• Günlerden bir gündü işte, hasta olan kadın sonunda ölmüş, ardından toprağa verilmiş, ruhu da bedeni de acılardan kurtulmuştu. Belki de en iyisi böylesiydi onun için. Peki ya Hasan ile Gonca'ya neler olacaktı.. ya Babası hep böyle dul mu kalacaktı.. bekleyelim ve görelim.

    Günler, haftalar, aylar, yıllar geçmiş aradan.. Hasan koca bir delikanli olma çağına gelmiş neredeyse.. lakin delikanlı dediğime bakmayın. O kadar büyükte değil. Sessiz, sakin bir çocukmuş. Oturmasıyla/kalkmasıyla/konuşmasıyla; bir beyefendi gibi duruşu varmış. Ee tabiki de çocuk arada yaramazlık etmesin mi?

    Peki ya Gonca.. evin mutfak maharetini komşusu Halime ablasından öğrenmiş. Akıllı becerikli bir kızmış. Babası onunla da gurur duyarmış.. Ne Hasan'ı Gonca'dan, ne de Gonca'yı Hasan'dan ayrı tutarmış.

    Günlerden bir gün gelip çatmış. Hayat gerçeklerden yana nede olsa. Yakışıklı babaya bir güzel kadın talip olmuş. Zengin, söhretli, sosyeteden bir kadın, elbette ki yakışıklı bir koca ister. Tesadüf o ki; bu güzel kadın, Hasan ile Gonca'nın babasına aşık olmuş. Belki de bir hoşlantı. Onu da öğreneceğiz.

    Zaman kaybetmeden evlenmişler, kadının villasına yerleşmişler...

    Aradan haftalar geçmiş, aylar ayları kovalarken, bir kış günü, şömine karşısında otururken... Hasan ile Gonca da odalarında uyuyorlarmış. Her zaman yatak odasında söylediği konuyu, şömine karşısında kahve içerken çatlatmış kadın konuyu...

    "Şekerim; biz bu cocukları ne zaman yetimhaneye veriyoruz. Baksana ne başbaşa kalabiliyor, ne de bir yere rahatlıkla gidebiliyoruz..!" Adam bu söze "arkadaşlarımdan bir kaçına sordutturdum. Onlardan biri bir yetimhane adını verdi. Yarın görüşmeye gideceğim." demiş. Kadın buna çok sevinmiş. Gelen misafirlere dahi ayakbağı oluyorlar gözüyle bakiyor; giyinmeyi,konuşmayı bilmiyorlar daha, tiksiniyormuş, sosteye güzeli...

    Bunu Gonca merdivenlerin dibinde oturup duymasın mı.. sessizce odalarına gidip Hasan'ı uyandırış.. konuyu anlatmış ama Hasan inanmamış. " Babam bizi birakmaz, bizi çok sever!" , Gonca'da "sever ama olayın gerçek yüzü bu." demiş.

    Bir kaç gün geçmiş aradan. Ardından bir akşam yemek esnasında konu açılmış. Babaları " çocuklar, size eğitiminiz için bir sürprizim var." Çocuklar kafalarını kaldırıp, endişeli ve dikkatli bir şekilde babalarına bakarak "nedir babacım?" demişler, merakla. Babaları, sizi bir yurda vereceğim demiş... "Ayrıca, akşamları size egitim verecek öğretmenleriniz olacak. Gece etüdünüz de olacak." Çocuklar bu habere hiçte haz etmiş gibi olmasalar da bunu daha önceden bildiklerini belli etmemişler. Yemekten sonra kitap okuma maanasıyla odalarına çıkmışlar.

    "Gonca, babam bizi gerçekten başından savıyor. Oysa ki babam boyle bir şey yapmazdı." demiş

    "Biliyorum Hasan, hep o cadaloz kadın.." diyerek devam etmiş Gonca.

    "Babam da dünden meraklıymış demek ki.." diyivermiş Hasan kırgın, üzgün.

    "Kim bilir o cadaloz ne dedi de aklını çeldi babamızın." diyerek onaylamış Gonca.
    Ve eklemiş "Ne yapacağız?"
    "Benim bir fikrik var!" demis hasan ve devam etmiş...

    Oturup aralarında konuşup fikirlerini nasil uygulayacağına karar vermişler...

    Pazartesi sabahı binmişler lüks arabalarına. Belkide kaçıncı defa binmişlerdi o arabaya.. ne ekmek parcası vardi ellerinde... ne de çakıl taşını takip edecekleri patika yol. On-yirmi milyonluk şehir de bunların pek bir işe yarayacağını da sanmiyorum zaten. Burası ne köydü ne kasaba... kocaman bir şehir.

    Derken yurdun önüne gelmişler. Yurt güzel; öğretmenler, kibar ve şefkatli.

    Bir kaç gün aradan geçtikten sonra, babasını okul müdürü arar ve derki "lütfen gelin ve çocuklarınızı alın. Biz böyle çocukları yurda almıyoruz..." demiş. Baba çocuklarını çoktan özlemişti. Sevinerek yurdun kapısına gitmiş çocuklarını kucaklayarak evin yolunu tutar..

    Villalarına geldiklerinde çocuklar pek sevinmemiş olsalarda sevinmiş gibi yaptılar..

    "Hayatım, sana bir sürprizim var!"

    "Ne sürprizi tatlım.?"
    "Ama..."

    "Çocukları getirdim. Yurttan kovuldular."

    Kadin onları görünce bir sevinç heycan o kadar mutlu olmuş ki, sarılmış, öpmüş, koklamış (yalan) riyakârlıgın uç kısmı!...

    Aradan iki gün sonra. Adama "ben bir çocuk esirgemeye verelim diyorum, ne dersin?" demiş kadın

    "Çocukları mı?"

    "Evet!" (Bu evet tehtidkâr bir tavıt almıştı artık.)

    "Ama nereye, yine gelecekler!"

    "Şehir dışına tabi tatlım! , merak etme ben ayarladım. Bir iki evraktan sonra tamam..."

    Hasan ile Gonca yedi-yüz-elli kilometre uzaktadır şimdi. Babası dönüş yolunda bir benzinlikte durup arabasına yakıt alırken , hüzünlüdür. Bu sefer ki bıraktığı yerden hiç emin değildir. Yanliş yer, yanlış mekan, iç huzursuzluk peydah olmuştur yol boyu. Zaten hiç bırakmak istememiştir. O kadın, acaba bana büyümü yaptı.. cadı mı yoksa.. kim bilebilir ki. İçindeki karmaşık soruları bir kenara atar. Benzinlikten bir asit içeceği alıp, evin yolunu tutar.

    Kadının bulmuş olduğu yetimhane uluslararası bir örgütün insankacakçılığı koludur. Sadece kadın satmayıp, çocuk organlarını satmaya kadar götürmektedirler işlerini... yeter ki para gelsindi.


    Sabah oldu aksam oldu, günler geceye vurdu derken. Çocuklar bir televizyon kanalında ünlüler ve de sosyetelerin bir arada olacağı büyük bir buluşma gerceklesecektir.. Gonca Hasan'a "bugün kaçamazsak hiç bir zaman kaçamayacağiz.." der ve işe koyulurlar. Zor olsa da kaçarlar. Ama bir terslik vardir. Yüzelli kilometreyi nasıl gideceklerdir... bir araba bulurlar ve koyulurlar yola. Çarpa çarpa nereye gittiklerini bilmeden öylece bir yol tuttururlar. Tabelalardan birinden saparlar. Bir geyiğe çarparlar , bir kurbagaya, derken şehre de gelirler.

    Tabi kolay olmadı. Ne cadı vardı, ne kazan. Ne de cadiyı kazana atacakları bir düzen. Böylelikle Hasan kilo almak zorundada kalmadım sevincindeydi. Ah! Hansel... :)

    Salonu bulurlar. Kapıdaki badigartları geçemeyeceklerini bilirler. Elbiseleri mahfolmuş durumda; yüzü/gözü, saçı/başı; kir,pis, pasaklı ıyyy. Bu ne hal! bende olsam amam...

    Salonun arka bahcesinden içeri girdiler üst kata ve ordan bir üst kata Grinko'nun vals'ı ile dans vardı. Ve annesi ile babasıni gördü Hasan. "Gonca bak ordalar." Peki oraya nasıl geçeceklerdi... sağda solda kocaman masaların altindan üstünden derken. Biri yakaladı enselerinden. Babalarına bağırmaya başladılar, müzik sustu. Dansçılar oldukları yerde kaldılar.

    "Baba o kadın bizi tacirlere sattı.."

    Kadın adama baktı önce, daha sonra telaşla kaçmak istedi bulunduğu yerden. Merdivenlere geldiğinde ayakkabısı uzun mor elbisesinin eteğine takıldı, merdivenlerden yuvarlandı..

    -öl pis seytan öl - - - :))

    Kadın öldü, bu zaman kadar topladığı çalıp çırptığı paralar da Adama kaldı. Neyse ki bir cadının mücevherleri pırlantaları ormanda pastadan evleri yoktu ama, bol pasta yiyecekleri bolca paraları, onları çok seven bir babaları vardı. Bir dahada asla evlenmedi... bu masalda burada bitti.
    Kadim TATAROĞLU
  • Valhalla’da sıradan bir gün... Kurtlar daha güneşi yememiş, ay ise olabildiğinden çok daha parlak. Ben, Odin ve Bay Thor okey masasında dördüncüyü yani Tanrı Dördüncüyüs’ü beklemekteyiz. Daha dünya böyle bir oyuna şahit olmamış, kimseler fayans dizmemişti...

    Yazarımız destansı gerçeği kendi yorumlarıyla hikâye etmiş, destan içeriğinden hareket ederek olayları okuruna anlatmaya çalışmıştır. Öyle yalın bir dil ile yazmış ki okur yaşını 10 yaşlara kadar düşürmüştür.

    Elini sallasan tanrıya değen bir destanda devler, cüceler, yılan, kurt birbirine dolanmış, her biri sözünün eri yürüyorlar cümlelerin içerisinde. Kitapta Kvasir hariç diğer tanrılar çok aptal ve düşüncesiz gözükmektedir. Yazarın aksine ben bu şekilde düşünmüyorum. Sıradan basit kişilerden bir farkı olmayan Odin ve Thor bana hiç ama hiç keyif vermedi. Zaten İskandinav ülkelerinden tanrı çıkacağını da sanmıyorum. Ne Hint’in Kali’si (Kahli), ne Mısır’ın Osiris’i ve Yunan’ın birçok tanrısındaki olağanüstü güç, akıl dengesi maalesef yok bu kitapta. Çok daha heyecanlı bir hikâyeleme ile karşılaşabilirdik. Loki olmasaydı eğer kitap tamamen çöp diyebilirdim.

    Kitap karakter tanıtımıyla başlıyor. Arkasından hikâyenin öncesi ve sonrasıyla devam edip, ilerleyişi hikâyelere bırakıyor. Olay örgüsü destan kronolojisine sadık kalmış ve hikâyeler ne kadar birbirinden farklı gözükse de aslında birer bütünün parçası olarak kitapta yerini almıştır. Toplamda 13 tane hikâye içeren kitabı ise “Ragnarök” (Kıyamet) sonlandırıyor.

    Odin’in gözünü kendisi için feda ettiğini, Thor’un çekicinin nasıl meydana geldiğini ve kendilerini nasıl bir sona hazırladıklarını konu etmektedir. Lakin tanrıların kurnaz halleri ise bana çok manasız geldi. Gerçekten destandan uyarlanan bir kitapta olağanüstü güçlere rastlamamak çok ama çok acı.

    Yazar tanrıların ölümünü çok basit bir şekilde kapatmıştır. Oysa asıl çarpışma ve diğer bütün olaylar orada yaşanmıştır. Thor’un ve Odin’in ölümleri ve aldıkları canlar hepsi neredeyse bir cümle ile kısaca üzerinden geçmiştir. Yazar son bölümün kopyasını bir şekilde yitirmiş ve yeniden yazmak zorunda kalmış olması “Kıyamet’i” bu kadar basit anlatmasını gerektirmezdi. Ben daha şaşalı bir son beklerdim.

    Sözün özü; ben kitabı beğendim. Kendi türünde okunulabilir ve tavsiye edilebilir.

    Sevgi ile kalın.
  • -E düşünüyorum öyleyse varim
    -Bahçemdeki ağaçlarda varlar ama hiç düşündüklerini sanmiyorum.

    https://youtu.be/MLh0vOADB4I?t=83
  • erkeklerin kadınları dış görünüşlerine bakarak sevmelerine karşılık, kadınlar erkekleri karakterleri için sevme eğilimi gösterirler. Bu noktada, kadınların erkeklerden üstün olduğunu belirtmek gerekir, çünkü onların erkeklerde aradıkları nitelikler, erkeklerin onlarda aradıkları niteliklerden üstündür. Ama iyi bir karaktere sahip olmanın iyi bir görünüşe sahip olmaktan daha kolay olduğunu hiç sanmıyorum; hiç değilse kadınlar, iyi bir görünüşe sahip olmak için ne yapmak gerektiğini, erkeklerin iyi bir karaktere sahip olmak için ne yapmak gerektiğini bildiklerinden, daha iyi bilirler.
  • Boşaltın, kapatıyoruz… Erkek istemez; bir yetmişlik rakı, az da peynir çözer işimizi.

    Tuhaf bir kitap, yazar demek istediklerini, içinde biriktirdiklerini adeta okuruna kusmuş. Hiçbir halden hoşnut değil hikâyelerinde, hep bir şeylerden dert yanmış, rakıdan teselli bulmuş ve erkeklerden soyutlanmış. Bütün hikâyeleri kadın ağzından dökülmüş kelimelere…

    Ergen edebiyatından hallice…

    Yazarı hiç tanımadığım halde; okuduğum hikâyelere istinaden kendisinin bir feminist olduğuna ikna oldum. Hiçbir şeyden tatmin olmayan bir Türk kadını… Her dem erkeklerden zokayı yutmuş ve kendini aydın sanan bir kimliğe bürünmüş… Çok itici geldi bana… Bir kadın rakı içiyorsa yalnızdır, keza yazarda öyle sanırım. Aşırı derece de kasvetli, karın ağrısı çeken hikâyeler.

    Halı yanığı…

    Çok değişik fantezileri olduğunu da düşünmeden edemedim. Hikâyelerde bir cinsellik havası, etik olmayan beraberlikler, eylem, gezi tarzı söylevler vardı. Hoşnut bırakmadı bunlar. Ayrıca “dizlerdeki halı yanığı” ise nasıl bir fantezinin ürünüdür aşırı derece de merak ettim. Yazarın çok iyi bir gözlemci olduğuna karar verdim.

    Kitap 25 tane hikâyeden oluşuyor. Sadece “Arif” adlı hikâyeyi beğendim diğerleri benim için sonlandırılmamış hikâyeler olarak kaldı. Yazarın cümleleri hikâyelere nazaran güzel ve manalı, cümlelerini beğendim.

    Sözün özü; okunulabilinir ama tavsiye edeceğimi sanmıyorum.

    Sevgi ile kalın.
  • Aman Allah'ım havaya uçan serçelerden gökyüzünü göremiyordum bile… Her yer kuşlarla
    dolmuştu. Ötüşleri havayı sarmış kulağıma bir melodi gibi geliyordu. Bunu yapanın kim
    olduğunu tahmin etmek zor değildi. Ve tahminim de yanılmamıştım.
    ''Artık sizin bir deli olduğunuza şüphem kalmadı.''
    ''Bahçenizde hiç kuş kalmamıştı. Bir eksiklik vardı. Daha güller var. Hem de her renkten.
    Gerçekten güzeller. Ama sizden güzel olamazlar. Daha önce sizin kadar güzel bir şey
    gördüğümü hiç sanmıyorum.'' Dedi..

    NEDEN-SELVİ ATICI-PDF
  • Sevgili babacığım,

    Belki hatırlamazsın ama bugün sen öleli tam iki yıl oluyor. Ne yazık ki bu süre içinde ben daha iyi ve akıllı olamadım; bu fırsatı da kullanamadım. Oysa yıllar önce, bazı zamanlar, sen olmasaydın bir çok şey yapabileceğimi düşünürdüm. Şimdi artık suçun kendimde olduğunu görmek zorundayım.

    Sana bazı şeyleri anlatamadım. Bir iki yıl daha yaşasaydın ya da dünyaya dönseydin – kısa bir süre için- her şey başka türlü olurdu sanki. Çaresizlik yüzünden bir çok şeyin anlamı kayboluyor. Sen olmadıktan sonra sana yazılan mektup ne işe yarar? Fakat ben artık bir meslek adamı oldum babacığım. Yakın çevremde seninle ilgili bir hatıramı anlattığım zaman, “Ne güzel” diyorlar, “Bunu bir yerde kullansana.” Onun için, çok özür dilerim babacığım, seni de bir yerde, mesela bu mektupta kullanmak zorundayım. Geçen zaman ancak böyle değerleniyormuş; insanın geçmiş yaşantısı ancak böylece anlam kazanıyormuş. Ben, seninle ilgili olayları anlatırken aslında senin nasıl bir insan olduğunu belli etmemeye çalışıyorum; aklımca asıl babamı kendime saklıyorum. Sonra da seni anlamadıkları zaman onlara kızıyorum. Bana kızınca –bu çok sık olurdu- “Senin aynadan gördüğünü ben ‘dıvardan’ görürüm,” derdin. Annemle birlikte ‘dıvar’ sözünle alay ederdik. Ben de şimdi küçüklerime karşı –artık benden küçük olanlar da var babacığım- bu cümleni kullanıyorum, gülüyorlar. Bu sözü kullanırken aslında amacımın ne olduğunu sezmiyorlar tabii. Seni gülünç duruma düşürmek istediğimi sanıyorlar. Herhalde, ben tam belirtemiyorum ne demek istediğimi. Gülümsemenin içindeki sevgiyi demek ki anlatamıyorum. Şimdiki gençler başka türlü babacığım; her sözden tek anlam çıkarıyorlar. Ben de o zaman çileden çıkıyorum gerçekten: asıl amacımı unutup seni onlara beğendirmeğe çalışıyorum. Aslında bu çabanın anlamsızlığını sezmiyor değilim. Ülkenin en zengin adamı senin paltonu tutarken ya da, “Rica ederim Cemil Bey, müsaade buyurun.” Diyerek ‘bizzat kendisi paltoyu giydirmekte ısrar ederken’ senin gibi hissedemedikten sonra, insan o paltonun içinde kendisi varmış gibi gururlanmadıktan sonra, seni beğenmeleri hatta anlamaları neye yarar? Ya da meclise ilk girdiğin sıralarda, başkandan birkaç gün için izin istemeye gittiğin zaman, “Cemil Bey siz galiba yenisiniz.” Diyen başkanın karşısında senin gibi utanmadıktan sonra insanın böyle küçük ayrıntıları öğrenmesinin ne anlamı var? “İstediğiniz zaman izin yapabilirsiniz Cemil Bey, bana gelmenize lüzum yok,” sözünü duyunca kim senin gibi ferahlayabilir?

    Bunlar bildiğin şeyler babacığım; sana biraz da bilmediklerini anlatayım: mesela, cenaze törenin nasıl oldu? Cenaze namazın nasıl kılındı? Genellikle bir aksilik olmadı babacığım. Ben ağladım. Okulda o günlerde ‘hatırı sayılır’ bir durumda olduğum için oradan bir otobüsle bir miktar öğretim üyesi ve bir çelenk gönderildi. Hayatın boyunca hiç görmediğin bazı kimseler ellerini önlerine kavuşturarak ve başlarını eğerek ölümün anlaşılmaz gerçeği üzerinde düşünüyormuş gibi yaptılar mezarının başında. Tabut çukura konulduktan sonra üstüne büyük beton bloklar yerleştirildi. (Bu teknik geleneği sevmiyorum babacığım; aşılmaz engellere karşıyım.) Seni, annemin yattığı mezarlığa gömmedik. Bazı yakınlarım öyle uygun gördüler. İnsanlar arasında, onlar öldükten sonra bile anlaşmazlıkların sürüp gitmesini istiyorlar. Benim üzüntümden yararlanarak seni mezarda annemden ayıran yakınım, aslında öteki dünyaya filan hiç inanmaz. Oysa bana, “Annen böyle isterdi,” dedi. Sen bu adamı sevmezdin ve nedense ona yakınlık gösterdin. Buy nedenle hiç hakkı olmadığı halde sana ‘babacığım’ derdi. Artık ben akraba olmayanların birbirlerine ‘anneciğim, teyzeciğim, oğlum, kardeşim’ diye seslenmelerine bütünüyle karşıyım babacığım. Artık gerçek bir akrabam kalmadığı için, bütün bu soğukluklara karşıyım. Herkes birbirine adıyla hitap etsin. Mantığı seven bir insan olarak senin de bu düşünceye karşı pek bir diyeceğin yoktur sanıyorum.

    Sen öldüğünden beri gittikçe daha ‘muhafazakar’ oluyorum babacığım. Mesela, Allah kimseyi genç yaşta anasız, babasız bırakmasın filan diyorum. Sana oranla daha ‘münevver bir zat’ sayıldığım ya da kendimi öyle sandığım için, bu yargıya bir ‘filan’ sözünü eklemeyi de ihmal etmiyorum. Aramızda ‘irfan’ bakımından –görünüşte- bir fark olduğu doğrudur. Sen böyle görünüm inceliklerini akıl edemeyecek kadar saf olduğun, yani benim gibi ‘zıt kuvvetlerin muhasalası’ olmadığın için belki de bu yazdıklarımı biraz karışık buluyorsun. Aslında karışıklık içimdedir ve bu mektubu yazma isteğim, karışık ruhumun kapıldığı samimiyet buhranlarından biridir. Bu buhran, genellikle senin ölümünden sonra içimde daha kuvvetle hissettiğim Cemil Beyi yaşatma çabasıyla ilgilidir. İçimde benden ayrı olduğunu sandığım bir de Cemil Beyin bulunmasına sen ‘tezyid-i şahsiyet’ mi yoksa ‘taksim-i şahsiyet’ mi dersin pek bilemiyorum.

    Benzer taraflarımız olduğu bir gerçektir. Sen üstüne başına dikkat etmezdin; bense ne kendime bakıyorum nede arabama. Uzun yıllarını geçirdiğin büyük şehrin sokaklarında ikimiz de kir içinde dolaşıp duruyoruz. (Annem duymasın.) Bazen arabayı bir ara sokakta durdurarak küçük ve karanlık meyhanenin birine giriyorum. Senin deyiminle ‘tedrici intihar’. Bununla birlikte, bazı yazı denemeleri –bu mektup gibi- yaptığım için, arkadaşlar arasında –bu içki ve perişanlık gibi bütün tutarsızlıklarıma rağmen- oldukça ilgiyle karşılandığım söylenebilir. Sağ olsaydın yazdıklarımdan bir satır anlamamakla birlikte gene de benimle öğünürdün sanıyorum. Galiba biz, babacığım, birbirimizi hep böyle anlamadan sevdik. Aslında yazdıklarım senin deyiminle ‘uydurma’ şeylerdi; annemin seyrederken ağladığı filmler ya da okurken duygulandığı romanlar gibi ‘hepsi uydurma’. Sana yazdığım bu satırların da bir kısmı ‘uydurma’ olabilir; sana açıklamakta zorluk çekeceğim bazı nedenlerle senin anladığın biçimde bir gerçeklikten uzaklaşmak zorundayım. Ayrıca gerçek ya da uydurma olan bu satırları benim hissettiğim şekilde anladığından da şüphedeyim, hatta anlayıp anlamadığını da bilemiyorum.

    İşte böyle babacığım, bazen de gerçeklik buhranlarına kapılıyorum. Bu yüzden sana gerçeklerden, senin de karşı çıkmayacağın gerçeklerden söz etmek istiyorum. Bugünlerde özellikle ansiklopedik gerçeklerin çok tutulması ve ilgi duyduğum, sevdiğim kimselerin gittikçe unutulması yüzünden, baştan aşağı gerçeklerle dolu ve birçoklarına göre önemsiz sayılacak hayat hikayelerinden meydana gelen bir ansiklopedi yazmak istiyorum. Buna benzer denemelerim oldu. Ama onlarda senin deyiminle gerçekten ‘uydurma’ şeylerdi. Bu nedenle babacığım, herkese açıkça ilan ediyorum: 1892 de doğdun. Ülkemizin ortalama ömür sınırını çok aştın. Duyduğuma göre İsveç ortalamasını filan bulmuşsun. Köyde, kasabada, taşrada yetiştin. Olgunluk çağı denen döneminde, ülkeyi yönetenler daha kalabalıkmış gibi görünsün diye, taşradan getirilerek onların arasında yer aldın. ‘Fırka katib-i umumiyesi’nin ya da daha başka ‘ekabir’in gözüne girmek için kürsülerde bağırmak gibi bir münasebetsizliği beceremediğinden, bugün benim özel ansiklopedimin dışında yer alacağını hiç sanmıyorum. Sessiz faziletlerin heykeli dikilmiyor ya da onun gibi bir şey. Büyük şehirde, ülkeyi yönetenlerin toplandığı salonda neden bulunduğunu hiç düşünmedin. Ayrıca insanın evrendeki yeri konusunda da düşüncelere daldığını sanmıyorum. Fakat –bu söylediğim gerçekten gerçek babacığım- ben bütün bunları düşündüğüm halde yerimi bulamadım. Beni daha iyi yetiştirseydin, mesela ne bileyim yabancı ülkelere filan gönderseydin, bugünkünden daha esaslı olmasam da, kendimi ifade ve eşya ile münasebetimi tayin ve kainattaki yerimi tespit gibi hususlarda daha becerikli olurdum. Sen her zaman tutarlıydın; olduğun gibi olmaktan gurur duyuyordun; olduğun gibi davranıyordun. Bense küçük hırslar yüzünden bocalıyorum; senin deyiminle ‘iki cami arasında beynamaz’ ya da senden önce senin gibi rahmetli, olan Numan Beyin deyimiyle ‘güreş, güreş, Hacı Muhammed altta’ bir durumdayım. ‘Tedrici inhitat’ oluyorum senin anlayacağın. Görüyorsun senin hayat hikayeni bahane ederek gene kendimden bahsediyorum. Senin asaletini tevarüs etmediğim için her fırsatta kendimi ileri sürmek gibi bir zillete tenezzül ediyorum. Neyse, sana dönelim babacığım. Hiçbir savaşa katılmadın ve kelimenin bilinen anlamıyla hiçbir kahramanlık göstermedin. Bu nedenle madalya filan gibi manevi ödüllerden yararlanmadığın gibi han-hamam-çiftlik gibi maddi ödüllerin üstüne de oturmadın. Siyasetin içinde yaşadığın halde siyaseti bilmediğin için barış döneminde de başarılı olamadın. Bu bakımdan sana yöneltebileceğim en kuvvetli tenkit şudur; kendini sunmasını hiç beceremedin babacığım. Hemşerilerinin büyük şehirde kaldıkları hanları ziyaret ederek onlara kartvizitlerini dağıtmadın, dairelerde seçmenlerinin işlerini takip etmedin. Bütün yaptığın, seçim bölgene gittiğin zaman eğer ramazansa sokakta sigara içmemekten ibaret kalmıştır. Kendini çok beğendiğin halde kusurlarını bilmediğin gibi, meziyetlerinin de farkına varmadın. Genellikle sert, duygusuz ve bencil göründün. Bu özelliklerinde huysuz bir çocuğa benziyordun. Çocuk diyorum, çünkü kötü huylarından bir ‘menfaat temini cihetine’ gitmedin. Bana sorarsan, hemen bütün konularda çocukça yani samimi fikirler ileri sürdün; bununla birlikte bu davranışlarının ev içinde ‘menfi neticeler tevlid ettiği’ oldu. Ben bu sonuçlardan çok yakındım ve ‘asi evlad durumuna müncer oldum’. Birlikte yaşadığımız günlerde, bütün beğenilerim sana karşı duyduğum tepkilerle oluştu. Sen klasik Türk müziğini ‘goygoyculuk’ olarak niteledin; batı müziğine tepkini de sadece, ‘kapat şunu’ biçiminde gösterdiğin için ben, her ikisini de sevmeyi görev saydım kendime. Kültür hakkında öteki yargıları da pek iç açıcı değildi. Özetle, çevrendeki her şeyi kesin çizgilerle ikiye ayırdın. (Bu bakımdan da sana benzediğimi itiraf etmeliyim.) Dünyada yalnız güzellerle çirkinler vardı, bir insan ya akıllıydı ya da aptal, senin gibi başını dik tutmasını bilemeyen bütün insanlar dalkavuktu; sana benzemeyen kibar davranışlı insanları da züppelikle suçlardın. Biz –annemle ben- sana itiraz ederdik; fakat ben farkına varmadan senin orta yola fırsat vermeyen bu acımasız sınıflamalarını benimsemişim babacığım. Üstelik –en kötüsü de bu galiba benim için- böyle olduğumdan gizlice memnunluk duyar gibiyim ki, işte asıl buna dayanamıyorum; çünkü ben babacığım, biraz da duygularımın ‘romantik’ bölümünü, sen kızacaksın ama, annemden tevarüs ettim. Özellikle bazı kitapları okuduktan sonra, içimdeki bu aşağılık çelişkilerin daha da farkına vararak, senin hiç anlamayacağın bir biçimde sabit gözlerle boşluğa bakıp duruyorum. Senin işin bir bakıma kolaydı babacığım. Birçok şeyi yok sayarak belirli bir düzen içinde yaşadın. Sinemaya gitmedin. Hiç roman okumadın. Zeytinyağlı enginar yemedin. Yabancı ülke özlemi çekmedin. Kimseye hediye almadın. Evde kuşkonmazdan başka bitki yetiştirmedin. Yalnız halk türkülerini sevdin. Basit beğenilerinin yanında beni şaşırtan duyarlıkların vardı. Bir örnek vermek gerekirse

            Çalkan Karadeniz çalkan
            Gemiler açıyor yelken

    gibi beni çok duygulandıran bir masal türküsünün yanısıra

           Yekte yavrum yekte
            Pastırmalar yükte

    türküsünü de aynı keyifle söyledin ve dinledin. Ben sonradan edindiğim bir duyarlıkla, ikincisini sanki alaya alıyormuşum gibi değerlendirerek işin içinden çıkmayı denedim: şu ‘filan’ sözünü, basit duygululuklarımı gizlemek için kullandığım gibi filan.