Dünyayı biçimlendiren 100 hikaye (40'tan sonrası da eklendi)
BBC Kültür, farklı ülkelerden yazarlara başvurarak kuşaktan kuşağa aktarılan, kıtaları aşan ve toplumu değiştiren hikâyeleri seçmelerini istedi.

Nisan ayında yapılan ankette yazarlar, insanların düşüncelerini şekillendirdiği ve tarihi etkilediğini düşündükleri beş hikâye seçti. 35 ülkeden 108 yazar, akademisyen, gazeteci, eleştirmen ve çevirmenin sunduğu listenin ilk 100'e giren eserleri belirlendi. Bu liste, kimileri artık konuşulmayan 33 farklı dilden roman, şiir, masal ve oyun içeriyordu. İşte listedekiler:

1. Odysseia (Homeros, MÖ 8. yy)

2. Tom Amca'nın Kulübesi (Harriet Beecher Stowe, 1852)

3. Frankenstein (Mary Shelley, 1818)

4. 1984 (George Orwell, 1949)

5. Parçalanma (Chinua Achebe, 1958)

6. Binbir Gece Masalları (çeşitli yazarlar, 8-18. yy)

7. Don Kişot (Miguel de Cervantes, 1605-1615)

8. Hamlet (William Shakespeare, 1603)

9. Yüzyıllık Yalnızlık (Gabriel García Márquez, 1967)

10. İlyada (Homeros, MÖ 8. yüzyıl)

11. Sevilen (Toni Morrison, 1987)

12. İlahi Komedya (Dante Alighieri, 1308-1320)

13. Romeo ve Juliet (William Shakespeare, 1597)

14. Gılgamış Destanı (yazarı bilinmiyor, MÖ 22-10. yy)

15. Harry Potter (JK Rowling, 1997-2007)

16. Damızlık Kızın Öyküsü (Margaret Atwood, 1985)

17. Ulysses (James Joyce, 1922)

18. Hayvan Çiftliği (George Orwell, 1945)

19. Jane Eyre (Charlotte Brontë, 1847)

20. Madam Bovary (Gustave Flaubert, 1856)

21. Üç Krallığın Hikayesi (Luo Guanzhong, 1321-1323)

22. Batı'ya Yolculuk (Wu Cheng'en, 1592)

23. Suç ve Ceza (Fyodor Dostoyevksy, 1866)

24. Gurur ve Önyargı (Jane Austen, 1813)

25. Su Kenarı (Shi Nai'an, 1589)

26. Savaş ve Barış (Leo Tolstoy, 1865-1867)

27. Bülbülü Öldürmek (Harper Lee, 1960)

28. Geniş, Geniş Bir Deniz (Jean Rhys, 1966)

29. Ezop Masalları (Ezop, MÖ 620-560)

30. Candide (Voltaire, 1759)

31. Medea (Euripides, MÖ 431)

32. Mahabharata (Vyasa, MÖ 4. yy)

33. Kral Lear (William Shakespeare, 1608)

34. Genji'nin Hikayesi (Murasaki Shikibu, 1021 öncesi)

35. Genç Werther'in Acıları (Johann Wolfgang von Goethe, 1774)

36. Dava (Franz Kafka, 1925)

37. Kayıp Zamanın İzinde (Marcel Proust, 1913-1927)

38. Uğultulu Tepeler (Emily Brontë, 1847)

39. Görülmeyen Adam (Ralph Ellison, 1952)

40. Moby-Dick (Herman Melville, 1851)

Kaynak: http://www.bbc.com/turkce/vert-cul-44211996
Devamı...
41. Their Eyes Were Watching God (Zora Neale Hurston, 1937)
42. To the Lighthouse (Virginia Woolf, 1927)
43. The True Story of Ah Q (Lu Xun, 1921-1922)
44. Alice's Adventures in Wonderland (Lewis Carroll, 1865)
45. Anna Karenina (Leo Tolstoy, 1873-1877)
46. Heart of Darkness (Joseph Conrad, 1899)
47. Monkey Grip (Helen Garner, 1977)
48. Mrs Dalloway (Virginia Woolf, 1925)
49. Oedipus the King (Sophocles, 429 BC)
50. The Metamorphosis (Franz Kafka, 1915)
51. The Oresteia (Aeschylus, 5th Century BC)
52. Cinderella (unknown author and date)
53. Howl (Allen Ginsberg, 1956)
54. Les Misérables (Victor Hugo, 1862)
55. Middlemarch (George Eliot, 1871-1872)
56. Pedro Páramo (Juan Rulfo, 1955)
57. The Butterfly Lovers (folk story, various versions)
58. The Canterbury Tales (Geoffrey Chaucer, 1387)
59. The Panchatantra (attributed to Vishnu Sharma, circa 300 BC)
60. The Posthumous Memoirs of Bras Cubas (Joaquim Maria Machado de Assis, 1881)
61. The Prime of Miss Jean Brodie (Muriel Spark, 1961)
62. The Ragged-Trousered Philanthropists (Robert Tressell, 1914)
63. Song of Lawino (Okot p'Bitek, 1966)
64. The Golden Notebook (Doris Lessing, 1962)
65. Midnight's Children (Salman Rushdie, 1981)
66. Nervous Conditions (Tsitsi Dangarembga, 1988)
67. The Little Prince (Antoine de Saint-Exupéry, 1943)
68. The Master and Margarita (Mikhail Bulgakov, 1967)
69. The Ramayana (attributed to Valmiki, 11th Century BC)
70. Antigone (Sophocles, c 441 BC)
71. Dracula (Bram Stoker, 1897)
72. The Left Hand of Darkness (Ursula K Le Guin, 1969)
73. A Christmas Carol (Charles Dickens, 1843)
74. América (Raúl Otero Reiche, 1980)
75. Before the Law (Franz Kafka, 1915)
76. Children of Gebelawi (Naguib Mahfouz, 1967)
77. Il Canzoniere (Petrarch, 1374)
78. Kebra Nagast (various authors, 1322)
79. Little Women (Louisa May Alcott, 1868-1869)
80. Metamorphoses (Ovid, 8 AD)
81. Omeros (Derek Walcott, 1990)
82. One Day in the Life of Ivan Denisovich (Aleksandr Solzhenitsyn, 1962)
83. Orlando (Virginia Woolf, 1928)
84. Rainbow Serpent (Aboriginal Australian story cycle, date unknown)
85. Revolutionary Road (Richard Yates, 1961)
86. Robinson Crusoe (Daniel Defoe, 1719)
87. Song of Myself (Walt Whitman, 1855)
88. The Adventures of Huckleberry Finn (Mark Twain, 1884)
89. The Adventures of Tom Sawyer (Mark Twain, 1876)
90. The Aleph (Jorge Luis Borges, 1945)
91. The Eloquent Peasant (ancient Egyptian folk story, circa 2000 BC)
92. The Emperor's New Clothes (Hans Christian Andersen, 1837)
93. The Jungle (Upton Sinclair, 1906)
94. The Khamriyyat (Abu Nuwas, late 8th-early 9th Century)
95. The Radetzky March (Joseph Roth, 1932)
96. The Raven (Edgar Allan Poe, 1845)
97. The Satanic Verses (Salman Rushdie, 1988)
98. The Secret History (Donna Tartt, 1992)
99. The Snowy Day (Ezra Jack Keats, 1962)
100. Toba Tek Singh (Saadat Hasan Manto, 1955)
Orjinal dilindeki kaynak: http://www.bbc.com/...hat-shaped-the-world

A. Harun Korkmaz, bir alıntı ekledi.
20 Mar 18:48

(After Howl having his heart restored to its place)

Howl: What a racket. What's the fuss? I feel terrible, like I'm trapped under a stone.

Sophie: Oh, yes, a heart's a heavy burden.

Yürüyen Şato, Diana Wynne JonesYürüyen Şato, Diana Wynne Jones
özlem, Göğü Delen Adam'ı inceledi.
 13 Mar 00:34 · Beğendi

Gün batımı turuncusunun ışıklarının minik kum taneciklerinde itinayla korunduğu bir sahilde, adım adım yürüyorum.. Sanki biraz daha ilerlesem, güneşe dokunabilirmişim gibi..

Dalgaların sesi öyle ruha yakın, öyle özgür.. öyle heybetli! İnsana insan olan yönünü şefkatle hatırlatır gibi..

Nefes alıyorum sol yanımda bulanan çam rengi ağaçlardan..

Hepsi öyle güzel ki..



Oysa hangi duygularla gelmiştim bu topraklara.. ve keşke her toprak bu kum taneleri gibi olsa..

Böylesine yalın, uysal ve dinlendirici..

Ve bu mavi boynumdan bir tül gibi eksik olmasa, yaşam boyu taşıyabilsem onu..



Yalın çevrem olduğu kadar üstüme başıma bakıyorum ve onun hemen ardındaki beni ben yapan ve buraya getiren, aslında buraya kaçıran şeylere..

Bana zamanımı yuvarlak bir camda gösteren bir saat ve yanında onu şirin kılan takılar..

Ayakkabılarımı ardımda bırakalı çok oldu, oysa onu almak için kaç maaş biriktirmiştim.. kaç gün uyumadan onu düşleyip, bütün gece rüyamda sadece onu görmüştüm.. Uyandığımda ise tuhaf ki bulamamıştım..

Rüyamda.

Hafif esmerleşen tenime aykırı kemik rengi bir tişört ve onun renklerine yakın beyaz bir etek, kat kat fırfırlı...



Bulutlara bakıyorum da, haykırmak istiyor bir yanım!! Hey pamuk şekeri diyarı.. Ben de sizdenim, bakın! diye..



Bulutlar, iç sesimi duymuş olacak ki güneşini saklıyorlar benden bir süre.. öyle ki gülmekten ağlıyorlar dahi sanıyorum..

Peki diyorum.. Peki siz kazandınız..

Tepki yok.. şimdilik..

Kazanmak.. kim için, ne için ve neye karşı? Neden illa kazanmak..



Güneş, bulutları hafiften dürtüp, bulutlar ise insan olan yanıma hayretle bakıp, derincede bir esneyip :) inanamıyorlar.. ve ışık bırakıyorlar yoluma..



Yürümeye devam ediyorum..


...

Tüm beyazlardan güzel, turuncuların içinde minik bir saray.. yeryüzünün kalbi gibi;

Bir inci buluyorum.. üzerindeki kumu üfleyip ve parmak parmak silip güzelliğine bakıyorum..


Aklıma iyi ki yanımda yok dediğim maddi dünya geliyor ve inciden saklıyorum hüznümü.. biliyorum onunda yüreğine düştü insanın hırsı..

Yuvarlak bir metal uğruna, onun ezilmiş ve daha kolay şekle girebilen kağıt hali uğruna.. başarıların, onurlu savaşların üstünde yazıldığı ve biriktirdikçe bir hastalık gibi çoğalan parayı hatırlıyorum..

İncinin kardeşidir yakut, zümrüt.. ve diğerleri.. ne çok acı çektiniz diyorum..



Tam bırakacakken denizin hemen kenarına, kalbine alsın diye deniz.. ellerimde saklanıyor ve dokunduğu yerlere rengini bırakıyor.. o saklandıkça gözlerimde inci pınarları var oluyor..

İzliyor…




... Akşam olmak üzere ama nedense bugün, gün uzun.. sanki bir mücadele gökyüzünde..

İncimle birlikte bakıyoruz, gökyüzüne .. Varoluşuma..

Küçüklüğüme rağmen anlamaya çalışıyorum hayatı.. tek bir harita var elimde ve ben bu sonsuzlukta kendinden emin, küstah insanım daima…


...


Düşlerimle bir sefere çıksam gökyüzü diyarına.. yıldızları aşsam bir papalagi selamıyla ve kabuğumu sıyırsam, yıldızlardan benliğimle ulaşabilir miyim varlığıma..

Aynanın ötesine kalbimle dokunmaktır niyetim, kırmadan, ellerim kesik kesik asırlardır.. kırmadan, kalbimle inandırabilir miyim aksimi?





Yıldızlar tek tük, güneş son tebessümünü bırakmakta..

Gece ki güneşi uyutur ellerinde…



Deniz kızgın, deniz koyu.. denizde, aksim..

İncim uykuda, üşüyorum ve varlığım, şu üstümdeki kabuk.. çabalarım, savaşlarım..

Yaşamım, ömrümü verdiğim onca şey, bu yaşım.. nasılda aykırı yaşamla…



Düşünüyorum…



Avuçlarımdan dökülen kumlardandım ben, topraktım.. Sen gibiydim deniz.

Bu soğuk rüzgar, birazda sen..

Neden bu yalnızlık? Bu yalnızlığa beni benden başka kim iten?




...


Dökülen kumların saklayamadığı bir şeyler var, üstelik ince bir kum tabakasıyla örtülür cinsten ama kabul etmiyor avuçlarımdan dökülmeyenler…

kazıyorum.. kazıyorum.. kazıyorum…

Simsiyah avuç içi kadar taş, üstelik üzerinde kanla.. henüz kurumamış.. dokunuyorum taşa ellerime dokunuyor o da.. tanır gibi. Suda yıkamak istiyorum ellerimi, taş ile.. çıkmıyor..



Kumlar.. yüreğinde bir yükten kurtulmuş gibi. Bu taş, biliyorum.. Habille Kabil dönemine kadar uzanıyor…





Gün batımı turuncusunun diyarına, bir gün ellerimdeki bu insan izlerinin lekesinin çıkabileceğinin umuduyla, bu taşı üstelik mimaride atalarımdan hatıra.. bir evim olsun istiyorum, mavinin tam ortasında..



Dalgalar durgunlaşıyor, dalgalar, kitabın kapağı kadar mavi…

Gökyüzünden üstümdeki kemik rengine yakın bir ışık parlıyor..



Bir yelkenli..

İnsan, medeniyet.. üstelik eli de tüfekli..

Eli ellerimin aksi…



Varlığından gözlerimi ayırmayan ben, korkuyla.. ellerinde biriktiriyorum bakışımı..

Ellerinde su izleri..

Ellerinde inci..

Gözleri, gözlerim gibi..

Bu İlk insanın, yarayla bezenmiş izleri..

Umutlu, yeniden başlamak ister gibi..



Bir yelkenli, uzaklardan gelen..

İki değil, herşeyi yeniden yazan..

Medeniyetin, hırsın, içindeki o doymak bilmez hayvanın belini kıran..

Sadece İnsan olan Papalagi…





Gün doğmak üzere.

" https://soundcloud.com/...ap-kaczmarek-evening "


Ne hissediyorsunuz, bir gün doğumuyla ruhunuzda?
İşte öyle bir kitap Göğü Delen Adam...

Bu güzide eseri benimle tanıştıran kıymetlim " Howl " dur. Biri daha var ki bu gördüğünüz kelimelerde gün ışığından çok daha parlak olan, " İnci Küpeli Kız " dır. Kendisi şuan burada değil ama biliyorum ışığıyla izliyor beni...

Elinde mürekkebim...


... İnci Küpelimle birlikte Howl'a armağanımızdır bu inceleme.
İşin aslı ise.. Laf aramızda biliyorum,
Tüm bu kelimeler, bu bütünlük.. Bendenizin her ikisine armağanıdır.


Yüreğinizdeki yaşam güneşi, o bütünlük hiç solmasın..
Ve hep ışıklarla karşılasın, her zorluğu..


Sevgiyle...

Howl, Anarşist Banker - Şeytanın Saati'yi inceledi.
 26 Şub 13:11 · Kitabı okudu · 10/10 puan

Her zaman olduğu gibi yolluğunuzu şuraya bırakıyorum. :))
https://youtu.be/YR5ApYxkU-U


"Kimsenin kölesi de olma efendisi de, çünkü başka bir dünya mümkündür." Diye vaat eder anarşizm. Varsa vaktiniz, sizi o başka bir dünyaya götürmeye geldim. Pessoa’nın yardımı ile içinde güvende hissettiğiniz ve varlığına o kadar alıştığınız için görmeyi dahi fark edemediğiniz duvarları yıkmaya geldim. Ben anarşist banker. Sizi özgür kılamam belki ama yolu gösterebilirim.

Banker ve arkadaşının bir öğlen yemeğinde, Banker’in anarşist olmasının absürdlüğü üzerine girdikleri diyaloğu aktarıyor bize Pessoa. İnsanı yabancılaşmaya götüren ve özgürlükten mahrum eden toplumsal düzen ve onu işleten çarklara bir yergi ve sorgulama diyaloğu. Bu diyalog bize yeni bir toplumsal sözleşmeyi bozguncu bir mizah anlayışı ile veriyor. Ve ortalama üstü akıl sahibi kişilerin toplum çarklarına sıkışmış acı dolu haykırışını dile getiriyor.

Biraz bankerin karakterinden bahsetmek gerekir ki taşlar yerli yerine otursun. Banker hakikatini kanıtlamak için yanıltmacalara, çelişkilere ve inanılmaz çarpıtmalara başvurmakta tereddüt etmeyen, burjuva toplumunun görünür ikiyüzlülüğünü ortaya koyan kurnaz biri. Politikacıları aratmayacak şekilde söylemlerini kabul ettirmeyi başaran absürd bir ikna kabiliyeti var. Dolayısı ile savuşturulamaz ve amansız. Politikacılar oklarını yani söylemlerini gelişi güzel fırlatır, sonra düştüğü yere hedef çizerler. Sonuçta ne olur? Hedefi vurmuş olurlar. Bankerimizde aynen bu şekilde kendi kuramında nasıl mükemmel bir anarşist olduğunu anlatıyor. Gelin bakalım nasıl bir anarşistmiş.

Anarşist kimdir? İnsanları, doğdukları anda toplumsal bakımdan eşitsiz kılan adaletsizliğe isyan eden biri. (18*) Bankerimiz açlığa çok yakın ve hayatta kalmak için sürekli çalışmak zorunda olan bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geliyor. Kendince tek mal varlığı zekâsı. Ama zeki olan her insan gibi tatminsiz. İnsanların doğal sebepler harici emeksiz elde ettiği haklara karşı isyan ediyor. Doğal farklılıklardan gelen eşitsizlikleri kabullenebilirim diyor, bundan kaçınılmaz. Sonuçta haklı. Bir erkek doğurmadıkça kadın ve erkek anatomik olarak eş olamaz. Zaten mühim olan kadın ve erkeğin bir fotokopi çıktısı gibi benzer olması değil, aynı haklara sahip olmaları ve faydalanabilmeleri. Lakin birinin annesinin karnından çıktığında sahip olmadığı, ama mutlu bir rastlantı sonucu burnunu dışarı çıkarır çıkarmaz gökten zembille inen zenginlik, toplumsal konum, rahat yaşam gibi sonradan edinilen niteliklerle kendinden üstün olmasını kabullenemeyeceğini söylüyor.

‘’Kimileri eğitim görme, gezip dolaşma, kendini geliştirme olanağıyla doğarlar, dolayısıyla doğuştan zeki olanlardan daha zeki olma olanağına kavuşurlar. Her alanda bu böyledir. ‘’ (19*) Sözde ülkemizde, hadi hep kendi ülkemizi yermeyelim. Dünyada eğitimde fırsat eşitliği var. Amerika’da bir üniversitenin eğitim masrafını orta halli bir aile bile karşılayamaz. Ve öylesine bir vatandaş sırf fakir bir ailede doğduğu için eğitim almak yerine hamburgercide kasiyer olur. Üniversite sınavlarında dershane, özel ders, kaynak kitap alacak durumda olmayanlar ile eşit şekilde yarıştığınızı iddia edebilir misiniz gerçekten? İşte banker tüm bu adaletsizliği yaratan toplumsal kurgulara savaş ilan ediyor. Ama her ideoloji kafanın içinde güzel. Bakalım uygulamada nasıl sıkıntılar çekecek.

Öncelikle tek derdin eşitlikse neden sosyalist olmuyorsun banker? Çünkü o Sosyalizm ve Komünizm rejimlerinin nefret rejimleri olduğunu düşünüyor. Burjuvayı yıkmak emeli güden rejimler. Ve bir işin içinde nefret varsa doğal olamaz ve doğal olamayan yitip gitmeye mahkûmdur diyor. Nitekim öyle olmadı mı? Bunun üstünde fazlaca durmazsak asıl mevzu doğal ve toplumsal kurgu çatışması. ‘’En büyük kötülük, daha doğrusu tek kötülük, doğal gerçekliklere gelip yapışan toplumsal uzlaşma ve kurgulardır.’’ (20*) Nedir o toplumsal kurgular? Aile, para, din, devlet. İnsan zengin ya da fakir olmak için Katolik ya da Protestan olmak, İngiliz ya da Portekizli olmak için doğmaz. Bu kurgular neden kötüdür? Çünkü bunlar doğal değildir? Başka kurgular olsa yine kötü olurdu çünkü yine kurgu. En saf ve doğal olan insan olmaktır. Ötesinde her sıfat bizim kendimizi daha güzel hissetmek için kendi diktiğimiz elbiselerdir. Nitekim öyle değil mi? Kendimizi milletimizle, paramızla, mevkiimizle, erkekliğimizle, dişiliğimizle, dinimizle, hatta futbol takımımızla bile yahu bazısından ayrı, bazısından öte, bazısından üstün tutmuyor muyuz?

İşte bu yüzden tüm kurguları ortadan kaldırmayı hedefleyen saf anarşist sistem dışında tüm sistemler kurgudur. Neden anarşist olduğunu açıkladı. Ama anarşizmi birde uygulamaya dökmek var. Öyle kolay mı? Bakalım kolay mı değil mi?

Anarşist ne ister? Özgürlük. Kendisi ve başkaları için, tüm insanlık için özgürlük. Bu motto ile banker ve birkaç arkadaşı anarşist bir grup oluşturuyor gençlik yıllarında. ‘’Başkalarının özgürlüğünü amaç edinemediğim sürece özgürlüğü amaçlayamam.’’ Diyen Sartre çok güzel konuşuyor. Ama ya insanlar özgür olmak istemiyorsa? Saçmalama Howl herkes özgür olmak ister diyeceksiniz biliyorum. Ama dört yılda beş yılda bir tüm haklarınızını bir meclis dolusu insana vekâlet etmiyor musunuz? Özgür bir toplum yaratmayı hedefleyen arkadaşlarının ve kendinin, bir zorbalık, bir despotluk cundasından öte bir şey olamadıklarını fark eder. Sonuçta toplumun onlar gibi olmayan kesmine kendi fikirlerini dayatmaktadırlar. Bu şekilde bakıldığında devrimci diktatörlükten başka bir şey değildirler. Ve diktatör rejim diktatör rejimdir.

Amacımız ne özgür bir toplum oluşturmak. Araç olaraktan banker şu fikri sunuyor. Burjuva toplumundan, özgür topluma ani geçiş. Toplum zihnen özgürlük düşüncesine öyle güzel ısındırılmalı ki, toplumsal bir devrim gerçekleştiğinde devrim hiçbir direniş ile karşılaşmasın. Ama anarşistin derdi biter mi? Tüm toplumsal kurguları ortadan kaldırmak özgür bir topluma hizmet edeceği gibi yeni toplumsal kurgularda yaratabilir. Nitekim o kurguları kendi arkadaş grubu içinde görüyor. Anarşizmin reddettiği otorite etrafında yığılmış bir devrimci diktatöre dönüşmüş grubu terk ediyor.

Gerçekten de insanların, zorbalığı kendiliklerinden yaratan toplumsal kurgulara uzun süredir alışkın olmalarının, onların doğal niteliklerini doğuştan bozduğunu; böylelikle öteki üzerinde kendiliğinden zorbalık uygulamaya yöneldiklerini, hatta bunu yapmaya en az yatkın olanların bile böyle davrandıklarını varsayabiliriz. (39*)
Özgür bir toplum yaratmak isteyen arkadaşları bile yukarıda dediği gibi davranınca bankere hak vermemek elde değil. Arkadaşlarından kopup tek başına bir anarşist oluyor. Peki, tek başına nasıl anarşist uygulama yapabilir? Bir savaşta düşman ya yok edilir ya da esir alınır yani pes etmesi sağlanır. Otorite kurucu para babalarına suikast düzenleyip yok ederse eline ne geçer? Hiçbir şey. Çünkü ‘’Zorbalık toplumsal kurguların işidir onları temsil edenlerin değil.’’(50*) Düzen kendi para babalarını tekrar doğurur. Bu yüzden düzeni pes ettirmek mecburiyetinde kalır. Ve eğer paranın efendisi olursa ona boyun eğdireceğine ve bu toplumsal kurguların en büyüğü olan paranın hükmünü kırarsa özgürleşeceğine inanıyor banker. Ve burjuvaziyi kendi kazdığı kuyuya düşürüp para babası bir banker olarak özgürlüğünü eline alan bir banker oluyor. Ya da olduğunu sanıyor.

Üzgünüm banker ama Hegel’in köle-efendi diyalektiğinden haberin olsa asla özgürleşmediğini bilirdin. Kısaca anlatayım. Güçler eş olmadığında bir ‘efendi-köle’ ilişkisi doğar. Böyle bir ilişkide ‘köle’ de ‘efendi’ de bir tutsaktır. Gücünün yarattığı rolün tutsağı. Sonunda yüzü taktığı maskenin şeklini alır, sürekli güçlü görünebilmek için çabaladığı ve rolüne uymayan tüm fikirlerini törpülediği için artık kendisi değildir. En değerli şeyini, özgürlüğünü ve törpülediği fikirler yüzünden kimliğini kaybeder. İşte Pessoa ve işte gördüğünü, kendini sorgulayarak yarattığı absürd muazzamlıkta hikâye.

Şeytanın saati kendini tanıtmaya çalışan şeytanın uzun monoluğunu içeren aslen 16 sayfalık kısa bir hülya anlatısı. Varlıkla var olmayanın sürtüşmesini işler. Dini, felsefi ve edebi birçok isme ve kavrama değinir şeytanın saatinde. Aynı yerde başlayıp aynı yerde biten şeytanın asıl, sözle rahmine düşürdüğü gezgin’e seslendiği garip bir monolog. Pessoa’nın felsefi dünyasının fantastik bir izlencesi. Yaşam öyküleri için yapıt değil, yapıtları için yaşam öyküleri bulan Pessoa çok kişilikli yapısını bu monologda da gösterir. Hem Şeytandır hem değil hem kendisidir hem başkası. Anarşist banker ile bir basıldığı için anarşist bankerde konu üzerine yoğunlaşabildim. Ama Şeytanın saati de Pessoanın edebi yönünün ne denli zengin ve yetkin olduğunu gösteren güzel ve kısa bir yapıt.

(Nu*) bu ibareler alıntının kitaptaki sayfa sırasını beliritiyor. Son olarak. Sonuna kadar okuyan herkese en içten dileklerimle teşekkür ediyorum. Umarım ayırdığınız zamanın hakkını vermişimdir. Değinmek istediğim konular kitaplada aynı yolu paylaşınca kalemin mürekkebine acımadım.

Howl, Kör Baykuş'u inceledi.
 24 Şub 03:27 · Kitabı okudu · 2 günde · 10/10 puan

‘’İnsan, meyvenin çekirdeğini taşıması gibi ölümü kendi içinde taşımaktadır.’’ Her ruh içinde ölüme aralanan bir kapı vardır Rilke’nin deyişi ile. Sadık Hidayet aralık kalmış ve afyon dumanları tüten kapısından kendi karanlığına çekiyor bizleri. O gölgesine yazdığını söylüyor gerçi dertlerini, kimseye anlatılmaz bu dertler. ‘’Çünkü henüz çaresi de, devası da yok bu dertlerin.’’ Diye dile getiriyor çaresizliğini ve yalnızlığını sayfa 15te. Bir insan kalabalığında dahi aynı dertleri paylaşmadıktan sonra makûs kaderidir kişinin yalnızlık. Ve İnsanlar kendi sefil hayatları ve basit emelleri içinde çürüyüp giderken, kavrayış ötesi bir güzelliğe göz dikmiş biri karanlık bir gölgeye sığınmak mecburiyetindedir.

Kavrayış ötesi bir hakikat çalınıyor ağzına, bir parmak bal. Ama hemencecik kuruyuveriyor bal kovanı, iğnesi düşüyor bal yapan arının. Bu benzerlik ölüme gidişinden sonra bulunan son hikâye taslağında da şu şekilde karşılıyor bizi. ‘’Annesi, ’Salgı salamaz ol!’ diye beddua eder yavru örümceğe. Küçük örümcek ağ yapamayınca ölüme kurban gider.’’Hidayet’in hayat hikâyesi miydi bu? Bir kez ışık tutmuştu hakikat ona sonrası, karanlık gecede kör baykuş.

Hidayet afyonu tüttürür, kurgu bir düşe bürünür. ‘’Bir düşün içinde bir düş mü? Bütün gördüğümüz ve göründüğümüz.’’ diyor Edgar Allan Poe. İran yapımı bir İnception. Gerçekler ve yanılsamalar arasında gidip gelen bir hikâye. Nasıl bir tesiri varsa afyonun yıllar sonrasında bile etkiyor üzerimize. Hikâyeyi okurken algılarımızın ince ayarlarıyla oynuyor. Ne zamanın hükmü var kitapta, ne kişilerin, ne de mekânın. Her şey belki 2 ay 4 gün evveldi, belki de 2 yıl 4 ay önceydi. Belki amcam babamdır. Bense hileli bir aynada amcamımdır. Şu bir karış toprak Nişabur’a mı, Belh’e mi, Benares’e mi ait kim bilebilir. ‘’Bir rüya gören, rüya gördüğünü bilen, uyanmak isteyip de uyanamayan biri gibi’’(syf:22) okudum hikâyeyi. Ya uyandım ya da uyandığımı sanıyorum. Şimdi size ya bir rüya anlatacağım ya da yaşanmış bir anı. Bilemiyorum.

Ebedi güzellik, bütün sezgilerin kaynağı, dünyanın sırları bir kadın olarak cisimleniyor hikâyenin merkezinde. Ama merkeze varan ancak kurtlanmış bir cesede sokulabilir. İnsan dünyaya hakikati aramaya gelmiş olsa da, hakikati kavrayabilecek bir bedene sahip değildir. Güzelliği, o safi hakikati tekrar elde etmek için kendini yiyip bitirir kahramanımız. ‘’Onu yitirdim yitireli, aramızda bir taş duvar, ıslak bir set, deliksiz penceresiz, kurşun gibi taş duvar yükseldi yükseleli, hayatımın ebediyen boş ve kayıp bir hayat olduğunu kavramıştım. ‘’ (syf:21) Hakikat gökte yıldız olsa elim uzanmasa gözüm görürdü, güneş olsa gözümü tutamasam vücudum sıcağından onu sezerdi. Ama hakikat bir seraptı. Ya da ben serapta bir hakikat idim. Birbirine aykırı doğalarımız yüzünden kendimi yiyip bitirdim.

Sessizce katlanılan bir acının hikâyesi bu roman. Sartre’ın dediği laf üzere ‘’Duyduğum acıyı göstermemek yetmiyordu, acıyı duymamak gerekiyordu.’’ Ama ‘’Yaralar vardır hayatta, ruhu cüzam gibi yavaş yavaş ve yalnızlıkta yiyen kemiren yaralar.’’(syf15) cümlesi ile başlayan bir kitapta bir gölgeden başkasının bilmediği bu acıları duyumsamamak mümkün müydü? Hakikati, güzelliği, safiyeti aramış, eline geçen kurtçuk dolu bir soğukluk olmuştu. ‘’Bu geceyi aydınlatmış o bir çift göz, ebediyen sönmüştü. Bir yere varmışım varmamışım, benim için ne fark ederdi!’’ (syf:31) Varoluş felsefecisi değilim elbet. Ama amacı elinden alınmış bir şey yol alabilir mi? Varlığın benzini amaçtı demek ve amaçsız bir hayat salgı salamayan bir örümcek ömrü gibi son buluyordu. Alegoride ölüydü realitede sürünüyordu. ‘’Bir canlı cenazeydim artık; ne beni diriler dünyasına bağlayan bir şey vardı, ne de ölümdeki unutmadan, huzurdan yararlandığım.’’ (Syf 59)

İnsan tüm iç ve dış etmenlerin izdüşümü bir üründür ve o bu çarpık dünyada ömrü de ziyan olmuş bir izdüşümdü. Sayfa 38de dile getirdiği üzere; ‘’Ömrüm bir oduna benziyor, ocaktan düşen bir oduna: Öteki odunların ateşinde kavrulmuş, kömürleşmiş, ama ne yanmış, ne olduğu gibi kalmış bir oduna benziyor. Fakat diğerlerinin dumanından, soluğundan boğulmuş.’’ Canlılar dünyası ile ilişiğini kesiyordu gitgide. Daha fazla boğulmamak adına. Ne derdine eş biri vardı içlerinde, ne de onu anlamaya çalışacak biri. Anlaşılmak ihtiyacı ama sonunda onu da sarıveriyordu ki ‘’Uzun süredir bana işkence eden bu devi öldürmek istiyordum, çektiklerimi kâğıda geçirmek istiyordum.’’ Diye yazıyordu bize Rilke'yi tekrar anımsatarak "Evet, yazmak zorundaydım, yoksa çıldıracaktım!"

İç ve dış tüm etmenlerden bahsettik. Kitabın kopuş noktalarondan birine değinmek istiyorum. Tüm bu etmenler aynı olsa ne olurdu sizce? Bir sigara dumanı tüm koşullar aynı olduğunda iki farklı ağızdan çıksa da havada aynı şekli oluşturabilir der teoriler. Bunların hikâye ile ne ilgisi var Howl diyorsunuz. Peki, hemen açıklayayım. Amcası, babası, sürekli ortaya çıkan ihtiyar mezarcı en sonunda tek bir kişi ve gölgesi tüm bunların toplamı olarak çıkmıyor mu karşımıza? Ve esrarengiz kız, halası, kuzeni de aynı kişiye dönmüyor mu? İç ve dış tüm koşullar aynı olduğunda her insan aynı insandır mantığı var Hidayette. Bu yüzden ‘’Tek kudretli, yüce ve mutlak varlık karşısında dürüst ya da hilekâr olmak beni etkilemedi.’’ (Syf: 58) diyor. Herkes bense ve ben herkes isem en iyi de benim en kötü de. En adi suçları da ben işledim, en büyük iyilikleri de ben gerçekleştirdim. Tüm sıfatlarla karşısına çıkmış sayılırdı ama bu onu hakikate ne daha yakın ne de daha uzak kıldı. Sadece onun hayat şevkini kırdı.

Dünyanın yerine gecenin karanlığı hüküm sürüyordu. (Bana öğretmemişlerdi geceye bakmayı, geceyi sevmeyi)’’ (syf:48) Bu da sanırım kitabın adının çıkış noktası. Baykuş ölümle bağdaşır kimi yerlerde ve hikâye için güzel bir imge. Bir an için hakikate vakıf olduktan sonra Hz. Adem ve Hz. Havva'nın dünyaya sürülmesi gibi içine düşülen karanlık bir âlem. Hep kör değildik ki şimdi farkındayız karanlığın. Bir zamanlar yüzümüze vuran hakikat ışığı yerine şimdi alacakaranlık çöktü üzerimize. Oysa biz ruhu aydınlatan hakikat peşindeyiz. Karanlık gece bizi çürütür. Bir hülya olarak anımsadığımız gerçeğin peşinde yol yordam bilmeden kayboluruz. ‘’Derken bir ses geldi karanlıklardan: Gafiller! Doğru yol ne odur, ne bu!’’ diyen Hayyamdan da çokça etkilendiği aşikâr Sadık Hidayet’in. Ve bu karanlık onu yıldırıyor sonunda. ‘’Dayandığım, güvendiğim hiçbir şey yok.’’ (Syf 37) diyor. Elektrik gittiğinde en kötü ihtimalle mum arayan bizlerin, karanlıklar içine kör doğmuş bir insanı eleştirmeye ne hakkımız var?

‘’Hayat, yorucu ve hep aynı, yeniden başlıyordu.’’(syf:54) Sisifostan önce yazılıp ona bir selam çakıyor Kör Baykuş. Sürekli eline dönen testi, geçmişte onla aynı kederi paylaşmış ressam, kâbustan fırlar gibi ha bire çıka gelen mezarcı ihtiyar tüm bu betimlemeler hayatın kendi devinimini sembolize ediyor. ‘’Tenden bedenden soyunuverdik sonunda Topraktan gelmiştik, yine toprağa girdik.’’ Diyen Hayyam daha açıklayıcı olur elbet. Ama ‘’Ben ki henüz yaşadığım dünyaya bile alışamamışım, bir başka dünya neyime yarardı benim?’’ (syf:63) diyor Hidayet. Parçalanıp un ufak olunsa, bir yüce varlık o topraktan yeni testiler yapsa bile ölümden sonrası için hiç olmak ister Hidayet. O tüm huzuru acı çekemeyeceği bir varlığının kalmayışında bulmuştur.

Gerçekten aklımda bir sürü şey birikti. Kalanları toparlamak anlamlı bir yazı çıkarmak zor oldu. Okuyan, zaman ayıran herkese bol bol teşekkürler ederim. Kitapları okurken bazen aklıma filmler geliyor. Aşağıdaki filmi öneriyorum. İzleyen ve kitabı da okumuş olan varsa sohbete beklerim aradaki benzerlik üzerine konuşabiliriz.

https://youtu.be/-FcK_UiVV40

ANİME ve FİLM sevenler için Listem
ANİMELER Lİstesi
- HOKUTO NO KEN
- JoJos Bizarre Adventure Stardust Crusaders 2
- Sengoku Basara
- Sengoku Musou
- Donten ni Warau
- Examurai Sengoku
- HUNTER X HUNTER
- TERRA FORMARS
- Kuiba Zhi Shiwanhuoji
- NARUTO & NARUTO SHIPPUDEN
- ONE PIECE
- Ruroini Kenshin
- Shijou Saikyou Deshi Kenichi
- Guin Saga
- Whisper of the Heart - Mimi wo sumaseba - Yüreğinin Sesi
- efsane beşli
- BARAKAMON
- kingdom 1 - 2
- HAYAO MİYAZAKİ tüm animeleri
- bir böceğin yaşamı
- cesur tavşanın sihirli macerası
- OOKAMİ KODOMO NO AME TO YUKİ
- Rango- türkçe altyazılı
- RİO
- YUKARI BAK
- NİNE
- Ejderhanı Nasıl Eğitirsin 1 / 2
- ÖZGÜR RUH
- THE GOOD DINOSAUR
- WALL-E
- BASILISK 1 / 2
- BİR SESİN ŞEKLİ
- Nurarihyon no Mago: Sennen Makyou
- grappler baki
- SAMURAI CHAMPLOO
- Madagaskar Penguenleri – 2014
- Bakemono no Ko
- wolfs rain
- Arabalar 1-2
- KUNG FU PANDA 1- 2 (2011) ve 3
- ÇILGIN HIRSIZ 1 (2010)
- kayıp balık nemo
- karınca z
- The Iron Giant - Demir Dev
- The Secret World of Arrietty – Aşırıcılar
- Horton Hears a Who! – Horton (2008)
- Sword of the Stranger
- Alvin ve Sincaplar
- G Force
- Howl (Türkçe Altyazılı) 720p HD izle
- 6 Süper Kahraman - BIG HERO 6 (2014)
- Tavuklar Firarda - CHICKEN RUN (2000)
- D GRAY MAN
- gin no saji 2
- Tokyo Ghoul
- Drifters
- sengoku basara judge end
- arslan senki 1-2
- shoukoku no altair
- Parasyte
- boku no hero academia
- boku no piko
- koutetsujou no kabaneri
- Ushio to tora

FİLMLER
- Sürgün İnek
- True Legend
- Patch Adams
- Kutup Macerası
- Ben Efsaneyim
- Cennetin Çocukları
- Harika çocuk
- Mucize (Mahsun Kırmızıgül)
- PK
- Benim Adım Khan
- Tatar Ramazan (TRT 1)
- Cesur Yürek (TRT 1)
- Uyanışlar Awakenings
- 3 idiots
- Vahyin İzinde
serisi
- Barfi
- Ölü Ozanlar Derneği izledim çok güzel Robin Williams
- Kunduracı- Valinin imtihanı
- Koleksiyoncu (Türk filmi)
- Çizme
- Taare Zameen Par.. Her çocuk özeldir
- Mandıra Filozofu
- Milat (TRT 1)
- 7 Güzel Adam

Howl, Yürüyen Şato'yu inceledi.
 08 Şub 20:49 · Kitabı okudu · 2 günde · 10/10 puan

Uzun bir inceleme olduğundan yanınıza yolluk olarak bunu bırakıyorum efenim. https://youtu.be/UwxatzcYf9Q

Tüm hikâyeler aslında biraz büyüdür. Ama ‘’Yürüyen Şato’’ adımını her yere bastığında ve siz her sayfa çevirişinizde yüzünüze sihir tozları bulaşacak. Howl’un her defasında başka bir yere açılan büyülü kapısı, bu defa çöl cadısı tarafından lanetlenmiş Sophie’nin lanetini kaldırmak ve üç kız kardeşin en büyüğü olarak umutsuzca kısmetini aramak adına içine düştüğü maceralara açılıyor.

Sophie kız kardeşlerinin en büyüğü ve en naif olanı. İlginç bir hayatı olsun istiyor ama her gün yüzlerce şapka dikmekten hayatı ilginçleştirmeye vakit ayıramıyor. Aynı şekilde ben de her gün derse girdiğim için hayatım bembeyaz bir duvar kadar sıradan. Ama hikâye bu ve büyü asla ele avuca sığmaz bir şey ya. Kalbi bonibon şekerleri kadar tatlı olan Sophiemizin dileği yazarımızın kulağına ilişiyor ve o istediği ilginç hayat birkaç sayfa sonra bir çöl cadısı olarak şapka dükkânın kapısından içeri süzülüveriyor. Kötülüğünden ve hasedinden birkaç ömür eskitmiş çöl cadısı Sophiemizi de bir çırpıda doksan yaşında bir nineye çeviriyor. Ve arayan mevlasını da bulur belasını da bulur diyen atalarımızın dediği gibi belasını bulan Sophie mevlasını bulmak ve bu beladan kurtulmak için yaşına başına kamburuna bakmadan düşer yollara.

Peki, büyülü bir laneti kaldırmak için ne gerekir? Tabii ki de başka bir büyücü yahu ne diye bu kadar düşündünüz? Ve Howl ile Sophie’nin yolları Howl’un Yürüyen Şatosunda kesişiyor. Ama güngörmüş kötülükler cadısı hiç işini şansa bırakır mı? Bırakmaz efenim bırakmaz. Sophiemiz başına gelenleri hiç kimselere diyemez. Cadı onu bunu yapmasını engelleyecek şekilde büyülemiştir. Meramını kimseye anlatamayan Sophie Howl’un yanında temizlikçi olarak kalır bir şekilde.

Howl ise Don Juan (Don Juan bir efsanedir ve büyük bir edebiyat geçmişi vardır. Çeşitli yazarlarca işlenmiştir. Camus’un tanımlamasına göre ‘’Neden sevmek için ender olarak sevmek gereksin ki?’’ mantalitesinde biridir. İsmi çapkınlıkla eş değerdir. ) edasıyla etrafta gezmektedir. Bu çapkınlık işleri yüzünden onun da başı çöl cadısı ile derttedir. Birazcık kendisini terk etmiş sayılırda. Bu yüzden cadı onu da lanetlemiştir. Ama bizim pek bir zeki Howlumuz daima farklı isimler kullandığı için lanetten bir şekilde paçayı sıyırmıştır. Yine de işini şansa bırakmayan Howl yardımcısı ve bir ateş cini olan Calcifer ile Şatosunu yürür bir hale getirir, insanlar gerçek kişiliğini bilmesin diye de kendi hakkında dedikodular yayar ve sürekli kaçar durur. Sadece kötülükler cadısından da değil hoşuna gitmeyen her şeyden kaçar Howl. Hatta sayfa yetmişte Sophie dayanamaz ve şöyle: ‘’Hoş olmayan hiçbir şey istemiyorsun değil mi? Sen ödleğin tekisin! Hoşuna gitmeyen her şeyden kaçıyorsun’’ der.

Howl’un bu hareketleri bana hep kendimi hatırlatır. Ki bu yüzden nickim Howl. Aslında iyi biridir. İyiliklerini öyle pervasızca yapar ki iyilik yaptığını dahi fark etmezsiniz. Öyle ki kayan bir yıldızın ölümünü engellemek için kalbini dahi ortaya koyar. Bir şeyi, bir yeri gerçekten sevmek ister ve bağlanmak ama kendisi zeki ve ilkelere aykırı bir büyücüdür (Biraz da güzelliğine düşkün bir budala). Ve herkes belli prensiplerin kalıpları içindeyken Howl gibi birisi ancak rüzgâr da süzülür gibi oradan oraya yol alır ve kötülükler cadısı olarak metaforlaşan aslında onun kendi varoluş tutkusunu tehdit eden sebeplerden kaçar.

En nihayetinde ilginç bir hayat isteyen Sophie ve tutunacak bir yer arayan Howl bu 293 sayfalık hikâyede birbirlerinin hiç fark etmedikleri yönlerini türlü belalar atlatırken fark ederler. Büyüsü sesinde olan Sophie yürekten seslendirdiği şeylere can verirken, onu lanetinden kurtarmak için çaktırmadan çablayan Howl’un bu büyülü öyküsü içindeki çocuğu öldürmemiş herkesçe okunmalı diye düşünüyorum.

Kitabın bir de Oscar adayı olmuş Howl Moving Castle adında bir animasyon filmi vardır. Hayao Miyazaki zaten güzel olan bir şeyden insanı bağımlı ettirecek başka bir şaheser çıkarmış. Film ve kitap öykü bazında birbirinden bazı bazı oldukça ayrı yönlerde ilerliyor. Zaten filmler ve kitaplar arasında iceberg benzerliği vardır hep. Filmler; kitapların ancak yüzde onuna denk gelir genellikle. O yüzden ilk önce hangisini izler veya okursunuz size kalmış. Çünkü birinin büyüsüne kapıldığınızda ötekini gözlerinizin önünde bulacağınıza eminim. Kendime çok yakın bulduğum bu hikâyede çenem düştükçe düştü. Buraya kadar okuyan olduysa ona içten dileklerimi ve bu büyülü dünyayı sunuyorum.

Bana bu kitabı ve muhteşem Howl portresini hediye eden arkadaşıma burdan teşekkür ediyorum. Biliyorum siyah inci bizi bir yerlerden görüyorsun. ^_^

Uluma (Howl)
“Uluma” (Howl) sadece Beat edebiyatının değil, o güne kadar yazılmış tüm lirik edebiyatın en gaddar dille yazılmış ancak bir o kadar da etkileyici, gözlerimizi kimi zaman yuvalarından çıkaran, kimi zaman ise yaşlarla dolduran şiiridir. Uluma terbiyesizce yazılmıştır, bir Columbia Universitesi mezununa hiç yakışmayacak cinsten dizelerle doludur, Ginsberg kendine hakim olamaz ve ikide bir küfür eder, ama nasıl etmesin ki? O günlerin Amerikasının bugünlerin dünyasından pek de bir farkı yoktur elbette. Hala çalan çırpan devler ve sefaletle boğuşan cücelerin, şehir eşkiyalarının, ölüm korkusunun, yoksulluğun, uyuşturucunun, umutsuzluğun ve gerçek olmayan aşkların var olduğu bir dünyada yaşıyoruz. Ginsberg 50’lerin Amerikasını bir parça daha karıştırmak adına, Kerouac, Burroughs, Ferlinghetti, Synder ve Bob Dylan’ı gibi isimleri bir masaya oturtmuştur ve sonra hep beraber bir yolculuğa çıkmışlardır. Aslına bakarsanız bu dönemin şairleri, belki de geçtiğimiz yüzyılın en popüler ve sesleri en yüksek çıkan şairleridir. Ginsberg Dylan’la sahneye çıkıp şarkı bile söylemeyi denemiştir. Aynı zamanda şiirin asla bir arada ulaşamayacağı derecede büyük bir kalabalığa fikirlerini sunma ayrıcalığını da Dylan’la olan dostluğu sayesinde başarmıştır.

( Terbiyem bozulur diyenler aşağıda şiirin bi bölümü var tercih sizin )

I

gördüm kuşağımın en iyi beyinlerinin çılgınlıkla yıkıldığını, histerik çıplaklıkla açlıktan geberdiğini,

zenci sokakların şafağında gördüm onları bozuk kafalarıyla mal ararken,

gecenin makinesinde yıldızlı dinamo ile eski cennetsel bağ için yanıp tutuşan melek kafalı hipsterler,

yoksulluk ve paçavralar ve sahte gözlerle şehirlerin üstünde yüzen sıcak suyu olmayan ucuz odaların doğa üstü karanlığında yükseğe doğrulup sigara içerken jazzı seyredenler,

Yaradan’ın cennetinde zihinleri apaçık olanlar aydınlatılmış ucuz çatı katlarında ve yeraltlarında Muhammed’in dolaşaduran meleklerini görenler,

Arkansas ve Blake-ışığı trajedisi arasından parlak ifadesiz halüsinatif gözlerle bilgi savaşının üniversitelerinden geçip gidenler,

akademilerden delilik ve ahlaksızlığa düzdükleri methiyeleri kafatası üzerindeki pencerelerde yayınladıkları için tekmeyi yiyenler,

parasını çöp sepetlerinde yakarak ve dehşeti duvardan dinleyerek tıraşsız odalarda don gömlek sinenler,

apış arasındaki marihuanayla Laredo’dan dönerken New York’da içeri tıkılanlar,

ucuz otellerde ateş yiyenler ya da Paradise Alley’de terebentin içenler, ölüm, ya da geceden geceye gövdelerini arafta bırakanlar,

düşlerle, ve uyuşturucularla, uyandıran kabuslarla, alkol ve sik ve sonsuz taşaklarla,

ürperen bulutların emsalsiz kör sokakları ve Canada ve Paterson’un kutuplarına doğru sıçrayan aradaki zamanın hareketsiz dünyasını aydınlatan aklın şimşeği,

geçitlerin peyote dayanışması, arkabahçe, yeşil, ağaç, mezarlık sabahları, çatı katlarında şarap kafası, kafaları iyi olduğu esnada çıktıkları zevk gezilerinde mahallelerin dükkanlarının vitrinlerinde trafik ışıkları gibi yanıp sönen neonlar, güneş ve ay Brooklyn’in sert kışının alacakaranlığındaki ağacın titremesi, esrar külünün laneti ve aklın yüce ışığı,

hayvanat bahçesi ışığının iç karartıcı parlaklığında boğazları paramparça ve kasvetli beyinleri örselenmiş,

benzedrine boğulmuş halde rayların ve çocuk seslerinin gürültüsü arasında titreyerek

Battery’den Bronx’a sonsuz bir gidiş için kendilerini yeraltında zincirleyenler,

gece boyunca Bickford’da loş ışığın altında dibe vurmuşçasına gömülüp kalanlar ve dışarı çıkanlar ve gün ortasında ıssız Fugazzi’de bayat bira içerek otomatik plak çalarda çatırtıları dinlemeye mahkum olanlar,

yetmiş saat durmaksızın konuşarak, parktan mekana, mekandan bara, bardan Bellevue’ye Belleuve’den müzeye, müzeden Brooklyn Köprüsüne

ayın ötesinde/ki Empire State’in pencere pervazlarından sarkan yangın çıkışından atlayan platonik belagatçilerin yitik bölüğü,

olayları ve anıları ve anekdotları ve görme zevkini ve hastane şoklarını ve cezaevlerini ve savaşları bağırıp çağırıp fısıldayıp kusarak konuşanlar,

yedi gün yedi gece harap olmuş anımsamalarıyla parıldayan gözlerle kaldırımların üzerini örten mağlup sinagog eti,

artlarında Atlantic City Hall’ün belirsiz resminin kartpostalını iz bırakıp

Zen New Jersey’i terk ederek hiçbir yere doğru gözden yitenler,

kederli Doğunun sıkıntı veren terlemesiyle Tanca’nın kemik gıcırdatanları,

Çin’in migreninden mustarip, iç karartan döşemesiyle Newark’ın boktan bir odasında esrarın etkisiyle pelte-k-leşenler,

geceyarısı demiryolu boyunca oradan oraya amaçsızca gidip gelen yurtsuzlar, hiç kalp kırmadan çekip gidenler, gece, yükvagonlarında yükvagonlarında yükvagonlarında sigaralarını yakanlar,

eroin için para sızdırmaya çalışarak dalavereyle, yalnızlık hissi veren çiftliklerinden geçenler büyükbabanın,

Kansas’ta kozmosun tinlerinde vızıldayıp ayaklarına değin titrediklerini hissettiklerinde Plotinus Poe St. John üzerine kafa yorup haç çıkarıp telepati, bop ve kabala ile uğraşanlar,

Idoha sokaklarından birbaşına geçip giderek düşsel Kızılderili meleklerle düşsel Kızılderili melekleri arayanlar,

parıldadığında Baltimor çılgına dönüp doğaüstü esrimeye dalanlar,

etkisiyle kış gecesinin ortasında sokak ışığının küçükkent yağmurunun

Oklahoma’nın Çin göçmeni herifleriyle limuzinlerde takılanlar,

Houston’da aylak ve aç cansıkıntısıyla yalnızlığın jazz seks ya da çorba için takılanlar

Amerika ve Sonsuzluk hakkında tartışmak için parlak İspanyolların peşinden gidip,

Afrika’ya giden bir gemiye çaresiz kapağı atanlar,

artlarınca Chicago’nun mekanlarında yakılmış şiirlerin külünden lav işçi tulumlarının gölgesi ve döküntülerden başka hiçbir şey bırakmayarak Mexico volkanlarında gözden yitenler,

Batı Kıyısı’nda F.B.I’ı soruşturarak sakallı ve kısa pantolonlu büyük barışçıl gözleri ve cinsellik kokan koyu derileriyle hatların ötesinde bildiri dağıtıp yeniden ortaya çıkanlar,

cigaralarını üstlerinde söndürerek Kapitalizmin ot tezgâhını protesto edenler,

Staten Island feribotu bastırdığında korkunç sesini Wall’un ve bastırdığında Los Alamos’un korkunç seslerini feryat ederek çırılçıplak soyunarak Union Meydanı’nda kıyakkomünist bildiriler dağıtanlar,

beyaz okullarında yerleşmiş çetelerin doğrulttukları makineler karşısında çıplak ve titrek ağlayarak yere yığılanlar,

düzüşmeksizin haykırarak sevişmekten, “zıkkım”lanmaktan ve oğlancılıktan başka hiçbir şey yapmadıkları için bir suçu olmayıp polisaraçlarında mest olmuş halde enselerinde dedektifler bitenler,

metroda dizlerine vurarak uğuldayanlar ve elyazmalarına bir göz atıp siklerini pantolonları üstünden sıvazladıkları için uzayıp gitmesi istenenler,

bi işleri olmadığından azizimsi motorculara götlerini siktirip zevk çığlığı atanlar,

meleksi insanlıklarıyla uçanlar ve uçuranlar, Atlantik ve Karayip aşklarını okşayan denizciler,

gülbahçelerinde, halk parklarının çimlerinde ve mezarlıklarda önüne gelen herkese özgürce spermlerini attırarak sabah akşam otuzbir çekenler,

durmaksızın hıçkırarak tükenenler, kıkırdayıp coşarken sarışın & çıplak bir melek artlarında belirdiğinde deşmek için onları palasıyla, bir Türk Hamamının odasında mahvolanlar,

aşkoğlanlarını kaderin şirret üç ihtiyar kaşarına, heteroseksüel doların tek gözlü kaşarına, dölyatağından göz kırpan ve kıçını kırıp oturmaktan,

dokuma tezgâhındaki aydınlanmış altın sarısı ipleri kırpmaktan başka bir şey yapmayan tek gözlü kaşara kaptıranlar,

doyumsuzca ve esriyerek çiftleşenler bir bira şişesiyle bir sevgiliyle bir sigara paketiyle bir mumla ve yataktan düşenler,

ve zemin boyunca yuvarlanıp salonu sürüklenerek devam edip duvarın dibine yaslanarak son amcık vizyonuyla nihayetinde kendinden geçenler ve bilincin son attırımından sıyrılarak gelenler,

günbatımında milyonlarca kızın amcıklarını akıtanlar ve sabah yeri gözleri kıpkırmızı olsa da gündoğumunun deliğini de sulandırmaya hazır olanlar, ahırlarda götleri alevlenenler ve göllerde çıplak olanlar,

sayısız çalıntı gecearabasıyla Colorado’da bir boydan bir boya orospulukla hayat sürenler,

N.C, bu şiirin gizil kahramanları, yarakadam, Denver’ın Adonis’i, yemek vakti arkabahçede sayısız kıza döşeyerek akıtanlar, sinemanın arka koltuklarında takanlar, sarsakça yan yana dizilenler, dağların tepelerinde mağaralarda bildik; sıska garson kızlarla ıssız yol kenarlarında oynaşanlar- elbiselerini yukarı sıyırarak & bilhassa kıyı benzin istasyonları tuvaletlerinde “tekbencilik” yapanlar & memleketin çokça ıssız yollarında; solgun demode büyük leş sinemalarında, düşlerini değişenler, ansızın Manhattan’da uyananlar ve kendilerini bodrum katlarından dışarı atarak, kalpsiz Macar şarabının tüketmişliği ve 3. caddenin demir düşlerinin dehşetiyle işsizlik maaşlarını almak adına, büroya dek tökezleyerek yürüyenler,

Tüm bir gece boyunca karla kaplı iskelelerde kan dolmuş ayakkabılarıyla yürüyüp, East River’da arzu dolu esrar odalarının kapılarında açılması için bekleşenler,

Hudson kanyonunun dik kayalıklarına kurulu evlerinde ayın savaş zamanı ışığına benzeyen projektörün mavi ışığında büyük intihar dramaları yaratanlar & başlarında defne taçlarıyla unutulacak olanlar,

Düşlerinde kuzugüveci yiyenler ya da Bowery nehrinin çamurlu sularında yengeç lüpletenler,
sarma kâğıdı ve kötü müzikle mal satıcılarının arabalarında sokakların romansına ağlayanlar,

Bir köşede oturup köprü altının karanlığında nefes alanlar, tavanaralarında klavsenle orgazm olanlar,

Teolojinin turuncu sandığıyla tüberkülozlu bir göğün altında alevlerle taçlanmış Harlem’de altıncı katta öksürüğe boğulanlar,

Gece boyunca sihirli sözlerle esriyip sallanıp yuvarlanarak bir şeyler karalayanlar, tan ağarmasının sarılığında anlamsızlığın şiirini yazdıklarını görenler,

Salt bitkisel bir krallık düşleyip de çürümüş hayvanlar ciğer yahnisi yürek paça pancar çorbası ve Meksika pizzası pişirenler,

bir yumurta peşinden et kamyonlarının altına dalanlar,

saatlarını çatılardan fırlatarak zaman dışı sonsuzluğu seçenler & sonraki on yıl boyunca her gün çalar saat sesine uyananlar,
art arda en az üç defa bileklerini kesip de başarılı olamayan ve vazgeçip mecburen içinde yaşlanıp mızmızlanacakları bir antikacı dükkânı açanlar,

kurşuni dizelerin patlamaları & cepleri dolmuş modacıların kafa ütüleyen safsataları & reklamcılığın ibnelerinin nitrogliserin çığlıkları & zeki editörlerin fesatlığının zehirli gazında Madison Avenue’da uyduruk elbiseleri içinde yanarak tükenenler, ya da Mutlak Gerçek’in taksicilerinin sarhoşlukla çarpıp yere devirdikleri,

Brooklyn Bridge’den atlayanlar, bu gerçekten oldu ve yitik adımlarla yürüyenler Çin mahallesinin büyüsünde ruhları kendinden geçenler

yol boyu çorba & yangın kamyonları, beleş bira yok,

umutsuzluk içinde pencerelerden dışarı country söyleyenler, metro kapılarından fırlayanlar, pislik Passaic durağında atlayanlar, zencilerin üzerine atılanlar, tüm sokak boyu ağlayanlar, yalınayak şarapkadehi kırıkları üzerinde dans edenler, 1930′ların Avrupasının nostaljik tükenmiş Alman jazz fonograf kayıtlarını paramparça edenler, viskiyi tüketip inleyerek ıstırap içinde iğrenç tuvaletlerde çıkaranlar, kulaklarında inlemeler ve uğultusu devasa buhar kazanlarının.

geçmişin seyahatlerinin otoyollarından aşağı uçar gibi birbirlerini Golgotha’ya taşırcasına yol alanlar hapis-yalnız uyanık veya Birming- ham jazzın vücut buluşu,
sonsuzluğu bulmak için benim bir vizyonum ya da senin bir vizyonun ya da onun bir vizyonu var mı diyerek tüm ülkeyi arabayla yetmişiki saatte katedenler,
Denver’a yola çıkanlar, Denver’da ölenler, Denver’a geri dönenler & boşyere bekleyenler, Denver’ı bekleyenler & kuluçkaya yatanlar & Denver’da yalnız kalanlar ve sonunda Zamanı keşfetmek için uzayıp gidenler & şimdi Denver bu kahramanları için yalnızlıktan sıkkın,
Ruh bir saniyeliğine de olsa saçlarını halelendirene dek ışığıyla umutsuzca katedrallerde dizleri üzerine çökerek birbirlerinin kurtuluşu ışık ve sineler için yakaranlar,
parçalanmış zihinleriyle altın gibi kafaları yüreklerinde gerçeğin tılsımı cezaevinde imkansız suçlar için beklerken Alcatraz’a tatlı blueslar düzenler,
bir alışkanlığı yetiştirmek için Mexico’ya ya da Rocky Dağlarına Buddha’yı yumuşatmaya ya da oğlanlar için Tanca’ya ya da kara lokomotif için Güney Pasifik Hattı’na ya da Narkissos için Harvard’a mezarlıktaki papatya öbekleri için Woodlawn’a çekilenler,
radyoyu hipnotizmayla suçlayarak akılsağlığı davası açılmasını talep edenler ama delilikleriyle elleriyle kararları askıda bırakan bir jüriyle kalakalanlar,
New York Şehir Kolejinde Dadaizm sunumu yapanların üzerine patates salatası atanlar ardından tıraşlı kafalarıyla ve intiharın soytarı söyleviyle akılhastanesinin granit basamaklarında lobotomiye kuvvetle istek duyanlar,

ve bunun yerine kendilerine İnsülin ve Metrazol şok terapisi elektrikli su terapisi psikoterapi meşguliyet terapisi masa tenisi & hafıza kaybının somut boşluğu sunulanlar,
katatoni içinde kısasüreliğine duralarken şakası olmayan bir karşıkoyuşla yalnızca sembolik bir pinpon masasını devirenler,
yıllar sonra kandan peruklarını saymazsak geriye kel dönenler, Doğunun kaçıkkent koğuşlarında salt delirmişlerde zuhur eden kötü kader esriklik içerisinde parmakla(n)mak,

Pilgrim State’in Rockland’in ve Greystone’un kokuşmuş koridorları, ruhlarının gölgeleriyle ağızdalaşına girenler, geceyarısı aşkın topraklarında-dolmen setleri üzerinde- bir başına sallanıp yuvarlanarak, yaşam düşü bir kabus, vücutları ay denli ağır taşa dönenler,
nihayetinde anayla******, ve ucuz apartman dairesinin penceresinden fırlatılmış son fantastik kitap, ve sabahın 4ünde kapatılmış son kapı, ve cevaben şiddetle duvara çarpılmış son telefon, ve zihinsel mobilyası son parçasına dek boşaltılmış son döşeli oda, gömme dolapta tel askıya iliştirilmiş kağıttan sarı bir gül, ve bu düşsel bile olsa, hiçbir şey ama küçük umut dolu bir sanrı işte-
ah, Carl, sen güvende değilken ben de güvende değilim, ve şimdi sen gerçekten zamanın tüm pisliğinin içindesin-

ve bundan dolayı buz tutmuş sokaklar boyunca koşanlar, elips katalog metre titreşen düzlem kullanımının simyasındaki ani parıldamaya takıntılı,

hayal kurup bitiştirilmiş imgeler boyunca zaman ve uzayda somutlaştırılmış geçitler açanlar ve 2 görsel imge arasında ruhun başmeleğini kapana kıstıranlar ve doğadaki elementlerin özlerini birleştirip Pater Omnipotens Aeterne Deus’nun heyecanıyla coşup bir sıçrayışta bilincin ismini koyup çizgisini belirleyenler,

yoksul beşeri nesrin ölçü ve söz dizinini yeniden yaratmak için ruhlarında kafalarındaki çıplak ve sonsuz düşünüşün ritmini uyumlu kılacak ikrarı reddederek huzurumuzda dilleri tutulmuş ve zeki ve utançla titreyerek ayakta dikilenler,

Zamandaki kaçık serseri, ve kutsanmış melek, bilinmeyen, yine de ölümden sonraki zaman boyunca söylenecek ne varsa koyanlar ortaya,

Ve jazzın hayaletimsi giysisiyle orkestranın altın rengi nefesli borularının gölgesinde yeniden dirilerek doğrulanlar ve Amerika’nın çıplak zihninin aşk için çektiği ıstırapları, kentleri son radyosuna varasıya paramparça eden eli eli lamma lamma sabacthani çığlığıyla üfleyenler saksafonu
parçalanarak vücutlarından çıkartılmış yaşam şiirinin saf kalbiyle ki bin yıl afiyetle yenir.

II

Alüminyum ve çimentodan nasıl bir sfenkstir ki kafataslarını açıp parçalamış beyinleri ve imgeleri yiyip bitirmiş?

Molok! Yalnızlık! Pislik! Çirkinlik! Külkovaları ve elde edilemez dolarlar! Merdiven diplerinde çocuk çığlıkları! ordularda hıçkırarak ağlayan oğlançocukları! Parklarda gözüyaşlı ihtiyar adamlar!

Molok! Molok! Kabus Molok! sevgisiz Molok! Zihinsel Molok! Molok ezici yargıcı insanların!

Molok akıl almaz zindan! Molok kurukafa bayrağı çekilmiş ruhsuz hapishane ve elemlerin kurultayı! Yapıları yargı olan Molok! Savaşın sayısız taştan abidesi Molok! sersemlemiş hükümetler Molok!

zihni salt bir makine olan Molok! damarlarında kan yerine para dolaşan Molok! parmakları on ordu olan Molok! göğsü kendi cinsinin etini tüketen bir dinamo olan Molok! kenarlarından dumanlar tüten bir gömüt olan Molok!

Molok gözleri binlerce kör pencere! uzun sokaklarında ebedi Yahovalar gibi gökdelenler dikilen Molok! sis içindeki fabrikalarında düş kurup cavlağı çeken Molok! devasa bacaları ve antenleriyle kentleri taçlandıran Molok!

Sevdası sonsuz petrol ve taş olan Molok! ruhu elektrik akımı ve bankalar olan Molok! yoksunluğu dehanın sureti olan Molok! yazgısı cinsiyetsiz bir hidrojen bulutu olan Molok! Molok adı us olan!

Molok içinde yapayalnız oturduğum! Kendinde melekleri düşlediğim Molok! Molok Delirdiğim! Sikemiciyim Molok’ta! Aşksız ve erkeksizim Molok’ta!

Molok ruhuma çok önceleri giren! Molok içinde gövdesiz bir bilincim ben! Molok beni doğal esrikliğimden korkutan! Kendimden geçtiğim Molok! Uyandığım Molok! Gökyüzünden boşalan ışık!

Molok! Molok! Robot apartmanlar! görünmez banliyöler! hazine çatıkları! kör sermayeler! şeytansı endüstriler! hayaletimsi uluslar! mağlup edilemez tımarhaneler! granit yaraklar! canavarca bombalar!

Onlar Cennete kaldırırken Molok’u parçaladılar sırtlarını! Kaldırım taşları, ağaçlar, radyolar, daha bir dünya şey! zaten varolan ve hep içinde olduğumuz şehri Cennete kaldıranlar!

Vizyonlar! kehanetler! halüsinasyonlar! mucizeler! esrimeler! Amerikan nehrinde batıp gitti!

Düşler! tapınmalar! aydınlanmalar! dinler! bir gemi yükü duygu zırvası!

Kirişikırmalar! nehrin diğer tarafına! evirip çevirmeler ve çarmıha germeler! tufana kapılıp gitti! Yükselmeler! Anlık tanrı görümleri! Umutsuzluklar! On yılın hayvani çığlıkları ve intiharlar! Bellekler! Yeni aşklar! Kaçık nesil! Zamanın kayalıklarından aşağı!

Gerçek kutsal kahkaha nehirde! Gördüler her bir şeyi! vahşi gözler! kutsal haykırışlar! Çekip gittiler eyvallah deyip! Atladılar çatıdan! ıssızlığa! el sallayarak! yanlarında çiçeklerle! Nehre doğru! sokağa!

III

Carl Solomon! Seninleyim Rockland’da

benden daha kaçık olduğun

Seninleyim Rockland’da

fazlasıyla tuhaf hissettiğin

Seninleyim Rockland’da

annemin gölgesine öykündüğün

Seninleyim Rockland’da

on iki sekreterini öldürmüş olduğun

Seninleyim Rockland’da

o görünmez nüktedanlığınla güldüğün

Seninleyim Rockland’da

aynı korkunç daktiloda büyük yazarlar olduğumuz

Seninleyim Rockland’da

vaziyetin ciddileştiği radyodan bildirilen

Seninleyim Rockland’da

kafatasındaki melekelerin zeka asalaklarını artık içeri sokmadığı

Seninleyim Rockland’da

Utika’nın evlenmemiş kadınlarının göğüslerinden karnını doyurduğun

Seninleyim Rockland’da

Bronx’un kartal bedenli kadınlarının vücutlarında kelime oyunlarıyla eyleştiğin

Seninleyim Rockland’da

Cehennemin dipsiz kuyularında asıllı bir pingpong maçını kaybettiğinden deligömleği içinde feryatlar ettiğin

Seninleyim Rockland’da

katatonik bir halde takıldığın piyanonun başında ruhun masum ve ölümsüz olduğunu donanımlı bir tımarhanede asla imansız ölmemesi gerektiğini söylediğin

Seninleyim Rockland’da

elliden fazla elektroşokla ruhunun hac yolunda gerildiği çarmıhtan bedenine asla yeniden dönmeyeceği

Seninleyim Rockland’da

doktorlarını akıl hastalığıyla itham edip ulusalcı faşist Golgotha’ya karşı sosyalist İbrani devrimi entrikaları çevirdiğin

Seninleyim Rockland’da

Long Islang göğünü yarıp insanüstü kabrinden çıkararak yeniden dirilteceğin kendi yaşayan insan İsa’nı

Seninleyim Rockland’da

yirmi-beş-bin çılgın yoldaşla hep bir ağızdan Enternasyonel’in son kıtasını söylediğimiz

Seninleyim Rockland’da

Birleşik Devletleri öpüp sarmaladığımız çarşaflarımız altında o Birleşik Devletlerin alışkanlık yaptığı öksürüğüyle gece boyu bizi uyutmayacağı

Seninleyim Rockland’da

Seninleyim Rockland’da

rüyalarımda üzerinde bir deniz yolculuğunun damlalarıyla yürüdüğün Amerika’da bir Batı gecesinde gözyaşlarınla otoyol kavşağındaki kulübemin kapısına vardığın

San Francisco 1955–56

HOWL’A DİPNOT

Kutsal! Kutsal! Kutsal! Kutsal! Kutsal! Kutsal! Kutsal! Kutsal! Kutsal! Kutsal! Kutsal! Kutsal! Kutsal! Kutsal! Kutsal!

Dünya kutsaldır! Ruh kutsal! Ten kutsaldır! Burun kutsal! Dil, sik ve el ve götdeliği kutsal!

Her şey kutsaldır! Herkes kutsal! Her yer kutsaldır! Her gün sonsuzluk! Her adam melek!

Kaçık olduğu sürece dört büyük melek kutsal! Sen ve ruhum delinin kutsallığı kadar kutsal!

Daktilo kutsal şiir kutsal ses kutsal dinleyenler kutsal esrime kutsal!

Kutsal Peter kutsal Allen kutsal Solomon kutsal Lucien kutsal Kerouac kutsal Huncke kutsal Burroughs kutsal Cassady kutsal gizli hayvan sikiciler ve ıstırap içindeki dilenciler ve iğrenç insan melekler kutsal!

Kutsal tımarhanedeki annem! Kansas’taki atalarımın siki de kutsal!

İnleyen saksafon kutsal! Kutsal mahşerî bop! Cazcılar ot hipsterler barış & junk & sarma kutsal!

Kutsal gökdelen ve kaldırımların ıssızlığı! Milyonlarla dolan kafeteryalar kutsal! Sokakların aşağısındaki gizemli gözyaşı nehirleri kutsal!

Doyumsuz yalnızlık kutsal! Orta sınıfın büyük kuzusu, isyanın çılgın çobanı kutsal! Kim Los Angeles’ ı Los Angeles yapan!

Kutsal New York Kutsal San Francisco Kutsal Peoria & Seattle Kutsal Paris Kutsal Tanca Kutsal Moskova Kutsal İstanbul!

Kutsal zamanın sonsuzluğu kutsal sonsuzluğun zamanı kutsal boşluktaki saatler kutsal dördüncü boyut kutsal beşinci enternasyonel kutsal melekteki Molok!

Kutsal deniz kutsal çöl kutsal demiryolu kutsal tren kutsal görüler kutsal halüsinasyonlar kutsal mucizeler kutsal gözçukuru kutsal cehennem!

Kutsal bağışlama! Merhamet! İyilik! İman! Kutsal! Bizler! Bedenler! Kederli! Yüce!

Kutsal ruhun doğaüstü çokça gözalıcı yetenekli şefkati.

Berkeley ‘55


Allen Ginsberg