Alay Cem Meriç her ne kadar kendi kitabını; Peygamberliğin İspatı: Haber Delili kitabı, nübüvvet iddiasını “haber” epistemolojisi üzerinden sistematize eden bir apoloji denemesi olarak sunmuş olsa da felsefe tarihinde eleştirel bir süzgeçten geçirdiğimde Descartes’in metodik şüphesinden tutun Hume’un mucize eleştirisine, Kant’ın transandantal idealizminden John Hick’in dini çoğulculuğuna, C.A.J. Coady’ nin tanıklık epistemolojisinden Fred Donner ve Sean Anthony’nin revizyonist tarih metodolojisine, Gazali’nin kelamından Nietzsche’nin soy kütüksel eleştirisine kadar ele aldığımda, temel bir epistemik çöküş ile karşılaştım; bu çöküşü de Altay'ın “kapalı devre” retoriğiyle gizlediğini fark ettim. Döngüsellik, indirgemeci ikili karşıtlıklar, metafizik temelsizlik ve olağanüstü iddialar karşısında yetersiz kalan tanıklık standartlarında somutlaşmasını ele alanlar tarafından kolayca fark edilebilecektir. Ayrıca eserini, modern akıl tarafından piyasadan toplanmayı hak eden bir sofizm örneği haline getirdiği için de tebrik ederim. Altay'ın “haber” kavramını Nebi’nin etimolojik kökeninden hareketle merkezileştirerek "Samimiyet, Fetanet ve Mucize" delillerini zincir metaforuyla birbirine bağlaması gözüme ilk bakışta yenilikçi görünse de bu, klasik felsefi hata olan (terim kaydırma) üzerine kurduğunu anlamam güç olmadı; çünkü “HABER” bir yandan epistemik tanıklık (Coady’nin Testimony’sinde tanımlandığı gibi güvenilir aktarım) olarak ele alınırken diğer yandan vahiy iddiasının ontolojik doğruluğunu varsaymasıyla döngüsel bir yapı oluşturuyor. Hume’un Enquiry Concerning Human Understanding’i okuyan bilir ki hume; mucizeleri “Doğa yasalarının ihlali” olarak tanımlayıp tanıklığın uniform deneyim karşısında daima yetersiz kaldığını açıkça gösteriyor, Altay'ın delil zinciri de