leningrad savunmasında ise heykel tamamen kum torbalarıyla örtülecek bombalardan korunacaktır ve o sağlam kaldığı müddetçe Rus ruhu savaşa devam edecektir ...

    Işte böyle :) kitabın devam hikayesi de var ama ben okuyacağımı pek sanmıyorum ..
    Yine de karar sizin :) bana bir inceleme yazdırdı ..
    öyle ya da böyle :))
  • 384 syf.
    ·1 günde·6/10
    Pegasus çok şükür Hoyt'u hatırladı. Yayın evinden hamle gelmeyince geçen şubat ayından beri seriyi okumaya devam ediyorum. 4 kitap sonra da (2 ana + 2 yan kitap) bitirmiş olacağım. Seriyi sevenler yayın evinin keyfini beklemektense İngilizce'sini okuyup bitirsinler. Malum, bu kitap 22 ay sonra çıktı, sonraki kitabı ağırlık verdikleri psikolojik/gerilim ve kişisel gelişim kitaplarından ötürü garanti 3 sene sonra çıkarırlar.

    BÜYÜK ORANDA SPOILER İÇERİR!!!

    Kitap hem beklediğimi verdi hem de vermedi. Açıkçası biraz daha sırlarla dolu ve macera dolu bir kitap bekliyordum. Sonuçta Artemis şu kitaba kadar tam bir sır kutusuydu. Kendisinden daha karanlık şeyler beklerdim. Meğerse kardeşiyle birlikte kader kurbanı olmuşlar.

    Ayrıca St. Giles Hayaleti diğer 2 kitaptakine göre daha az yer kaplıyordu. Bu özelliği beğenmedim demek isterdim fakat karaktere fazla gıcık olduğum için boş veriyorum.

    Kitap Artemis'in geçmişi ve bu dük bozuntusunun ailesinin katilini araması diye 2'ye ayrılıyor. İyi ki yazar Artemis'e daha sık yer vermiş. Adam kitabın son çeyreğine kadar boş boş dolandı durdu.

    Kitapta ufak da olsa Asa'yı gördüm. Olaylarla alakası olmamasına rağmen kendisi en büyük zarara uğradı. Ve ilerleyen kitaplarda büyük rol oynayacak yeni bir karakter geliyor. Nasıl bir karakter henüz fikrim yok.

    Kitabı resmen Artemis sırtlamış. Allah'ım sen ne güzel bir kadınsın öyle! Zaten serinin 3. kitabından beri gözüm tutmuştu hatunu. Büyük oranda kendisinden beklediğim hareketleri gerçekleştirdi. Hayatım boyunca okuduğum ruhen en olgun kadın karakter kendisi oldu.

    Yalnız bu kadar alçak gönüllü olduğunu ben de tahmin etmiyordum. Kadın bildiğiniz bunun kitabını yazmış. Maximus ile ilişkisindeki riskleri ve zorlukları biliyordu ve bunları olduğu gibi kabullenmesini sevdim. Tabi bu uysal göründüğü anlamına gelmiyor. Kitap ilerledikçe haklı sebepler ortaya koyarak niçin ilişkiyi sürdüremeyeceğini de güzel bir biçimde anlatıyor.

    Ama Artemis'in içinde özgür bir ruh da mevcut. Her ne kadar kuzeninin Maximus'a ilgisi olduğunu bilse de onunla ilişki yaşamaktan çekinmedi. Sonradan kuzenine yaptığı şey için üzüldü ama pişman olduğunu sanmıyorum. Bu durumlarda kadın karakterler fazlasıyla drama bağlıyorlar. Artemis, tersini gördüğüm ilk kişi oldu. Yalnız sapıklıkta Winter'ı aratmamasına oldukça güldüm. Kendini dükün kişisel hizmetkarına gösterecek kadar vurdumduymaz olması oldukça eğlenceliydi.

    Artemis'in biricik kardeşi Apollo da ayrı şahane! İntikam Maskesi'nde 3 sayfa görünmesine rağmen ona ve kardeşine duyduğu sevgiye bayılmıştım. Şimdi ise bu durum katlanarak arttı. Kardeşler arası bağın hala sıkı olmasını sevdim. Meğerse bombalar Apollo'da saklıymış. Ama burada kendi gözlemim kadar Artemis'e de canı gönülden inanıyorum. İki kardeşin bu durma düşmesinin sebebi kesinlikle Apollo'nun suçu değil. Kimin olduğunu sonraki kitapta öğreneceğim. Şimdiden o kişi için hoş olmayan düşüncelerimi hazırladım. Ayrıca bu kitapta Apollo'ya zarar veren karaktersizin de Allah belasını versin diyorum.

    Şimdiiii, gelelim Maximus ayısına! Yazarın bu serisindeki diğer karakterlere nazaran kendisi için fazla bir hazırlık yapmadığını gördüm. Bildiğimiz klasik historical düküydü. Normalde kendisini es geçerdim fakat karşısında Artemis isimli bir tanrıça olunca iş değişiyor. Zamanında Maximus, Artemis'e ağır gelir demişim. Düzeltiyorum: Maximus, Artemis'i hiç mi hiç hak etmiyordu.

    Oğlum, seni de kara listeme aldım! Neymiş "Ben bir düküm, Artemis'i bırakmam ama o sadece metresim olmalı. Ben onun soylu kuzeniyle evleneceğim." Terbiyesize bak ya! Unvan olarak yüksek olabilirsin ama adam olmadığın kitap boyunca o kadar belli ki. Oldukça melek gibi bir babası olmasına rağmen ona piç diyen birinden ne beklenir ki zaten! Yerin dibine gir inşallah!

    Seride Maximus ayısından sonra bir de James denen bir arkadaş mevcut. Her zamanki gibi hayalet arayacağım niyetine yine mikser görevini üstlenmiş durumda ama bu sefer mikserliği ona pahalıya patladı. Kitabı gelecekte okuyacak olanları bilemem ama başına geleni okuyunca bir "Ohhhh" çekmiş olabilirim. Gönül isterdi şu karakterden sonsuza kadar kurtulayım, maalesef 8. kitabın baş kahramanı kendisi.

    Kitapta Artemis ve Apollo'dan sonra beklediğim kişi tabi ki biriciğim Winter'dı. Tabi gelir gelmez yine Winter'lığını yaptı. Artemis'in başına gelenden sonra kendisini ölü kabul etmesi kopardı beni. Herhalde aynı şey eşinin başına gelse "Eşim nasıl olsa öldü." diyerek ortamdan çekip gidecek. Godric ile de iyice kanka moduna girmişler. Ama bu ikiliyi anca 2 sayfa okumak üzdü. Ben biraz daha kitaba dahil olmalarını isterdim. Ah eşek Maximus ah! Derdini bu kankitolara anlatsan ne sen uzun seneler katil arardın ne bu ikiliyi az okurduk.

    Ya, ben şimdi Winter bebeğimle 9. kitaba kadar ayrı mı kalacağım? İzninizle ağlama köşeme çekiliyorum.
  • 444 syf.
    ·Puan vermedi
    Fırat Özbey abinin bu iletisinden
    #39035990 sonra koştum kitabın üstüne. Üçyüzyetmişbeşinci sayfasında Metin Altıok da aynı sürahinin derdine değinirdi. Koca sayfayı bir bu cümle kaplamış;
    'Neden hep boş bir bardağa yüksünmeden boyun eğer sürahi?' diye sorar, aslında sormaz; hayat bilgisi üzerine gözlemciliğini, toplumsal damarlardan nasıl yakaladığını göstermek istiyordu abimiz. Tıpkı,
    döşeğimde ölürken 'in; 'Hayattaki bütün amacım basit yaşamak, basit düşünmek, yarın hakkında hiçbir şey bilmemek. Belirsizlik içinde günü yaşamak, bir şeyler üzerinde düşünebilecek kadar kelime bilmek. Fazlasını istemiyorum. Varlığımı kanıtlamak gibi bir derdim yok.' demesindeki, ölümümü olumlayacak-tanımlayacak değilim mertebesi gibi. Yine bu soru Feridun Urfa'nın, 'sen Tanrı'nın kendiyle monologu, sen yalnız bir kadının çıldırmış hali' dediği nüktelere de eş düşmüyor mu, her ne kadar bu bilince hareketle yazılmış olmasa da benim için aynı tematik bütünlüğe denk düşüyor.


    Geçen kafamı kaşıyordum parkın birinde. Üzerime bir kaç gözün dikildiğini fatketmem biraz zaman almış. Neyse ki zaptedebildim kaşıntıyı da, elimi tekrardan ceplerime montalayabildim. Durup düşünüyorum; sahi neden bakıyordular bana o parktakiler. Bir süre onların gözüyle kendimi izler buldum beni. Kim bilir neler düşündüler hakkımda. Bitli biri olduğumu mu dersiniz...İnsan mıydım, değil miydim? Sanmıyorum biri hayranlıkla bakıyordu. Herhalde bir şeyler düşündüğümü, dertlerden kafayı sıyırmış olduğumu felan düşünmüştü. Faraza kirli sakalımda onaylatmıştır düşündürdüklerimi. Pek bir ayarı olmayan dünyalılar işte, eylemlerinin nihayeti kestirilemiyor. Baker'in Aşındırma Denemeleri/okurlar kitabının ikiyüzonsekizinci sayfasında 'mümkün dünyalar' diye bir ibareye rastgelip üzerine epey düşünmüştüm. Yer aldığı pasajın ilgili yerleri;
    "Bir azınlık, nerdeyse kaçınılmaz, cehennemi ve acı verici bir zorunlulukla kendisini 'çoğunluk' görünümlerinden birine dahil etmek ihtiyacını hisseder. Merkez rücu, bir bozgun, bir ricat halini alır. Yitirilmiş ve hiç yaşanmamış bir 'mümkün dünyalar' çoğulluğu çoğunluğun egemenliği açısından tehlikeli, serseri sarsıntılar yaratır."



    Velhasıl buralardan birtakım ipuçları da alıp, maddeler alemindeki devinimin dur duraksızlığına rağmen, mananın vücut bulduğu modelin bazı mutlakları gibi çıkarımlar elde etmeye, hatta Russell'ın 'Tanışıklık ve betimleme yollu bilgi ayrımına' temas etmeyi planlıyordum kafamda ama beceremedim. Beynimin çatırtıları eşliğinde yazara yöneleyim;
    Uzun saçları ve gözlükleri vardı, yakışıklıydı da, sürahi gibi tutulacak bir kulpu olsun asla istemezdi. Zaten Füsun'dan yakayı sıyırır sıyırmaz memleketimin toprakları üzerinde sekiz yıl kadar cirit atmasından belli. Bir de felsefe mezunuysan, oh ne ala memleket.
    Kısacası şiirde yer alan dil malzemesinin yapısı ve fonksiyonu üzerinde çok durulur.
    Lafız ile mana arasındaki münasebet, yani gösterge ile kavram arasındaki ilişki içine girersem, çıkamam, ancak kör topal...Ki edebi tür içinde düşünülüp ele alınması gereken eserlerin tamamını okumadan, özelliklerini hatta bütün unsurlarını dikkate almadan söz konusu tür hakkında kanaat belirtme hakkına da sahip miyiz, sanmıyorum. Aynı esere sayısız yorumlamalar geliyor, ki pek azı dışında ne tasniften, ne tasvirden, ne tenkitten, ne de estetikten hareketle değerlendirmeler değil. Eserin yapısı, anlatma tekniği, bütünüyle tasvirinden uzak yorumlamalar...Doğrusu bütün bunları yapabilecek donanıma sahip değilsek, bir iki cümle ile durumu geçiştirmeye çalışmak tercih edilmesi gereken olmalı. Hiç değilse eserin hüviyetine halel gelmiş olmaz. Esere vücut veren, retoriği, muhtevası, belagatını ararken temayüzlerle vakit harcamış olmayız, ya da kanmış, bilahare aldatılmış da...

    Beni bu konular üzerinde -işin içinden sıyrılamamamla- düşünmeye meyledenlere selam olsun. Belki çok sonraları, düşünmeye dair mecalsizliği ve yetersizliği aşacağım günler görürsem bu konular üzerinde düşünmeye tekrardan yelteneceğim.
  • 512 syf.
    ·40 günde·Beğendi·8/10
    Selamlar,
    Biraz zamansızlıktan dolayı ıkına ıkına okuduğum bir kitap oldu. Ha bitti, ha bitecek derken son kalan 100 sayfasını bu sabah uyanır uyanmaz okumaya başladım ve bitirdim.
    Bildiğim kadarıyla derleme bir kitap. Her zaman var olan üslubuyla yazmış Özdil. Ben beğenirim yazım şeklini ve içeriğini ama karakteriyle ilgili her zaman bir soru işareti oluşturur. Bu kadar fanatik olmak -konu ne olursa olsun- doğru mudur? Belki kişinin fanatiği olmak bu devirde doğru bir seçim. Bilemiyorum, sanırım bazen Özdil fanatiği olduğu konularda sıvıyor ama çok emin değilim. Mustafa Kemal kitabında kaynakça göstermediği için inanılmaz eleştiri almış. Özdil oturup kaynakça yazmaya kalksa en az kitap kadar sayfa sayısına sahip kaynakça çıkar. Evet, kaynakça göstermemek matah bir şey mi? Tabi değil, ama farz da değil bence.
    Zaten kendisi olayları fazlasıyla kişiselleştirip, kendine göre yorumluyor ve okuyucuya katılıp katılmama özgürlüğünü bu doğrultuda sunuyor. Bence Türkiye'nin Galeano'su. Takdir size kalmış. -Galeano'nun orjinal metinlerinde kaynakçaya rastlamadım ama belki vardır başka basımlarında; demem o ki, gazeteci olup kitap derlediğinizde kaynakçası astarı yüzünden pahalıya patlar.-
    Bu kitabında gözüm kaynakça aramadı, kaynakça gösterseydi okur muydum? Hayır. Hiç sanmıyorum. Kitabı okumamın uzun sürmesinin bir diğer sebebi bu. Sanırım bilmediğim, her siyasetçiyi, her dini olayı, her siyasi olayı, her adamı, her kadını özellikle açıp okudum, sayfanın yanına notlar düştüm. Düştüm ki, bunadığımda bunların neler olduğunu unutmayayım. Türkiye'nin gerçeklerini torunlarımı -eğer olursa- dizime oturtup anlatabileyim diye. Ben onlara Yılmaz Özdil'in anlattığı gibi, Soma faciasını, Gazilere yapılan muameleleri, Özgecan'ı, Gezi olaylarını, mültecileri, tren kazalarını ve daha bir çoğunu anlatayım ki; hayırlı insan olsunlar, öyle kofti insan olmasınlar. Bilsinler ki yaşadıkları toprakların tarihi nice insanları tek çatı altında topladı ve biz o çatıya sahip çıkamıyoruz. Tahminim, ben bunları anlatırken, eğer bu adam kolon kanserinden ölmezse, iş işten geçmiş olacak. O yüzden Özdil'i dinlerken bir yandan Google'da kayboldum. Kitabın içerisine yazdığım karınca duası formatındaki notları büyük ihtimalle gözlüksüz okuyamayacağım. Bunları yazarken Özdil kitaplarının yasaklanıp toplatılma ihtimali geldi aklıma ve nereye gidiyor bu memleket dedirtti bu düşünce bana. Arkadaşlar ben 26 yaşımdayım. Bu cümlenin yaşı 45-50 üstü. Ülkeyi neresinden tutsak elimizde kalacak.
    İşte o elimizde kalacak bölümleri Özdil, tek bir kitapta farklı başlıklarda toplamış. Umarım tüm gençler değil, tüm ülke şöyle güzel bir uyanıp gözlerimizi açarız. Zira yüzlerine tükürseniz, yarabbi şükür diyecek, insanların ülkesinde yaşıyoruz.


    https://hizliresim.com/pbEV90
    Bu kitap, birçok iş arkadaşımın eline değdi, "Aaa, bu neymiş?" dedirtti, ettiğim seyahatlerden dolayı çok yıprandı (özellikle kapaktan ötürü inanılmaz mutsuzum), suların içine düştü, üzerinde kahveler taşındı, geceleri benimle mesailere kadar kaldı ve her sabah uyandığımda kedinin yataktan aşağı yorganın altına girebilmek için attığını gördüm ama yılmadı 500 sayfa Türkiye kendi gerçeğini bana okuttu.
    Keyifli okumalar bu çatı altında yaşayan tüm insanlar.
  • ''Bu adamdan daha bilgeyim. Doğrusu ikimizin de güzel, iyi bir şey bildiğimiz yok belki; ama o hiç bir şey bilmezken, bildiğini sanıyor, oysa ben bilmiyorsam, bildiğimi de sanmıyorum. Öyle sanıyorum ki, ben ondan biraz daha bilgeyim, çünkü bilmediğim bir şeyi biliyor diye geçinmiyorum. ''