• Her insan bir yağmur tanesi gibidir.
    Kimi çamura, kimi gül yaprağına düşer.

    Hz. Mevlâna
  • Görmeyince tükenseydi sevgiler, insan varlığı boyunca görmediği Rabbine böylesi muhabbet duyar mıydı?

    Hz. Mevlâna
  • Aşkın Zararları

    Bilindiği gibi maddî aşkın dinî ve dünyevî hiçbir faydası yoktur. Aksine dinî ve dünyevî zararları olabilecek faydalarından kat kat fazladır. Aşkın zararlarını şöyle sıralayabiliriz:
    Bir: Mahlûkun sevgisiyle ve onu anmakla meşgul olup yüce Rabbin sevgi ve zikrinden mahrum olmaktır. Kalbte bunların ikisi bir arada bulunamaz. Eninde sonunda biri diğerini yener ve kalpten çıkarır, güç ve galibiyet kendinin olur.
    İki: Kalbinin ondan acı duyması, işkence çekmesi. Çünkü Allah'tan gayrisini seven mutlaka ondan dolayı ızdırap ve acı duyar.
    Nitekim şair şöyle demiştir:

    Yeryüzünde aşıktan bahtsız kimse yoktur.
    Aşkın tadını duyup yaşasa da
    Onu her an ağlar görürsün
    Ya ayrılık korkusundan veya hasretten.
    uzaklara gitse hasretinden ağlar
    Yakınlara gelse ayrılık korkusundan sızlanır.
    Gözü ayrılık anında da yaşlıdır, yanıktır. Buluşma anında da.
    Aşk sahibi onu tatlı görse de, aslında o kabir azabından da daha acıdır.

    Üç: Kalbi başkasının avucunda esirdir, ona zillet azabını taddırmaktadır. Fakat aşık sarhoşluğundan dolayı başına gelenleri hissetmez. Kalbi, aynen onunla oynayan, çeşit çeşit acılar çektiren bir çocuğun elindeki serçe gibidir.
    Nitekim bunlardan biri şiirinde şöyle der:

    Kalbimi ele geçirdin düşmanlık ve cefayla.
    Ben senin umurunda değilim, oyunda oynaştasın.

    Evet... Aşığın yaşamı elleri kollan bağlı esirin yaşamıdır. Kafası aşkla meşgul olmayanın yaşamı ise serbest ve hür kimsenin yaşamıdır.
    Boş gözüyle bakıldığında özgür Aslında esir, hasta, helak çarkında dönmekte Diri görünümünde gidip gelmekte olan bir ölü Tekrar dirilme gününe kadar yok ona dirilme. Sele kapılmış, kalbi onda kaybolmuş. Ölüme kadar kendine gelmek yok ona.
    Dört: Aşık, aşkıyla meşgul olur ve dinî, dünyevî tüm işlerini alt üst eder. Onun dinî ve dünyevî maslahatlarını alt-üst eden aşktan zararlı bir şey yoktur. Çünkü dinî maslahatlar ve faydalar kalbin gücünü toplayıp Allah'a yönelme oranında elde edilir. Kalbi en çok dağıtan ve darmadağınık eden şey ise maddî aşktır. Dünyevî maslahatlar da hakikatte dinî maslahatlara bağlıdır. Dini maslahatları ve faydalan elinden kaçmış, daha çok kaybolmuştur.
    Beş: dinî ve dünyevî belâ ve âfetler maddî aşıklara, ateşin oduna ulaşmasından daha çabuk ulaşır.
    Bunun sebebi şudur: kalp aşka ne kadar yaklaşır, onunla bağı ne kadar güçlenirse Allah'tan (c.c.) o kadar uzaklaşır. Dolayısıyla Allah'tan en uzak kalpler maddî aşkın sahiplerinin kalpleridir. Kalp Allah'tan uzaklaşınca da kapısını belâlar çalıverir. Şeytan onu her yönden kuşatır, üzerinde hakimiyet kurar, ona yapabileceği her türlü eziyet ve işkenceyi yapar. Hal böyleyken; düşmanının ve onu saptırmak, yoldan çıkarmak için en büyük gayret içinde olan yaratığın hakim olduğu ve dostunun uzaklaştığı, mutluluk, sevinç ve huzur adına hiçbir şeyi olmayan kalbin hali nice olur, siz düşünün.
    Altı: Aşk kalbi ele geçirip yerleştiğinde, ondaki yaptırım gücü arttığında zihni bozar, vesvese peyda ettirir. Bazen sahibini akıllarını kaybetmiş deliler güruhuna katar. Âşıkların bu konudaki hikâyeleri kitaplarda vardır. Hatta bunlara bazen bizzat şahit olunur. İnsandaki en değerli şey akıldır. İnsan diğer hayvanlardan onunla ayrılır; aklı olmadığından hayvanlar güruhuna katılır. Hatta bazen hayvanın hali onun halinden daha iyi durumda olur. Leyla'nın Mecnun'un benzerlerinin aklını aşktan başka ne götürdü? Bazen onun mecnunluğu normal delilikten kötü olur.
    Şairin dediği gibi:

    Dediler: Maşukunun delisi oldun sen.
    Dedim ki: Aşk delilikten daha büyüktür.
    Aşkın sahibi ebediyyen kendine gelmez.
    Delinin aklı ise arada bir gider başından.

    Yedi: Aşkın duyuların tümünü veya bazısını bozduğu olur. Bu bozulma bazen manevî bazen maddî olur. Manevî bozulma kalbin bozulması sonucu olur. Çünkü kalp bozulduğunda göz, kulak ve dil de bozulur. Kendisindeki ve mâşukundaki çirkin bir şeyi güzel görür.
    Nitekim Müsned'de geçen bir hadiste Rasûlullah:
    "Bir şeyi sevmen (Seni) kör ve sağır eder" buyurmuştur.
    Aşk kalp gözünü maşukunun kötü yönlerini ve kusurlarını görmekten kör eder, göz onları görmez olur; kalp kulağını maşuk hakkında söylenen kötü şeylere karşı sağır eder, onlardan hiçbir şeyi duymaz olur. Sevgi ve aşk karşıdakinin kusurlarını perdeler.
    Bir şeyi arzulayan ve seven ondaki kusurları görmez. Onları ancak ona karşı arzu ve sevgisi ortadan kalktığında görür.
    Aşırı istek gözü kaplayan bir perdedir; o şeyi olduğu gibi görmesini engeller. Şairin dediği gibi:
    Sana olan aşkım gözümün üzerinde bir perde varken imiş. O kalkınca başladım nefsimi vermeye, eleştirmeye
    Bir şeyin içinde bulunan kimse onu görmez. İçine girmemiş ve uzakta bulunan da ondaki kusurları görmez. Onun kusurlarını ancak içine girip çıkmış kimse görür. O yüzden küfürden sonra İslama giren sahabiler İslâm üzere doğup yetişen kimselerden daha iyi müslümanlar olmuşlardır.
    Hz. Ömer "Cahiliyyeyi bilmeksizin İslâm üzere doğup yetişenler olduğu vakit İslâmın bağları kopacaktır." demiştir.
    Duyu organlarının zahiren bozulmasına gelince; aşk insanın bedenini hasta eder, güçsüz bırakır, onu mahveder, öldürdüğü olur. Bu, aşkın öldürdüğü kimselerin hikâyelerinde açıktır.
    İbn Abbas Arafat'ta iken yanına bir deri bir kemik kalmış biri getirildi. İbn Abbas "Derdi nedir, bunun?" diye sordu, "Bu aşık" dediler. Bunun üzerine İbn Abbas (r.a.) o gün boyunca aşktan Allah'a sığındı.
    Sekiz: Aşk daha önce geçtiği gibi, aşırı sevgidir, maşuk aşığın kalbini istila eder, aklı onu düşünme ve hayal etmeden bir an boş kalmaz, aklından ve zihninden hiç çıkmaz. İşte o durumda nefis kendindeki hayvanı ve nefsanî yeteneklerini kullanmaya fırsat bulamaz, sonunda bu yetenek ve güçleri söner gider. Bunun sonucunda bedende ve ruhta tedavisi zor, hatta imkansız arıza ve sakatlıklar meydana gelir. Hareketleri yetenekleri ve duyguları tamamen değişir, bunların tümü alt üst olur. İnsanlar onu düzeltmekten aciz kalırlar.
    Şairin dediği gibi:
    Sevgi başta bir dalgadır. Dalgalara yol açar, kader sürükler onu. Genç, aşk dalgalarına kapıldığı vakit, Dayanılmaz büyük şeyler olur.
    Aşkın başı kolay ve tatlı, ortası hüzün, kalp meşgalesi ve hastalık, sonu ise -Allah'ın yardımı yetişmediği taktirde- sakatlık ve ölümdür. Bir şair şöyle der:
    Aşktan uzak yaşa; zira aşkın başı yorgunluk. Ortası hastalık, sonu ise ölümdür.
    Bir diğeri de şöyle der:
    Kendini aşka attı, sonunda âşık oldu. Onunla başbaşa kalınca da tahammül edemedi. Bir şeyler gördü; onu dalga sandı. Ona ulaşınca içinde boğuluverdi.
    Bu durumda günah ve sorumluluk âşığa aittir. Çünkü kendisini kendi elleriyle öldürmüştür.
  • Ey insan! Zaman sensin, sen iyi olursan zaman da iyidir. Eğer sen kötü isen zaman da kötüdür.

    – Hz Muaviye (radıyAllahu anh)
  • 56 syf.
    ·Beğendi·8/10
    İlkel devirlerde, temenni odur ki insanlar ilk sesleri Güneş'e bakarak çıkarmışlardır. Güneş var edendir, yaşamın kaynağıdır. Güneş varsa ışık vardır, yoksa karanlık. İlk saatin ortaya çıkışı da gene Güneş sayesinde olmuştur. Dünyamızda ilk kullanılan saat Güneş saatidir. Bir kazık, 90 derecelik açı ile yere dikilir ve Güneş'in hareketleri sonucu kazığın gölgesi hareket eder. Böylece gündüz vakitleri bölümlere ayrılmıştır. Ancak buradaki temel sıkıntı Güneş saati ile yalnızca gündüz vakitlerinin belirlenebilmesidir. Peki ya gece ne olacak? Güneş saati Mısırlı kuzenlerimizin icadıydı. Gece vakitleri için kullanılacak olan Su saati de gene bu kuzenlerimizin icadı olmuştur. Daha sonra Kum saati ve Ateş saati icat olmuş. En son ise mekanik saatler ortaya çıktı. 1300'lerin ortalarında ortaya çıkan bu saat türü, günü 24 saatlik dilimlere bölüyordu. Ayrıca zamanı da görsel olarak görebilmemizi sağlıyordu. Bunu başaran kişi ise Giovanni Di Dondi'dir. Sarkaç, sekteli rakkas dişlisi ve ağırlıktan güç alarak açlışan bu saatler, oldukça fazla ağırlıktan oluşuyordu. Zemberek sayesinde küçük boyutlarda olan ve taşınabilir özelliği bulunan saatler geliştirildi. Bunu başaran da Peter Heinlein'dı. Ancak zembereğin de bir kusuru vardı. Zemberek gerildikten sonra üstün performans göstermesi, bunun nihayetinde de performans düşüklüğü yaşamasıydı. Bu da gündebir saatlik aksamaya sebep oluyordu. Bu sefer de Cristiaan Huygens adında bir adam ortaya çıkarak balans yayını icat etti. Böylece zembereğin vücuda getirdiği aksama giderilmiş oldu. Bu arada tabi Dondi'nin tasarlamış olduğu sarkaç ve sekteli rakkas dişlisinden oluşan saatte, saati görmemizi sağlayan kadran yoktu. Bunu da aslında Galileo ölmeden önce tasarlamıştı ancak somut hale getirmeden ölmüştü. Bu da Cristiaan Huygens'a nasibiyet verdi. Kadranı da Huygens geliştirdi. Şimdi ben bunları neden yazdım? Zacharius Usta'yla bu adamların ne alakası var? Cevabı basit, bu kitabın yazarı Jules Verne kardeşim. Bu adamın ne özelliği var? Jules Verne, kahin olmadığı halde kehanetimsi öngürülerde bulunmuş, gezgin olmadığı halde bir maceraperest gibi hareket edebilmiş ve bir bilim adamı olmadığı halde onlar gibi düşünerek genç nesillere ve her yaştan insana bilimi sevdirebilmiştir. Bu Jules Verne'in okuduğum ilk kitabıdır. Bu talihsiz bir büyük kayıptır. Çünkü ben çocukken de çok fazla hayalperest, tarihe meraklı, bilimi büyü gibi ilgi çekici bir teknoloji olarak gören bir çocuktum. Hayalperestliğim bazen çocuk sınırlarımı aşar, aslında olmayan yalnızca kafamda kurguladığım hayali oyuncaklarla oynar olurdum. Rüyamda büyük şahsiyetleri görmeye çalışır ama tabi ki göremezdim. Bu yüzden yarım uykuya daldığım vakit sanki rüyadaymış gibi görsel hayallerimi kontrol ederek o şahsiyetlerle konuşmalar yapardım. Bir çocuğun hayal gücünün sınırları olmadığının en açık göstergelerinden biri bizzat kendimdirim. -Bu arada eğer çocuk sahibiyseniz çocuktur anlamaz diyerek olumsuz konuşmarınızı onların yanında yapmayın; kesinlikle her şeyi anlıyorlar.- Peki madem öyleydi de neden Jules Verne kitaplarıyla daha yeni tanışıyor olmam büyük bir kayıp? Çünkü inanıyorum ki zamanında tanışmış olsaydım Jules Vern'le bugün farklı bir meslek grubunda olabilirdim. İnsanlığa güvenlik hizmeti değil de bilim hizmeti verebilirdim. Ben buna oldukça fazla bir şekilde inanıyorum. Çünkü çocukların su misali, büyüdükleri ortamın şeklini aldıklarına inanıyorum. Gene yerimizde duramadan, öznel edebiyat yaptık. Dönelim kitabımıza zira çok açılmaya gerek yok, çünkü her ne kadar Karadenizli olsam da yüzme bilmiyorum. Ve geçmiş her zaman derin ve tehlikeli sulardır. Jules Verne'in Zacharius Usta'sı... Kitaba göre bizim saat ustasına gelene kadar insanlık, ilk satır başlarında ifade ettiğim gibi Eflatun'un icat ettiği bir çeşit su saatini kullanıyorlar. Mekanizmaya değil sanata önem verilmiş, zamanın ilerleyişi umursanmamış. Akşamları yat borusu çalınıyor geceleri de avaz avaz saatler bildiriliyormuş. Zacharius Usta da işte bu sarkaç, sekteli rakkas ve kadranlı saati bulan kişi olarak mizansen edilmiş. Jules Verne zekası işte. Ama Zacharius o kadar yetenekli bir saat ustası ki yaptığı saatler gerçekten de muazzam ve göz alıcı. Ancak kitabı ilgi çekici kılan unsur Zacharius'un gizemselliği. Jules Verne ne kahin ne gezgin ne de bilim adamı değil demiştik. Ama yazılarıyla verdiği mesaj tam da buydu işte. Ama ben açıkcası biraz da ezoterizm ve okült ilimler de seziyorum. Çünkü Zacharius Usta'nın ömrü çalışan saatleri kadardır. Yani saatleri durduğu vakit kalbi de duracaktır. Buna bir nevi ölümsüzlük iksiri de diyebiliriz. Ancak Jules Verne, burada ölümsüzlüğü salt bir okültik iksire değil de bilimsel bir mekanizmaya bağlamış. Açıkcası bu tarz gelişmeleri genellikle buuuuu okültik ve ezoterik yapılanmalarda görüyoruz. Ya da duyuyoruz daha doğru bir tabir olur sanırım. Çeşitli televizyon programlarına da muhteviyat olan bir konu gizemli örgütler ve ezoterizm. Acaba Jules Verne de böyle bir okültik ve ezoterik örgütün üyesi miydi? Kafadaki deli soruları bir kenara bırakıp devam edelim. Zacharius Usta'nın yaşamının yarattığı saatlerin Zacharius Usta'ya yaşam vaat ediyor olması açıkcası beni, endişe uyandırıcı bir meraka sürükledi. Çünkü bu insanlığı aşan bir yetenek. Artık ilahisel bir boyuta geçmiş oluyorsunuz. Tam da bu durum, bizim saat ustamız Zacharius'u kibre sürüklüyor. Zacharius artık kendisini Tanrı'ya eşdeğer görmeye başlıyor. İnsan, Tanrılaşıyor. Açıkcası bunun Tanrı'nın hoşuna gideceğini sanmıyorum. Zacharius'a sonsuz bir yaşam vaat eden bu insanüstü yetenek ya Tanrı tarafından Zacharius'a bir armağandı ve saat ustamız kibre kapılarak kendisini Tanrı'ya eşdeğer görmeye başladı ya da Şeytan Zacharius'u Tanrı'ya karşı kışkırttı. Zacharius Usta'nın çırağı Aubert'e söylediği şu sözler oldukca çarpıcı ve hayret uyandırıcıdır : "Hiç beni deli yerine koyduğun olmadı mı? Bazen felaketlere yol açan çılgınlıklara kapıldığımı düşünmüyor musun? Düşünüyorsun değil mi! Kızımın gözlerinde ve seninkilerde, sık sık beni suçladığınızı gördüm. Hayatta en çok sevdiğin insanların bile seni anlamaması! Ama haklı olduğumu sana bir güzel ispatlayacağım. Başını sallayıp durma, çünkü hayretler içinde kalacaksın! Beni dinleyip anlamayı becerdiğin gün varoluşun sırlarını, ruh ve bedenin esrarengiz bütünleşmesinin sırlarını keşfettiğimi göreceksin." Bu satırlar Jules Verne'in müthiş hayal gücünün ürünü müydü yoksa bilmediğimiz başka bir dünya görüşünün mü bilinmez. Ancak Jules Verne'in Tanrı'nın eseri olan insana bakarak, ondaki ruh ve beden bütünleşmesinin bir benzerini kurgulayıp Zacharius Usta ve saatlerini yarattığı muhakkak. Zacharius Usta'nın yüreği kibir ateşiyle dolup taşmış, kendisini Tanrı gibi görmeye başlamış. İslam peygamberi Hz.Muhammed'in şu yedi şeyden kaçının dediklerinden biri sihir biri de Allah'a şirk koşmaktı. Zacharius Usta, bu sınırı fazlasıyla aşmış, Tanrı'ya meydan okumuştur. Hikayenin sonuna doğru anlıyoruz ki bu bir armağan değil bir lanettir. Ve bir lanet ancak Şeytandan gelebilir. Zacharius'un saatlerinin onun kalbi olmasını sağlayan, onu kibre düşürerek cehennemin kapılarını açtıran kişi Şeytan'dır. Bunu da Zacharius Usta'nın dini vecibelerini yerine getirmediğinden ve hatta dini terk etmesinden anlıyoruz. Ayrıca kendisini ziyarete gelen şu gizemli kişinin söyledikleri de bunu ortaya koymaktadır:

    "Belzebuth'un kendisini Tanrı'yla kıyaslamaya sizin kadar hakkı yoktu!" Belzebuth, Katolik Hıristiyanlıkta, Lucifer ile birlikte cehennemi yöneten iki cehennem lordundan biridir. "Bilgi ağacının meyvelerini yemek gerekir" ve "İnsanoğlu bilimin kölesi olmalı, onun uğruna yakınlarını ve ailesini feda etmelidir" diyen Zacharius Usta'nın son nefesini verirken cehennemden gelen şu ses kibre kapılmamak gerektiğini bir kez daha biz insanlara hatırlatmaktadır "Tanrı'nın dengi olmaya kalkışan, sonsuza kadar lanetlenecektir."
  • 192 syf.
    ·7 günde·10/10
    Din Nedir?
    Hmm bana var olan ve benimsenen manevi bir inancı anımsatıyor, inanç ise insanın manevi yönünü tatmin etmesi için var olan alet ve edevat denilebilir benim için, en azından...

    Lev Nikolayeviç Tolstoy’un okuduğum 8. kitabı oldu, yazarımız her kitabında kendini belli ediyor gayet açık ve anlaşılır bir dille yazıyor.

    Kitabı okumadaki amacım ve istediğim “dine karşı olan düşüncelerim, ilgimi çekiyor bağlanıp bağlanmamakta kararsız kaldığım için, okumak istiyorum,” okuyorum.

    Kitapta Hz. İsa’dan sürekli bahsediyor, Hz. İsa’nın öğretisini anlaşılır hale getirmek için bir çok önemli konuda filozofların sözlerinden örneklerle aktardığı bir kitap ve ayıca Allah’tan başlayıp Hıristiyanlığı kurtuluş olarak gösterip altını çizerek bahsediyor, bana mantıklı geliyor günümüz dinlerinin yaşanılışına baktığımızda dinde veya yaşayışta ya da her ikisinde de büyük bir eksiklik boşluk olduğu apaçık... üzücü gerçekten, Tolstoy Hz. İsa’nın öğretisini gerçek Hıristiyanlığı vurguluyor doğru ve tek yolun olduğunu Allah yolunda herşeyden üstün ve gerekli olan Hıristiyan öğretisini, Hz. İsa’nın öğretisinden hiç bozuntuya vermeden “savaştan, güç otoritesinden, öldürme eyleminden... bg,” kavramların kötü olduğunu ve insanların “sadece ama sadece, hür bir iradeye sahip olduğunu vurgulayıp ve yaşamlarını efendilik veya kölelikle geçirmemelerinin gerektiğini belirtiyor...”

    Tolstoy, “insanı insan idam ediyor” insan insanın kölesidir, gibi yaşam tarzlarından men ediyor... tek doğru ve olması gereken; Hıristiyan öğretisinin Hz. İsa’dan gelen, hak yoluna Allah’a giden yolda yürünmesi gerektiğini açıklıyor...

    Birçok filozofun deyimini paylaşıp tek tek görüşlerini ve Yuhanna ve Matta vb. Kitaplardan paylaşım yaptığı çok güzel bir kitap... Din Nedir? gördüğün, benimsediğin, anladığın ve uyguladığın yaşamın amacıdır, din.

    Pascal;

    Bazı insanlar saadet ve mutluluğu güçte, bazı insanlar da bilim veya şehvette arıyorlar. Cennet mutluluğuna gerçekten yakın olanlar, onun herkesin değil de sadece birkaç kişinin sahip olabileceği bir şey olmadığını anlıyorlar.


    Pascal;
    İnsanın akla uygun düşünmesi gerektiği açıktır. Akla uygun düşünen bir kişi, her şeyden önce hangi amaç için yaşaması gerektiğini düşünür; ruhu ve Allah hakkında düşünür.

    “Ve siz hakikati bileceksiniz ve hakikat sizi azat edecektir.”
    (Yuhanna, VIII, 32)

    Hepiniz anlayın ki ne köle olmak için doğduğunuz, ne de efendi olmak için; sizler hür insanlarsınız, fakat ancak hayatın en yüce kanununu ifa ettiğinizde hür ve aklı başında olursunuz.

    Uyanmış insan, devlet denilen yapıya uymaz! Devletler ancak yıkım ve güç otoritesini halka azap ve zulmü yaşatırlar, tek otorite insanlık bireyin kendisini bilmesidir...

    Sizce Din Nedir? Bu bir incelemedir:)

    Herkese iyi okumalar dilerim...
  • 328 syf.
    ·8 günde·Beğendi·10/10
    Şiddetle tavsiye ederim, yakın zamanda bir Türk yazardan hiç böyle beni içine alan, standartların dışında ve bu kadar inancı sorgulatan bir kitap okumadım. Mutlaka edinin bu kitabı, yazar destek verilirse bence daha nice kitaplar yazar, hevesi hep taze kalır, ben sıkı bir takipçisiyim artık.


    Kitabın en büyük irdelediği inanç ve korkmak?

    INANDIGIMIZ ICIN MI KORKARIZ, YOKSA KORKTUĞUMUZ IÇIN MI INANIRIZ? kitaptaki cevap bulmaya çalışılan temel soru bu, o kadar aksiyonlu bir tarzda yazılmış ki çok sevdiğim bir film olan Mad Max izliyor gibi hissetim kendimi. Kitabı okuduktan sonra mümkün olduğu her ortamda kafamdaki soruları etrafimdakilere sordum, kimse de aslında hayattaki bir çok soruda olduğu gibi net cevap veremedi.

    Benim en çok sordugum sorular
    1) inancimiza göre cennetle odullendirilip, cehennemle cezalandirilmasaydik Allah inancımız olur muydu?


    2) Diğer peygamberlere göre karşılaştırıldığında ,Hz.isa o kadar mucizevi bir şekilde bakire bir kadindan dünyaya gelmesine rağmen ,neden bu kadar muazzam bir şekilde Allah'ın yeryüzüne indirdiği peygamberin kitabın değişmesine izin verdi?


    3) Allah'a ibadet eden kusursuz melekler vardı neden insanlara gerek duydu?


    4) Madem Allah insanlara gerek duydu neden kendi yarattığı bir varlığa katil,tecavüzcü, pedofili...gibi kötü yazılımlar yükledi?


    5) Diğer hak dinlerin ve kutsal kitapların değiştirildiğine körü körüne inanıp neden Kur-anin değiştirilmediginden bu kadar eminiz?

    6) Bir çocuğa, ağzı süt kokan ana kuzularina neden kıllı kıllı, iğrenç kılıklı, insan demeye igrendigimiz yaratıkların tecavüz edip, eziyet çekerek ölmelerine izin veriyor, herkesin bir sınavı varsa bu çocukların cennete gitmeleri için bu kadar büyük bir sınavı vermeleri mi gerekiyor?

    7)........
    8).....
    .
    .
    .
    Kafamda deli sorular ,bu kitabı okuyunca değil zaten her zaman olan sorulardı kafamın içinde...kitabın konusu bambaşka ,ama sana öyle yerlerden öyle vurucu cümlelerle tokat atıyor ki kendini ,inancını, yasadigin müslüman denen toplumu,müslüman olmayan toplumları ve " DIN TOPLUMLARIN AFYONUDUR " sözünü düşünürken buluyorsun..

    Bu kitabı okuyun,okutturun, sevgiler, saygılar hepinize.