Ne var ki demokrasi deyince daima Fransa tipi demokrasi anlaşılmalıdır. O yüzden merkeziyetçilik gelişti. Mesela, 1930’daki Belediyeler Kanunu ile belediyelerin otonomisi tamamen kalkmıştır. Gerçekten Türkiye’de bu nedenle mahalli demokrasi lafta kalmıştır. Kemalist rejimin merkeziyetçiliği Türkiye tarihinde yadırganmamalıdır. Çünkü Avrupa’nın bütün milliyetçi devrimleri Fransız İhtilali’nin getirdiği devlet ve toplum sisteminden esinlenmiştir. Velhasıl, dönem öyleydi ve o dönemde kalması isabet olur.
Adımıza “Ottoman” denmesi çok resmi platformdadır ve 19. yüzyıla has bir kullanımdır. Kimliğe her zaman “Türk” denmiştir. “Ottoman” eski devirlerde genişçe kullanılmaz. “Turc” her dönem geçerli bir kimlikti. Devletin, Selçuklu Türkiye’sinin adını, hep tekrarlarız; 12.-13. yüzyıllarda İtalyanlar koydu (Turchia veya Turcmenia gibi). Fakat Türk ismi sürer gider.
Gelibolu Cephesi’ni, Kafkas Cephesi’ni, Süveyş’i, Kutü’l Amare’yi ve Galiçya’yı yaşayan nesle kimse Türklükten başka bir kimliği kabul ettiremez. Ottoman diye bir kimlik kabul etmezler. Bu kumandanlar Harb Okulu eğitimi almış, yabancı dil biliyorlar, dış dünyayı tanıyorlar, ateşemiliterler, her devletten meslektaşları ile görüşüyorlar. Herkesin ne kadar milliyetçi olduğunu görüyorlar. Zaten milliyetçilik dışarıda öğrenilir, içeride öğrenilmez. Türkiye’de çeşitli etnik gruplar, bilhassa Müslümanlığın şemsiyesi altında kendini Türk diye ortaya koyar. Türkiye’nin Türklüğü budur, 1924 Anayasası’nın Türklüğü budur. Anlaşılan “Türkiye” tabiri, 1920 Meclisi’ndeki Türklüğü anlamı da odur.
II. Abdülhamid son Roma imparatorudur. Kozmopolit, klasik bir imparatorluğun dünya yüzündeki son numunesi ve hükümdarıdır. Her din ve dike mensup tebaası tarafından sevilir. Hiç şüphesiz zümreler arasından çıkan milliyetçilerin de hiç tahammül edemediği kişidir.