• Nur Aktaş
    Nur Aktaş Karantina: Mahşerin Dört Atlısının Hikayesi'ni inceledi.
    448 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Kitap okumayı ilk okulda bırakmıştım orta okulda da öğretmenlerim annemin zoruyla filan bi kaç tane okuyodum ama dediğim gibi istekli değil zorla okuyodum orta okulda bi arkadaşım sürekli bu kitabı övüyo oku diye fln ısrar ediyodu neyse dedim tamam ver okuyum kitabı aldım kitabın olayları karakterler çok fazlaca hoşuma gitti kitap okumaktan nefret eden ben 3 kitabını da bitirmem 4 günümü falan aldı bazılarına göre normal bi süre olabilir ama ben 1 kitabı 2 haftadan önce bitiremezdim sonra internetten, instagram dan fln yazarını araştırdım diğer yazdığı kitaplar da hoşuma gitti onları da okudum ama karantina bi başkaydı sınıftakilere şiddetle öneren bu sefer ben oldum tanıdığım herkese bu kitabı okuttum sonra instagramda karantinanın bi çok fan sayfasını gördüm sonra dedim ben niye açmıyorum açtım baya büyüttüm oradan bissürü arkadaş edindim ve bu kitabı okuduktan sonra kitap kurdu oldum resmen e kitap okumaya başlayınca konuşmam daha da güzelleşti türkçe dersini daha iyi yapmaya başladım bissürü güzel sanal arkadaşlıklar kurdum yani kitabın bana faydası çok oldu o yüzden okumayanlara da kitap okumayı sevdirecek bu kitabı kesinlikle öneriyorum
  • 176 syf.
    ·1 günde·Beğendi·10/10
    Modern klasikler dizisinden en çok beğendiklerim arasına üst sıralardan giriş yapan bir kitabı sizlere anlatmaya çalışacağım. Kitabı bayıla bayıla okudum. Leonardo da Vinci'nin en meşhur eserlerinden "Son Akşam Yemeği"nin yapıldığı yıllarda yaşadım adeta kitabı okurken. Yahuda, Hristiyanlık öğretisinde ihanetin ve kibrin sembolü olan bir havaridir. Belki de İsa'yı en çok seven ama bu sevgisi kibrine mağlup olan ve ihaneti kendine hak gören karakter. İşte Leonardo tüm resmi tamamlar, yalnızca Yahuda'nın karakterini taşıyan bir yüze ihtiyaç duymaktadır. O sırada bir Alman, Türk topraklarından Milano'ya babasına ait borcu tahsil etmeye gelir, olaylar böylece gelişmeye başlar. Müthiş bir aşk ihanet çemberi oluşmaya başlamıştır. Yazarın Yahudi asıllı olmasından dolayı Yahuda karakterini bir Alman'a yüklenmesinin inceliği hoşuma gitti aslında. İnsanları bilhassa da yazarları içerisindeki toplum, düşünce yapısı, yetiştirilme biçimi çok etkiler. Bu yüzden dünyaca ünlü eserleri okurken yazarların düşünce dünyalarını çözümleyebilmek adına en çok içinde yaşadıkları dini bilmeye bir zaruret olarak bakıyorum. O yüzden bu kitabı okumadan önce en azından Yahuda İskaryot'un kim olduğunu, Hristiyanlık öğretisinde Hz. İsa ve 12 Havarisinin kıssalarını bir okumak gerektiğini düşünüyorum. Ben Leonardo'ya ve dinler tarihine çok meraklı olduğum için severek okudum. Siz de bu alanla ilgileniyorsanız tek solukta okuyacağınız bir eserdir kesinlikle tavsiye ediyorum.
    .
    .
    Gerçekten değerli, hatta eşsiz bulduğum tek şey var, o da zaman. Zamanını istediği gibi kullanan kişi mutludur, zengindir.
    .
    ... bu tür şeylerden anlamayan insanların size söyledikleri, karanlık ışığa ne kadar uzaksa o kadar uzak gerçeklerden.
    .
    Mutluluk mu? Hayatın zehrinin altın kasede sunulmasından başka nedir ki?
    .
    .
    #leonardonunyahudası #okudumbitti #yahuda #iskaryot #yahuda #isa #havari #like4likes #likebook #modernklasikler #dünyaklasikleri #işbankasıkültüryayınları #instalist #instafashion #instabooks #booklist #bookblogger #booksbooksbooks #booksofinstagram #bookstagram
  • 240 syf.
    ·8/10
    Kitabı bitirince Banker Bilo'nun "Yaptım ama bir sor niye yaptım?" repliği aklıma geldi. Okudum ama bir sor niye okudum?
    .
    .
    Kitapta bir sürü yer çizdim, cümleler aşırı hoşuma gitti ama cidden beni çok zorladı. Dili sade ve akıcı lâkin yazar anlatmak istediği mesajı tam aktaramamış okuyucuya. Yüzeysel mi geçmiş gereksiz yere dallanıp budaklanmış mı konu hâlen bunu ayırt edemedim. Yani o derece kafam karıştı işte. Ama çizdiğim yerleri çok sevdim işte.
    .
    .
    Dünya ile her bakımdan aynı olan bir gezegen daha var. Oraya gözlemciler gönderiyorlar. O gezegendeki olaylara müdahale edemiyorlar lâkin bunları kayıt altına alıyorlar. Gezegeni biraz da bizim şu anki durumumuza benzetmedim desem yalan olur. Kitap okuyanları istemiyorlar, insanlar bilgilensin cahillikten kurtulsun istemiyorlar falan filan. Yazar resmen şu anki durumumuza parmak basmış dedim. Kitap okuyandan korkar hâle geldik malûm!
    .
    .
    Velhasıl kelâm okuması kolay anlaması zor bir kitap ama yine de ortanın bir tık üstünde bir kitap.
    .
    .
    Insan, gerçek hayatın anlamsızlığından kurtulmak için doğru ile yanlış arasındaki çizginin besbelli olduğu büyülü ormana kaçabilir.
    .
    .
    Hiçbir tuzak gürültüsüz olmaz.

    #parlakmeltemkitapligi
  • 594 syf.
    ·11 günde·8/10
    Cevdet Bey ve Oğulları, kronolojik olarak okumak istediğim Orhan Pamuk’un ilk romanı.
    Roman Abdülhamid’in istibdat dönemiyle başlıyor, arkasından II. Meşrutiyet, cumhuriyetin ilanı, İsmet İnönü’nün siyasetten çekilerek yerine Celal Bayar’ın gelmesi, Atatürk’ün vefatı, İsmet İnönü’nün cumhurbaşkanı olması, II. Dünya savaşı dönemi gibi önemli dönemler etrafında roman ilerlerken, 12 Mart Muhtırası’nın yankılandığı sıralar roman sona eriyor. Romanı okurken Türkiye’nin tarihinde sosyal, siyasi ve ekonomik her şeyin bir özetini de okumuş oluyorsunuz.
    Temel olarak Cevdet Bey, onun oğulları ve torunlarını konu alarak 3 kuşağı anlatıyor. Kuşaklar arası çatışma dönemlerin değişmesiyle birlikte ortaya çıkıyor ve oldukça yozlaşan bir insan profili karşıya çıkıyor. Doğu-Batı arasında sıkışıp kalmış insanlar yozlaşmış toplumun içinde en çok acı çekenler. Bir şeyleri değiştirmeye çalışıyorlar ama bunu yapabilecekleri sosyal ve ekonomik ortam hiçe yakın. Özellikle Cevdet Bey’in oğlu Refik bu konuda çok kafa yoruyor ve bu durum onun için iyi sonuçlanmıyor...
    Roman İstanbul, Ankara ve Kemah’ta geçiyor. Bu sayede Orhan Pamuk, şehir hayatı, başkent hayatı ve taşra hayatını siyasi olaylara bütün olarak ele almak istemiş.
    Romanın dili oldukça yalın, okuması çok kolay, betimlemek çok iyi. Sanki Nişantaşı’ndan Beyoğlu’na alışverişe, Vefa’dan Sirkeci’ye Cevdet Bey’in dükkanına, Sirkeci’den Karaköye yeni dükkana, Eminönü’nden Heybeliada’ya siz de onlarla birlikte gidiyormuşsunuz gibi.
    Ayrıca Cevdet Bey’in ailesi Işıkçı ailesine yazarın başka bir romanı olan Masumiyet Müzesi romanında da rastlanıyormuş. 1970’lerden sonra ne durumda ilerlediklerini oradan öğrenmek mümkünmüş, bu detay çok hoşuma gitti.
  • Flaubert'in aşk tanımı çok hoşuma gitti: "Merak. Birine karşı ansızın merak duymaya başlarsınız, korkunç bir merak. Onu tanımak, onunla doğmak, dünyaya onunla yeniden gelmek istersiniz. Bu yüzden aşka en uzak cümle senden nefret ediyorum değil, artık bilmek istemiyorumdur."
  • 217 syf.
    ·5 günde·Beğendi·10/10
    Kitapligimda uzun zamandir duran ancak bir turlu okuyamadigim bir kitapti. Keske daha once okumuş olsaydim diyorum. Taa bes yüzyıl oncesinden gunumuz dogrularini hayal edip bunları kaleme alabilen bir yazar Thomas More. Kendi bulunduğu donemden siyrilip, gelecege dair bir seyler yazabilmis bir yazar. Ayrica Mina Urgan'in kitap ve yazar hakkinda yaptigi incelemeler, Platon'un Devlet'i ile Utopia'yi karsilastirmasi, Utopia'nin gunumuz degerlerine gore degerlendirilmesi gercekten cok muthis olmus.

    Kitap her haliyle benim cok hosuma gitti, son sayfadan bir alıntı yaparak kitabin guzelligine tekrar deginmek istiyorum;

    "More, guclu onsezileriyle gelecegi görebilen bir düşünürdü. Dusunduklerinin bircogu, bircok ülkede gerçekleştirilmiştir artık. Örneğin calisma saatlerinin kisaltilmasi, kadin erkek esitligi, ilk egitimin parasiz ve zorunlu oluşu, gecinemeyen ciftlerin bosanabilmeleri, saglik islerinin düzenlenmesi, olum cezasinin ya çok seyrek ya da hic uygulanmamasi vb. More'un geçmişte en akildisi gorunen kimi onerileri de, ornegin rahiplerin evlenmesi ya da olmek isteyen agir hastalara yasamlarina son vermeleri icin yardimci olunması, gunumuzde tartisilan konular arasina girmistir.
    ....
    Ve onun nerdeyse bes yüzyıl once istedikleri gerçekleşmezse, kendi yarattigi terimle bir Utopia kalirsa, uygarligin er gec yikilacagi artik anlaşılmaya başlandı bugün."
  • 384 syf.
    ·4 günde·9/10
    Kitap tek kelimeyle mükemmeldi.

    Kitabın sonundaki "minik sürpriz" dışında her şey oldukça yerli yerindeydi, benim fikrime göre polisiye ve gerilim türündeki eserler ne kadar gerçekçi, mantığa yatkın olursa o kadar etkileyici ve okuması zevkli hale geliyor. Dorn ayrıca psikiyatri terimlerine bolca yer vererek kitabı daha da gerçekçi hale getirmiş ve bu da çok hoşuma gitti. Ayrıca katilin kim olduğunu tahmin bile edememiştim itiraf etmek gerekirse, kurgusu oldukça yaratıcı ve ilgi çekiciydi. Yazarla alakası olmasa da rahatsız olduğum bir nokta da yayınevinin bu kitabın Psikiyatrist kitabının ikincisi olduğunu kapağa vs. yazmamaları. Kitabı okurken 50. sayfasında galiba anca anlayabildim devamı olduğunun, ilk 50 sayfam "Bu karakterler tanıdık ama nereden?" demekle geçti.

    Wulf Dorn'un en başarılı romanlarından biri olabilir Oyunbaz. Eğer polisiye ve gerilim okumayı seviyorsanız Wulf Dorn'un en sevdiğiniz yazarlardan biri olacağına eminim!