• Bir ülkede adalet yoksa, o ülkede anarşiden başka bir şey yoktur. Orada hükümet yoktur; orada hiçbir şey yoktur.
  • Memleketi asıl idareleri altında bulunduran bu adamların karşısında bir hükümet memurunun ne kadar az kıymeti olabileceğini; bir kaymakamın, aşağı yukarı, kendisine itibar edilen, fakat işlerine engel olmaya başlayınca derhal tüydürülen bir kukla olduğunu bildiği için, vaziyetten tamamen ümidi kesmiş gibiydi.
  • “... Sineklerin Tanrısı’nı (...) çocuklar için yazılmış bir serüven romanı saymak (...) yanlıştır. Hatta Sineklerin Tanrısı’na roman demek de yersizdir; çünkü bu kitap bir roman değil, gerçekçi bir anlatımla yazılmış olmakla beraber, bir alegoridir, yani simgesel anlamları olan bir öyküdür (s.250).”

    Düşünce özgürlüğünün sesi, aklın ve sağduyunun katli ile susturulmuş, son sesi parçalanmanın, bütünlüğünün bozulmasının, anlamını yitirmesinin sesi olmuş ve kanlı bir şekilde okyanusun derinliğinde yitip gitmişti(Son Söz’deki şeytanminaresi şeklindeki denizkabuğı simgesinin düşünce özgürlüğü ile özdeşleştirilmesibe itafen, s.251).

    Ralph, Jack, Domuzcuk...
    Simon ve Roger...

    Aslında Mercan Adası da tıpkı Sineklerin Tanrısı’nda olduğu gibi ingiliz çocukların düştüğü bir adayı ve bu adada hayatta kalma yollarını anlatır, Mercan Adası’ndaki britanyalı çocuklar, bu uygarlığın bir modelini oluşturarak hayatta kalırlar, Sineklerin Tanrısı’nda ise II. Dünya Savaşı’nın yarattığı derin umutsuzluk, Sineklerin Tanrısı’nda da Mercan Adası’nın alaya alınması ile karanlık bir korkuya dönüştürülerek anlatılır.

    Salt iyiyi, salt kötüyü, aklı, demokrasiyi, sağduyuyu, özgür düşünceyi, faşizmi, vahşeti ya da insanlığı simgeleyen bu çocuklar, Mercan Adası’ndaki ütopyayı bir ateşle cehenneme çevirebilmişler, ellerindeki tüm kaynakları küle dönüştürmüşler, kendi yaşamlarını korkunun doğurduğu vahşet açlığı ile çaresiz bir savaşa dönüştürmüşlerdir.

    Kurtarılmayı beklerken, ateşi bulmalarıyla başlayan ve kurtarılmalarına dek sürebilecek yeni uygarlıkları, kendi yaşamları pahasına yaptıkları hükümet darbesi ile yıkılır. Kısasa kısas, güçsüzlerin yerinin olmadığı, bir liderin kan ve vahşet susamışlığı, şölenlerin ve zorlu hayata karşı kazanılan geçici zaferlerin sarhoşluğu ile elde edilen insanlık ve akıl dışı bu güç, başta hayatlarının kaynağı olan bu adayı, aklın, sevginin, özgürlüğün mezar yerine dönüştürür.

    Daha küçüklükten itibaren çocukların içlerinde var olan çatışık erdem ve hırslar, bize savaş zamanının resmini sunar. Demokrasinin, uygarlığın, özgürlüğün, düşüncenin, aklın, icatların, keşiflerin hatta tanrının bile ölümünü ilan eden savaş, faşizan bir kavganın adayı yakması ile son bulur, başta kurtulmak için işaret olan ateş ve duman, bu talihsiz çocukların ölümünü hazırladığı en son kırılma noktasında, yine çocukların kurtuluşunun habercisi olmuştur. Fakat alevler bir çok şeyi çoktan küle dönüştürmüştür. Salt iyi, akıl ve uygarlık, ateş yanmadan ya da ateş söndürüldüğünde derin sulara gömülmüştür.

    George Orwell’in 1984’ü, Hayvan Çiftliği gibi Sineklerin Tanrısı da, edebi anlamda mecazlardan çok dolaysız benzetmelerle kurgulanmıştır; bu modern klasik, simgesel anlamları ile bir eleştiri, belirli yönleri ile savaşın, siyasetin, toplumun insan paradigmalarını sunan bir eserdir.
  • Zweig sayesinde adını duyduğumuz bir deha daha. Çok akıllı ve manastır kültürü almış bir insan; direktuvar, konsül, imparatorluk, krallık ve tekrar imparatorluk dönemlerinin vazgeçilmez siyaset adamı. Napolyon’un en büyük rakiplerinden biri ama adı duyulmamış, ilginç değil mi? Ben bu adamı bir tez hazırlar gibi değerlendirmeyi daha uygun buldum ve SPOİLER tehlikesiyle sizleri baş başa bırakıyorum. Ödevi vs olup da faydalanmak isteyen olursa da telif hakkı koymuyoruz gençler sıkıntı yok. :)))))))
    YÜKSELİŞ(1759-1793): Bu bölümde Fouche’nin nereden başlayıp nerelere geldiği, şiddeti ve dönemin meşhur ‘Giyotin’ uygulamasını kullanmadan neler başardığı ve ‘Para’ konusunda yaptığı kazançlı işlere vurgu yapılarak siyaset hayatına atılması konusu işleniyor.
    LYON CELLADI(1793): Burada da Fouche’nin eşsiz zekası ve insanları sürekli kullanarak onları nasıl ölüme kadar götürürken kendisine bir şey olmadığını öğreneceğiz. Bundan sonraki bölümde 77. sayfada da yazarımız onunla ilgili şu cümleyi kurmuştur ki aynen aktarıyorum. Varın gerisini siz anlayın. "-Fouche'nin sözlerinin ve politikasının hesabını her zaman bir başkası kanıyla öder."
    ROBESPIERRE ile MÜCADELE(1794): Fouche'nin çok zeki bir adam olduğunu görüyoruz ancak Zweig oldukça edebi (!) bir biçimde kendisini yerin altına sokmayı başarıyor. Ama şunu da söylemekte fayda var, kimse de kusura bakmasın. Başarıya giden her yolda bir kısım insanlar mutlaka haksızlığa uğrar. Bunu da kimse engelleyemez ne yazık ki. Robespierre öldürülünce, Fouche'nin tam kendi kafasından adayı bu sefer François Babeuf olur. Onun da sonu aynıdır ve finalde adı çıkar ve vekilliği düşer. Tabii böyle zeki bir adamı ne kadar uzak tutabilirseniz!
    DİREKTUVAR BAKANI(1799-1802): Hükümet devirmek isteyen Barras'ın, sürgünde ve fakir kalmış Fouche'den, yazarın tabiriyle pek 'Namuslu' olan Carnot'u devirmek için casusluk ister ve bu iş aslında Fouche'nin gelecekte daha çok işine yarayacaktır. Fouche için Sürgün yaşamından Fransa tarihinin Orta Elçisi unvanı alan bir yükseliş söz konusu. Ardından gelen Fransa Güvenlik Bakanlığı, hem de bir gecede. Ve tabii Napolyon devri. Kaldırılan güvenlik bakanlığı ve Fouche’nin gücünün kaybettirilmeye çalışılması.
    İMPARATORUN BAKANI(1804-1811): Joseph Fouche artık kim mi? Ekselans Bay Senatör Fouche. Yerseniz. Bir yere iki akıllı çok fazla, keza bunlardan biri Napolyon ise. Bu bölümde Fouche'nin takip ağının o kadar genişlediğine şahit oluyoruz ki abartmıyorum, Sherlock karakterinin esinlenmesinde kendisinden faydalandığını düşünüyorum. Ailesi, kardeşleri, eşi gibi tüm bireylerinin sırrını bilen bir adama karşı çaresiz kalan Napolyon ve adı tarih sahnesinde belki de Zweig olmasa unutulacak bir insan Fouche. Sev ya da sevme, yaptıklarını beğen ya da beğenme ama kendisine hayran olmamak elde değil.
    Fouche'ye yani zekasına hayran olmamak elde değil. Umarım Fransa bunu görüp bana ulusal düşmanlık yapmaz. 🤣🤣 Çünkü hatta kitaptan koyayım net olsun: Lyon Cellatlığını birlikte yaptığı Collot, sıtma yatağı adaya sürülmüş, ama Fouché’ye bir şey olmamıştır. Direktuvar’a karşı mücadelesinde bön yamağı Babeuf kurşuna dizilir, Fouché’ye dokunan olmaz. Koruyucusu Barras yurt dışına kaçmak zorunda kalır, Fouché yine yerindedir. Bu kez de yine ön adam, yani Talleyrand düşer ve ama Fouché yerinde kalır. Hükümetler, devlet biçimleri, görüşler ve insanlar değişir, yüzyılın değiştiği bu büyük kasırgada her şey yıkılır ve ortadan silinir, ama Joseph Fouché, bu bir tek insan, bütün ayrı kanılara hizmet durumunda aynı yerde kalır. Varın siz anlayın.
    İMPARATORA KARŞI MÜCADELE(1810): Tabi Napolyon gibi adamla ters düşülür mü? Düşülmez. İşin sonu belli. Yine sürgün. Öyle ki artık Napolyon onu öldüremiyor o da ölmüyor ama işlerden öyle uzaklaştırılıyor ki insan içine çıkamayacak duruma geliyor. Çevirdiği entrikalar kendi başına çorap gibi örülüyor. Hani bizdeki “Benimle Uğraşanın Çocuğu Olmaz” durumunu yaşatıyor Napolyon, Fouche’ye.
    İSTEK DIŞI ARA(1810-1815): Fouche'nin bu dönemde yalnızca bir kere, o da Moskova Seferi sırasında çağrılıp geldiğini gösteriyor bize ancak bu dönemde Fouche tamamen savaş karşı. Napolyon onu alaya alıyor ve yüz binlerce askeri alıp Moskova seferine çıkıyor. Tarih biliyorsanız sonucun ne olduğunu da biliyorsunuzdur. Şanlı(!) Napolyon Bey'in yaşadığı durumu. Ardından Lui kral oluyor ama orada da Fouche'nin oynadığı ve hepimizi gülümseten bir oyun oluyor. Tabi bu kısımdan çok gelecek bölümde anlatacağım Napolyon ile mücadele kısmı hem daha heyecanlı hem de daha güzel yalan yok.
    NAPOLYONLA KIYASIYA MÜCADELE(1815): Yüz gün sürdüğü bilinmektedir. Bu dönemde Napolyon'dan çok Fouche'nin sözünün geçtiği ve devlet adamlarının onun ağzına baktığını görüyoruz. Yaşadıklarından sonra çıktığı düzlüğü görünce insan inanmakta zorlansa da onun yapısını kavrayınca az bile diyorsunuz. Tabi bu arada Napolyon'a ikinci kez çelme takmayı başaran ve bunu göz göre göre yapan tarihteki ilk ve tek kişi olmasının hakkını da vermek gerek. Ardından yaptığı bir hata da çok etkili tabi.
    DÜŞÜŞ ve ÖLÜMLÜLÜK(1815-1820): Çok efsane bir şekilde Fransa'dan sürüldüğünü ve görevinden alındığını belirtmekte fayda var. Efsane diyorum çünkü böyle adama karşı bunu yapabilmek büyük iş artık benim gözümde. Napolyon’un "Yaşamım boyunca tanıdığım en kusursuz aşağılık dönek" dediği birinden bahsediyoruz sonuçta.
    Umarım faydalı ve kısa (!) bir inceleme olmuştur. Bol keyifli okumalar, mutlu günler diliyorum. Kendime de geçmiş olsun diliyorum. Tam da kursa gideceğim zaman gelirken yağmura yakalanarak bir kere daha ‘Yağmur Getiren’ lakabıma ne kadar yakıştığımı düşünmeden edemeyeceğim. Sağlıcakla kalın..
  • Hükümet etmek başka ,faziletli olmak başka.
  • En kötü hükümet, üzerine zorla iyi şeyler söylenen hükümettir.
  • 27 Ocak 1939 da CHP'nin hükümet programında milli şef İnönü 'yle ilgili Manisa Milletvekili Refik Şevket şöyle diyor "ulusun babasıdır." O, bir "Mürrebbi" dir kendi kişisel iradesini açıklandığında bizim özgürlük ve egemenlik aşkımız konuşmaz olur.