• Uçurumun kenarındayım Hızır
    Ben fakir
    En hakir
    Bin taksir
    Ateşten
    Kalleşten
    Mızrakla gürzden
    Dabbetülarz'dan
    Deccal’dan, yedi düvelden
    Korku nedir bilmeyen ben
    Tir tir titriyorum Gülce’den
    Ödüm patlıyor Gülce’ye bakmaktan
    Nutkum tutuluyor, ürperiyorum
    Saniyeler gözlerimde birer can
    Her saniyede bir can veriyorum
  • Hayal kurmakla başım hiç hoş değildir. Gelecekten beklediği nelerse onları kafada keyfince şekillendirip sonra onlara uymayan durumlarla karşılaşınca hayalleri yıkılan kimselerden değilim. Güvendiğim dağlara kar falan yağmış değil. Derinden bir düşkırıklığı benimkisi. Geçen her gecenin leyle-i kadr, karşılaştığım her kişinin Hızır olmadığını anladığım zaman kırılıyorum. Böylece kırılan bir düş haline dönüştüğümü görüyorum. Evet, bizzat kendim bir düşkırıklığıyım, kırık bir rüyayım ben. Ve hepimiz öyleyiz.
  • Birisi aşık, hem pir, hem aşık. Güzel türküler söyler. Alevi, Kızılbaş, asi. Şahın adamı, Şah Alinin, hani Düldül atının sahibi Hazreti Ali var ya, onun adamı. Bu yüzden de padişaha düşman, ona asi.

    Bir sabah yanında çalışan Hıdırı çağırır, ben bu gece bir düş gördüm Hıdır, der. Düşümde İstanbula gidiyormuşsun, orada Vali olup Sivasa geliyor, beni burada Sivas çarşısında asıyormuşsun. Haydi güle güle. Yazgının önüne geçilmez. Hıdırdır, pirin ellerine, ayaklarına düşer, aman pirim, yaman pirim,ben seni nasıl asarım, yeter ki Vali olayım. Pir Sultandır, yürü git Hıdır, der, onu yolcu eyler. Hıdır gider, aradan yıllar geçer, Sivasa bir Vali gelir Hızır adında. Bir gün Valinin aklına gelir ki onu düşünde görerek, himmet edip İstanbula yollayan piri Yıldızelinin Banaz köyündedir. Hani o Vali olup beni asacaksın demişti ya, ben ona büyük, misli görülmemiş bir şölen çekeyim de görsün, der. Sivasla Banaz arası üç günlük yol. Şölen gününü hazırlar, Sivasın ileri gelenlerini, Beylerini, Ağalarını da çağırır ki pirine nasıl bir saygı gösteriyor Vali, Vali olduğu halde. Sivasla Banaz arası üç günlük yoldur, Vali adamlarını göndertip Pir Sultan Abdalı sarayına getirtir, o şölen yerine gelirken huzurunda niyaza varır. Pir buna derecesiz sevinir ya içinde de bir kuşkusu vardır. Bu Hıdır Hızır olmuştur ve hem de Osmanlı... Bir kişi Osmanlı olmuşsa ona güven olmaz. Bir de düşünü görmüştür pir. Derken şölen başlar. Sofrada türlü yemekler vardır, buralarda görülmemiş, bilinmemiş. Sofrada kuş sütü eksik. Herkes yemeği yemeye başlamış, Pir Sultan öyle elleri kolları bağlı gibi durup durmuş. Hızır Paşanın bu gözünden kaçmaz. Buyur pirim, yemek ye. Pir karşılık vermez, herkes iştahla yemeğini yerken o el bile sürmez. Aman pirim... Pir Sultan başını kaldırır, gözlerini oradaki Ağaların, Beylerin, yüksek devlet adamlarının üstünde teker teker dolaştırır, ben bu yemekten yiyemem, der, çünkü bu yemekte tüyü bitmedik yetimlerin hakkı, kan ter içinde çalışanların kanı var, bu yemek zulüm yemeğidir, ben bu yemeği yiyemem, haramdır. Bu yemeği ben değil, köpeklerim bile yemez.

    Hızır Paşa çok kızar, saçını başını yolar, öfkeden delirir. Durumunu birazıcık kurtarmak, bu Beylerin önünde daha fazla rezil olmamak için, çağır köpeklerini, pirim, der, bakalım yemeyecekler mi... Pirdir, hemen buradan Banaza el eder, köpekler yola düşüp gelirler. Buyur Paşa, işte köpekler. Yemekler Pir Sultanın köpeklerine sunulur, köpekler, yemekleri şöyle uzaktan, burunlarının ucuyla koklarlar, Paşanın adamları ne yaparlarsa yapsınlar yemezler.

    Paşa bu kadar insan önünde çok bozulur. Bu aşağılanmayı nasıl yutacaktır, durumunu kurtarması gerekir.

    Düşün gerçek çıkıyor, pirim, der Hızır Paşa. Yalnız sana pirim olduğun için bir kapı daha açıyorum, bu bana yaptıklarına karşılık seni çoktan sallandırmayıydım. Şimdi sen, şu insanların huzurunda üç deme söyleyeceksin, bu üç demede de Şah adı geçmeyecek. Böyle yaparsan seni bağışlarım. Yoksa seni bu sabaha karşı şehrin meydanında en yüce ağaca astıracağım.

    Pir Sultan sazı kucağına çeker, ilk demesini söyler. Başta Paşa, ortadakiler donar kalırlar. Pir Sultan şiirinin her dizesinde bir kere Şah demiştir. Şölendekiler ikinci demeyi beklerler. O da baştan aşağıya Şahla doludur. Üçüncü deme de öyle.

    Hızır Paşa, pirim, düşün gerçekleşti, der, asesler piri alırlar Sivas meydanında asarlar. O yüzden Sivasın adı kanlı Sivas kalır. Kıyamete kadar da bu şehir böyle anılacaktır.
  • Bugün Pir Sultan Abdal’ı idam ettiren Hızır Paşa unutulup gitti ama “Üçüncü ölmem bu hain / Pir Sultan ölür dirilir” dizeleri, aradan geçen dört yüz yıla rağmen zalimlerin suratında tokat gibi şaklamaya devam ediyor.
  • Öncelikle beni bu keşfedilmemiş hazineyle tanıştıran Tacdin ‘ e teşekkür ederim. Hatta bana ilk söylediğinde okusaydım keşke bu kadar ertelemeseydim. Ertelememin sebebi ise bir türlü yenemediğimiz isim takıntım. Şimdi ben ne Ayşegüller tanıdım falan demicem :D Sırası da değil zaten. (O Ayşegüller bazı boşlukları doldurup kendi boşluklarında kaybolup gitti. Daha da ağzımı açmam bu konuyla ilgili :D )

    Yazarı bana önerirken Tezer Özlü’ye benzediğini hatta “inanmazsın Tezer’den daha iyi” demişti. İnanmam niye inanayım :) Tezer Özlü’den daha iyi olsa bile hatırasına saygısızlık etmemek için bunu dile getirmezdim :) Şimdi cümlelerini bir yana bırakıyorum simaları da benziyor garip biçimde. Ya da Tacdin öyle dedi diye bende benzerlikler icad etmeye başladım bilmiyorum.

    Hikayeyi kurgulayışı bakımından Barış Bıçakçı’nın Herkes Herkesle Dostmuş Gibi kitabına benzettim. Demek yeni nesil yazarlar bu tür kurgular üzerinde çalışıyor. Her ikisinin de kendine has kısımları var ve ayrı tadları var. İkisini de ayrı ayrı beğendim. Biraz hızlı okuduğum için kaçırdığım kısımlar olabileceğini düşünüyorum. Normal insanlar için yavaş bile okudum. Ama benim için hızlıydı. Benimseyerek, özümseyerek okumayı seviyorum çünkü.

    Bir çok kitap okuyor bir çok yazarla tanışıyoruz. Okuduğumuz her yazar cümle kuruyor, bu olağanüstü bir şey değil. Ama ben bu kadının kurduğu cümleleri, yaptığı tasvirleri olağanüstü buldum. Ard arda yaptığım alıntılardan bunları görebilirsiniz. Bunlar sadece kısa parçalar olarak aradan seçilebilecek olanlardı. Bir de bütünden koparamadığım için payalaşamadıklarım var. Hangi bütün hangi parça diyebilirsiniz, tamam bende biliyorum kitap kısacık :) Ama kadın başarmış o kısacık kitaba koca bir lunapark şenliği ve hüznü sığdırmayı.

    Arada yazılar yazıyorum burda bilen vardır. Bazı arkadaşlar sağolsunlar beni yazmak konusunda cesaretlendirmeye çalışırlar. Bende genelde “kelimem yok” o yüzden yazamıyorum derim. Ayşegül Çelik’i okuyunca kıskanmadım değil. Yani bu kadar güzel kelimeyi kimden aldığını sormak isterdim. Onu okudukça kelimelerinden bana da verir sanırım. Size de verecektir :) Okudukça göreceksiniz.

    Karakterlerin bir çoğunu sevdim kitapta. Suna’yı biraz daha sevdim. Ve onların aşklarını. Aileyi ve toplumu özellikle o kısımda çok çarpıcı ve masum bir temizlikle, 17 yaşında yeni aşık olmuş, gözleri yeni açılmış, daha önce hiç “sınıf kini” duymamış bir gencin masumluğuyla ve duygululuğuyla ortaya koymuş.
    Sonra Hızır peygamberin dileklerini çalmaya çalışırken Hızır’a yakalanan o küçük kızı çok sevdim. Öyle güzel anlatmış ki insanların severken ki çaresizliğini. Öyle ki Hızır peygamberin dileklerini bile çalmaya kalkarsın. Çocukluk işte. Aşk işte. Hep aynı şey. Aynı şey çünkü çocukken şeylere karşı duyduğumuz tutku ve bağlılık büyüdükçe azalır. Aşıkken duyduğumuz tutku ve bağlılıkta o aşk bir şekilde bitince azalır. Bu yüzden benim gözümde ikisi aynı şeydir. “Haziran Dilekleri” hikayesini okurken de aynı şeyleri düşündüm yine.

    Aslına bakılırsa artık sevdiğim yazarlar konusunda kıskanç olmaya başladım. Herkes bilsin de istemiyorum. Sonra kitaplarının sonları Tutunamayanlar ve Kürk Mantolu Madonna ve daha niceleri gibi olacak diye. Uydurma alıntılar vs. O yüzden Ayşegül Çelik’i kıymet bilen sadık okurlara teslim ediyorum :) Kendisiyle tanışırsanız içinizde güzel bir yere dokunacak emin olun :))
  • Firavun ve destekçisi sihir adamları kurdukları düzenin sarsılmaz, elde ettikleri sirlarin ulasilamaz olduğunu dusunuyorlardi. İşte Hz. Musa Mısır sarayında yetişen biri olarak bu zalim Çarkın ne üzerine döndüğünü çok iyi biliyordu. Çünkü sarayın içinden geliyordu. İki denizin birleştiği yerdeki bilge kişinin yanına bu bilgileri derinlemesine öğrenmek için gitmiş olmasi kuvvetle muhtemeldir. Oradaki bilge kişiye o dönemin popüler sır ilimleri ve eşyanın görünmeyen öteki yüzünün nasıl kavranacagina dair 'bilgi' almak için gitmiş olmalıdır.