• Brezinski'nin "Yeşil Kuşak" kuramı uyarınca 1978- 1979'larda böl-gede SSCB'yi güneyden kuşatacak dingüder İslam yönetimleri oluşturma çabasında olan ABD, Pakistan'ı Ziya ül-hak'la, Türkiye'yi Kenan Evren'le, İran'ı Humeyni'yle dincileştirmiştir
  • Almanya hiçbir şey ifade etmez. Ama münferit her Alman çok şey ifade eder. Almanya gerçekten de Avrupa’nın temelinde çok önemli bir yeri olan ülke. Öyle bir medeniyetten öyle bir kültürden ve tabi böylesine kozmopolit bir ülkeden nasıl oldu da Hitler gibi bir adam çıktı? Ve asıl ilginci böyle bir ülke nasıl oldu da Hitler’i destekledi? Aslında bu sorunun cevabı oldukça basit. I.Dünya Savaşı’ndan sonta İtilaf Kuvvetleri’nin Almanlara -ve tabi biz Türklere- icbar ettikleri şartlar insanın kendisine saygısını yok edecek türdendi. İnsan yerine dahi konulmayan Almanlar, Hitler’in gelişiyle birlikte asil olduklarını anladılar. Çünkü Hitler onlara aynen şöyle seslenmişti: “Siz hepiniz asilsiniz. Çünkü hepiniz Almansınız.” Hitler, Alman halkının kaybetmiş olduğu özsaygıyı yeniden kazandırdı. Alman halkı parasızlıktan operaya ve sair surette etkinliklere gidemezken Hitler bir anda ortaya çıkıp Alman Filarmoni Orkestrasını Opel fabrikalarına, işçilerinin ayağına gönderdi. İnsanlar önce korkudan katıldılar. Sonraysa bunu artık korkuyla yapmak istemediler çünkü bu durumu kendilerine yediremediler. Bu yüzden de katıldıkları ama istemedikleri bir şeyin parçası olmaya başladılar. Sopa yiyenlerden biri olmamak için sopa atanların safına katılmak. Hemen sonrası zaten bir zafer sarhoşluğu, birlik ve beraberlik coşkusu, kalabalıkların çekim gücü. İşte aslında bugün de aynı problemi biz yaşıyoruz. Hitler’in bu yaptığı entelektüel sınıfı yok etti. Yani elitleri. Bir kere elit kelimesi seçilmiş demektir. Tarihte elit demek elit olmayan halk tabakasının üstünde kişiler anlamına gelir. Bu çeşitli şekillerde adlandırılmıştır. Bazen zenginler, bazen politikacılar, bazen de sanatçılar. Ancak biz elit dediğimiz zaman iyi eğitim görmüş, çok okur kişilerden bahsediyoruz. İşte Hitler, elitizmi yok ederken bu elitler, Amerika ve İngiltere’ye giderek atom bombasını icat etmişlerdir. -Bu konuyu bir sonraki kitapta arz etmek istiyorum.- Şimdi değinmek istediğim nokta başka bir şey. İran Devriminde Şah devrildiğinde babası general olan Mona şöyle anlatıyor : “...Her şey 8 ay içinde olup bitti... Devrimden sonra herkes sokaktaydı. İnsanlar dışarıdaydı ama bunlara kim önderlik ediyor belli değildi. Humeyni, 'Şah giderse her şey bedava olacak. Hiç kimseyi hapishaneye atmayacağım. Hepiniz cennette yaşayacaksınız' demişti. Devrimden sonra babamın gözlerini bağlayıp götürdüler. Birçok generali idam ettiler. Annemin bir dayısı ünlü bir cerrahtı. Mollalardan birisinin çocuğunu iyileştirmişti. Karşılığında babam idamdan kurtuldu ama 12 yıl boyunca evde göz hapsinde kaldı. Devrim olduğunda Fransız okulu Institute Maryam'e gidiyordum. Sadece kızların gittiği bir okuldu bu. Eğitimi rahibeler veriyordu. Okulun içinde bir kilise bulunuyordu. Ermeni arkadaşlarımız vardı. Bizim açımızdan cami ya da kilise arasında fark yoktu. Kiliseye gidip dua ediyorduk. Devrimden sonra Müslümanların bu okula gitmesi yasaklandı. Üniversiteye gitmemiz zorlaştırıldı. Ve sonra İran-Irak Savaşı başladı..." Yani aslında her şey yavaş yavaş sindire sindire gerçekleşti. Şeriata giden yolda İran halkı ne olduğunu anlamamıştı. Yaşanacak gelişmelere önceden alıştırılmış ve tüm enerjisini bu ilk tepkide dökmüştü. Sonra da gelişmeler bir bir yaşanmaya başlanınca insanlarda ne tepki verecek bir güç ne de olayları anlayabilecek sinerji kalmıştı. Bizde de buna benzer gelişmeler yaşanmıştı. Mesela askeri darbeler. Ama askeri darbelerde her şey kaba kuvvetle halledilir sonra kanunla düzen sağlanmaya çalışılır. O ana kadar, karşısında durabileceğiniz bir düşman bulabilirsiniz. Ancak bugün işler öyle ilerlemiyor. Halk kendisine karşı bir kuvvet kullanımına çok kitlesel bir tepkiyle karşılık veriyor. Bu da istediğini gerçekleştirmeye odaklanan otoriteleri zor durumda bırakıyor. Bunun da çözümünü tabi ki Hitler’in yönteminde bulmuşlar. Hitler, her ne kadar Şansölye olana kadar partisiyle birlikte ciddi bir kuvvet kullanımına başvurmuş olsa da bu hükümet kuvvetleri baskısı değildi. Halk tarafından hükümete uygulanan bir baskıydı. Şansölye olduktan sonra da aslında şiddet kullanımına başvurmadan her şeyi kanunlar ölçüsünde halletmeye başladı. Zorla yaptırmaya çalıştığınız bir konuda halk, karşısında mücadele edebilecek bir grup bulabiliyordu. Ancak kanunla zoru getirmeye başladığınızda halk ne tepki verebiliyor ne de kitle halinde örgütlenebiliyordu. Çünkü neye karşı kime karşı mücadele gösterip isyan edecekti? Dolayısıyla da halkı istediğiniz noktaya getirene kadar zor kullanmadan hedefinize adım adım ilerleyebiliyorsunuz. Bu Hitler açısından oldukça başarılı olmuştu. Bugün de çeşitli hükümetler aynı yöntemi izliyorlar. Ve inanın bana oldukça başarılı oluyorlar. Böyle bir hükümetin ülkesinde vatandaş olduğunuzu düşünün. “İki birbirine denk olmayan rakibin karşı karşıya geldiği bir düello. Son derece güçlü, muktedir ve merhametsiz devlet bir tarafta; küçük, isimsiz, kim olduğu bilinmeyen münferit bir şahıs diğer tarafta.” Böyle bir durumda ancak savunma durumunda kalabilirsiniz. Zaten bir süre sonra da tüm savunmanız aşılmış, gelecek olan darbenin ne zaman ineceğini beklemeye başlarsınız. Hemen hemen her ülkede olduğu gibi 1914 sonrası Almanya’da da işler böyle olmuştu: “Gelecek, sıra dışı şahsiyetler olmak için çalışmış, didinmiş, gayret göstermiş Rathenau’ların olmayacaktı, gelecek basitçe araba kullanmayı ve ateş etmeyi öğrenmiş Techow ve Fischer’lara aitti.” İnsanlar nefret ve vicdan azabının ruhsal olarak onları yoldan çıkarmasına izin vermek istemezler. Ama nefret ve ızdıraba neden olan duygular durmaksızın size vurmaya devam ettikçe nefret ve ızdırabı nasıl engelleyebilirsiniz ki? Sadece görmezden gelmekle, başka yere bakmak, kulakları tıkamak, kabuğuna girip etrafına bir ağ örmekle mümkün olabilir bu. Ama bu da cinnetin başka bir türlüsüne neden olur: “ Gerçeğin kaybına.” Nietzsche ne demişti; “Alman kültürü Alman imparatorluğuna karşı savaşı kaybetti” ….
  • Dönüp geriye, Türkiye toprağına bakıyorum. Orası benim ülkem. Burası değil. Burası İran, şurası Türkiye. Dönüp bir daha geriye bakıyorum. Orada Atatürk'ün resmi, burada Humeyni'nin.
  • "İslam, hakikat ve adalete Sadık militan bireylerin dinidir. Özgürlük ve bağımsızlık arzulayanların dinidir. Emperyalizme karşı mücadele edenlerin okuludur. "
    (İmam Humeyni) Asya'nın batıya isyanı kitabından sayfa 356
  • ~~ İranlı yazarın hikayesi ~~

    "Mitingler düzenlemeye başladık ama iş işten geçmişti"

    “Merhaba,

    Benim adım Bahman Nirumand. İranlı bir gazeteci-yazarım.

    Şah’ın devrilmesinde aktif rol oynayanlardan ve mollaların, demokrasi getireceğine inanan milyonlarca solcu, demokrat, liberal ve milliyetçilerden biriyim.

    Evet, bize Humeyni yeryüzünde cenneti vaat etti… Demokrasi gelecek, kimse fikri ve siyasal görüşü yüzünden tutuklanmayacak, işkence yapılmayacak, kadınlara eşit haklar verilecek, giyim serbest olacaktı.

    14 Ocak 1979 tarihinde Şah, İran’ı terk etti. Ardından İran tarihinin en büyük yürüyüşü Tahran’da yapıldı. Sansür, yasak yoktu, istediğimiz gibi bağırıyorduk. Fakat mitingde dikkatimi çekti; kim liberal Musaddık ya da solcu şehitlerin resimlerini taşıyorsa mollalarca dövülüyordu.

    Pek üzerinde durmadık, "hele bir kurtlarını döksünler, sonra sakinleşirler" dedik. Ertesi gün gazetede, bir hırsızın genç mollalar tarafından yakalanıp, adına "İslam Mahkemesi" denilen bir mahalli heyet tarafından 35 kamçı cezasına çaptırıldığı haberini okuduk.

    Haberi ciddiye almadık; "üç beş meczup" dedik…

    Bira-şarap fabrikalarının yakılması, sinemaların tahrip edilip filmlerin sokaklara atılması gibi olayların üzerinde durmadık. "Ufak tefek şeyler" dedik… Toplumun demokrasi ve ulusal bağımsızlık yolundaki çabaları etkilemesin istiyorduk.

    Biz bunları söylerken, “kadın ve erkeklerin yan yana yüzemeyecekleri; okullarda aynı sınıflarda olamayacakları; birlikte spor yapamayacakları” gibi gerici kararlar ardı ardına alınmaya başlandı. "Müslüman kadınların yanında orospuların yeri yoktur" denilerek kadınlara örtünme zorunluluğu getirildi. Özellikle üniversitelerde bu yüzden çatışmalar çıktı.

    Bu çatışmalardan rahatsız olduk; kadın sorununun güncelleşip ön plana geçmesini istemiyorduk! "Asıl mücadele, emperyalizme ve kapitalizme karşı verilmelidir" diyorduk. Kadın sorunu bir yan çelişkiydi. Kadının giyim sorunu, ana çelişkiye ve emperyalizme karşı verilen mücadeleye zarar veriyordu. Peçesiz sokağa çıkan kadınlar, gözümüzün önünde dövülüyordu. Yüzlerine kezzap atılıyordu.

    Biz ise hala büyük laflar ediyorduk; bu tür olayları devrimin kaçınılmaz sancıları olarak görüp umursamıyorduk! "İttifak, Eylem Birliği" gibi terimlerin peşinden koşuyorduk.

    “GEÇİŞ SANCILARI” DEDİK…

    Humeyni, "Bütün sorunlarımızın sebebi, cemiyetimizdeki ahlaksızlıklardır. Bunların kökünü kazımalıyız" diyor; genç mollalar terör estiriyordu. Kitapevleri yağmalanıyor; gazete bayileri ateşe veriliyordu. Şiraz’da "İslam Mahkemesi" eşcinsel ve fahişe olduğu gerekçesiyle dört kişiyi idam ediyordu. Benzer olay Tahran’da da gerçekleşiyor, üç fahişe ve üç eşcinsel kurşuna diziliyordu.

    Sesleri ve görüntüleriyle erkekleri tahrik ettikleri için kadın spikerler televizyondan kovuluyor; uyuşturucu olarak görülen müzik yasaklanıyordu. Alkol içenler, kırbaç cezasına çaptırılıyordu. Toplum hızla dincileştiriliyordu. Alınan her kararda "Tamam bu sonuncusu" diyorduk. Ama devamı geliyordu.

    Kızların evlenme yaşı 18’den 13’e düşürüldü. Parfüm, ruj, saç boyası, mücevher gibi kadın malzemelerinin yurda girişi yasaklandı. Kadın çamaşırı satan mağazaların vitrinlerine sutyen, kombinezon vs. koymasına izin yoktu.

    Kamu dairelerinde kadın memurlara tesettüre girme emri çıkarıldı.

    Aslında birçok kadının üye olduğu dernekler vardı. Onlar da kendi çevrelerinde "hamilelik tatilinin uzatılması, eşit işe eşit ücret" gibi talepleri tartışıyorlardı. Biz aydınlar hep aynı düşüncedeydik: Demokrasi ve özgürlüğe geçiş sancılarıydı bu tür vakalar! Abartmaya gerek yoktu.

    REFERANDUM OYUNU

    Üç ay önce Humeyni, Paris’te komünistler de dâhil olmak üzere her görüşün rahatça örgütleneceği bir demokrasiden bahsederken, şimdi tüm solcu, milliyetçi ve liberalleri İslam düşmanı ilan etmişti. Bu sözler üzerine ilk protestomuzu yaptık. Mitingimize bir milyonu aşkın insan geldi.

    Mollaların en iyi bildiği şey siyaset stratejileriydi; işlerine gelmediği zaman gündemi değiştiriyorlardı. Referandum meselesini gündeme getirdiler. Halka soracaklardı: "İslam Cumhuriyeti’ni istiyor musunuz, istemiyor musunuz?" Halkın yüzde 65’inin okuryazar olmadığı bir ülkemde; “İslam Cumhuriyeti istiyor musunuz” diye soruyorlardı; sonuç beliydi gerçi…

    "İSLAM’A EVET Mİ, HAYIR MI DİYORSUNUZ?"

    Biz bu oyunu biliyorduk ama şöyle düşünüyorduk: "Önemli olan cumhuriyettir; serbest seçimlerdir; demokratik haklardır; özgürlüklerdir. İslam Cumhuriyeti bunu sağlayacaksa neden karşı çıkalım?"

    Ancak bazı küçük kesimler bu oyuna gelmemek için referandumu boykot ettiler.

    Sonuçta; "evet" diyen 20 milyon, "hayır" diyen ise sadece 140 bindi.

    Mollalar bu referandum sonucunu çok iyi kullandılar. Güya tüm ülke yaptıklarını onaylıyordu. Artık televizyondan sonra basın da ellerine geçmişti. Sanki tüm muhaliflerin sayısı 140 bin kişiydi… Oysa 20 milyon içinde biz (yetmez ama evetçilerin de) oyu vardı. Ama artık sesimizin çıkmasına izin yoktu…

    Güçlendikçe saldırganlaştılar.

    Örneğin, tirajı bir milyon olan liberal "Ayendegan" Gazetesi’ni kapattılar. Sonra "Keyhan" Gazetesi’ne sıra geldi; baskıyla muhalif yazarların işten çıkarılmasını sağladılar. Olanları protesto etmek için mitingler düzenlemeye başladık ama iş işten geçmişti; insanlar yılmış, korkmuştu. Özgürlük, demokrasi ve bağımsızlık için ayaklanan halkın, bu kadar kısa sürede değişeceğini düşünememiştik.

    Sanmıştık ki, mollaların gerici yasalarına/kurallarına halk karşı çıkacak. Tam tersi oldu; mollalar yasak, sansür getirdikçe arkalarından gidenlerin sayısı arttı. Örtünmek moda oldu! Tüm bunlara "gelip geçici bir fırtına" diye bakmak ne büyük yanılgıydı.

    Solcu, demokrat ve milliyetçilerden sonra liberal İslamcılar da zamanla mollaların hedefi oldu. Şah döneminden daha çok insan cezaevlerine konuldu, dört bin kişi idam edildi, milyonlarca insan yurtdışına kaçtı.

    Ben de kaçtım!

    Umarım bizim hatalarımızdan ders çıkaranlar olur…”
  • Eserin daha önceden sadece Fransa’da 2 milyonun üstünde okunması baya ilgimi çekti. Kitabın adı bile insanı etkiliyor. Birde konusu var ki, vicdanlarını sızlatan cinsten. İran daki Humeyni devrimi zamanın da yaşanmış gerçek bir olayı anlatıyor. Betty isimli bayan kızı için akıl almaz bir mücadele veriyor. Bu mücadele de idam olma ihtimalini göze alarak yine mücadeleye devam ediyor. Harika bir kadının azimle dolu hikayesini anlatan mükemmel bir eser. Yazar ın ilk kitabı. Yazar ayrıca Almanya da yılın en cesur kadını ve yılın kadını ödülünü almış. Bir solukta okudum, gerçekten çok akıcı bir anlatımı var. Bayan okuyucular için gayet duygusal dokunaklı bir kitap. Okumanızı tavsiye ederim. İyi okumalar.
  • Kadınlara yönelik ayrımcılığın çarpıcı başka bir örneği ise, zina halinde kocası tarafından görülen bir kadının, yine kocası tarafından öldürülmesi halinde katilin cezalandırılmamasıydı.

    Evlilik yaşı 18 den 13 e düşürüldü

    Kadınların çoğu devrimden sonra artık bir simge haline getirilen kara çarşafı bir daha çıkaramayacaklarını düşünmemişlerdi bile

    4 temmuz 1980 Humeyni'nin isteğiyle birlikte kamusal alanda çalışan kadınların örtünmesi zorunlu hale getirildi. Özel sektörde bu karar uydu. Esnaf ve tüccarlar örtünmeyen kadınlara satış yapmamaya başladı. Zourunlu örtünmeyi protesto eden ve bu nedenle gösteriler düzenleyen kadınlar, Amerikan ajanı şah yanlısı ve hatta fahişe olarak adlandırıldı.

    İslamı sadece erkek egemen bir anlayış haline getirenler türbanı eve hapsettikleri kızlarının, eşlerinin gündemi haline getiriyorlar.

    Sonuçta, İslamiyet erkeklerin elinden kurtarılmadığı sürece türbanlı kızlarımız Atatürk'ü değil Humeyni'yi sevmeye devam edecektir.