• "ama ben sizi tanımıyorum ki!"
    buna verdikleri karşılıkta erkekler kesin iki tutumlarıyla ayrılır:

    1/ çoğunluğu ve sıradan olanlar,
    "ama ben sizi tanımak istiyorum" der.

    2/ ilginç ve akıllı erkekler;
    "ama ben, beni tanımanızı istiyorum" der.

    birincilerin alacağı sonuç kadına ve duruma bağlıdır, kesin bilinmez.
    ikincilerin varacağı sonuç kesindir ve şaşmaz.
    Özdemir Asaf
    Sayfa 172 - Yapı Kredi Yayınları - 1. baskı: İstanbul - Eylül, 2009
  • Tarihî düşmanlar ancak dışişleri bakanlarının dostudur. Milletin,
    asla!
  • Böyle güzel işlenebilecek kurgu nasıl böyle sığ ve vasat bir şekilde yazılabilir cevabı bu. Arka kapağı okurken aldığım heyecanın gramını kitabı okurken almadım. Hatta ilk bölümün ilk sayfasından “hobaa geldi yarım bırakılacak bir kitap daha” diye başladım zira olaya paldır küldür dalan yazar asrın hatasını yapmış. Bilim kurgu- zaman yolculuk bunlarda olaylar sindirilerek işlenmeli. Çünkü çevrenin detayı ve analizleri iyi yapılmalı ki biz zamana adapte olalım. Detayların tadını çıkaralım. Sen daha karakteri tanıtmadan çat çat çat bu oldu şu oldu işte ben tam buradayım diyorsun yazar. Bir ileri bir geri, olayın ortasında birden geçmişe dönüyor şöyle olmuştu böyle olmuştu diye düşünüyor. Hangi zamanda olduğumuzu bile anlayamıyoruz durum böyle olunca. Karakterlerin yalnızca isimleri var, olaylar geliştikçe tanıyoruz, bu normal kurguda mantıklı ama karakter o bahsi geçen karakterlerle bu kadar içli dışlıyken bir anda hayatına yeni giren bir karakteri anlatırmış gibi anlatıyor okura. Zerre derinlik yok. Kopuk kopuk bir kurgu işleme şekli. Empati kuramadığım karakteri okumayı sevmem. Olayların içine giremem. Kitaba devam edemiyorum o yüzden. Aksiyon yaratayım- heyecan olsun derken kurguyu harcamışsın. Ne acelen vardıysa artık.
  • 243 syf.
    ·9 günde·Beğendi·9/10
    Cümle mühendisi bir yazar ve rüya içinde rüya... Çok katmanlısından.
    Rüya ile yüzümüze çarpılan buz gibi hayatın, buzdan daha soğuk gerçekleri... Açlıktan çığrışan çocuklar, şehirden ve onun debdebesinden kaçan biçare insanlar, geçim zorluğu... Köy hayatının ve tezek kokularının insanların omuzlarına yüklediği, sayısız ağır roman...
    Çok gerçekçi bir yazar Toptaş amca. Aslında bunun için de bayılıyor olabilirim kalemine. Bir paragraf yazıyor, aşk ediyor tokadı suratına. "Haydi, gelsene kendine!" diyor. Gelemiyorsun... Kabulleniyorsun yüreğine üflediği gerçekleri sessizce... Adı üstünde "gerçek" işte. Kim kaçabildi ki? Söylesene...

    Hasan amca bu sefer diğer kitaplarına nazaran daha çok konunun içinde kalmış bu kitapta. Nerede başladığınızın, nereye gittiğinizin, ve nereye vardığınızın farkındasınız. Zira diğer kitaplarında, "Bir dakika ben az önce neredeydim?"- "Hobaa, nereye geldik şimdi?" falan oluyordunuz sürekli. Zaman mefhumu ortadan kalkıyordu. Ama Uykuların Doğusu'nda en azından kimi konuştuğumuz, hikayeyi kimin üzerinden yürüttüğümüz belli.
    Bu yazdığım konuya istinaden diğer kitaplarından farklı bir özellik daha zikretmek istiyorum aslında: "Toptaş seninle konuşuyor."
    "Sen" diye hitap ediyor sana. Çok değişik hissettim okudukça. Sanki Hasan amca ile oturup konuşuyoruz, o bana bir şeyler anlatıyor ve ben onun anlattığı hikayeler arasında kendimi aramaya çıkıyorum...
    Çok güzel bir deneyimdi. Bunu daha sık yapmalısın Hasan Amcacığım...

    Kitabın akışı içerisinde çok kısa bir bölümde bir hokkabaz vardı, çok büyük değer arz etmiyordu belki bu küçük konu, sayfalarcaa yazılan bu kitap için belki ama, benim aşırı şekilde dikkatimi celp etti. Şöyle bir durdum, düşündüm, beynimden vurulmuşa döndüm o an.
    Bahsettiğim hokkabaz, çocukların kulaklarının arkasından, göz açıp kapama hızından daha hızlı bir hız birimiyle yumurtaları alıp cebine atıyordu. Aç insanların iştahı kabarıyordu o sıra. Çıkıp biri haksızlığa isyan ediyordu: "Versene şu sabilerin hakkını!" Çok küçük bir bölüm, belki okuyup geçtiğinizde kitabın o hengamesi içerisinde tekrar dönüp geriye baktığınızda aklınızın ucuna bile gelmeyecek bir pasaj bu. Sizin aklınıza ne geldi bilmiyorum ama, benim aklıma bir "devlet" geldi.Her devlet insanını sömürürdü. Her devlet insanının hakkını yerdi. Alır cebine atardı sizden "tırtıkladıklarını."
    "Versene şu sabilerin hakkını!" diye bağıra bağıra ortadan ikiye de ayrılsanız, umurunda dahi olmazdınız hiç kimsenin. Elimde tuttuğum bu kitap resmen ülkenin gerçeklerini barındırıyor içinde. Katiller, fukaralar, fahişeler, aç çocuklar, virane evler, savaşlar, devlet eli uzatılmayan Anadolu köyleri, efkarlı türküler, davullar-zurnalar, yırtık pırtık elbiseli kadınlar...
    Ve diğer tarafta da bunlara sesini çıkarmayan, hayatı okumasını bilmeyen, koyun ruhlu insanlar... Onlara bakınca insanın derhal uykusu gelirdi sanki, durduk yere topraklara yatıp ölesi, durduk yerde çıldırası, ya da ne bileyim, bir şeyleri kırıp dökerek bu umursamazlığı haykırası gelirdi insanın...

    Yine yapacağını yapmış "matruşka Toptaş..." Hayran kaldım... Kitaptaki gerçeklerle sarsıldım, uzun uzun düşündüm, üzüldüm, bazen kendi kendime haykırdım, bütünüyle ses oluvermiş bir bedenle... Peki ne yapabildim, neyi değiştirebildim? "Önemli olan istikamet'tir," saçmalığını mı söyleyeceksin sen de. Ya da, "madem öyle, bütün bunları neden yazdın," diyeceksin belki. Doğrusu, neden yazdığımı ben de bilmiyorum. Demek, yorganı omuzlarıma doğru çekip, bu yatak beni öldürecek dedikten sonra yazının içinde uyuyakalmışım....

    Kesinlikle tavsiye eder, keyifli okumalar dilerim...