• - Muhamed zamanında hem Matta, Markos, Luka, Yuhanna İncilleri; hem de şu anda var olan Tevrat mevcuttu, bunlar yeni bir oluşum için kaynak olarak vardı. Zaten, Kuran'da var olan sosyal içerikli temaların hemen hemen hepsi, Tevrat'ta da vardır. Elimizde var olan Tevrat kitabı, MÖ 6.asırda "Azra" adında bir kahin tarafından yazılıp bugünkü durumunu almıştı. Yani, Muhammed'den 10 asır önce Tevrat yazılı hale getirilmiş ve bugüne kadar korunan bir belge olarak devam edegelmiştir. Aynı zamanda, bugün var olan dört İncil de MS 325 yılında bin kişilik ruhani bir meclis tarafından son şeklini almıştı. Böylece, bu kitaplar da, o günkü toplumun ve dolayısıyla Muhammed'in kullanımına hazır durumdaydı. Özellikle Tevrat'ın Kuran'ın oluşturulması üzerindeki etkisinin oldukça büyük olduğu gözlenmektedir. Bu konuda somut birkaç örnek vermek gerekirse, Ebu Hüreyre şöyle demektedir:
    "Ehl-i Kitap (Yahudiler), Tevrat'ı İbranice olarak okur, bize de Arapça olarak açıklamasını yaparlardı. Buna karşı Muhammed bize, 'Siz onları ne doğrulayın, ne de yalanlayın' diyordu." (Tecrid-i sarih, Diyanet tercemesi, No: 1679).
    Bir diğer örneği de Halife Ömer'den dinleyelim:
    "Ehl-i Kitap kendi aralarında Tevrat okurken, ben de onları dinlerdim. Gerçekten Kuran ile Tevrat arasında herhangi bir fark görmezdim" (Vahidi, Eshab-ı Nüzul, bakara Suresi, 98.ayet)
    Gerek bu ifadeler, gerekse Kuran ile Tevrat'ın birlikte incelenmesi halinde ortaya çıkacak olan tıpatıp ortak noktalar-benzerlikler gösteriyor ki; gerçekten Kuran'ın oluşturulması sırasında Tevrat kültürü fevkalede ekili olmuştur.
    Söz, Tevrat ile Kuran arasındaki benzerliklerden açılmışken, bu benzerlikleri, bazı somut örneklerle açıklamakta yarar var. Örneğin;
    1. Boy abdesti. İslamiyetten önce hem Arapların inançlarında, hem de Tevrat'ta (Yahudilik'te) mevcuttu. (İbn-i habib, Muhabber, s.319; Halebi, İnsanü'l Uyun, 1/425 ve Tevrat, "Levililer" Bölümü, 15/16-18).
    2. Namaz da İslamiyet'ten önce vardı. Hatta, bugünkü gibi günde beş vakit kılınıyordu. İsimleri, Şaharit (sabah namazı), Musaf (öğle namazı), Minha (ikindi namazı), Neilat Şerarim (akşam üstü) ve Maarib (akşam namazı) olarak halk arasında kullanılıyordu. (Hayrullah örs, Musa Ve Yahudilik, s.399-405; Doç.Dr. Ali Osman Ateş, Asr-ı Saadette İslam; Şaban Kuzgun, Hz. İbrahim Ve Hanifilik, s.117; Epstein, Judaism, s.162.)
    3. İslamiyet'ten önce cuma namazı var olup, "Arube" adıyla bilinirdi. Bunu, Muhammed'den önce Kab bin Lüey oluşturmuştu. Ayrıca, namazın daha önce var olduğu Kuran'ın birçok ayetinde de bulunuyor. (Al-i İmran suresi-39, İbrahim suresi-40, Meryem suresi-31 vb.)
    Diğer taraftan, günlük namazların cemaatle kılınması geleneği, Muhammed'den önce Yahudilik'te uygulanıyordu. Ancak onlar, namazın kılındığı mabede cami değil, havra diyorlardı. Yahudilerde, cemaat kavram yerine "minyan" kullanılıyordu. Hatta, namazın cemaatle kılınmasına çok önem veriliyordu ve bir namazın cemaatle kılınabilmesi için 13 yaşını tamamlamış en az 10 erkeğin katılımı zorunluydu. (Hayrullah örs, Musa Ve Yahudilik, s.399-405; Abdurrahman Küçük-Günay Tümer, Dinler Tarihi, s.226-227.)
    İslamiyet'te varlığı en başta Kur'an ile (Nisa-43) sabit olan Teyemmüm (toprakla temizleme usulü), bile daha önceden gelen bir uygulamadır. Su olmadığında, cünup halinde Yahudiler bu yönteme başvuruyorlardı. (İslam Ansiklopedisi, Wensinck, M.E.B. Tercemesi, "Teyemmüm" madesi, 12/1-223).
    4. Muhammed'den önceki dönemlerde Araplar tarafından kutlanan iki önemli bayram geleneği vardı. 21 Mart'ta Nevroz, 22 Eylül'de Mihriban bayramları kutlanıyordu. Muhammed döneminde, bu bayramlar müslümanlara yasaklanarak, bunların yerine Ramazan ve Kurban bayramları getirildi. Böylece, iklim değişikliklerini haber vermesi nedeniyle, tarımsal faaliyetler açısından da rasyonel bir yarar sağlayan Nevroz ve Mihriban bayramları, sadece dinsel içeriği olan bayramlar ile değiştirildi. Böylece, bayramların da Islamiyetin getirdiği yeni bir gelişim olduğundan söz edilemez.
    5. İslami bir gelenek olduğu sanılan "yağmur duası" da daha önceden vardı. Bakara suresi'nin 60.ayetinde bu konuya değinilmiştir.
    6. İslamiyette kadınların kulandığı başörtüsü, Yahudilik ve Hırıstiyan kültüründen gelen bir adettir. Hatta, Yahudilik öncesinden bile gelen bir adettir. Yahudi kadınların, özellikle bir ibadeti izlerken, başlarını mutlaka örtmesi gerekiyordu. Bu onlar için bir zorunluluktu. Kadınların başörtüsü takması, Hıristiyanlık'ta da önemliydi. (Abdurrakman Küçük-Günay Tümer, Dinler Tarihi, s.227; Örneğin; Pavlus'un 1.Korintoslulara mektupları, 11/3-8).
    7. İslamiyet'te bazı önemli durumlarda var olan iki namazı birleştirme (Cem'u takdim, Cem'u tehir) gibi detayların geçmişi bile Hz. İbrahim dönemine dayanır. Dolayısı ile, bu da Muhammed tarafından getirilen bir yenilik değildir.
    8. İslamiyet'ten önceki gelenekler ile, kişinin kendi annesi, kardeşi, teyzesi, halası, üvey annesi ve eşi henüz hayatta iken baldızı ile evlenmesi yasaktı. Tevrat'a göre, bunlara uymayan kişi idam ile cezalandırılırdı. Bunlar da Kuran'da aynen kabul edildi. (Örneğin, Nisa suresi 23.ayet). (Tevrat, "Levililer" Bölümü, 18/6-24 ile 20/11; İbn-i Habib, Mubber, s.325-327 ve Munammak, s.21; Yakubi tarihi, 2/15; İbn-i Kuteybe, el-Maarif, s.50; Belazuri, Ensaül Eşraf, 1/87; Isfehani, el-Ağani, 3/152).
    9. İçkinin verdiği zarar göz önüne alınarak, konuyla ilgili yasak Muhammed'den önce de uygulanıyordu. Bu yasaktan Tevrat ve İncil'de de söz edilir. Ayrıca, Muhammed'den önce Osman bin Maz'un, Kus bin Saide, Hz.Ali, Varaka, Ebu Zer ve Zeyd bin Amr yasak koymuşlardı.
    10. Oruç ibadetinin Muhammed'den asırlar önce var olan bir adet olduğunu Kuran zaten yazıyor. (Bakara 183.ayet). Hatta, o zaman Orucun başlangıcı bile İslamiyet'teki gibi aya göre tespit ediliyordu. Tıpkı, bugünkü müslümanlar gibi, Ay'ı görmek için gözetleme heyetleri bile kuruluyordu. (Hayrullah Örs, Musa Ve Yahudilik, s.409)
    11. Kandil geceleri, İslamiyet'ten önceki dönemlerde vardı. Örneğin, Yahudiler'deki "Roş ha şana" kandili, Tişri ayının birinde başlayıp iki gün devam ederdi. Yahudilerin inançlarına göre, bu iki günde kainatın ve insanın kaderinin yeniden tayini söz konusuydu. Tıpkı, Islamiyet'teki Kadir ve Berat kandilleri gibi. (Abdurrahman Küçük-Günay Tümer, Dinler Tarihi, s.230.)
    12. İslamiyet'teki "Kuran'ı hatmetme, hatim indirme" adeti de Yahudilik'ten alınmadır. Yahudilikte, "simra tora" adıyla anılan bu gelenekte Tevrat her yıl bir kez hatmedilir ve bunun sonunda da bayram yapılırdı. (Abdurrahman Küçük-Günay Tümer, Dinler Tarihi, s.231.)
    13. İslamiyet'te her ayın 13, 14 ve 15.günlerinde oruç tutulmasının sevap olduğuna inanılır. Bu günlere "Eyyam-ı Biz" denir. Bu adet de Yahudilik'ten alınma bir adettir. Muhammed, "Kim ayın bu üç gününde oruç tutarsa, sanki senenin tüm günlerinde oruç tutmuş gibidir" demiştir. (Tevrat, "Levililer", 23/4-6; Tecrid-i Sarih, Diyanet Tercemesi, 601 numaralı hadisin şerhi, 4/152; Sünen-i Ebu Davut, Savm-68, No:2449; Sünen-i Nesai, Savm-84, No:2419-2425; İbn-i Mace, Savm-29, No:1707).
    14. İslamiyet'ten önceki dönemlerde de, bir kadın kocası tarafından üç kez boşanırsa, artık birbirlerinden ayrılmaları zorunlu olurdu. İslamiyet, bu geleneği de almıştır. (Bakara suresi 229 ve 230.ayetler). Ayrıca, Hac'da Kurban kesmek, Şeytan taşlamak, senenin 12 ayından dördünün "hürmetli aylar" olarak kabul edilmesi, ölen birisinin yıkanması, kefenlenmesi, cenaze namazının kılınması, verasette kız çocuklara erkeklerin aldığı payın yarısının verilmesi vb. gibi adetler, İslam'dan önce de geçerliydi. (Örneğin İbn-i Habib, Muhabber, s.309-324; Halebi, İnsanü'l Uyun, "Batn-ı Nahle" bölümü, 3/156).
    15. İslam'a göre hırsızlık yapan birinin cezalandırılmasındaki yöntem ve hukuki düzenlemeler de Kuran'ın ortaya attığı yeni bir olay değildir. Bunlar, eskiden beri var olan düzenlemelerdi. Erkeklerin sünnet olmaları, yeni doğan çocuklar için "akika" denilen kurban kesilmesi, kadınlarla ilgili "iddet" (kadının eşinin ölmesi durumunda yeniden evlenmesi için belirli bir süre beklenmesi zorunluluğu) ve erkekle kadın arasındaki özel ilişkilerin belli bir düzlemdeki yasalarını ifade eden "zihar", "ila" gibi adetler daha önce de vardı. (Tevrat, "Tekvin" Bölümü, 17/11-14; Kuran, Maide Suresi 38.ayet; İbn-i Habib, Muhabber, 329; İbn-i Esir, Üsd-ül Gabe, No.7527-7530; Alusi, Büluğü'l Ereb, 2/50; Taberi Tefsiri, 23/76).
    16. Çalışanın alınterinin kurumadan ücretinin ödenmesi prensibi, Muhammed'in hadislerinde vazedilen bir düzenleme olarak sanılırsa da, bu düzenleme Tevrat'tan alınmadır. (Tevrat, "Tesniye" bölümü, 24/14-15).
    17. Kur'an'da var olan bütün İsrailoğulları peygamberlerinin tüm efsaneleri, Tevrat'ta kapsamlı biçimde anlatılmaktadır. (Örneğin, Hz. İbrahim, Hz.Musa, Hz.Eyüp, Hz.Davut, Hz.Süleyman gibi).
    18. Kesilmeyen bir hayvanın (leş) etini yemek, Islamiyetten önce de haram idi. (Tevrat, "Levililer", 22/8).
    19. Mekke'nin harem bölgesi (hürmetli şehir) sayılması, Hz.İbrahim'den beri gelen bir gelenekti.
    20. İslamiyet'teki köleyi azad etmek geleneği, Islamiyet öncesinde de vardı. (Tecrid-i Sarih, Diyanet Tercemesi, No:705-709).
    21. Zekat verilmesi de Islamiyet öncesinde var olan bir adetti. Bu durum, Kuran'ın kendisinde bile yazıyor. (Hz. İsa ile ilgili Meryem suresi 31.ayet, İsmail peygamber ile ilgili Meryem suresi 55.ayet, Hz.İbrahim ile ilgili Enbiya suresi 73.ayet).
    22. Kabe'yi örtme geleneği Islamiyet'ten önce de vardı (Moğultay, el-İşare, s.49; Moğultay, bu kaynağında şu eserlerden alıntı yapmıştır: Askeri, el-Evail, 16; Süheyli, Revdü'l Unuf, 1/146; İbn-i Kuteybe, el-Maarif, 551; İbn'il Cevzi, Telkih, 446; Suyuti, el-Vesail, s.84; İbn Hazm, Cemheretü'l Ensab, s.189).
    23. Yanlışlıkla öldürülen bir insanın kan bedelinin 100 deve olması, Islamiyet'ten önce de var olan bir gelenekti.
    24. Farklı inançlarda olan insanların evlenmesine getirilen kısıtlamalar, Islamiyet'e Yahudilik'ten alınmıştır. (Tevrat, "Tekvin", 34/1-26; "esniye", 7/3; Kuran Bakara Suresi 221.ayet).
    25. Erkeğin birden çok kadınla evlenebilmesi de Islamiyet'e, yahudilikten alınmış bir adettir. (Tevrat, "Tekvin", 16/1...,29/17, 32/22; "2.samuel", 25/40; "1.Krallar", 11/1; Kuran, Nisa-54, Ra'd-38, Ahzab-38, Sad-23, 24, vb.)
    26. Islamiyet'te herhangi bir davanın ispatı için gereken iki erkeğin şahitliği adeti de İslamiyet öncesinden gelmektedir. (Tevrat, "Tesniye", 17/16, 19/15; Kuran, bakara-282; Yuhanna İncili, 8/17; Matta İncili, 18/16).
    27. Kuran'daki cana can, göze göz, buruna burun, kulağa kulak, yaraya yara.. şeklinde ifade edilen ceza biçimleri de Tevrat'tan alınmıştır. (Tevrat, "Çıkış", 2/23-25, "Levililer", 24/17-20, "Tesniye", 19/21; Kuran, Maide-45).
    28. İslamiyet'te yemin, ancak Allah'ın adı ve sıfatları ile geçerlik kazanır. Bu gelenek de Tevrat!tan alıntıdır. (Tevrat, "Tesniye", 20/20).
    29. Kuran'a göre, Allah'a şirk koşmanın cezası çok ağırdır. (Nisa suresi 48 ve 116.ayetler). Bu inanç, Tevrat'ta da bulunmaktadır. (Tevrat, "Çıkış", 22/20, "Tesniye", 17/2-7).
    30. Yol kesenlere ve dine göre terör sayılan hareketlere katılanlara ve yer yüzünde fesat çıkaranlara Islamiyet'ten önce de ağır cezalar verilirdi. Kuran'a da bu adetlerden alıntı yapılmıştır. (Kuran, Maide Suresi, 33,ayet; İbn-i Habib, Muhabber, 327).
    31. Dicle ie Fırat'ın çok önemli iki nehir oldukları da Kuran'a Tevrat'tan yapılmış bir alıntıdır. (Dicle ve Fırat hikayesi için kaynakça: Tevrat, "Tekvin" Bölümü, 2/13-14; Tecrid-i Sarih, Diyanet Tercemesi, No:1551; Buhari-Müslim, el-Lü'lüü ve'l Mercan, No: 103; Buhari, Bed'ü'l Halk, 6; Menakıb-ı Ansar, 42; Eşribe, 12; Müslim, İman, No:164, Cennet, No:2839 ve diğer hadis kaynakları).
    Burada, Tanrı'nın hem Tevrat'ta, hem de Kuran'da aynı nehirlere önem vermesi dikkat çekicidir. Dicle ile Fırat Ortadoğu bölgesi için önemlidir ama, örneğin Amerika kıtasında yaşayan insanlar için önemliş değildir. Onlar için Missisippi nehri daha önemli olmasına rağmen, Tevrat ve Kuran'da ne Missisippi, ne de Amazon gibi diğer önemli nehirlerden bahis yoktur. Tanrı'nın peygamberleri, doğadan örnekler verirlerken, her seferinde Orta Doğu coğrafyasını esas almışlardır. halbuki, madem ki İslam dini evrenseldir, ve o ki ille de onun kutsal kitabında bir dağ ya da nehir işleniyorsa, o zaman dünyanın her coğrafyasından bunlar için örnekler verilmesi gerekmez miydi?
    32. Nuh Tufanı efsanesi de Kuran'ın birçok ayetine Tevrat'tan alınmıştır. Aslında, bu efsane, Tevrat'a da Sümerlerin çok tanrılı dininden gelmiştir. 1862'de Nineva-Musul'da bulunan bir Sümer tabletinde Nuh Tufanı anlatılmaktadır.
  • Hz. Ali (RA)
    Müslüman olan ilk çocuk
    Hz. Peygamber ile ilk namaz kılan kişi
    Hicrette O'nun yatağına uzanıp düşmanlarını şaşırtan fedai
    Hicretten sonra herkesin manevi bir kardeş seçtiği günlerde Efendimiz'in kendine kardeş seçtiği güzel
    Hz.Fâtıma'nın biricik eşi...
  • ‘Az olanı vermekten utanma;hiç vermemek daha azdır’ diyor Hz. Ali(ra)...

    ☘️ •
  • Senden vazgeçene rağbet etme
    Hz. Ali.(ra.)
    ...📍...
  • Bunlar (şiatu Ali ) hilafeti genel hizmetleri gören bir müessese olarak değil, dinin rüknü,İslam'ın temeli olarak görmeye başladılar ve bunun silsile yoluyla hz.Peygamber (sav)️️hz.ali(Ra)️️Hz.hasan -hüseyin️️12 imam şeklinde gitmesi gerektiğini söylediler. Bu söylemleri ile birlikte de nasları kendi mezheplerine göre te'vil ettiler.
  • ..."Senden vazgeçene
    rağbet etme"...
    ....Hz. Ali (ra).
    ..🌺...
  • Aziz ve muhterem Müslümanlar!

    Hutbemiz, Sevgili Peygamberimiz Hz. Muhammed'in (sav) Allah Resulü olduğunu gösteren mucizelerine dairdir.

    Şu kâinatın sahibi, insanların içinden her bakımdan en mükemmel ve kabiliyetli, en yüksek ahlâklı bir zât-ı âlîşan olan âhirzaman peygamberi Hz. Muhammed'i (sav) resul ve ebedî rehber yapıp âlemlere rahmet olarak göndermiştir.

    40 yaşında kendisine risâlet vazifesi verilince, Allah'ın elçisi ebedî saadetin habercisi olduğunu haber vermiştir.

    Bu büyük dâvaya delil istenilince Kur'ân-ı Kerîm gibi bir fermanı göstermiş, 1000 kadar mucize fevkalâde delillerle nübüvvetini ispat etmiştir.

    O mucizeler o kadar kat'îdir ki, o zamanın inatçı kâfirleri dahi mucizelerin vuku ve vücutlarını inkâr edemediler.

    Mucizeler peygamberin Allah elçisi olduğunu gösteren nişanlardır.

    Peygamber olmayan mucize gösteremez. Başka insanlar ne kadar âlim ve akıllı da olsalar mucize göstermekten âcizdirler.

    Mucize Allah tarafından O'nun dâvasına bir tasdiktir.

    En büyük ve ebedî mucize olan Kur'ân'da "Muhammedü'r-Resûlullah", yâni "Muhammed Allah'ın Resulüdür. Her sözü ve hareketi doğrudur. O'na uyunuz! O'nu size rahmetimi müjdelemek ve azabımla korkutmak için şahit, rehber ve imam olarak ben gönderdim" buyurulmaktadır.

    Sevgili Peygamberimiz (sav) risâletini ilân edip buyurmuş ki:

    "Ben şu kâinat Halikının meb'ûsuyum. Delilim de şudur ki: Müstemir âdetini (değişmeyen kanunlarını) benim duâ ve iltimasımla değiştirecek. İşte parmaklarıma bakınız! 5 musluklu bir çeşme gibi akıttırrıyor. Kamere bakınız! Bir parmağımın işaretiyle iki parça ediyor. Şu ağaca bakınız! Beni tasdik için yanıma geliyor, şehadet ediyor. Şu bir parça taama bakınız! İki üç adama ancak kâfi geldiği halde, işte 200 - 300 adamı tok ediyor."

    Aziz mü'minler!

    Resûl-i Ekrem'in (sav) bütün hareketleri doğruluğunu ve ciddiyetini ispat etmektedir.

    Allah Resulü olduğunu ispat eden deliller binlercedir.

    Bir kısım insanlar yalnız simasını görmekle "Şu simada yalan yok, şu yüzde hile olamaz!" diyerek îmana gelmişlerdir.

    O'nun mucizeleri çok çeşitlidir. Risaleti umumî olduğu için envâ-ı kâinattan birer mucizeye mazhardır.

    Sultan-ı kâinatın en büyük elçisi dünyaya teşrif edince herşey O'na "Merhaba! Hoşgeldin ey şanlı Nebî!" dediler.

    Peygamberliğini ilân edip sonsuz bir hayat ve saadet müjdesi verince bütün mahlûkat O'nu alkışlamışlardır.

    Pekçok mucizelerinden birkaç misal vermek gerekirse, en büyük ve ebedî mucizesi Kur'ân-ı Kerîm'dir.

    14 asırdan beri kimse onun bir harfini değiştirememiştir. Allah'ın kitabı, Resûlü'nün ebedî mûcizesidir.

    Dertlerin devası, hastalıkların şifası, her müşkilin hal çâresidir. Kur'ân'ı görüp îman etmeyen, akıl hastasıdır.

    Bir defasında iki kişilik yemek üzerine duâ etti, 300 kişi yediler ve doydular. Hiç el sürülmemiş gibi kaldı.

    Ordu susuz kaldığı bir günde 10 parmağından 10 musluk gibi su akmış, su ihtiyacı mu'cize olarak karşılanmıştır. Et ve kemikten su akmasına bir ordu şahit olmuştur.

    Ağaç huzuruna gelip "Esselâmü aleyke yâ Resûlallah!" dedi, nübüvvetini tasdik eyledi.

    Ağaçların, taşların tanıyıp itaat ettiği bir peygamberi tanımayan, itaat etmeyen insanlara yazıklar olsun!

    Resûl-i Ekrem'in (sav) duâsıyla ve nefes-i mübârekiyle meydana gelen mucizelerinden birkaç misal vererek bu uzun dersi kısa keselim:

    Uhud harbinde Katâde ibn-i Nu'mân'ın gözüne bir ok isabet etmiş, gözünü çıkarıp yüzünün üstüne indirmişti.

    Resûl-i Ekrem (sav) mübarek şifalı eliyle onun gözünü aldı, eski yuvasına yerleştirdi.

    İki gözünden en güzeli olarak hiçbirşey olmamış gibi şifa buldu.

    Hayber gazâsmda Hz. Ali'yi (ra) bayraktar tâyin ettiği halde Aliyy-i Hayderî'nin gözleri hasta ve çok ağrıyordu. En tesirli bir göz ilacı gibi mübarek tükürüğünü gözüne sürdüğü dakikada şifa bularak hiçbirşey kalmadı.

    Birgün huzura bir âmâ geldi. "Gözlerimin açılması için duâ et!" dedi.

    Efendimiz ferman etti:

    "Git, abdest al! İki rek'at namaz kıl! Sonra şöyle duâ et: Allahım! Habibin hürmetine, âlemlere rahmet olarak gönderdiğin Hz. Muhammed'in (sav) şefaatine sana teveccüh ediyorum! Gözlerimi aç!' de!"

    O adam gitti, öyle yaptı, gözleri açıldı.

    Bedir gazasında Muavviz İbn-i Afrâ'nın (ra) Ebû Cehil laîn tarafından bir eli kesilmişti.

    Öteki eliyle elini tutup Resûl-i Ekrem'in (sav) yanına geldi.

    Allah Resulü onun elini yerine yapıştırdı. İlaç olarak tükürüğünü ona sürdü. Birden şifa buldu, yine harbe gitti. Şehit oluncaya kadar harbetti.

    Aliyyi'bni'l-Hakem'in Hendek gazasında ayağı kırıldı. Resûl-i Ekrem (sav) meshetti, dakikasında öyle şifâ buldu ki, atından inmedi.

    Nakl-i sahihle Hz. İbn-i Abbas (ra) demiş ki:

    "Resûl-i Ekrem'e (sav) mecnun bir çocuk getirildi. Mübarek elini onun göğsüne koydu. Birden çocuk istifra etti. İçinden küçük hıyar kadar siyah birşey çıktı. Çocuk şifa bulup gitti."

    Dili var fakat konuşamayan büyükçe bir çocuk Resûl-i Ekrem'in (sav) yanına geldi. Efendimiz çocuğa sordu:

    "Ben kimim?"

    Hiç konuşmayan dilsiz çocuk, "Ente Resûlullah!" deyip konuşmaya başladı.

    İşte bu misaller gibi yüzlerce misal 19. Mektup'ta, siyer ve hadis kitaplarında beyan edilmiştir.

    Evet, çok musibetlere giriftar olan nev'-i beşere Resûl-i Ekrem'in (sav) mübarek eli Hekîm-i Lokman'ın bir eczahânesi gibi ve tükürüğü Hz. Hıdır'ın âb-ı hayat çeşmesi gibi ve nefesi Hz. îsâ'nın (as) nefesi gibi mededres ve şifaresan olmuştur.

    Pekçok hasta, çocuk, akıl hastası, âmâ, dilsiz gelmiş; cümlesi şifa bulup gitmiştir.

    Şifa bulmayan kalmamıştır.

    Bizler de bu asrın Müslümanları olarak maddî ve manevî dertlerimize derman için O'na uyalım, sünnetine sarılalım, Allah Resulü'nün yolundan ve izinden ayrılmayalım.