• "Yanımda biriyle kuru otlar içine uzanıp yatmak,gecenin ve uykunun yolunu gözleyip gökte ilk yıldızların doğuşunu izlemek güzeldi,huzur veriyordu insana."
  • 112 syf.
    "... herhangi bir yerde gece vakti bir havai fişek atılmasından daha güzel bir şey düşünemem. Onda mavi ve yeşil ışık kürecikleri vardır. Bunlar karanlıkta yukarı doğru yükselirler ve tam en güzel anlarında küçük bir kavis yapıp sönerler. Ona durup bakıldığı zaman önce bir sevinç, aynı zamanda da hemen bitecek diye bir korku duyulur: Bu iki duygu da birbirine bağlıdır ve bunun bitmesi uzun sürmesinden daha güzeldir."

    Knulp dünyaya düşmüş bir havai fişekti tüm yaşamıyla. Hayatın seyircisi olan ve gittiği her yere neşe götüren bu adamın, kendi içinde yaşadığı kırılma noktasını tüm ömrüne yaymaktı belki de tüm yaptığı. Her şeyin farkında olup hayattan kaçmaktı belki. Yahut kendi için yaşamın anlamı, dünyadaki diğer görevlerden daha önemliydi. Dostluklar yaşayıp hatırasını aklına nakşederek ama yinede zahmet olmayarak kimseye özgür ruhuna uyup yolları katetmekti isteği. Güzel bir hayal gibiydi, bir çok insanın onun gibi yaşamak isteyeceği. Bir o kadar da zordu yürüdüğü yolu yürümek. Herkes kendisini karşısına alıp yüzleşmek zorunda kalmayı ister miydi onun gibi?

    Bazen içinde sıkışmış anılara ait bir çocuk, bazen dostluk ve sevmeye dair akıl yürütmeleriyle bilge edasında bir yaşlı. Hayata ait olmak ile dahil olmak arasındaki akıntıya kendini koyvermiş bir gezgin. Gençliğinde her girdiği yerde sevilesi olmayı başaran bu adamın yaşlılığında yalnızlığa dönüşen yaşamı incecik kitap içinde ihtiyar bir ninenin yolları ağırca bitirmeyen adımları gibi bir huzur. Zaten Knulp'ta gerçek güzelliğin içinde her zaman bir korku, bir acının olmasından bahsederdi dostuna. Ona göre güzel bir kız ihtiyarlayacağı ve güzelliği son bulacağı için güzeldi yoksa daimi bir güzelliği her vakit izleyebilme ihtimali ile güzelliğin zevkini böyle tadamazdı. Kitabın güzelliği de inceliğinden ötürü sonunun çabuk gelmesi ile katlanıyordu. Hesse yarattığı karakterle çoğu kalbin şu dünyayı bırakıp gitme ve kafasına her eseni yapabilme özgürlüğünü anlatıyordu. Knulp gibi yapabilmek zordu belki ama yaşadığı her ana ruhunu katarsa insan bir nebze o tadı alabilirdi belki.

    Yollarda yürümek, bir çayır üstünde oturup sohbet etmek, yıllar önce bulunulan bir yerden geçmek her ne olursa yaşadığı ana insanın kattığı anlam ve ruhunun hislerine eşlik etmesi ile değer kazanıyordu.

                                 ◇◇◇

    Knulp'a kitapta üç şekilde rastlıyoruz. Gençliğinin ilkbaharı ile karşımıza çıkıyor. Onun huzur veren hali ve yaşamayı bilen hünerli davranışları ile bize de sevdiriyor kendini. Yalnız bununla kalmıyor ama insanın aklını kurcalıyor da sürekli. "İyi peki ama neden böyle?" diyor insan kendi kendine. Ağır çekimle akmasın isteniyor o konuşmaya başlayıp hayatı sorguladığı anlar. Zarafeti yanında düşünceleri ile de derin bir iz bırakıyor o sayfalarda.
    Sonra bir arkadaşı anlatıyor Knulp'ı. Evet yansıtıyor kendini yakınlarına, bir raddeye kadar anlıyorlar onu. Ama bir noktaya kadar hepsi. İçindeki Knulp sadece kendiyle arasında yaşanan bir muhasebe. Sezilen ama anlaşılamayan. Sonda varılan huzur ise dimağda ayrı bir tat bırakıyor.

    Karmaşa içinde yaşanılan dünyaya bir soluk verebilmek ve hızına yetişemediğimiz saatleri birazcık uzatabilmek adına Knulp ile tanışmak gerektiğine inanıyorum. Onun yaptıklarından veya yapamadıklarından ders almak gerektiğine inanıyorum. İkinci okuyuşum olmasına rağmen yine aynı hisleri ve tadı verebildi eminim bir kez daha okusam o dokusundan bir şey kaybetmiş olmayacak. Bu yüzden kitaplıklardan seyretmeli bence bizi Knulp:)

    Hermann Hesse'yi okumamda vesile olan canım dostum ( Beyza ) Knulp'la birlikte sana çok teşekkür ederim:)) Ve herkese güzel okumalar...
  • 108 syf.
    ·3 günde·Puan vermedi
    Etkileyici olmak nedir?

    Peki etkilenmek?

    Güven kaybetmenin hayatımızda neden olduğu sonuçlar nedir?

    Bizi insanlara çeken yönler bizde olan şeylerin başkasında olmasının verdiği hoşnutluk mudur, yoksa olmayan şeylerin bir parçasını başkasından hayatımıza katmanın verdiği huzur mu?

    Bir karakter düşünün kimsenin gölgesi olmadan mevsim koşulları ile hayatına yön veren. Gittiği her yerde insanları ilk dakikadan itibaren etkileyen, onların hayatlarının bir parçası olmak için ekstra çabası olmayan, özlemini duyduğumuz dingin kişiliğin sahibini düşünün. Knulp öyle biri. Gelecek planları kurmayan, yarının endişesinden arınmış, yollarda edindiği dostluklarla hayatına anlam katan biri. Bazen bir silik hayatın penceresinden bir ezgi ile konuk olmayı başaran. Görünüşünde iticilik, korku barındırmayan ütopyanın insanı ütopyalar kuran insanın hikayesi.

    Peki bu insanlar, hayatlarını insanlara adayan, kötülük düşünmeyen bu insanlar neden kendinden geçip başkaları için yaşarlar? Bir aitlik kavramları neden yoktur?

    Bu konu hakkında kahramanımız Knulp'un ağzından iki alıntı ile aralarsak...

    "...eskiden olsa en ufak bir değişiklikle ilgilenmeden yapamazdı, ama bu kez eski günlere ilişkin şeyler dışında ne bir şey görmek, ne de bir şey bilmek istiyordu."

    "...nasıl söylesem... bak, o günden sonra kimi dostlar, tanıdıklar, arkadaşlar edindim, ayrıca kimi aşklar yaşadım, ama bir daha kimsenin verdiği söze asla bel bağlamadım, ben de verdiğim bir söze kendimi bağlı hissetmedim."

    Knulp'un hikayesine ortak olmaya bir arkadaşının onu tüm sıcaklığı ile evinde ağırlamanın verdiği mutluluğuyla başlar. Üç hikayeden oluşur. Giriş, gelişme, sonuç olarak algılasakta hepimizin hikayesi başlangıçtan başlamaz. Olgunlaşmanın verdiği dinginlikle neden bu noktadayım dersiniz işte o zaman geşilme bölümünden giriş bölümünün sonuşlarını konuşmaya başlarsınız.

    Ergenlik çağı, olgunlaşmanın ilk virajıdır. Değişime verdiğimiz tepkilerin sonuçlarını tüm bir hayatta hissettiğimiz can alıcı zamanlardır. Knulp içinde öyle oldu başlangıç aslında baştan değil artık tükenmeye başlarken onun kapısını çaldı. Knulp gelişmenin ve ilk aşkın hayatında güven zedelenmesini oluşturduğu olayların mimarı olacak olaylar yaşar. Okulu bırakması onun için her zaman acaba okusaydım ne olurdu düşüncelerine de getirir. Bir insanın ömründe yaşayacağı belli başlı hatalarını yaşamış ve hayatında kötü olmayı değil iyi olmayı seçmiş biridir Knulp.

    Hermann Hersse'ye göre, Knulp gibi insanların "kimseye yararı olmasa da, yararı dokunan kimilerine oranla çok daha az zararı dokunur. akanulp gibi yetenekli ve hayat dolu insanlar, yaşadıkları çevrede kendilerine yer bulamıyorsa, bunda onlar kadar çevreleri de suçludur."

    Knulp, Hesse'nin otobiyografisinin bir yansımasıdır. Knulp'un uzun yürüyüşleri ve doğa ile başbaşa kalmaktan hoşlanması kendi özellikleridir. Hayata bakışını yansıtır. Kendinden katar karaktere bazende kendinde olmasını istediklerini katar.

    Yolunuz bir kitapçıda illaki rastlaşır mutlaka konuk olun onun hayatına. Size de bir pencerenin kenarında bir ezgi okuyacak ve siz onun bu iyiğine, karşılıksız duruşuna hayranlık duyup özlemini duyduğunuz o duyguyu sizde ona göstereceksiniz. İyiliğin bulaşıcı yönünü hissedeceksiniz.

    Keyifli okumalar!
  • 104 syf.
    ·2 günde·Beğendi·9/10
    Naifliğin ve İnsanlığın ötesinde bir karakter; O bir KNULP!

    Bir banka oturmuş etrafı izliyorsunuz, boş yolda iki eli cebinde, temiz giyimli, başına fötr şapka takmış saf saf dolaşan birini görüyorsunuz. Yüzünde tebessüm, şaşkın bir ifade ile yürümeye devam ediyor. Güneşin yeni doğduğu sabahı hoşgörü ile karşılıyor, etrafında ki insanların koşuşturmacasına sakinlik ve umursamazlıkla karşılık veriyor. Hiçbir yere yetişmiyor, hiçbir yerden gelmiyor, hiçbir yere gitmiyor. Olduğundan başkası değil, olmaya çalıştığı biri de değil. Ne var, ne yok. Oturduğunuz banka geliyor ve size selam veriyor.

    "Üzülmen gereksiz. Herkes ölecek günün birinde." Sy.84 diyor ve sana bakıyor. Tepkisiz kalıyorsun, bir anlık şaşkınlığın, onun devam etmesine yarıyor. Ve devam ediyor…

    "Yaşamaya karşı fazla bir istek duymuyorum artık." Sy.98 diyor.
    Senin şaşkınlığın devam ederken ve belki de yapabileceğin tek şeyi yapıyor, NEDEN diyorsun, sana bakıyor ve ufak tebessüm ile anlatmaya başlıyor…

    "Herkesin ruhu kendinindir. Kimse ruhunu başka bir ruhla karıştıramaz. İki kişi buluşabilir, birbiriyle konuşabilir, birlikte olabilir; ama ruhları çiçekler gibidir, her biri kendi bulunduğu yere kök salmıştır, hiçbiri öbürüne varamaz; varmak isterse kökünden kopması gerekir. Bunu da yapamaz. Çiçekler kokularını ve tohumlarını çevreye saçarlar. Çünkü birbirlerine ulaşmak isterler ama bir tohumun konması gereken yere varması için çiçek bir şey yapamaz, bu rüzgârın işidir, o nasıl isterse, nereden isterse öylece gelir, eser, gider."

    Rüzgarın estiği yere savruluyordu Knulp, sakince ve yavaş yavaş, kimseye ilişmeden.

    "Kimseye yararı dokunmasa da, yararı dokunan kimilerine oranla çok daha az zararı dokunur. Knulp gibi yetenekli ve hayat dolu insanlar, yaşadıkları çevrede kendilerine yer bulamıyorlarsa, bunda onlar kadar çevreleri de suçludur." diyor Hesse.

    Zararsız bir gezgin, her vardığı yere huzur getiren bir yürek. Amaçsız gibi gözüken insanların, o çok amaçla etrafta koşuşturan insanlardan daha az amaçları yoktur bu hayatta. Dünyanın sonsuzluğuna hiç kimse erişemeyeceğine göre nereye koşturuyoruz. Neden insanlığımızı kötülük için kullanıyoruz. Neden hoşgörümüzü kaybettik, neden iyilik ile yakın temas kurmuyoruz, iki yüzlü insan ilişkileri ile yaşamak neden daha iyi geliyor, gerçekliğin zor olmadığı bu yaşama neden yalanın sanallığını katıyoruz. Neden Knulp gibi yararımız dokunmasa bile zararsız birer insan olamıyoruz?

    Çünkü, insan doyumsuz bir varlıktır. Doyumsuzluğun izinde, sonsuzluğun keşfine parmak basıp, dünya da ne varsa sömürmek istiyoruz. İnsanoğlu, insanoğlunun asıl düşmanı olarak karşımıza çıkıyor. Kendisi ile çetin bir savaş başlatıyor. Kazananı yok, kaybedeni çoktan belli olan bir savaşa girişiyor.

    "Eğer insanlığı iki büyük gruba ayırırsak bir tarafın yaşamak için çalıştığını, diğerlerininse çalışmak zorunda olmadığını söyleyebiliriz." der Kierkegaard.

    Knulp çalışmak için değil, gezmek için var olmuştur. Onun hayatı; gezerken vücut bulmuş bir yaşam formuna dönüşmektedir. Bu form onun için yeterlidir. Ne daha fazlasını istemektedir ne de hayattan beklentileri vardır. İnsanlardan bir şey beklemediği gibi, her konuya iyimser yaklaşabilmektedir. Yalnız bir insandır Knulp ve bunu kendisi seçmiştir. Kimseye yük olmak istemez. Kıvrılıp bir köşeye yatabilir.

    "İşime geldiği gibi yaşadım hep, elimin altında bol bol özgürlük ve güzellik vardı, ama ben hep yalnız kaldım." Sy.72

    Yalnızlık bir seçim olduktan sonra insanın canını yakmayacaktır. Kendi seçimlerimiz, katlanmamız gereken dikenleri yolumuza serecektir. Buna seve seve katlanmak, seçimlerimizin bir ödülüdür. Yalnızlığın naifliği ile Knulp bütünleşmiş bir ikilidir. Bu yalnızlık onu daha kötü biri haline getirmiyor tam tersi, karşılaştığı her insana huzur veriyor ve onları mutlu edebiliyor. Yalnız insanlar ne dertleri olduğunu pek söylemezler. Söyleyip diğer insanların canlarını sıkmak istemez ve onların belki de samimi olan ya da olmayan yardımlarını kabul etmek istemezler. Knulp tam olarak bunu yapmaktadır.

    Ruhunuzun dinlenebilmesi için; doğa ile baş başa olmalı, günlük hayatın koşuşturmacasından kısa bir süre dahi olsa uzak durmalısınız. Bir göçebe olmayabilirsiniz ama sistemlerin insanı da olmak zorunda değilsiniz. Kendi özgürlüğünüz istisnai bir durum yok ise her zaman elinizdedir. Özgürlük nedir sorusuna vereceğiniz kendi cevabınız aynı zamanda özgürlüğünüzün tarifi de olacaktır.

    Knulp ile bir yürüyüşe çıkacaksınız. Bu yürüyüş yüreğinize işleyecek ve ruhunuza hafif bir tebessüm olarak konacaktır. Hesse’nin bu naif eseri ile birlikte konuk olduğumuz öyküden çıkmak istemiyor, devam etmesi için sayfaları ağır ağır çevirmeye başlıyoruz. İlk sayfayı çevirdiğimizde sonun başlangıcına adım atıyoruz aslında.

    Dünyanın tüm kötülüklerine karşılık hiçbir işe yaramayan ama hiç kimseye de zararı dokunmayan bir insan olmak ister miydiniz? Bir okuyun bakalım KNULP’u, belki istersiniz…

    “İnceleme hangi yöntem ile yapıldı bir fikrim yok. Hisli ya da teknik mi, yoksa simetrik ya da asimetrik mi bilmiyorum. Knulp’a özel, Knulpça bir inceleme olduğunu söyleyebilirim.”

    “Huzur sizlerle olsun, İyi okumalar…”
  • 222 syf.
    ·Beğendi
    SABAHATTİN ALİ VE "KUYUCAKLI YUSUF"A DAİR YÜREĞİMDEN GEÇENLER
    Ben zaman zaman bazı kitapları bir an evvel alıp okumak için sabırsızlanırım. Öyle ki kargo beklemeyi bile göze alamam, hemen dışarı çıkıp evime en yakın kitapçıya koşup kitabı alır ve okumaya başlarım. Böyle koştuğum kitaplarda genelde pek yanılmam. O kitabı okumaya nasıl karar verdiğimi soracak olursanız aslında bu tamamen benim dışımda gelişen bir durum olur. Ya bir arkadaşımın ısrarla önerdiği bir filmi izlerim ve film beni öyle derinden sarsar ki hiç beklemeden kitabı da alıp okurum. Yabana Doğru’da (In to the Wild) böyle olmuştu. Ya da bir inceleme okurum çok etkilenirim, o anki ruh halime çok uygun bulurum ve kitabı hemen o an okumak isterim. Ya da bu seferkinde olduğu gibi yazarın başka bir kitabını okurken dili ve üslubu karşısında çarpılıp yazarın başka eserlerine de gitme ihtiyacı hissederim. Sabahattin Ali’nin hikayelerini okurken çok etkilendim. Bu aralar lezzetli eserlere takılmış durumdayım. Konudan çok kitabın cümlelerine vuruluyorum. 1 k sayfasına bolca alıntı bırakmamı mazur görün lütfen.:) Kendimi kontrol ettiğim halde yine iki buçuk A4 sayfası alıntı paylaşmışım. Gecenin kör vaktinde kitabın bendeki büyüsü, boğazımda bıraktığı yumru geçmeden bir şeyler yazmak istiyorum.

    Yazarken türlü türlü ruh hallerinden geçerim ben. Bazı kitaplar daha bitmeden kafamda yazının şablonu oluşur. Böyle okuduğum kitaplarımın her tarafı çizilmiş, kitabın bütün boş alanları notlarla dolmuş olur. Öyle ki geriye sadece paragrafları planlayıp yazması kalır. Bir çırpıda, su gibi yazarım böyle okuduğum kitapları. Bazen de şimdi olduğu gibi tutulur kalırım, akmaz cümlelerim. Bazı kitaplar okunup biter ama yazmaya hiç gönlüm olmaz, onları yazmak için böyle uzun uzun girizgahlar yapmam gerekir. “Huzur” ve “Sevgili Arsız Ölüm”ü yazarken de kitaptan hiç bahsetmeden bir sayfa kendi kendime konuştuğumu fark etmiştim. Sanırım bu kitapta da öyle olacak.:)

    “Kuyucaklı Yusuf”u okumadan önce Sabahattin Ali’nin hayat hikayesini anlatan bir belgesel izledim. İçim paramparça oldu. Hayatının büyük bir kısmı maddi manevi sıkıntılar, hayal kırıklıkları ve polis takibi altında cezaevi duvarlarının gerisinde geçen Sabahattin Ali’nin, 41 yıllık kısa ve çileli hayatına üç roman, on öykü, iki şiir kitabı ve yedi kitap çevirisi sığdırması son derece etkileyici geldi bana. Bilhassa ölümünün üzerindeki sır perdesinin kaldırılamaması, Kızı Filiz Ali’nin babasının ölümüne dair konuşurken gözlerine doluveren yaşlar içimi acıttı. Belgesel bittiğinde içimi müthiş bir isyan dalgası kapladı. “Bu kadar kıymetli bir kalemi nasıl da göz göre göre harcamışız.” dedim içimden. Üstelik bu durum sadece Sabahattin Ali ile sınırlı da değildi. Koca edebiyat tarihimizi gözden geçirdiğimde rahat yüzü görmüş yazar, şair sayısı bir elin parmaklarını geçmiyordu. Hangi görüşe mensup olursa olsun çoğunun ömrü sürgünlerde, hapislerde göz hapsinde geçmişti. Boğazım düğüm düğümdü, aklım da gönlümle birlikte isyan ediyordu. Okumalıyım ve yazmalıyım dedim kendi kendime ve Kuyucaklı Yusuf’a başladım.
    (belgeselin linki: https://youtu.be/D2EQX4EvDZo)

    Biraz da okuma zevkinizi kaçırmayacak şekilde Sabahattin Ali’nin “Kuyucaklı Yusuf” romanından bahsetmek istiyorum. Eser, yazarın 1937 yılında yayımlanan ilk romanıdır. Sabahattin Ali’nin bu romanı 30 yaşında yazmış olması ve bu romanın yazarın ilk romanı olmasından dolayı bir acemilik görmedim, tam tersi roman; diliyle, üslûbuyla, kurgusuyla gayet başarılıydı. Bazı kaynaklarda Türk edebiyatının en romantik kahramanı olarak tanıtılan Kuyucaklı Yusuf, Aydın’ın Nazilli kazasına yakın Kuyucak köyünde dünyaya geldiği için Kuyucaklı lakabını almıştır. Çok küçük yaşta anası ve babası köyü basan eşkıyalar tarafından öldürülen ve kimsesi olmadığı için kasabaya tetkikat için gelen kaymakam Salâhattin Bey tarafından evlat edinilen Yusuf, hayatının bundan sonraki kısmını kaymakamın evlatlığı olarak Edremit’te geçirecektir. Yiğit ve sözünü sakınmayan bir kahraman olan Yusuf, bu özelliklerinden dolayı pek çok sorun yaşar ama her seferinde -tesadüfler zinciri halinde- bir şekilde kendini kurtarır ve hayatına devam eder. Roman son derece gerçekçi bir dille kaleme alınmıştır. Romanda anlatılan aşk hikayesi ise şimdilerde bize pek inandırıcı gelmeyecek şekilde saf, temiz, masum ve derin bir aşktır. Bu romanı okumak da biraz Yeşilçam filmi izlemek gibi bir deneyimdi benim için. Bunu olumlu bir yorum olarak eklediğimi de belirteyim.

    Sabahattin Ali’nin “Kuyucaklı Yusuf”unu ben çok sevdim ve pek çok açıdan kendime yakın hissettim, belki de bu sebeple çok alıntı biriktirdim bu romana dair. Kitabımın her tarafını bol bol çizdim. Ben Yusuf’un suskun ve içe dönük hallerini kendime çok yakın buldum. Bir arkadaşım benimle Hasan Ali Toptaş’ın “Suskun insanın içi sözcük kuyusudur derler.” sözünü paylaşmıştı. (Geçmiş Şimdi Gelecek, s.68) Kuyucaklı Yusuf’tan alıntıladığım şu cümleler de aslında susmanın da bir anlatma biçimi olduğunu ve Yusuf’un susarak anlattıklarını öyle güzel anlatıyor ki:

    “Konuşmaya ne lüzum vardı? Bütün güzel laflardan ve boş insanlardan sıkılan bu mahlukları, birbirlerinin sessiz mevcudiyeti, yorgunluk verecek kadar doyuruyordu.” (s.146)
    "(Yusuf) gitgide konuşmayı daha az sever olmuştu. Mektebi bitirdikten sonra babasının işini eline alan Ali ile Bayramyeri'ndeki dükkanın önünde iki alçak ve aralıksız iskemle atarlar, saatlerce hiç konuşmadan yan yana otururlardı." (s. 25)

    "Bir felakete sükûn ve itidalle tahammül edenlerin manzarası, o felaket için ağlayıp çırpınanların manzarasından çok daha korkunç ve ezicidir. Kuru ve sabit gözlerin arkasında nasıl bir ateşin yandığı; yavaşça inen göğsün içinde nelerin kaynadığı bilinmediği için, insan mütemadi bir ürkeklik ve tereddüt içinde üzülür."(s.11)

    Buzzati’nin Tatar Çölü’nü yeniden okuduktan sonra Kuyucaklı Yusuf’u okuduğumda iki karakterde ve yazarların onları anlatış biçimlerinde bir paralellik yakaladım. O alıntıları da burada arka arkaya vermek istiyorum:

    "Şu anda bu koskoca dünya üzerinde kendisini düşünen bir tek kişi bile mevcut olmadığına o kadar emniyeti vardı ki, acı bir kabadayılıkla kendisi de hiç kimseyi düşünülmeye layık bulmuyor; fakat bundan, sebebini anlayamadığı bir üzüntü duyuyordu. Acaba onu sahiden hiç düşünen yok muydu ve o hiç kimseyi düşünmemekte, kendini yalnız bulmakta bu kadar haklı mıydı? Bu ihtimal onun gerilmiş olan sinirlerini biraz gevşetti. Sırtını ağaçtan ayırdı; derin bir nefes aldıktan sonra, kasabaya doğru yürümeye başladı." (Kuyucaklı Yusuf /s. 75)

    "...hatta sadece kalede değil tüm bir dünyada tek bir insanoğlu kendisini düşünmeyecekti; herkesin kendi meşguliyeti vardı, herkes kendi kendine zor yetiyordu, hatta annesi bile, evet, belki de annesi bile şu anda başka şey düşünüyordu." (Tatar Çölü /s. 33)

    Yusuf’ta dikkatimi çeken bir diğer özellik de yalnızlığı kendisine yoldaş edinmiş olmasıydı. Bu halleriyle bana Hesse’nin “yalnız kovboyu” Knulp’u hatırlattı. Tek farkla ki Knulp, ilk aşk deneyimini bir hayal kırıklığı olarak tecrübe ettiği halde Yusuf hem çok sevmiş hem de çok sevilmişti. Hatta bence Kuyucaklı Yusuf Türk edebiyatının en güzel aşk romanlarından biriydi aynı zamanda. Yusuf’un yalnızlığını, herkeslerden başkalığını anlatan şu alıntılar bir yazar olarak Sabahattin Ali’nin Hesse’den hiç de geri kalır yanı olmadığını gösterir nitelikte bence:
    "Yusuf kendini de bu muazzam ve yekpare geceye yapışık sandı ve korkuyla ürperdi. Islak ellerini yüzünde dolaştırdı. Kirpiklerinden yanaklarına yağmur suları süzülüyordu. Yaptığı hareketler ona hiçbir yere bağlı olmadığının şuurunu verdi. Hatta yavaş yavaş etrafından ne kadar ayrı olduğunu, ne kadar uzak olduğunu hissetmeye başladı. Bir an içinde deminkinin tamamiyle aksi olan bir yalnızlık duygusuyla sarsıldı." (s. 75)

    "Kendi dili ile bu insanların dili arasında herhalde pek büyük farklar olacaktı, onlar Yusuf'un sözlerinden bir şey anlamayacaklar ve o, anlattığı ile kalacaktı. Sonra insan ancak her hususuna akıl erdirebildiği şeyleri söylemeliydi." (s. 69)
    "Bir türlü anlayamadığı, bir türlü içlerine karışamadığı ve bunu zaten asla istemediği bu insanlarla arasında çelik bir duvar gibi yükselttiği bu tebessüm, onun müracaat ettiği son çareydi."(s. 69)

    Kuyucaklı Yusuf’u okumadıysanız muhakkak ilk fırsatta okuyun derim. Yusuf’un saflığına, temizliğine, o suskun ama derin hallerine vurulacaksınız. Yazımı bana Yusuf’u hatırlatan bir şarkı ile sonlandırmak istiyorum. Sözleri Sabahattin Ali’ye bestesi Ali Kocatepe ve Nükhet Duru’ya ait olan “Ben Gene Sana Vurgunum” şarkısı fonda çalsın ve siz de bir Sabahattin Ali hikayesi ya da romanına başlayın. Keyifli okumalar ve dinlemeler efendim.
    https://youtu.be/ueS2EZWBecE

    BU YAZIYI ALTI ÇİZİLİ SATIRLARIMLA VE MÜZİK EŞLİĞİNDE BLOGUMDAN OKUMAK İSTERSENİZ:
    https://hercaiokumalar.wordpress.com/...yuregimden-gecenler/

    Not: Bloguma yazımda bahsi geçen belgeseli de ekledim.