Hrant Dink’in, insanları o uzun, onurlu ve sessiz yürüyüşte birleştiren cenazesi, Türkiye’de bir zihniyet devrimine öncülük ediyor. Bu toprakların evladı, bu toprakların sevgilisi bir insan, hayatı gibi ölümüyle de karanlığa meydan okuyor.
Bu yürüyüş, bir milat olmalı: Zehirli dil, Türkiye lügatlerinden silinmeli. Kıyıcı sözcüklerle başkasının giyimine, düşüncesine, inancına, etnik veya varoluşsal kimliğine saldıran, bu kudurgan üslubu varoluşlarının merkezi haline getiren, aşırılıkla, toplumu tedhiş etmekle kendilerinde bir güç vehmeden ‘soğuk savaş artığı’ oluşumlar, cinayete yardım ve yataklık etmenin utancıyla hep başları önde dolaşmalı. Öyle utanmalılar ki aramızda dolaşırken değil seslerini çıkarmak, başlarını kaldırıp gözlerimizin içine dahi bakamaz olmalılar.
Yazılacak olan yazıldı, söylenecek olan söylendi. Güvercinler sessizce yürüyen kalabalığın üzerinden uçuştu. Hrant Dink, Türkiye yetimhanesinin son kurbanı olarak, bizi kendi eksiklik ve riyakârlığımızla yüzleştirdi.
Zehirli sözlerin, şirazesinden çıkmış böbürlenmenin, ötekinin tahkir ederek kendini yüceltmenin o yanıltıcı serinliğinden haykıranlar, bu alçakça cinayetle birlikte sus pus oldular. Çünkü biliyorlar ki eyleme maşalık yapan üç beş avare psikopat, bu zehirli fidelikte büyüdü.
Madun küstahlığı, yani egemene öykünerek onun düşünce, davranış biçimlerini ödünç almak ve bunu hem abartılı hem de "tam uymamış" bir biçimde geri yansıtmak, zaman zaman acıklı, ama zaman
Madunların denetimsiz ve nedenini kendilerinin de anlamadıkları öfkeleri, onları (zaman zaman kullanan için de tehlikeli olabilecek) dolu bir silaha dönüştürür. Bu "madunların" erkek