Hayri sosyal, bir alıntı ekledi.
9 saat önce · Kitabı okuyor

Güçlüysen kalabalık, güçsüzsen yapayalnızsınız...

Hükümdar, Niccolo Machiavelli (Sayfa 1 - Martı)Hükümdar, Niccolo Machiavelli (Sayfa 1 - Martı)
Fatih Beyazkaya, bir alıntı ekledi.
10 saat önce

Samaniler
Samani hükümdarı I. Abd el-Melik'in döneminde ( 954-961 ) bir köle iken muhafız komutanı olan Türk asıllı Alp Tegin Horasan valiliğine getirilmişti. ( 961 Ocak-Şubat ). Ondan sonraki Samani hükümdarı, I. Mansur İbn Nuh döneminde ( 961-9176 ) valilikten indirilmiş, fakat Belh'e getirilmiş, oradan da kovulduktan sonra Afganistan'da Gazne şehrine kaçmıştı. ( 962 ). Ailesi Gazne'de ancak Samani hakimiyetini tanıyarak yerleşme imkanına kavuşmuştu. Müslüman İran topraklarında ilk Türk Devletinin bunlar olduğunu söylemek hiç de gerçeğe aykırı olmaz. Çok geçmeden Alp Tegin ölmüştü ( 963'e doğru ), Alp Tegin'in Gazne'de kurduğu ve tamamen İslam olan küçük devletinin başına 977'den itibaren yine eski bir köle olan Sebük Tegin geçmiş, bu hükümdar Toharistan'ın ( Belh-Kunduz ) ve Kandar'ın hakimi olmakta gecikmemiş, Kabil'in fethine de başlamıştı.

Moğol İstilâsına Kadar TÜRKİSTAN, V. V. Barthold (Sayfa 261)Moğol İstilâsına Kadar TÜRKİSTAN, V. V. Barthold (Sayfa 261)
Humay Usubbayli, bir alıntı ekledi.
20 Oca 21:01 · Kitabı okudu · Puan vermedi

Hiç bir hükümdar ordularını kendi öfkesi için savaşa sokmamalı, hiç bir komutan kendi hırsı için savaşa kalkmamalı.19. Size bir avantaj sağlayacaksa ilerleyin, yoksa yerinizde kalın. 
20. Zamanla öfke mutluluğa, sinirlenme memnuniyete dönüşebilir.21. Ancak, yok edilen bir krallık asla yeniden kurulamaz; ölüler canlanamaz.

Savaş Sanatı, Sun TzuSavaş Sanatı, Sun Tzu
özlem, Bu Ülke'yi inceledi.
 20 Oca 18:04 · Beğendi

... Sedef rengi, incilerden yapılmış, gün ışığını aynı incilerde biriktirmiş bir kule.. Sol elimde tuttuğum, ismi kitap olan isimsiz, bomboş sayfalar.. Bir sayısı var, yalnız sayfalar 300 kadar ve neden 300 bilinmez, onun da benim de kaderimi bulmak için bu yoldayız biliyorum ve kule, tam karşımda..

Sararmış sayfalardan koparılmış gibi gök, herşey biraz kirli, rüzgar bile durmuş, dinlemekte, belki kendi kaderini, zamanın haznesinde biriktirmek için yeniden zamanı..

Kapıda bir yazı, - Cemil Meriç - kulenin kime ait olduğuna dair ki çevrede birçoğu var ama dokunsa kirpiklerim varlıklarına, sislerde kayboluyorlar sanki ve bu kapı, bu kule, fildişi rengiyle öylesine belirgin ve tanıdık..

Kapı açılıyor, hiçkimse yok. Merdivenler bitmeyecek gibi ve öylesine karanlık.. pencereler küskün kalmış ışığa sanki, pencereler yetmiyor, duvarları yıkmalı..
Merdivenlerden çıkıyorum, tek bir kat, oysa ne uzun, ne uzundu.. Geçtiğim yola bakıyorum, sol elimde kitap..
Bir odanın içindeyim. Kapısız,daha dün sökülmüş gibi menteşeleri..
Bir adam görüyorum karşımda, geldiğimi farkediyor ve biliyorum,
O davet etti beni.
Gözlükleri fil dişinden,gözleri yıldız. Yüzünde yabancı bir tebessüm, dokunsam gülümseyecek..

Kitaba bakıyor, sonra bana;
Bir suç işlemişim gibi hiddetle, yıldızlar çarpışır gibi sonsuzluğunda.. almak istiyor kitabı, vazgeçiyor. Sanki bir kilit varmış da açılmış gibi, kitap mürekkeple buluşuyor..
Cemil Meriç, içinden,en derinlerinden, karşımdaki bu sonsuz yaşıyla yazıyor ve ağırlaşıyor kitap, suyun nesnedeki etkisi gibi…


Bu Ülke


Cemil Meriç, eseri hakkında şöyle der: " Bu sayfalarda hayatımın bütünü, yani bütün sevgilerim, bütün kinlerim, bütün tecrübelerim var. Bana öyle geliyor ki, hayat denen bu mülakata bu kitabı yazmak için geldim; etimin eti kemiğimin kemiği. "

Ben ise kendisini şu sözde tanıdım:

“Her dudakta aynı rezil şikayet: Yaşanmaz bu memlekette! Neden? Efendilerimizi rahatsız eden bu toz bulutu, bu lağım kokusu, bu insan ve makine uğultusu mu? Hayır, onlar Türkiye’nin insanından şikayetçi. İnsanından, yani kendilerinden. Aynaya tahammülleri yok. Vatanlarını yaşanmaz bulanlar, vatanlarını “yaşanmaz"laştıranlardır.”

O halde Bu Ülke'yi anlamak için, Cemil Meriç'i anlamak gerekti, Kitabı okumak..
Hayatındaki o ışık bütünlüğü parçalara bakarak, uçları yakılmış birer fotoğraf gibi.. Dumanı üstünde, kanayan..

Bu Ülke bir çığlıktır, şairin nefesinden, içindeki dumandan ve anlaşılmazlıktan genzime, genzimize karışan. Toplumun, hayatın ve bedenin mağarasından çıkan bir adamın feryadı. Ona gözlerini yitirdiği söylenirken üstelik, bakışını, ışığını…
Bu ülke inanışlara, tabulara bir başkaldırı.

Bir toprakta büyüyen çiçek yadırganmaz, oranın çiçeğidir ve rüzgar batıdan dahi olsa eser, ruhunu doldurur, yaşamı öğretir.
Bu ülke; Batıda yahut doğuda doğan bir çiçeğin topraklarından sökülmesi ve öylece bırakılmasına sorgudur, hayatta kalma çabası bireyin ve o yarı hayattaki halini hayat bellemesi, onu söken fikirleri unutup gözlerini bilmediği topraklara düşman etmesidir. Burada olduğum için söküldüm, dışlandım der gibi..
Bir kamûstur Bu Ülke, bir dil, bir tarih.. Tarih sadece kahramanlıkları yazmaz, ona kemik ve kan veren halklarıdır.. Bu eser o halkların, en küçük bireyine kadar öneminin kavranması için yazılmıştır. Sen bir ışıksın, aydınlan ve aydınlat!!

Nuh'un gemisidir. Kelimelerin peygamberi, kaptanı ise Cemil Meriç.

Gidilen ve aşılan her toprağa, her su ve kara parçasına bırakılan bir cam şişesi.. içinde binbir yemiş gibi Anadolu'nun, Asya'nın olduğu.. Asya'ya ve Batı'ya davet.
Zamandır Bu ülke, kıyılarımıza vuran cam şişelerinden oluşturduğumuz bir Kule,içinde ne var dahi diye bakmadığımız, sırrıyla gömüp ihtişamıyla övündüğümüz.. ses geçirmeyen bir yapı.. Oysa mesaj alınsaydı belki tek bir tanesinin içinden, tüm şişeler devrilirdi ve insanlar, tüm toprak parçası kainat gibi, bir kalp gibi birlikte atardı..


Bu kitabı yazan karşımızda ışıktan yaratılmış gibi duran bir yazar değildir,maddenin anlamını içindeki hinti bulan.. gülümseyen..

300 sayfalık bir harf, turuncu bir gül yaprağı..
Ve kitabın kapağı her birimize temiz bir yaprak, her birimize ruhumuz, rengimiz, fikrimiz ve Cemil Meriç'i anlamamız nispetinde mürekkep..
Hayatın her karesine çarptığım kabuk,aklı buluş, aklın ve gözlerin perdesini yırtmak..


...
Fil dişi kulenin sonu, ayrılık..
Artık daha silik bu yapı ve bir o kadar parlak..

Bu bir yolculuk.. Sağ elimde bir tohum, küçük bir kitap..
Yüreğime ektiğimde, yüreklere ekildiğinde hayata karışacak.. Oradan da Cemil Meriç'e selam gönderecek rüzgar..


Bu Ülke bir yaşam..
Bu Ülke, Bizim Ülkemiz. Ötelerde aranacak kadar uzak olmayan, uzaklığın sadece yüreklerde olduğu bir mesafe..
Bir kıvılcım, bir ateş, yüzyılların gözyaşını ve kitabı kurutacak..
Bu Ülke, Benim Ülkemdir. Bizim.
İnsanlığın Ülkesi, Kainat..


BU ÜLKE – ALINTILAR
Murdar bir halden muhteşem bir maziye kanatlanmak gericilikse, her namuslu insan gericidir. ( s.82 )

Kelâm bütünüyle haysiyettir. ( s.85 )

Tarih, eserlerini iki defa oynarmış: Önce trajedi, sonra komedi olarak. Roma'nın kazları heybetli bir trajedinin kahramanıydılar, bizimkiler tatsız bir komedyanın aktörleri. ( s.87 )

Kamûs, bir milletin hafızası, yani kendisi; heyecanıyla, haysiyetiyle, şuuruyla. Kamûsa uzanan el namusa uzanmıştır. Her mukaddesi yıkan Fransız İhlali, tek mukaddese saygı göstermiş: Kamusa.
( s.88 )

Batı'nın en talihsiz fikir adamı, bir ba's-ü bâd-el mevt hayaliyle avunabilir. Türk yazarı, böyle bir teselliden de mahrum. Dil, Penelop un örgüsü, yirmi dört saatte bir sökülüp örülüyor.
Ba's-ü bâd-el mevt: İsrafil'in sur'a ikinci kez üflemesinin ardından cesetlerin dirilmesine verilen ad.
Penelopun örgüsü: Odysseus'un karısı penelope, kocasının truvadan dönüşünü beklerken kendisine yapılan başkasıyla evlenme baskısını bertaraf etmek için çevresindekilere örgüsü bitince evleneceğini söyler. Tezgahta dokuduğu motifleri akşama kadar dokur, dokuduklarını da sabaha kadar çözer. Yani o örgü hiç bitmez.

Edebiyatta “ yenilik “ ne demek? Her kemal yeni, her bayağı fersûde. Şiirinden şuuru kovan ve nesri, bir saralı “ tümceler “ tımarhanesine çeviren bu yeni, ne bir cüceler edebiyatı, ne bir mikro-edebiyat: Rüştünü idrak etmeden kocayan nesillerin kendi kendini tahrip insiyâkı.
( s.90 )

… Yobaz biziz, en güzel taraflarımızla biziz. ( s.91 )

İzm'ler idraklerimize giydirilen deli gömlekleri. İtibarları menşe'lerinden geliyor. Hepsi de Avrupalı.
(s.92 )

İdeolojiler siyaset dünyasının haritaları. Haritasız denize açılınır mı? Ama harita tehlikeli bir yolculukta tek kılavuz olamaz. Pusulaya da ihtiyaç var. Pusula: Şuur. Tarih şuuru, milliyet şuuru, kişilik şuuru. İdeolojilerin peşine takılanlar pusulasızdırlar. Gemi ya kayalara çarptı, ya batağa saplandı. İdeolojilerin ışığına göz yumanları sloganlar yönetir. Karanlık kinlerin birbirine saldırttığı çılgın sürülerin savaş çığlığıdır, slogan. İlkelin, budalanın, papağanın ideolojisidir. Düşünce çığlık ile bağdaşmaz. Şuurun sesi çığlık değildir. ( s.95 )


Demokrasinin demopedi olduğunu kimse düşünmedi. Aczin hürriyetperverliği yalanların en namussuzu. Bahşedilen hürriyet,ölmek ve öldürmek hürriyeti. (s.96 )
Demopedi: halkın demokrasiyi daha iyi anlayıp yaşaması için bilinçledirilmesi.

Bütün ideolojilere kapıları açmak, hepsini tanımak, hepsini tartışmak ve Türkiye'nin kaderini onların aydınlığında fakat tarihimizin büyük mirasına dayanarak inşa etmek. İşte, en doğru yol. ( s.96 )

Her dudakta aynı rezil şikâyet: Yaşanmaz bu memlekette! Neden? Efendilerimizi rahatsız eden bu toz bulutu, bu lâğım kokusu, bu insan ve makine uğultusu mu? Hayır, onlar Türkiye'nin insanından şikâyetçi. İnsanından, yani kendilerinden. Aynaya tahammülleri yok.
Vatanlarını yaşanmaz bulanlar, vatanlarını “ yaşanmaz “ laştıranlardır.
Bu firar bir Kabil kompleksi. (s.97 )

İhtiyar dev, mazideki ihtişamından utanır oldu. Sonra utanç, unutkanlığa bıraktı yerini, “Ben Avrupalıyım, “ demeğe başladı, “ Asya bir cüzzamlılar diyarıdır. “
Avrupalı dostları, acıyarak baktılar ihtiyara ve kulağına: “ Hayır delikanlı, “ diye fısıldadılar, “sen bir az-gelişmişsin.”
Ve Hristiyan Batı'nın göğsümüze iliştirdiği bu idam yaftasını, bir “ nişân-ı zîşân “ gibi gururla benimsedi aydınlarımız. (s.98 )

Çağdaşlaşmak neden Hristiyan Batı'nın putlarına perestiş olsun?
Bu, kendi derisinden çıkmak, kendi mukaddeslerini inkâr etmek ve peşin köleliğe razı olmak değil mi? .. Biz apayrı bir medeniyetin çocuklarıyız; düşman bir medeniyetin,bambaşka ölçüleri olan, çok daha eski, çok daha asil, çok daha insanca bir medeniyetin. ( s.99 )

Asırlar geçti, bire bir söndü meşaleler. İrfan asâletini kaybetti. Hafızaya çakıl taşı gibi saplanan bilgi kırıntılarına yeni bir ad bulduk: Kültür. ( s.101 )

Kitap, istikbale yollanan mektup… smokin giyen heyecan, mumyalanan tefekkür. Kitap ve gazete… biri zamanın dışındadır, öteki “an” ın kendisi. Kitap,beraber yaşar sizinle, beraber büyür. Gazete, okununca biter. Kitap fazla ciddi, gazete fazla sorumsuz. Dergi, hür tefekkürün kalesi. Belki serseri ama taze ve sıcak bir tefekkür. Kitap, çok defa tek insanın eseri, tek düşüncenin yankısı; dergi bir zekâlar topluluğunun. Bir neslin vasiyetnâmesidir dergi, vasiyetnâmesi, daha doğrusu mesajı. Kapanan her dergi, kaybedilen bir savaş, hezimet veya intihar. ( s. 102 – 103 )

Kendimize dost seçeceğiz. En iyilerini seçmek istiyoruz, ama nerede bulacağız o dostları? Kaç kişiyi tanıyoruz? Her istediğimizle tanışabilir miyiz? Talihimiz yâr olursa, uzaktan görebiliriz büyük bir şairi, sesini duyabilirsek, ne devlet… Bir bakanın odasında on dakika dalmak, bir kraliçenin bakışlarını bir saniye üzerimize çekmek, ümit edeceğimiz bahtiyarlıkların en büyüğü. Ama hep buna benzer mesut tesadüfler peşindeyizdir. Yıllarımızı,duygularımızı,kabiliyetlerimizi harcarız bu uğurda. Sayısız zilletlere katlanırız. Bize her an kollarını açan bir dostlar topluluğundan habersiz yaşarız. İçlerinde hükümdarlar da vardır, devlet adamları da . Günlerce şikâyet etmeden iltifatlarımızı beklerler. Ağız açmalarına izin vermeyiz. Filhakika seçiş hürriyetimizin hudutsuz olduğu tek dünya: Kitaplar dünyası. ( s.108- 109 )

Kütüphane, bütün çağların, bütün ülkelerin ölümsüzleri ile dolu. Bu ulular bezmine kabul edilmenin tek şartı, liyakat. (s.109 )

Derin bir düşünceyi anlamak, o düşünceyi kavradığımız anda derin bir düşünceye sahip olmaktır. Kendi içine, kendi kalbine inmektir. (s. 110 )

Yığın düşünmez, mâruz kalır. ( s.111 )

Düşünceyi küçümsüyoruz. Kitaba harcadığımız parayı, atlar için harcadığımızla kıyaslarsak, yerin dibine girmemiz gerekmez mi? (s.111 )

Birçokları kitabı ucuz olduğu için almaz. Düşünmez ki kitabın tek değeri okunmasındadır.Bir değil, birçok defalar okunmasında, çizilmesinde, tanınmasında. ( s.111- 112 )

Meclisten tahıl için kanunlar geçirdiniz. Şimdi başka bir tahıl söz konusu. Daha nefis, daha besleyici bir ekmek sağlayacak, bir tahıl: Susam. Bu susam, kapıları açan büyü. Harami mağaralarının kapılarını değil, hükümdar hazinelerinin kapılarını: Kitap. (s.112 )

Zihin arı, kitap çiçek, dış dünya kovan. (s.115 )

Tercüme sanatların en gücü: Başka bir iklimde, başka bir çağda doğan düşüncenin kendi topraklarımızda dirilmesi. Yalnız düşüncenin mi? Tercümede lafza teslimiyet ihanetlerin en büyüğü. (s.119)

İnanan bir toplumda, pürüzlerini yok etmiş bir toplumda, hayalî çözüm yolları aramaya ihtiyaç duyulmayan bir toplumda romanın ne işi var? (s.121)

Osmanlı, Osmanlı kaldıkça Batı romanını anlayamazdı. (s.122)

Medeniyet can çekişiyor. Gök bomboş, hayat abes; roman bu kalpsiz dünyanın insanını bütünüyle sahneye koymak iddiasında. Bütününü, yani çarpık insiyâkları, hayvanca iştahları, çılgın arzuları veya arzusuzlukları ile. (s.122)

Türk Teceddüt Edebiyatı, asırlık bir kavganın şairane bir fezlekesi. Evet, altı yüz yıllık bir geleneğe arkamızı dönmüştük. Ama, kazançlarımız da büyüktü. Yeni ülkeler fethetmişti edebiyatımız. “Beşerîleşmiş”, daha doğrusu Avrupalılaşmıştı. (s.124)

Şair kanıyla imzalanmayan hicviyeler, asırların mahkemesinde imzasız bir mektup kadar itibarsızdır. (s.127)

Nezleye yakalanır gibi ideolojilere yakalanıyoruz, ideolojilere ve kelimelere. (s.128)

Kalktığını iddia ettiğimiz kapitülasyonlar, ruh dünyamızda yaşıyor, hem de bütün habasetiyle. (s.128)

Polemik, Yunanca'dan geliyor: Polemikosh savaş demek. Polemik de, Batı'nın bütün hastalıkları gibi,Tanzimat'ın açtığı yoldan giriyor, ülkemize. İmanın olduğu yerde savaşa yer var mı? (s.128)

Polemik zekâların savaşıymış. Zekâlar birbiriyle savaşmaz. Kinlerin, peşin hükümlerin , gizli çıkarların savaşı polemik. Eski bir inancı yok etmek isteyen yeni bir düşüncenin savaşı. Ve her mübariz kendi cephesinde muzaffer. (s.129)

Voltaire, “ Yaşayanlara saygı borçluyuz az çok, “ diyor… “ ölenlere tek borcumuz kalmıştır: Hakikat. “ İslâmiyet “Ölülerinizi hayırla yadediniz “ buyurmaktadır, yani sizden olanları. Yaşayanları yöneten ölülerdir. Demek ki öldürülmesi gereken ölüler de var. (s.130)

Bu ülke, 89 dan beri su alan bir gemi… Fransız İhtilali yalnız Batı feodelitesinin değil, ihtiyar şarkın da ölüm çanı. Osmanlı bir başka medeniyetin varlığını o zaman fark eder. Henüz ne imanını kaybetmiştir, ne haysiyetini. Zirvelerden bakar diyar-ı küfre. Avrupa maddedir, kendisi ruh.

Bu tanımadığı dünyanın kesif ve müselsel taaruzları karşısında kuvvetinden şüphe etmeğe başlar. Hayret, yerini hayranlığa bırakır, hayranlık teslimiyete. (s.135)

Aydın, batan bir gemidedir. Ufukta rüyaların en muhteşemi: Avrupa. Servetin, şöhretin, şehvetin daveti. Azgın iştihaları vardı intelijansiyanın ve bu masal hazineleri kendisini bekliyordu. Avrupalı dostları lütufkârdırlar. Karşılık olarak biraz “ihanet” istiyorlardı sadece. (s.137)

Coğrafyamızda tek bir kıta vardı, kafatasımızda tek yarım küre . Türkçe konuşan birer Fransız'dık. (s.139)

Yükselen bir medeniyet için kurşun işlemez bir zırh olan kader inancı, çöken bir toplum için yüklerin en ağırıdır. (s.140)

Türk düşünce tarihi, ülkesiyle göbek bağını koparan bir intelijansiyanın dramı. (s.141)

Her çağ kendi rüyalarını, kendi emellerini söyletmiş kelimeye; her demagog kendi yalanlarını. Uğrunda sel gibi kan akıtılmış. Nedir bu demokrasi? (s.171)

İslâm, cihanşümûl bir dindir, bütün insanlara hitap eder. (s.173)

Fikir hürriyetini , insanı insana saldırtan bir tecavüz silâhı olarak değil, bir ikaz, bir irşat vasıtası olarak kabul etmiştir. Demokrasinin ta kendisidir İslâmiyet. (s.173)

Din asırlardan beri yaşayan ve nesilleri huzura kavuşturan, tecrübeden geçmiş bir inançlar manzumesi; sıcak, dost, köklü. Batı'nın dünyevî dediği kültür ise, hâkimiyetini tahkim için düşman ülkelere ihraç ettiği sefil bir ideoloji. Taarruzun hedefi haçlı seferlerinden beri aynıdır; kılıçla kazanılamayan zaferi yalanla kazanmak. İdeolojiler tahribe yeltendikleri imanın yerine sahtelerini ikame etmek için uydurulan birer ersatz'dır. Başka bir deyişle, remizleri, merasimleri ve kiliseleriyle çağın icaplarına uydurulmuş birer inanç manzumesi. Rüştünü idrak edememiş nesillere ilim diye yutturulan, yalnız zarflarıyla ilmî , muhtevalarıyla masal, birer bulamaç. (s.176)

Avrupa Tanzimat' tan beri aynı emelin kovalayıcısıdır: Türk aydını'nda mukaddesi öldürmek. Mukaddesi yani İslâmiyeti. (s.176)

Din, Avrupa için bir afyondur, bütün ideolojiler gibi. (s.179)

Avrupa, Osmanlı ülkesine papaz ihraç eder. Hristiyanlığa davet için mi? Ne münasebet. Tek emeli, Osmanlı'yı dinsizleştirmektir. Dinsizleştirmek, yani “etnik bir toz “ haline getirmek. (s.179)

Bu ülkenin bütün ırklarını, tek ırk, tek kalp, tek insan haline getiren İslâmiyet olmuş. Biyolojik bir vahdet değil bu. Ne kanla ilgisi var, ne kafatasıyla. Vahdetlerin en büyüğü, en mukaddesi. İster siyah derili, ister sarı… inananlar kardeştir. (s. 181)

Gerçek akıl, ilahi bir mevhibedir; aşka, sonsuza, feragata kanatlandırır bizi. (s.182)

Sakson köleleri boyunlarında bir tasma taşırlarmış: Efendilerinin adı yazılırmış bu tasmaya. Aydınlarımız da onlara benziyor; her biri bir şeyhin müridi. (s.189)

Her …ist, koltuk değneği olmadan yürünemeyeceğini itiraf eden bir zavallıdır. (s.190)

İslâm, çağdaş Batı'nın diyalektiğinden faydalanacak elbette. Faydalanacak ama, geri kalmış ülkelerin ahmakça hayranlığı içinde bir tılsıma sarılır gibi değil. Yeni Osmanlılar, hürriyet diyordu… Avrupa'yı Avrupa yapan hürriyettir. Genç sosyalistler, diyalektik, ilmin son sözü diyorlar. (s.192)

Peki ama, büyük adamla sokaktaki adamı nasıl ayıracağız birbirinden? (s.207)

Her kitap, yazarla okuyan arasında bir düello; yazar bize bir hakikat, bir hayal veya bir korku aşılamağa çalışır; biz de ya kayıtsızlığımızla karşı koyarız ona, ya aklımızla. (s.208)

Semavi kitapların emri: “ Öldürmeyeceksin. “ Hristiyan Avrupa, en sefil çıkarları için dünyanın bütün Mandarenlerini öldürdü ve öldürmeye hazır. Goethe, “ Ya örs olacaksın, ya çekiç. “ diyor. Şark, Sâdi den Gandi'ye kadar aksi kanaatinde : “ Yemin ederim ki, dünyanın bütün toprakları tek bir insanın kanını akıtmaya değmez. “
Kim haklı? (s.208)

Şiddeti yok eden şiddet, yalanların en alçakçası değilse vehimlerin en şairanesi. Her kavganın ezel i mazereti: Son kavga olmak. (s.209)

Hadis: “ Kendini tanıyan, Rabbini tanır, “ diyor. En küçük sonsuzla, en büyük sonsuz arasındaki esrarlı ayniyeti ifşa eden büyük söz. Hint bilginleri de “ Gökte bir tek ay var, akisleri sonsuz. Her testinin suyunda başka bir ay. O testilerden biri de sensin. “ derken aynı hakikate tercüman olmuyorlar mıydı? Kendini tanımak, marifetler marifeti. (s.212)

Çağdaş insan, insanın yarısı. Ona kutsiyetini ve bütünlüğünü kazandırmanın yolu murakabe. (s.215)

Cinayete ses çıkarmayan, caninin suç ortağıdır.
Tek düşman var: Aldanan.
Savaş bir irşât. Savaş, ışıkla karanlığın diyaloğu. (s.217)

Gözler, ya doğacak fecirlerin hasretiyle yaşlı, ya kaybolan bir altın çağın. (s.219)

Yaratan'ın eserini tahrip eden insan da Yaratan'ın eseri değil mi? (219-220)

Ummanların ötesinde bir altın şehir yok. İnsan her ülkede hilekâr ve yırtıcı, zaruret tünelinden hürriyet alanına çıkamadı henüz. Elli bin yıl öncesine kıyasla çok daha güçlüyüz. Ama gelişme bütünü kucaklamıyor. Yol iniş çıkışlarla, geriye dönüşlerle, sapışlarla uzamaktadır. (s.220)

Kaderimizi çizen toplum, ama ona teslim olunca yokuz, denizdeki herhangi bir dalgayız artık. Dalgaların bir tarihi var mı? (s.221)

Düşünce bir köprü: kıldan ince, kılıçtan keskin… Kalabalıklar geçmez üzerinden. Ülkeler asırlarca habersiz yaşamış birbirinden. (s.223)

İnsanları eskisi kadar sevmemek. İnsanları ve eşyayı. Galiba ölmek de bu. (s.224)

Dâhi münzevi bir yıldız; anasız doğan çocuk, anasız doğan ve zürriyetsiz ölen. Zirveden zirveye akseden şarkı. (s.229)

İnsan ancak yaşadığı kadarını görür, gerçek hayatında veya rüyalarında yaşadığı kadarını. (s.238)

Bir adamı tanımak için düşüncelerini, acılarını, heyecanlarını bilmemiz lâzım, hiç değilse. Hayatın maddî olaylarıyla ancak kronoloji yapılabilir. (s.239)

İnsan ağaçlar gibi boy atmalıydı, kendi toprağında. Dallarını göğe uzatmalıydı. (s.244)

Maddenin karanlık zindanında mahpustu insan ruhu, onu Batının tekniği kurtaracaktı. Doğu, sonsuzu kucaklayan düşüncesini armağan edecekti insanlığa; Batı, tekniğini. Biri ruhtu, öteki madde. (s.245)

Senin türben kelimeler. Yuvarlanırken tırnaklarını kâğıda geçirmek istiyorsun; kâğıda, yani ebediyete. (s.261)

Ruh, yazının icadından beri ölümsüz. Kaya homurdanır, mermer gülümser, konuşan yalnız kitap.
Logos Spermaticos, diyor bir yazar: Gebe bırakan söz. Kimi? (s.263)

Denize atılan bir şişe her kitap. Asırlar, kumsalda oynayan birer çocuk. İçine gönlünü boşalttığın şişeyi belki açarlar, belki açmazlar. (s.267)

Fildişi kule, dâvasız sanat meczuplarını barındıran miskinler tekkesi. Ama her mücahit o tekkede silâh kuşanır. Bu zindan değil, bir liman. (s.278)

Önce sükût vardı, kelâm değil, “ Tanrı sükûttur, “ diyor bir Hint bilgesi. Söz, iki sonsuz arasında bir çırpınış. Hayat gibi sıcak ve dost. Kutupların sessizliğinden bana ne? (s.281)

Kamûs bir umman, dualar uğuldar derinliklerinde, destanlar coşar. Şair bu sesleri duyan ve duyuran. (s.282)

Arzın kaderini değiştirenler, kaderlerinden utananlardır. Zilletten kurtulmak için Sezarlaşılır. Taç, yüz karasını pırıltılarla gizlediği için kutsal. (s.284)

Mezar taşlarına şiir okumak, güzel; taşlar ayakta dinler sizi. Çölde vaaz etmek mutluluk! Kumlar perestişle ürperir. (s.291)

Kendimizi tanımak… Ruhumuzun mahzenlerinde bizden habersiz yaşayan bir alay misafir var. Berhanenin bazen bir, bazen birkaç odası aydınlık. Işık binanın üst katlarında. Kendini tanımak. Kendini, yani eriyeni, dağılanı, dumanlaşanı. Sen acıların, utançların, zilletlerinle aynısın. Rüyaların, hayallerin, dileklerinle bir başkası. (s.294)

En yüce, en güzel, en ölümsüz taraflarını benliğinden koparıp bir mücerrede armağan eden insan, neden fakirleşsin? Boş kubbeleri sonsuzluğumuzla doldurmak, sonsuzlaşmaktır. (s.298)

Müminlerin saadetlerini gölgeleyen tek ıstırap, inanmayanlara karşı duyulan merhamet olmalı. (s.298)

Yıldızları söndürmüş fırtına,
Batan bir gemidesin,
Senden ne kalacak yarına!
Kıyılardan imdat sesin. (s.299)


Uzun bir yazı oldu farkındayım, hatta baya bir uzun yazı :) Ama Cemil Meriç tek bir cümlenin o yoğun manasında dahi anlatılmazdı, çabam o manaları birleştirmek, eksiklerimle..

Vaktiniz ve okuduğunuz için teşekkür ederim.
Kitaplarla ve Işığıyla kalın..
Sevgilerimle..

Rabia Dağlar, Buhranlarımız ve Son Eserleri'ni inceledi.
 19 Oca 17:06 · Kitabı okudu · Beğendi · 10/10 puan

Abdülhamid 2 devrinin sosyolojik çözümlemesi... İstibdadın tek müsebbibi hükümdar mıdır? Dönemin muasırlarının hiç etkisi yok mudur? İttihat ve Terakki yurdunu delice seven delifişek midir? Ya da eline geçmiş yorgun bir çınarı yönetmekten aciz tecrübesiz tıfıllar mıdır? Belki de bunların hepsidir. Ama tüm bunları objektif bir gözle aktaran Said Halim Paşa analitik zekası gelişkin tam bir müslüman entelektüeldir vesselam.

OKUNMUŞ KÜTÜPHANE, Bir Dehanın İzleri - II.Abdülhamid Han'ı inceledi.
19 Oca 13:00 · Kitabı okudu · 3 günde · Beğendi · 8/10 puan

Bugün ki kitabımız herkesin tanıdığı ve benim de çok sevdiğim Talha Uğurluel'in Bir Dehanın İzleri 2. Abdülhamid Han isimli kitabı. Talha Bey herkesin malumu olduğu üzere şiir gibi konuşan bir insan. Konuşurken duygulara dokunmasını çok iyi biliyor. İşte bu kitabını da konuşur gibi yazmış. Sultan Abdülhamid de çok yazılması ve okunması gereken bir hükümdar.
Yazar kitabında Sultan Abdülhamid dönemini genel hatlarıyla ele almış. Siyaseti, aile ilişkileri, topluma bakışı vs. Kitap dediğim gibi dönemi genel hatlarıyla vurgulanması gereken olayları öne çıkararak ele almış. Kitapta anlatılan olaylara girmiyorum sonuç olarak tarihi olaylar. Ancak o dönemle ilgili bilmediğim ya da hatırlamadığım bir bilgi var ki benim çok dikkatimi çekti. Şerif Hüseyin desem galiba herkesin aklında şerefsiz Hüseyin yakıştırması gelecek. Bu yakıştırmanın neden bu adama layık görüldüğü tarihin tozlu raflarında yazılı. Açıp okuyun. İşte bu şerefsiz Hüseyin'i Ulu Hakan İstanbul'da bir süre zorunlu misafirliğe tabi tutmuş. Sultan'ın huyu gereği kullanılmaya müsait adamları muhakkak rütbe, para, hediye gibi şeylerle elinin altında tutmak istermiş. Tutamadıklarını da İstanbul'a davet eder, bir köşk tahsis eder yanı başında bulundururmuş. İşte bu şerefsiz Şerif Hüseyin'de vakti zamanında bir süre İstanbul'da zorunlu misafir kalmış ki Avrupa devletlerinin emellerine alet olmasın. Ancak Sultan tahttan hal edildikten sonra memleketine Sultan'dan izin alıp dönemeyen Şerif Hüseyin İttihat ve Terakki'den izin alarak Arabistan'a dönmüş. Sonrası malum. Şerif Hüseyin isyanı.
Velhasıl Sultan Abdülhamid dönemine hızlı bir bakış için okunması gereken bir kitap. Tavsiye ederim. İyi okumalar.

Diğer kitap inceleme ve yorumlarım için http://www.okunmuskutuphane.blogspot.com

Fatih Beyazkaya, bir alıntı ekledi.
19 Oca 11:13

Türkistan
Samani hükümdarı I. Abd el-Melik'in döneminde ( 954-961 ) bir köle iken muhafız komutanı olan Türk asıllı Alp Tegin Horasan valiliğine getirilmişti. ( 961 Ocak-Şubat ). Ondan sonraki Samani hükümdarı, I. Mansur İbn Nuh döneminde ( 961-9176 ) valilikten indirilmiş, fakat Belh'e getirilmiş, oradan da kovulduktan sonra Afganistan'da Gazne şehrine kaçmıştı. ( 962 ). Ailesi Gazne'de ancak Samani hakimiyetini tanıyarak yerleşme imkanına kavuşmuştu. Müslüman İran topraklarında ilk Türk Devletinin bunlar olduğunu söylemek hiç de gerçeğe aykırı olmaz. Çok geçmeden Alp Tegin ölmüştü ( 963'e doğru ), Alp Tegin'in Gazne'de kurduğu ve tamamen İslam olan küçük devletinin başına 977'den itibaren yine eski bir köle olan Sebük Tegin geçmiş, bu hükümdar Toharistan'ın ( Belh-Kunduz ) ve Kandar'ın hakimi olmakta gecikmemiş, Kabil'in fethine de başlamıştı. Barthold, Turkestan, 261, 262.

Moğol İstilâsına Kadar TÜRKİSTAN, V. V. BartholdMoğol İstilâsına Kadar TÜRKİSTAN, V. V. Barthold
Habibe Mengü, bir alıntı ekledi.
19 Oca 00:51 · Kitabı okuyor · Beğendi

Ve Hazreti İbrahim gördü ki ateş Tanrı bilindi.
Su, Tanrı bilindi, gök Tanrı bilindi, yıldızlar Tanrı bilindi, ay ve güneş Tanrı bilindi. Hükümdar, rahip, Buda Tanrı bilindi.
Ve Tanrı, Tanrı bilinmedi.

Yitik Cennet, Sezai Karakoç (Sayfa 64 - Diriliş Yayınları)Yitik Cennet, Sezai Karakoç (Sayfa 64 - Diriliş Yayınları)
OKUNMUŞ KÜTÜPHANE, Bozkurtlar'ı inceledi.
17 Oca 23:15 · Kitabı okudu · 11 günde · Beğendi · 9/10 puan

Bugün anlatacağım kitap Hüseyin Nihal Atsız’ın Bozkurtlar isimli kitabı. Yorumlarıma geçmeden meseleye edebi açıdan bakarak direk size bu kitabı okumanızı tavsiye ediyorum. Gerekçelerini aşağıda bulacaksınız.

Bildiğiniz gibi biz Türkler Müslüman olmadan önce de tarih sahnesinin en eski aktörlerinden olan bir millet olduk. Müslüman olduktan sonra nasıl dünyaya hükümdar olduysak Müslüman olmadan öncede dünyaya hakim olduğumuz zamanlar olmuş. İşte bu aralarda biz Orta Asya’da Ötüken isimli bölgede hüküm sürüyormuşuz. Bunları neden anlattığımı merak ediyorsunuz.

İşte Hüseyin Nihal Atsız’ın Bozkurtlar isimli kitabında siz Ötüken bozkırlarında gezecek, kımız içecek, bir savaştan diğerine katılacak, yaralanacak, ölecek, öldürecek, kılıç sallayıp ok atacaksınız. Aç kalıp ava çıkacaksınız. Çin akınlara katılan bir çeri olacaksınız. Esir alıp esir olacaksınız. Ama bir Türk olduğunuz asla aklınızdan çıkaramayacaksınız. Kitapta yukarıdakilerin hepsini ve fazlasını bulacaksınız. Yani özetle Gök Türk devletini konu alan çok çok güzel bir roman okuyacaksınız. Kitap tek bir olaya bağlı kalmadan birbirleri ile ilişkili ayrı ayrı karakterlerin hayatlarından kısa kısa kesitlerin işlenmesinden ibaret.

Roman aslında iki ayrı romanın birleşiminden oluşmakta. İlk kitap, yani ilk roman Bozkurtların Ölümü isminde. İkinci roman ise Bozkurtlar Diriliyor isminde. Bozkurtlar ise bu ikisinin tek kitap haline getirilmiş hali.

Bozkurtların ölümünde yoğun olarak açlık ve sefaleti bulacaksınız. Gök Türk devletinin Çin entrikaları ve kıtlık ile nasıl dağıldığını okuyacaksınız. İşte bu dağılmadan sonra Çin’e esir düşen Türklerin hayatlarından anları çok güzel bir dille okumuş olacaksınız. Bozkurtların ölümünde bu dağılışın Kür Şad’ın saray baskını ile nasıl manevi anlamda son bulduğunu görecek ve hüzünleneceksiniz. Bu baskının ayrıntılarına girmiyorum ama okumanız lazım.

Bozkurtlar Diriliyor’da ise dağılan Türklerin nasıl birleştiğini ve eski gücüne kavuşmak için yaptıklarını okumuş olacaksınız.

Kitapla ilgili genel değerlendirmelerime gelince… Kitap muhteşem bir dille yazılmış. Muhteşem deyince çok edebi, ağdalı bir dil mi? Kesinlikle hayır. Aksine oldukça sade bir dil kullanılmış. O kadar sade ki kitabın her sayfasında eski Türkçe kelimeleri bulmanız kuvvetle muhtemel. Kitabı okurken siyasete girmeden okumanızı tavsiye ederim. Siyasi görüşünüz ne olursa olsun okumanız gereken bir kitap. Benim okunmuş kütüphanemde zamanında birbirleri ile davalık olmuş birbirine zıt siyasi görüşte iki yazar da mevcut. Atsız ve Sabahattin Ali… Bu kitabı okurken duyduğum heyecanın benzerini, aldığım lezzeti ne ne ilginçtir ki Sabahattin Ali’de de almıştım.

Kitabı okurken o kadar kendimi Ötüken Bozkırlarında, Çin sarayında, avda, savaşta hissettim ve o kadar gaza geldim ki anlatamam. Bunu bir yazarın başarısı olarak değerlendiriyorum ama bu başka bir şey. Adeta kitapta sizi kelimelerle içine çeken bir tılsım var. Evet bir tılsım…

Netice olarak ikinci kere sıkılmadan okuduğum bu kitabı kesinlikle ve şiddetle okumanızı tavsiye ediyorum. Muhakkak muhakkak okuyun.

Diğer kitap incelemelerim için http://www.okunmuskutuphane.blogspot.com

Gün İlke Yıldırım, bir alıntı ekledi.
17 Oca 17:00 · Kitabı okudu · İnceledi · Beğendi · 10/10 puan

"Ancak ölümün gerçeklerini kabullendiğimizde," diye ilan etti Hükümdar görüşünü, "hayatta olmanın gerçeklerini öğrenmeye başlayabiliriz." "

Floransa Büyücüsü, Salman Rushdie (Can Yayınları)Floransa Büyücüsü, Salman Rushdie (Can Yayınları)