• ALLAHIN RASULÜNÜN BİR TARİFİ:

    Ümmü Ma'bed kendisine Allahın Rasulünün nasıl biri olduğunu soran eşine anlatıyor;

    Güzel görünüşlü, nur yüzlü, güzel ahlaklı, onu ne göbeklilik ayıplı yapmış, ne de gövdeye göre küçük başlılık ona uğramış.

    Güzel ve şirin, gözlerindeki siyahlık simsiyah, beyazı bembeyaz;
    kaşlarının tüyleri uzun, sesinde hafif kısıklık olan, boynu uzunca, göz renkleri keskin ve berrak, sürmeli, hilal kaşlı, saçlarının siyahı koyu;
    sustuğu zaman kendini vakar bürüyen, konuştuğunda zarafet bürüyen;
    uzaktan insanların en güzeli yakından en şirini en tatlısı;
    tatlı sözlü, sözü tane tane, ne ağır konuşan, ne hızlı konuşan, konuşması dizili inci dökülüşü gibi;
    orta boylu, hiçbir göz onu ne kısalıktan dolayı küçümser, ne de uzunluktan dolayı kınar. İki dal ortalaması bir dal, üçünün en güzel görüneni...
    Kıymeti en değerlisi; yol arkadaşları onu çevrelemiş, birşey söyleyince onu can kulağıyla dinlerler. Emredince emrine koşarlar. Hizmetine koşulan, etrafına toplanılan. Yüzünü ekşitmeyen, kınama yapmayan bir zat.

    |
  • Hz. Muhammed’in sermayesini işlettiği büyük tüccarların başında Hz. Hadice gelir. Hadice o kadar zengindir ki Mekke’den Yemen ve Şam’a kalkan ticaret kervanlarının yarısı tek başına ona ait malları taşımaktadır. Ve Hz. Hadice, “yetimlerin anası” olarak anılacak ölçüde iyilik yapmaya da açık bir insandır.

    Hz. Muhammed’den, “Güvenilir” unvanıyla anılmaya başlanması Hz. Hadice’nin de dikkatini çeker ve o sıralarda kaldırmaya hazırlandığı bir kervanın yönetimini O’na teklif eder. Hz. Muhammed kabul eder. Yanında Hz. Hadice’nin gözü-kulağı olmak üzere köle Meysere de vardır. Hz. Muhammed’e ücret olarak genç bir erkek deve verilir. Sefer, son derece karlı geçer. Bundan sonra da arka arkaya Şam’a ve Yemen’e başka seferler düzenlenir. Bunlar üçyüz kişi ve binbeşyüz deveden oluşan dev kervanlardır. Mekke’de pek çok insan bu kervanların yöneticisi olabilmek için can atsa bile Hz. Muhammed’in halası Safiyye, yeğeninin başka insanların hizmetinde, ücret karşılığı çalışıyor oluşunu içine sindiremez ve tepkisini o kervanlardan birinin Mekke’den uğurlanışı sırasında gösterir. Ağlayarak, babasının ve Hz. Muhammed’in babası olan kardeşinin ruhlarına seslenir:

    “Ey Abdülmuttalib, ey Abdullah” der, “mezarlarınızdan kalkıp, bakın da şu mübareğin halini görün!”

    Hz. Muhammed de duygulanır. O da gözyaşını tutamaz. Kendisini uğurlamaya gelen akrabalarına sadece:

    “Beni sakın unutmayın.” diyebilir. Bu da peygamberlik eğitiminin bir parçasıdır. Kibir gibi bir duygunun gelişmesi engellenmekte ve tevazu duygusunu içselleştirmesi sağlanmaktadır.

    Son olarak, Hz. Hadice’nin Şam’a göndermek üzere çok büyük bir kervan hazırlamakta olduğu duyulur. Birçok Mekkeli bu kervanın yöneticiliğine talip olur. Fakat doğal çekingenliği ve mahcubiyeti Hz. Muhammed’in de kendiliğinden gidip iş istemesini engeller. Devreye amcası Ebu Talib girer. Hz. Muhammed’den O’nun adına Hz. Hadice ile konuşmak için onay alır ve Hadice’nin kapısını çalar. Hz. Hadice hiç itiraz etmez. Kervanı Şam’a Hz. Muhammed götürecektir. Fakat ücret belirsizdir ve Ebu Talib ikinci bir kez bunun için de devreye girer. Hz. Hadice ile bir daha görüşür. Normal ücretin iki katını ister. Hz. Hadice oralı bile olmaz:

    “Sen bu ücreti düşmanım için bile istemiş olsaydın hiç itirazsız kabul ederdim. Oysa bize dost ve akraba biri için istiyorsun.” der. Hz. Hadice anlaşılmaz bir biçimde neşe ve sevinç doludur.

    Bu kervanda birçok dikkat çekici olay yaşanır. Mal yüklü develerden ikisi yorulup geride kalmaya başlamıştır. Hz. Muhammed develeri bizzat tedavi eder. Ayaklarının altını ve kemiklerini elleriyle uzun uzun ovalar. Develer, kısa sürede iyileşir, dinçleşir. Mallar, Şam’a yakın önemli bir pazar olan Busra çarşısında, o güne kadar görülmemiş bir kârla satılır. O kadar ki kervanda Hz. Hadice’nin gözetmeni olarak bulunan Meysere bile:

    “Ey Muhammed” der, “Hadice için 40 yıl ticaret yapsaydık yine de sayende elde ettiğimiz şu kazançtan daha fazlasını gerçekleştiremezdik!”

    Meysere’nin kalbinde Hz. Muhammed’e karşı derin bir hayranlık ve sevgi oluşur. Ve Mekke’ye döndüklerinde bütün duygularını Hz. Hadice ile paylaşır. Fakat Hadice, Hz. Muhammed’e hayran olmaya dünden hazırdır zaten.

    Hadice, 40 yaşındadır. Yani Hz. Muhammed’den 15 yaş daha büyük. İki evlilik geçirmiştir ve üç tane de çocuğu vardır. Medine’de ünvanı “Tahire” yani “temiz ve namuslu kadın”dır. Ve şimdi de Hz. Muhammed’e âşık olmuştur. En yakın arkadaşı Nefise bu hayırlı işin aracısı olur. Hz. Hadice önce ona açılır. Nefise:

    “Merak etme sen ve bu işi bana bırak.” der. Sonra da soluğu Hz. Muhammed’in yanında alır. Bu işler için tam da biçilmiş kaftan olan Nefise, erkeklerin karşısında çekinmeden rahat konuşabilen bir kişiliğe sahiptir. Ve deyim yerindeyse Hz. Muhammed’e cepheden yüklenir:

    “Ey Muhammed!” der, “Niçin evlenmiyorsun?” Hz. Muhammed, şaşırır, utanarak:

    “Evlenecek kadar param yok!” diye cevap verir.

    “Eğer seninle evlenmek isteyen zengin, güzel ve saygın bir aday bulursan?”

    “Bu kim olabilir ki?”

    “Hadice!”

    “O’nun beni kabul etmesi olanaksız! Mekke’nin bütün zenginleri kendisini istiyor fakat o hiç birinin yüzüne bile bakmıyor.”

    “Sen orasını bana bırak.” der Nefise ve hızla Hadice’nin yanına döner. Hadice sevincinden havaya uçacak gibi olur. İkinci görüşme Hz. Hadice ile Hz. Muhammed arasındadır. Hz. Muhammed’in mahcubiyetinden yüzü yerde, Hz. Hadice ise sevinç ve heyecan içindedir.

    “Amcamın oğlu” der, “ bu insanların arasında en güvenilir, en erdemli, en dürüst ve en iyi huylu olduğun için seninle evlenmeyi arzu ettim. Amcam, Esed oğlu Amr’dan beni iste!” Hadice’nin babası Huveylid yıllar önce vefat etmiştir. Evet, o gün Hz. Muhammed’de Hadice’nin saydığı bütün nitelikler vardır ama ayrıca, Hadice’nin görüp de söyleyemediği başka şeyler de vardır.

    25 yaşında olan Hz. Muhammed, alabildiğine yakışıklı bir erkektir. Kırmızı yanaklara, iri, siyah ve son derece de keskin gözlere sahiptir. Hem de Ülker takımyıldızının onbirini de seçip, sayacak kadar… Göz yuvarlakları geniş, kirpikleri ise uzundur. Teni beyaz fakat güneşten bronzlaşmıştır. Görenlerin inciye benzettiği parlak dişleri vardır. Alnı geniş, başı iri ve vücudunun diğer organları ile orantılıdır. Kaşları ise burnunun üst hizasında birbirine kavuşacak kadar yakın ve hilal şeklindedir. Burnu uzun ve kemerlidir. Yüzü nur gibi parlar. Saçları, sakalıyla beraber sık ve siyahtır. Ayrıca saçları, kıvırcık, düz arası, hafif dalgalıdır. Zaman zaman onları omuzlarına düşecek kadar uzatır. Karnı göğsüyle aynı hizadadır. Boyu ortadan biraz uzun, vücudu kaslı ve sıkıdır. Göğsü geniş, bacakları ince ve uzundur. Gövdesinde göğsünden göbeğine doğru inen ince bir çizgiden başka hiç kıl yoktur… El ayaları dolgun, ayakları ise muntazamdır. Sesi tatlı ve berraktır. Tane tane konuşur, öyle ki isteyen biri ağzından çıkan kelimeleri tek tek sayabilir. Yürüyüşü yokuş aşağı iniyormuş gibi öne doğru ve hızlıdır. Ellili yaşlarındayken bile arkadaşlarından biri O’nun güzelliğini anlatırken “dolunaydan bile daha güzeldi” diyecektir.

    Kesin tavırlıdır. Ne yaparsa yapsın bütün dikkatini işine verir ve vücudunun duruşuyla da bunu belli eder. Giysisi dikenlere takılsa bile asla omuzunun üzerinden geriye dönüp bakmaz, bütün vücuduyla döner. Biriyle konuşurken yan durmaz, muhatabını tam karşısına alarak konuşur. Tokalaştığında, elini karşısındakinden önce çekmez. Çocukluktan delikanlılığa geçerken amcalarından aldığı derslerle keskin bir okçu, iyi bir kılıç adamı ve güçlü bir güreşçidir.

    Ve işte bu Muhammed için hemen kız istemeye gidilir. Amca Ebu Talib, yanına yeğeni Muhammed’i de alarak, her şeyi kendi kulaklarıyla duymak için Hadice’nin yanına gider. İnsanlar şaşırmakta haklıdır çünkü bu evlilik kolay kolay akla gelebilecek bir olay değildir. Hz. Hadice, Hz. Muhammed’in bütün anlattıklarını onaylar ve:

    “Ey Ebu Talib amcama git de beni Muhammed’e iste!” der. Ebu Talib’in cevabı:

    “Ey Hadice benimle şaka yapma!” olur. Hadice ise çok mutlu ve bir o kadar da ciddidir.

    “Bu işi ALLAH yaptı.” diye cevaplar Ebu Talib’i. Ebu Talib hızla yerinden kalkar ve Hadice’yi istemek için amcası Esed oğlu Amr’a gider. Yanında Hz. Muhammed’in diğer amcalarından Abbas ve Hamza da vardır. İsteme seremonisinden sonra hızla nikâh töreni hazırlıklarına başlanır. Hz. Muhammed ise bütün bunlar olurken sessiz, mahçup, heyecanlı ve mutludur. Hz. Muhammed’in ve Hz. Hadice’nin akrabaları ve yakınları yaklaşık 200 kişi olarak toplanır. Karşılıklı olarak yapılması adet olan konuşmalar yapılır, yemekler yenir ve Hz. Muhammed ile Hadice dünya evine girer. Hz. Hadice’nin mihri 500 dirhem gümüş ve 20 genç deve olur. Fakat bu, Hadice’nin serveti ve ona daha önce yapılmış olan teklifler göz önünde bulundurulduğunda, gelin ve damadın onurlarını korumaya yönelik göstermelik bir miktardır. O kadar ki Hz. Hadice sevincinden, düğün töreninde bulunan Hz. Muhammed’in sütannesi Halime’ye bile 40 baş koyun hediye eder.

    Fakat bu düğüne sevinmeyen biri de vardır. İslam’a davet dönemi başladıktan sonra, ölünceye kadar Hz. Muhammed’in baş düşmanı olacak olan Ebu Cehil… Çünkü o da Hz. Hadice ile evlenebilmek için çok uğraşmış, Hadice’ye servet denebilecek ölçülerde mihir teklif etmiş ve her defasında da kesin bir red cevabıyla karşılaşmıştır. Nikâh haberini duyunca hırsından ve kıskançlığından nefesi kesilecek gibi olur ve sadece:

    “O Hadice” der,“evlenmek için bula bula Ebu Talib’in yetimini mi bulmuş!” Daha sonra göstereceği azılı düşmanlıkta muhtemelen Hadice’nin “seçiminin” önemli bir payı vardır.

    Hz. Hadice’nin daha önceki evliliklerinden olan çeşitli yaşlarda üç çocuğu vardır. Hz. Muhammed onlara öz baba gibi olur ve onlar da Hz. Muhammed’e öz evlat gibi… Öyle ki bunlardan biri olan Hind, doğrudan Hz. Muhammed tarafından yetiştirilecek, İslam’a çağrı dönemi başladıktan sonra, ilk iman edenlerden olacak ve o uğurda, Hz. Muhammed’in yaşamı boyunca yapılan bütün savaşlara katılacaktır. Adı yine Hind olan bir kız çocuğu ise ilk doğuracağı çocuğa üvey babasının ismi olan Muhammed’ i verecek kadar O’nu sevecektir.

    Evliliğin ilk günleri Ebu Talib’in evinde geçer ve sonra Hz. Hadice’nin evine taşınılır. Fakat Hz. Hadice’nin ailenin maddi bütçesine olan katkısı sadece bu evden ibaret kalır. Bu koşullar altında kolaylıkla akla gelebilecek olanın tersine, ailenin geçimi tamamen Hz. Muhammed tarafından karşılanır. Hz. Hadice’nin parası aile bütçesine karıştırılmaz. Hatta Hz. Muhammed bundan sonra da yıllarca, eskiden olduğu gibi, Hadice’nin sermayesini işletmeye devam eder. Ve muhtemelen, eşine ait olduğu için de bu defa her hangi bir ücret almadan…

    Ve sonra bu evde 25 sene sürecek mutlu bir yaşam başlar. Altı çocukları da burada dünyaya gelecek ve Hz. Hadice, kocasının davası uğrunda bütün servetini, bir kefen bezi bile alamayacak kadar tüketmiş, fakat mutlu ve huzurlu bir biçimde yine bu evde vefat edecektir. Ve Hz. Muhammed yine bu ev sayesinde, çocukluk arkadaşı ve İslam davetinden sonra da en yakın yardımcısı Hz. Ebubekir’le komşu olur.
  • Ey hilâl kaşlı! Bana güzel gösterdiğin her şeyi bir bir elimden alıyorsun.
  • Mahzûnsun, hayransın 0 güzel gözlerle sürmeli ceylansın Ey hilâl kaşlı,
    ağlıyor musun?
  • 139 syf.
    ·19 günde·Beğendi·Puan vermedi
    ..
    Her ay Sezai Karakoç"tan bir kitap okumaya çalışıyorum. Bu ay 4. kitap olarak 'Samanyolunda Ziyafet' nasibimize düştü.
    Şimdiye kadar böyle bir "oruç anlatısı" ne okudum ne dinledim.
    Yüksek idrak seviyesinde orucu daha doğrusu kendini ve Rabb'ini bilme bilinci."İlim ilim bilmektir" hikmeti.

    Orucu niçin tutarız? sorusunun cevabının 'fakirlerin halini anlamak için' tutarsızlığının yerine çok daha derinlerde dolaştırmak suretiyle bir farkındalık kazandırması. Havada kalmayacak bir farkındalık. Zira sana seni anlatıyor Üstad. Oruçla girdiğin hallerini bir bir diziyor önüne sen onları inci taneleri olarak topluyorsun.
    "Oruca, gök şahidi oruca mahsus besinler,
    Yükseltilen dualar, derinleşen secdeler,
    Kur'an sesi ile aydınlanan ikindiler,
    Allah adıyla diriltilen geceler"
    Orucun Ramazan ayının gelişinin bir anda oluşu ve herkesi atmosferine bürüyüşü kimseyi ayırmaksızın özel bir zamanın özel bir ışığın dünyaya, eşyaya, insanın kalbine yayılışı ki bir yerde,
    "Dünya sessiz sedasız düzeliyor"
    diyor.

    Bu kadar, bütün naralarımız, kavgalarımız savaşlarımız, ideolojilerimiz, dünya anlayışlarımız, büyüyen benlik iddialarımız hepsi kırılıyor, çatırdıyor dağılıyor ve her biri o zamana, hilalin ince bir hurma dalı hali ile birlikte özel bir döngüye giriyoruz.

    "Oruç içimizde batmayan bir ayın geceden gündüze taşınmasıdır.Bir ramazan gününün saatleri ilerledikçe içimizdeki ay büyür büyür; ilkin kurumuş bir hurma dalı kadar ince sonra kalın kaşlı hilal...".

    Ramazan hilali ile insanı özdeşleştirmesi.. Orucun yani gelen hilalin içimizde de bir hilalle başlaması..
    Bir ayın sonuna kadar onu taşıyışımız.Önce hurma dalı gibi ince iken sonra onu büyütmemiz sonra tekrar hurma dalı haline yani tekrar başlangıca.Dairesel bir döngüyü tamamlayarak dikey yolculukta bir adım daha atmak. Bizi pişirmesi orucun bize onarması...
    Üstat bunları kitapta çok güzel anlatmış. "Bilen bilir ay insanın kalbi ile ilgilidir." diyor.
    İslam, insanın Rabb'i ile kulları ile eşya ile arasındaki ilişkiyi düzenler ne olması gerektiğini öğretir diyoruz. İşte bunu en iyi en somut en keskin şekilde oruçta buluyoruz.

    Şöyle diyor ; "İslam bir yerde yine insanı melankoliye düşmekten yani eşya ile ilgisini kesmekten korur kainatı yeniden yaşamaya değer bir yer haline getirir, insanı yeni doğmuşcasına yaşamaya hevesli iştihalı bir yeni insan yapar."

    Melankoliyi eşya ile münasebetinden açıklaması çok ince ve orucun buna şifa olması.

    Kitabın anlattığı çok şey var. Orucun mektep oluşunu ve bunu nasıl bir etki ile insanı onarması ve bayramla birlikte mezun edişini okuduk..
    Her Ramazan da tekrar okunmalık bir eser..
  • ŞARKI

    Fâriğ olmam eylesen yüz bin cefâ sevdim seni

    Böyle yazmış alnıma kilk-i kazâ sevdim seni

    Ben bu sözden dönmezem devr eyledikçe nüh felek

    Şâhid olsun aşkıma arz u semâ sevdim seni

     

    [ Yani:

    Yüz bin cefa eylesen vazgeçmem sevdim seni

    Kaderin kalemi alnıma böyle yazmış sevdim seni

    Dokuz felek döndükçe ben sözümden dönmem

    Arz ve sema aşkıma şahit olsun sevdim seni ]

     

     

    Bend-i peyvend-i dilim ebrû-yı gaddârındadır

    Rişte-i cem’iyyetim zülf-i siyeh-kârındadır

    Hastayım ümmîd-i sıhhat çeşm-i bîmârındadır

    Bir devâsız derde oldum mübtelâ sevdim seni

     

    [ Yani:

    Gönül ipimin bağı zalim kaşındadır

    Bedenimin ipliği siyah saçlarının zülfündedir

    Hastayım, iyileşme ümidim baygın bakışlarındadır

    Devası olmayan bir derde tutuldum sevdim seni ]

     

     

    Ey hilâl-ebrû dilin meyli sanadır doğrusu

    Sûy-i mihrâba nigâhım kec-edâdır doğrusu

    Râ kaşından inhirâf etsem riyâdır doğrusu

    Yâ savâb olmuş veya olmuş hatâ sevdim seni

     

    [ Yani:

    Ey hilal kaşlı, gönlün isteği sanadır doğrusu

    Mihrab cihetine bakışım eğri haldedir doğrusu (namaza atıf)

    Ra (harfine benzer) kaşından dönsem riyadır doğrusu (senden gayrıya yönelsem)

    Ya sevap veya hata olmuştur sevdim seni ]

     

     

    Bî-gubârım hasret-i hattınla hâk olsam yine

    Sıhhatim rûh u lebindendir helâk olsam yine

    Tîğ-i gamzenden kesilmem çâk çâk olsam yine

    Hâsılı beyhûde cevr etme bana sevdim seni

     

    [ Yani:

    Tozsuzum, yüzünün hasretiyle toprak olsam (da) yine

    Sıhhatim, yüzün ve yanağındadır helak olsam (da) yine

    Gamzenin okundan kesilmem parça parça olsam (da) yine

    Sözün kısası boş yere çile çektirme sevdim seni ]

     

     

    Gâlib-i dîvâneyim Ferhâd u Mecnûn’a salâ

    Yüz çevirmem olsa dünya bir yana ben bir yana

    Şem’ine pervâneyim pervâ ne lâzımdır bana

    Anlasın bîgâne bilsin âşinâ sevdim seni

     

    [ Yani:

    Divane Galib'im (ki) Ferhat ve Mecnun'a (bu yolda) salâ (okuturum)

    Dünya bir yana ben bir yana olsam (Senden) yüz çevirmem

    Mumuna pervane olmuşum korku gerekir mi bana

    Alakalı alakasız, ilgili ilgisiz herkes anlasın ki sevdim seni ]



    Şeyh Galip
  • Oruç, içimizde batmayan bir ayın geceden gündüze taşınmasıdır. Bir ramazan gününün saatleri ilerledikçe içimizdeki ay büyür büyür; ilkin, "kurumuş bir hurma dalı" kadar ince; sonra bir kalın kaşlı hilal. Sonra sonra tam yuvarlaklığını alır. Zaferlerin tam bedir hali olan Bedir Savaşının isminin kelimeler dünyasında ayın mükemmellik haline teşbih edilmek gibi bir hikmeti yok mudur dersiniz? Oruçluyken her işimize biraz ay karışmamış mıdır? Oruçluyken ve oruçlu değilken aynı işi yapınız, arada bir ay farkı vardır. Oruçluyken sözlerimizin arasına esrarlı bir ay ışığı karışır. Her çileden bir ay sembolizmi gelir, kelimelerimize siner.