• Kızına nasıl dans edileceğini öğretme, ona nasıl namaz kılınacağını öğret.
    Ona nasıl şarkı söyleneceğini öğretme, ona nasıl Kur'an okunması gerektiğini öğret.
    Onu makyajla güzelleştirme, onu HİCAPla güzelleştir.Oyuncuları, şarkıcıları hayrına rol model almasına izin verme. Ama ona Hz. Fatıma, Hz. Aişe ve Hz. Meryem'in nasıl temiz olduklarını öğret. Onlar bir Müslüman'ın taklit etmesi gereken en güzel örneklerdir.
    Unutma! Çocuğuna öğrettiğin herşeyden hesap günü sorgulanacaksın!..
  • Vazifesinin yakın olduğu içine doğmuştu
    Metindi, kimseyi kınamıyor, incitmiyordu
    Yolda gördüğü kimselerle selamlaşıyordu
    Her gün sanki biraz daha yaşlanıyordu
    Oysa sadece yirmi ak vardı siyah sakalında
    Durup su içen develeri izliyordu arada sırada
    Böylece, deve güttüğü zamanları hatırlıyordu.
    Sanki Cenneti görmüş, İlahi Aşkı bulmuştu
    Sanki kâinatın yaratılışına şahit olmuştu
    Alnı dik, yanakları kusursuz, benzersizdi
    Kaşları ince, bakışları anlamlı ve keskindi
    Boynu, gümüş bir testinin boğazıydı sanki.
    Tufanın sırlarını bilen Nuh'un havası vardı.
    Ona danışmaya gelenlere, adil davranırdı
    Kimi itiraf eder, kimi güler ve inkâr ederdi
    Sessizce dinler, en son konuşurdu kendisi
    Ağzından dua ve zikir hiç eksik olmazdı
    Çok az yer, karnının üzerine taş koyardı.
    Boş durmaz, koyunlarını sağıp oyalanırdı
    Oturur yere, elbiselerini kendi yapardı
    Artık genç değildi, eski gücü de kalmamıştı
    Yine de, herkesten daha fazla oruç tutardı
    Altmış üç yaşında, bir ateş sardı vücudunu
    Kutsal Kitap Kur'an'ı bir kez daha okudu
    Sonra, sancağı, Said'in oğluna teslim etti.
    Onlara: "Artık aranızdan ayrılma vakti geldi
    Allah birdir, hep onun yolunda savaş" dedi.
    Mahzundu, bakışlarında, yurdundan zoraki
    Sürülen yaşlı bir kartalın hüznü vardı sanki
    Yine, her günkü vaktinde mescide geldi,
    Ali'ye tabi olanlar da arkasından geliyordu
    Ve, kutsal sancak rüzgarda dalgalanıyordu.
    Benzi soluktu, döndü ve kalabalığa seslendi
    "Ey insanlar, ömür bitiyor, hayat gelip geçici
    Biz, karanlıkta birer zerreyiz, yüce olan O'dur
    Ey insanlar, O'ndan başka rehberim yoktur
    Onsuz bir değerim olmazdı."
    Bir zat ona: "Ey müminlerin gerçek Sultanı!
    Seni dinler dinlemez, herkes inandı sözüne
    Sen doğduğunda, bir yıldız doğdu gökyüzüne
    Kisra sarayının üç kulesi birden devrildi" dedi.
    O da: "Melekler ölümümü müzakere etti;
    Vakit tamam, dinleyin! Eğer herhangi birinize
    Bir kötülük yaptıysam, çıksın herkesin önünde
    Ben ölmeden, gelsin intikamını alsın şimdi;
    Kime vurmuşsam, o da bana vursun" dedi.
    Ve uzattı usulca asasını oradan geçenlere.
    Yaşlı bir kadın, bir koyunu kırpıyordu eşikte
    Ona: "Tanrı yardımcın olsun! " diye seslendi.
    Bakışlarında bir hüzün vardı, oldukça bitkindi
    Dalgındı; birden, şöyle dedi: "Herkes duysun!
    Allah benim adımı andı! Bundan emin olun
    Topraktan insan, nurdan bir peygamberim
    İsa'nın getirdiği dini tamamlamaya geldim.
    Ashabım, ben sabır taşıyım, İsa tatlı dilliydi.
    Zira her şafak, doğacak güneşin müjdecisi
    İsa benden önce, ama ne Tanrıdır ne de oğlu
    O, gülü koklayan Bakire Meryem'den doğdu.
    Unutmayın, ben de etten kemikten bir faniyim
    Kuruyan bir balçıktan başka bir şey değilim;
    Şu dünyada başıma gelmeyen şey kalmadı;
    Çektiğim çilelere, yol olsa, dayanmazdı
    Baskı ve işkenceden, şu bedenim çok çekti;
    Ve eğer işlediğimiz her bir günahın bedeli
    Korkunç bir haşere olsaydı, o karanlık mezarı
    Bize dar eder, cehenneme çevirirdi orayı.
    Tekrar tekrar bedenlenir cehennem ehli
    Ve kurtlar yeniden kemirir tüm bedenlerini
    Böylece, defalarca tükenir ve yeniden dirilir
    Cezalarını çekince de, yeniden huzura erişir.
    Ben, kutsal savaşların mütevazı meydanıyım
    Bazen bir efendi bazen de bir köle gibiyim
    Kelamım, tıpkı çöldeki kum ve kuyular gibidir
    Bir sözüm korkutuyorsa, bir diğeri müjdecidir;
    Ey inananlar! Çektiklerimi görüyorsunuz işte!
    Karşıma alıp, insanı aldatıp yeniden delalete
    Sürüklemek isteyen o dehşet saçan iblisleri
    Engellemeye çalıştım, bağladım o pis ellerini
    Çoğu zaman, Yakup gibi, karanlıklar içinde
    Çarpıştım durdum, görmediğim kimselerle;
    Fakat insanlar beni özellikle öldürmek istedi
    Bana karşı sürekli kin ve kıskançlık besledi
    Ben ise, asla, Hak davamdan vazgeçmedim
    Onlarla savaştım, ama kimseden incinmedim
    Savaş boyunca: "Bırakın yapsınlar! " diyordum
    Kanlar içinde tek yaralı ben olayım istiyordum
    Varsın hepsi vursun bana, zaten durmazlar ki
    Zira sağ ellerine Ayı, sol ellerine Güneşi
    Versem de, düşmanlarım vazgeçmezdi asla
    Yine de saldırırlardı bana şu çileli yolculukta
    Fakat ne olursa olsun geri adım atmadım
    Zira bu kutsal dava uğruna tam kırk yıl savaştım
    İşte, böyle geçen bir ömrü nihayet tamamladım
    Şimdi Allah'a gidiyorum, dünyayı geride bıraktım.
    Greklerin Hermès'i, Yahudilerin de Lévi' yi
    Desteklediği gibi siz de hiç bırakmadınız beni
    Çektiğiniz bu sıkıntılar, mutlaka son bulacak
    Bu soğuk, ıssız geceye elbet Güneş doğacak
    Müminler, asla ümidinizi kesmeyin O'ndan
    Zira Kronnega dağlarını aslan yuvası yapan,
    Denizleri incilerle, karanlıkları da yıldızlarla
    Donatan Allah, elbet sizleri de koymaz darda.
    Sonra: "O'na inanıp teslim olun " diye ekledi
    İnanmayan, ancak, inkâr da etmeyenlerin yeri
    Cennet ile cehennemi ayıran duvarın üzeri
    Kararmıştır kalpleri, günah işlemek tek işleri;
    Hiç kimse tamamen günahsız değildir belki
    Ama çabalayın ki, Allah cezalandırmasın sizi
    Namaz kılın, bütün azalarınız değsin yere
    Zira o dayanılmaz cehennem ateşi, sadece
    O'nun için yere kapanmayan bedenleri yakar
    O, kapkaranlık dünyayı, masmavi gökle açar;
    Misafiri sevin, dürüst olun, adaletle hükmedin
    Yüce katında türlü türlü nimetler var sizin için
    Yedi göğü geçmek için altın eğerli atlar,
    Ve yıldırımları geride bırakan hızlı arabalar
    Huriler, tertemiz, hep ter ü taze ve neşeli
    İncilerden yapılmış köşklerde oturur her biri
    Cehennem ateş ehlini bekler, vay hallerine!
    Ateşten ayakkabıları olacak ve giydiklerinde,
    Sıcaklıkları kazan gibi beyinlerini kaynatacak
    Cennet ehli ise, pek neşeli ve gururlu olacak."
    Biraz durdu, hep ümitli olmalarını öğütledi
    Sonra, ağır adımlarla yürümeye devam etti
    Ardından: "Ey insanlar! Size sesleniyorum
    Vakit saat doldu, ebedi bir âleme gidiyorum
    Belki bu sizinle son görüşmemiz, acele edin
    Beni tanıyan herkes gelip son kez dinlesin
    Bir hatam olduysa, yüzüme söylesin" dedi.
    Kalabalık sessizce sağa sola açılıp yol verdi
    Gitti ve Ebufleya Kuyusunda sakalını yıkadı
    Biri ondan üç drahmi istedi, çıkardı verdi
    "Şimdi, mezara bırakmaktan daha iyi" dedi.
    Herkesin, bir güvercininki gibi ışıl ışıldı gözleri
    Bakıp, kendilerini hep kollayan o yüce insana,
    Ağlıyordu halk; evine kadar eşlik ettiler ona
    Birçoğu gözünü bile kırpmadan orada bekledi
    Bütün geceyi dışarıda taşların üzerinde geçirdi
    Ve ertesi sabah, günün ağardığını fark edince
    "Ben artık kalkamıyorum, dedi, Ebubekir'e
    Kitap'ı alıp yanına, sen kıldıracaksın namazı."
    Eşi Aişe de o sırada cemaatin arkasındaydı
    Ebubekir okuyor, Muhammed ise dinliyordu
    Nihayet, okuduğu ayetleri usulca bitiriyordu
    O, dua ve zikrini yaparken herkes ağlıyordu
    Ve, Ölüm Meleği çıka geldi akşama doğru
    "İçeri girebilir miyim" diye müsaade istedi
    "Gelsin" dedi. Dünyaya açtığı o ilk günkü gibi
    Yine ışıl ışıl parlıyor ve gülümsüyordu gözleri,
    Ve, Melek ona: "Allah seni bekliyor" dedi
    Memnuniyetle, dedi. Şakakları şöyle bir titredi
    Bir an aralandı dudakları ve ruhunu teslim etti
  • "Allah'tan başkasına kulluk etmeyeceksiniz, ana-babaya iyilik edeceksiniz. " kutlu emrindeki gibi yaşardı Hz. İsa.
  • - " İsrail ordusuna konuşan bir haham, “Kur’an en büyük düşmanımızdır. O, Müslümanların elinde olduğu müddetçe onlarla anlaşmamız nasıl mümkün olabilir ki?” demişti. Geçen asrın başlarında Libya’yı işgale hazırlanan İtalyan askerleri de marş söylerken, “Lanetli bir topluluğu yok etmek, Kur’an’ı ortadan kaldırmak için gidiyoruz” diyordu. Fransızlar, Cezayir’de sert bir direnişle karşılaşınca, “Müslümanlar Kur’an okumaya devam ettikleri müddetçe onlara karşı nihai bir zafer kazanamayız.” diyerek Kur’an-ı Kerîm’i hedef göstermişti. İngilizler askerlerine Mısır’ı işgal gerekçesini üç kelimede şöyle özetlemişti: “Kur’an’ı, Kabe’yi ve Ezher’i yok etmek.” Yakın tarihte kaç işgal, kaç katliam haçlı ruhunu tahrik eden bu cümlelerle başladı.
    Küresel güçler, hayatı ne kadar seviyorsa, Kur’an-ı Kerîm’i okuyanlar da Allah’ın Kelâm’ı en yüce olsun diye şehid olmayı o kadar arzuladı. Onlar, Kur’an, Müslümanlara diriliş ve direniş ruhunu aşıladığından Onu yok etmek ya da etkisiz hale getirmek istedi, bunun için ülkeler işgal etti, bunun için öldü, öldürdü.
    Aslında Batı, Kur’an’ın tesir gücünde bir Kitab’a sahip olamamanın ezikliğini yaşadı. Küresel eşkiyalık sistemini yok edeceğini bildiğinden dolayı hayranlığını izhar edemediği Kurân-ı Kerîm’e, muhteşem bir coşku ile iman etmeyi çok arzuladı fakat mevcut sisteminin bekası için imandan istinkaf etti. Yüzbinlerce askerle çıkarma yapıp Müslüman öldürdü, her karış toprağa onlarca mermi yağdırdı. Yine de Kur’an’ın bünyesini, Müslümanlarla oluşturduğu tesanüdü sarsamadı.
    Batı, ordularla Kur’an-ı Kerîm’e galip gelemeyeceğini anlayınca, yöntem değiştirdi; Kur’an-ı Kerîm etrafında şüpheler oluşturarak siyaseten mağlup etmesine rağmen, kendilerini “kefere” dedikleri Haçlılardan daha üstün gören Müslümanların akidelerini sarsmayı, şüphelerle enkaza çevirmeyi planladı. Böylece merkezinde Allah’ın ayetlerinin olmadığı siyasî bir yapının önünü açacak, daha uzun ömürlü olmasını temin edecekti.
    - Bir Tüfeğe Bir Köy Dolusu İnsan...
    Batı, bazen bir ülkeyi, bazen de bir kıtayı sömürgeleştirdi; ülkeleri operasyon alanına çevirdi, bir tüfek parasına bir köy dolusu insan satın aldı. Fakat yine de istediği sonucu elde edemedi. İşgal ettiği bir ülkenin Müslümanlarının kendisi gibi inanıp, kendisi gibi yaşamasını onlara empoze etmede nakıs kaldı.
    Maddî manada refah içinde yaşayan Batı, Müslümanların zihinlerinde, ruhî hastalıklar içerisinde boğuşan ve bu yüzden de kurtarılmayı bekleyen “Dünya adamları” olarak algılandı. Ahlâk seviyesi itibariyle en menfur şeyden daha nefret edici, en katilden daha şakî görüldü. Çünkü Müslüman zihninde “Batı” kavramının karşılığı insanı, aileden, çocuktan, vatandan, sıladan bütün bunlardan öte Allah’tan koparan tecavüzkar bir siyasî güçtü, böyle tanınmayı kendisi de arzuluyordu.
    - Emir ve Komuta Kur’an’da...
    Afrika’daki yerel dinlere mensup insanların bir kısmı, tecavüzcüsüne aşık olan kız gibi, kendilerini sömüren Batı’nın dinine girdi; Müslümanlar ise işgale uğradıkça, askeri darbelerle ülkeleri yarı açık ceza evine döndükçe ya da bir musibete maruz kaldıkça direnme azimleri arttı, hürriyet iradeleri tazelendi.
    Batı, Müslümanlar yenilse de İslâm’ın yenilmeyeceğini, yenildiğini zannettiği anlarda Kur’an ve Sünnet’ten beslenen Salahaddin'lerle, Yavuz Sultan'larla, “Artık bundan sonra emir ve komuta Kur’an-ı Kerîm’de.” diyerek yeniden zuhûr ettiğini defalarca tecrübe etti.
    - Topraktan Zihinlerin İşgaline...
    Batı, geçen asırdaki Afrika istilasıyla Hristiyan nüfusun oranını % 7’den %27’ye çıkardı, yerel dinleri eritti fakat Müslümanları kiliseye sokamadı. Bu yüzden kendi sonunu hazırlayacak İslâmî uyanışın daha sonra olması için Kur’an’la mücadelede sürekli farklı yollar denedi. Müslümanların zihinlerini şüphe ve inkarla zehirlemeyi en selametli mücadele tarzı olarak gördü. Bu yüzden oryantalist çalışmalara ağırlık verdi. Sömürü ile kabaran direnci, oryantalizmle yok etmeye çalıştı. Hedefine ulaşabilmek için kitaplar, dergiler neşretti, konferanslar verdi. Gizli, açık faaliyetler yürüttü. Mustağribler tarafından idare edilen, Müslüman öğrencileri maddi imkanlarla tesir altına almayı amaçlayan cemiyetler kurdu.
    - Oryantalizm’in Hedefleri...
    Oryantalizm, her ne kadar doğunun tamamını kapsama alanına alıyor görünse de mücadele zemini itibariyle değerlendirildiğinde, Batı’nın kılıçla başaramadığını yapmak, İslâm’ı, Kur’an ve Sünnet etrafında oluşturulacak şüphelerle vurmak iddiasıyla ortaya çıktığı açıktır. Bu yüzden İslâm’ın esas bünyesini teşkil eden Kur’an-ı Kerîm’e ve Sünnet’e saldırdı. Bağlamından kopardığı, hazifler yaparak saptırdığı mevzular çerçevesinde eserler telif etti, makaleler yazdı. En insaflı oryantalist, zehiri en gizli olduğundan daha fazla insanı cezbetti, daha etkili oldu.
    Oryantalist çalışmalar tercüme edildikçe ya da şarkiyat merkezlerinde onlarla doğrudan ilişki içerisinde olanların sayısı arttıkça Müslümanlar arasında Kur’an’a ve Sünnet’e şüpheyle yaklaşan insanların sayısı da arttı.
    Mealci zihniyetin Allah Rasûlü’nün yaşadığı ve ümmetin de 14 asırdır yaşama mücadelesi verdiği İslâm’ı “uydurulan din”, hevasının arzuladığı İslâm’ı da “indirilen din” olarak anlatması gibi, mustağribler de dine “hurafe”, hurafeye “din”, dedi. Ne usûl, ne furû’ , ne tefsîr hiçbir şey istisna edilmeden, her şeye şüphe ile bakıldı, İslâm’ın sabiteleriyle oynandı. Klasikleriyle iftihar eden Batı’yı taklit edenler “yeni şeyler söylemek” lazım sloganıyla, kadîm olanı reddetti, Ehl-i Sünnet ulemâsına ait falan “muhalled eser” de muteberdir, diyemedi.
    - Fırka Mezarlığında Hayat Aramak...
    Batı’dan Doğu’ya intikal eden her şeyin mustağribler tarafından sorgulanmadan alınıp muteber addedildiğini gören Oryantalizm, hedefine ulaşabilmek için Mutezile, Kaderiyye gibi fırkaları ihya etti, sonra da onların görüşlerini Batı’dan Doğu’ya taşıdı. İslâmî mefhumlar üzerinde ya oynadı ya da içlerini boşalttı. Onlara Arab’ın hiç kullanmadığı anlamaları vererek öğrencilerine ayet ve hadislerin nasıl tahrif edileceğini gösterdi. Küresel sömürüyü tehdit eden “cihad”ı illegal bir ameliye olarak göstererek, eliyle, olmasa diliyle o da olmasa kalbiyle buğz eden Müslümanı hiçbir menfi hâdiseye tepki vermeyen varlığa dönüştürmek istedi. Batıyla hesaplaşacak neslin ufkunu daralttı. Zina, riddet gibi suçları umûr-u adiyeden göstererek ahlâkî zafiyetin yolunu sonuna kadar açtı. Fıkıh dahil bütün ilimlerin ıstılahlarıyla oynadı. Hiçbir ayete, hiç bir hâdise dayanmayan görüşlerle tesettürü tanımladı, hicabı bir bez parçasına çevirdi.
    - Yerli Oryantalizm...
    Oryantalizm, kemmiyet itibariyle az fakat keyfiyet itibariyle çok sayıda Müslümanla doğrudan irtibat kurduğundan ve bütün Müslümanlar tarafından da ne için kurulduğu bilindiğinden, tesiri istenilen neticeleri vermedi. Bu yüzden oryantalizm “yerli oryantalizm” şubesini açtı. Müslüman adı taşıyanların görev yaptığı bu şubenin personeli, müsteşriklere ait ifadeleri sanki kendi beyânatı gibi nakletti, bu çerçevede makaleler yazdı. Oryantalistler, “dinin hasımları” olarak görülürken, yerli şubenin memurları, “büyük kurtarıcı”, “Hiç kimsenin söyleyemediğini haykıran düşünür.”, “özgürlük kürsüsü” gibi abartılı ifadelerle yüceltildi, ifsad ameliyeleri “büyük ıslah projesi” olarak takdim edildi.
    Cemaleddin Afganî’den günümüze kadar “Büyük muslihler” olarak ortada dolaşanların siyaseten etkin oldukları İslâm coğrafyasında Müslümanların sahipsiz halleri, yıkılan şehirleri, işgal edilen ülkelerinin düzenledikleri sempozyum ya da tezlerde yer bulamaması, Kur’an’a masal diyen akademisyenlerin, ümmet’in dirilişi ile alakalı tek bir makale kaleme almaması yerli oryantalizmin hedef saptırma, oyalama, uyutma gibi mekrî ameliyelerde ne kadar başarılı olduğunu göstermiyor mu?
    - En Karmaşık Telbîs-u İblis...
    Mustağriblerin İslâmî bir ad ile çağrılmaları, “Müslümanların yenilmişliğine çare arıyoruz” şeklindeki sloganları, İslâm’ın sabitelerini inkar etmeyi, “çağdaş bir zorunluluk”, “akademik özgürlük” gibi aldatıcı cümlelerle beyân etmeleri, Cennet’i Dünya’da arayan konfor Müslümanlarını etkiledi. Oryantalistler, İslâm’ı yok etme, Mustağribler/yerli oryantalistler ise ihya etme iddiasında olduğundan öncekilere nisbetle bin kat daha etkili oldular. Adlarının “Mustafa”, Hasan”, lisânlarının Müslümanların lisânı olması, ümmetle aynı soydan aynı boydan gelmeleri, büyük bir yanılgıya yol açtı. Bu yüzden geçen asır tarihin en karmaşık telbîs-u iblisine tanık oldu. Dışarıdan sarsılamayan İslâmî bünye, içerden büyük bir darbe yedi.
    Yerli oryantalizmin memurları Allah Rasûlü’nün haber verdiği gibi, “Cehennem’in kapılarına çağıran adamlar” olarak kendilerine icabet edenleri Cehennem’e atmak için çabaladı. Huzeyfe b. Yeman Allah Rasulü’ne “Sıfhum lenâ/Bize onları tarif et” dediğinde, Efendimiz, “Bizim derimizden, milletimizden ve bizimle aynı dili konuşanlardan” olacaklar buyurdu.
    - Kur’an’a Tarihin En Büyük Saldırısı: “Demitolojizasyon”
    Tarihî süreç içerisinde Kur’an’a karşı düzenlenen saldırıların en tehlikelilerinden biri, Kur’an’daki kıssaların bir kısmının uydurma olduğu iddiasıdır. Yerli oryantalizm bu ameliye ile Kur’an’ın kutsallığını yok etmek sonra da onu yaşanan değil, müzede ziyaret edilen bir kitap haline dönüştürmeyi hedefliyor.
    “Kur’an’da geçen bir kıssanın, bilfiil bir yerde yaşanması zorunlu değildir” diyen yerli oryantalizm, bu iddiasıyla dileyenin, dilediği sistem muvacehesinde bir kıssayı alıp, almamasının, ona hakikat ya da mitoloji demesinin yolunu açtı.
    - Mustafa Öztürk’ün “Bilimsel Nesebi”...
    Allah’ın kitabında, “bâtılın zıddı ya da vakıaya uygun hüküm” anlamına gelen “hak” kelimesi kıssalar bağlamında, onların vakıaya uygun, yaşanmış olaylar olduğunu bildirmek için kullanılır. Ne var ki Cahiliyye Araplarından sonra Yahudi asıllı Oryantalist Josef Horevitz (v.1931) “Mebâhisu Kur’anîyye” adlı eserinde Kur’an-ı Kerîm’deki kıssalar için “ustûre/masal/mitoloji” ifadesini kullanarak, cahilî iddiayı iftira mahşerinden şarkiyat enstitülerine taşıdı. Ardından da -sistem gereği- yerli oryantalizm “mitoloji” yakıştırmasına kendi icadıymış gibi akademik çalışmalarda yer verdi. Bu bağlamda Sorbonne’da Emile Durkheim’in (v.1917) danışmalığında İbn Haldûn (v.808/1406) üzerinde tez hazırlayan bir ara Mısır’da Milli Eğitim Bakanlığı da yapan Taha Hüseyin “Fi’ş-Şi’ri’l-Câhilî” adlı eserinde Kur’an’ın ve İslâm’ın temel esasları için tecavüzkar ifadeler kullandı. Kıssalarla alakalı olarak da, Tevrat ve Kur’an’ın Hz. İbrahim ve İsmail’den bahsetmesi, bu iki ismin birer tarihî şahsiyet olduklarını isbat için yeterli değildir, dedi. Daha sonra ise Muhammed Ahmed Halefullah, hocası Emin el-Hulî’nin nezaretinde 1947 yılında hazırladığı, “el-Fennu’l-Kasasî fi’l-Kur’ani’l-Kerîm” başlıklı tezinde Kur’an’daki kıssaların bir kısmının ustûre/masal olduğunu, Kur’an’da tarihte hiç yaşanmadık hayalî olayların geçtiğini iddia etti. Bu iddialar üzerine Mısır karıştı, ulemâ, bu anlayışa sahip olanları tekfir etti, tepkiler üzerine şimdiki adı Kahire olan Fuad Üniversitesi tezin reddine, öğrencinin de okuldan uzaklaştırılmasına karar verdi. O tarihe kadar sesi çıkmayan Emin el-Hulî Kur’an’daki kıssaların uydurma olduğunu, Halefullah’ın tezindeki her mevzunun gerçeği yansıttığını, ateşe atılsa da bu hususu savunacağını söyledi.
    - Masalcılarla Tarihselciler Aynı Safta...
    Mısır’da bu çizgi tarihselci düşünceyle aynı damarda akmıştır. Nitekim, el-Hulî’nin sistematize ettiği, Aişe Abdurrahman, Ahmed Halefullah ve diğer “Edebî Tefsîr” ekolü bağlıları tarafından Kur’an’a tatbik edilen ve Kur’an’ın sırf bir edebî ürün olduğunu söyleyerek,-haşa- Allah Rasûlü tarafından uydurulduğunu îma eden anlayışın temellendirilmesi noktasında en kapsamlı çalışma, Kur’an hakkındaki görüşleri hezeyanlarla dolu olduğundan dolayı Mısır ulemâsı tarafından irtidat ettiğine, dolayısıyla hanımıyla akdettiği nikahın fesh olduğuna hükmedilen Nasr Hamid Ebû Zeyd’e aittir. Nasr Hamid’in irtidadına hükmedilince en önemli müdafii, Kur’an’a masal diyen Halefullah olmuştur.
    - Kur’an’ı Kerîm’e Masal diyen Yerli Bir Oryantalist: Halefullah...
    Tezinde Kur’an’daki pek çok kıssanın tarihi açıdan bir geçerliliği olmadığını iddia eden Halefullah, İslâm’ın kürsüsü olarak iştihar eden Mısır’da, Kur’an’da tarihi gerçeklere aykırı anlatımlar olduğunu ileri sürdü.
    Kur’an’ın Nüzûlünden 14 asır sonra Mısır’da Müslüman adını taşıyan biri, Mekke müşriklerinin ağzıyla Kur’an’la mücadeleye girişti: “Onlardan okuduğun Kur’an’ı dinleyenler de vardır. Fakat onu anlamalarına engel olmak için kalplerinin üstüne perdeler, kulaklarına da ağırlık verdik. Onlar her türlü mucizeyi görseler bile yine de ona inanmazlar. Hatta o kâfirler sana geldiklerinde: ‘Bu Kur’an eskilerin masallarından başka bir şey değildir.’ diyerek seninle mücadele ederler.” Oryantalizmin yerli şubesi, arkasına küresel eşkiyayı alarak milyonlarca Müslümanın yüzüne baka baka Kur’an’a “masal” deme cüretinde bulundu.
    - Tez Çapında Cür’etkârlık...
    Halefullah’la bir tez çapında ifade imkanı bulan Kur’an’a “masal” deme cür’etkârlığı aslında şunu iddia etmektedir: “Tarihî verilerle Kur’an-ı Kerîm çatıştığında, tarih esas alınır, Kur’anî olan bilgi terkedilir”. Beşerî olanı, ilahî olana önceleyen bu anlayış, adı Müslüman olan kişiler tarafından temsil edilmesi itibariyle materyalist bir inkardan daha tehlikeli olmuştur.
    - Tarih Kitapları mı, Kur’an mı?..
    Hz. Adem’le başlayan insanlığın tarihi on binlerce yıla dayanmakta. M.Ö. 3500 tarihinde bulunması itibariyle yazının yaşının da 1500 küsür yıl olduğunu kabul edersek, en iyimser ifadeyle insanlık tarihinin 5500 yılından öncesini inkar etmiş oluruz. Kur’an-ı Kerîm ise yazının henüz bulunmadığı, dolayısıyla tarih yazıcılığının olmadığı zamanlardan, o zamanlarda yaşayan peygamberlerden de bahsediyor. Ayrıca tarihî bir olayı nakletmek, tarihçilerin itikadî, siyasî, ictimâî kabullerine göre de değişir. Her tarihçi naklettiği bir hâdiseyi ona inancının boyasını dökerek anlatır. İstanbul Fethi’ni Bizans ve Osmanlı tarihçilerinin eserlerinden okuduğunuzda, tek ortak noktanın İstanbul’un Osmanlı Devleti tarafından fethedildiğidir. Bunun dışında hemen her konu farklı vurgularla anlatılır. Buna rağmen malum anlayışa göre Kur’an-ı Kerîm’le tarih çatıştığında yine de tarihi tercih etmek, “bilimsel olmanın” gereğidir. Bu yüzden Halefullah, Allah’ın vahyini esas alıp, insanın yeryüzü serüvenine nisbetle daha dün başlayan tarihi tashih etmek yerine; tarihi esas alıp Allah’ın ayetlerini tashih etme cür’etinde bulundu. Ne var ki, adı Ahmed olan bir Mısırlı böyle bir muhtevaya sahip tarihî verileri dikkate alıp, onlarla yer yer çatışan Kur’an’a ustûre/masal/mitoloji demeyi tercih etti.
    - İncil’i Esas Alıp Kur’an’a “Masal” Demek...
    Yahudi asıllı Josef’ten aldığı “Kur’an”a masal isnadında bulunma vazifesini eda ederken, reddiye sağanağına yakalanan Halefullah’ın halefi olmaya soyunan çağdaş ilâhiyatçının neyi, nasıl, kimden arakladığını anlayabilmek için nesebinin dayanağı olan Halefullah’ın tezini bir örnek bağlamında muşahhaslaştıralım:
    Halefullah, Yahudi ve Hristiyanların Hz. İsa’nın beşikte konuşmasını, “Eğer konuşmuş olsaydı olağanüstü bir hâdise olan bu durumun Tevrat’ta nakledilmesi gerektiğini” iddia ederek, reddettiklerini nakleder. Halefullah’ın dikkat çektiği bu ayet, Allah Rasûlü zamanında Yahudi ve Hristiyanların yaşadığı toplumda onların yüzüne karşı okundu. Ancak İslâm’ı reddetme, Kur’an’a itiraz etme noktasında fevkalade bir iştiyak içerisinde olmalarına rağmen bu hususta hiçbir muhalefetleri olmadı.
    Fahruddîn er-Râzî, kelâmcılardan naklen Hz. İsa’nın kundakta iken konuşmasını reddeden Hristiyanlara cevap sadedinde şunları söyler: “Hz. İsa’nın kundakta konuşması Hz. Meryem’in fuhuş iddialarından beraatine delalet etmek içindir. Orada bulunanlar da, Hz. İsa’yı duyanlar da az bir kalabalıktı. (Bu tür durumlarda meselenin gizliliği noktasında anlaşmak normaldir.) Onlar, bunu zikretmeleri durumunda Yahudiler tarafından tekzip edilip yalancılıkla itham edileceklerini hissettiklerinden dolayı sustular ve bütün bunlardan dolayı mevzu, Allah Teâlâ’nın, Rasûlü Hz. Muhammed’e haber vermesine kadar gizli kaldı.”. Ayrıca bütün Hristiyanlar da bu durumu inkar etmedi. Nitekim Cafer b. Ebî Talib, Meryem Sûresi’ni Necaşi’ye okuyunca, Necaşî, “İsa (a.s.) olayıyla bu Kelâmda zikredilenler arasında bir çekirdek kadar fark yok” dedi.
    Tarih kitaplarının Hz. İsa’nın çocukken konuştuğunu yazmamış olması da hâdisenin yaşanmadığına delil olamaz. Çünkü tarih, ferdi planda cereyan eden binlerce hâdiseyi yazmadı, yazamadı. Hz. İsa’nın -bir çocuk olması hasebiyle- konuşması da ferdî bir olay olarak tanıkların zihin dünyasında kaldı, kayda geçilmediğinden dolayı da sonraki kuşaklara intikal etmedi.
    Tarih yazıcılığının subjektifliği, hâdisenin İslâm’da olduğu gibi rivayet sistemiyle nakledilmiş olmaması ortada iken, garip hâdiseleri tarihî hakikat olarak kabul edip; Allah’ın ayetlerine tahrif edilen kitaptan ya da masal mecmualarından delil ya da itibar aramak, “evham”ı “yakîn” bilgiye tercih etmektir.
    İncil üzerinde tarih boyu pek çok insan tasarrufta bulunmuş, bu yüzden hakla batıl bazen aynı cümlede, bazen de aynı sayfa ya da kıssada yer almıştır. Batılıların tarihlerinin önemli bir bölümünün kuruntu, efsane, yalan, propaganda ve biraz da hâdiseleri olduğu gibi nakletme ameliyesinden ibaret olduğu zahirken; nasıl oluyor da tarihin, bir çocuğun kundakta konuşmasını kayda geçmemesini, onu haber veren Allah’ın ayetinin tekzip edilmesine delil olarak kabul edebiliyorlar?
    - Hz. Meryem’i Niçin Yakmadılar?..
    İmrân’ın eşi Hanne’nin adanmış çocuğu Hz. Meryem ne nişanlandı, ne evlendi, ne de kendisine bir erkek dokundu. Rahbanî bir hayatı tercih etti ve ömür boyu bu hayata sadakat gösterdi.
    Yahudi Şeriatı’na göre, bir din adamının kızı zina ederse ateşte yakılırdı. Hz. Meryem de, Hz. Harun’un soyundan bir din adamının kızı olarak, evlenmeden bir erkek çocuk dünyaya getirdi fakat ateşte yakılmadı. Çünkü dünyaya getirdiği oğlu İsa beşikte konuşarak annesi Meryem’in fuhuştan beri olduğunu kanıtladı.
    Müseccel Yobazlardan Öztürk’e : “Masal Saldırıları”...
    Oryantalizmin masasından Mısır’a taşınan, müellifi Halefullah tarafından da savunulamayınca arşive kaldırılan “kıssaların uydurma olduğu hezeyanı” eski bir televizyon programcısı vasıtasıyla ilâhîyat kürsülerinde seslendiriliyor.
    Küfür cephesinin müseccel yobazlarından şu kadar yıl sonra bir ilâhîyat hocası Allah’ın, Kitabı’nda defaatle hakikat olduklarını beyân ettiği, en güzel dediği, müminleri ibret almaya çağırdığı, uydurma olmadığını tasrih ettiği Kur’an kıssalarına “masal” isnadında bulunuyor. Evet, Öztürk aynen şunları söylüyor: “Bizce bu noktada yapılacak en büyük yanlış, Kur’an kıssalarının tümünü birer tarihi hakikat olarak …. mütalaa etmektir.” Ne gariptir ki bu hezeyanları Mekke müşrikleri ya da oryantalistler değil bir ilâhîyat hocası söylüyor. Bu ilâhîyatçıya göre Kur’an-ı Kerîm’deki kıssaların gerçekte yaşanmış olaylar olduğuna inanmak, yani Mekke müşriklerinin “öncekilerin masalları” şeklindeki hezeyanını reddetmek, “Dogmatiklik, eğer değilse safdilliktir.”
    Aldığı maaş gereği Kur’an-ı Kerîm’i anlatmakla mükellef olan birinin, oryantalistlerin cephesinden Mekke müşriklerinin ağzıyla Kur’an’a saldırması bu yönüyle ilktir. Bu ilk olma şerefi de Öztürk’e aittir.
    Yerli oryantalistlere göre niçin Allah’ın peygamberlerinden bahseden ayetleri “masal” oluyor da, mesela tarihçilerin kitaplarına aldığı haberler “masal” sayılmıyor; tarih kitaplarına, masal mecmuası denmiyor? Eğer bu duruma, insanların bir kısmının bu kıssaları tasdik etmemeleri gerekçe gösterilecekse ya da bazılarının onları benimsemediği söylenecekse, peki neden herkesin ittifakla kabul etmediği nazariyelere masal değil de nazariye deniyor?!
    Herhangi bir mesele, ilmî açıdan ne kadar mantığa uymasa da insanlar ona yine de masal demezler. Çünkü bu mesele insanî olduğu kadar ahlakî bir mevzudur da. Bu noktada Öztürk’ün, Allah Teâlâ’nın Kur’an’da bildirdiği kıssaları tasdik edip-etmeme muhayyerliği tabiki vardır hatta vahye inanmayabilir de. Fakat ne onun, ne de onun gibilerin anlayamadıkları ya da inanmadıkları ayetlere “masal” deme hakkı yoktur.
    - Öztürk Kur’an’ı Ne Kadar Biliyor?..
    Sahâbe, Kur’an’ı daha çok Allah Rasûlü mihrapta iken O’nun ağzından dinlerdi. Risâletin bereketiyle erkekler gibi pek çok kadın sahabi de Kur’an’la istidlal edecek seviyeye yükseldi. Bir gün Hz. Ömer hutbede hâzirûna “Mehirde aşırı gitmeyin!” deyince, bir kadın yerinden kalkıp şöyle seslendi: “Ey Ömer! Allah bize veriyor, sense bizi mahrum ediyorsun. Allah Kitabında, "Onlardan birine yüklerle mehir vermiş olsanız dahi ondan hiçbir şeyi geri almayınız." buyurmuyor mu? Bunun üzerine Hz. Ömer, “Kadın isâbet etti, Ömer yanıldı.” dedi, Başka bir rivayette ise, başını öne eğip şöyle dedi: “Bütün insanlar senden daha fakihtir Ey Ömer!”
    Mustağriblerden proje adamı olmayanlarının savrulmasının temel nedeni, meselelere bütüncül bakamamaları, bir konuda, ilgili diğer ayetlerden habersiz, siyak-sibaktan mahrum bir halde tek bir ayet üzerinden hüküm vermeleridir. Allah’ın indirdikleriyle hükmetmeyenlerin kafir olduğunu söyleyen ayete dayanarak Laik bir devlette görev yapan Müslümanların da “kafir” olduğunu iddia eden “Tekfirci Müslümanlar” meseleyi, Hz. Yûsuf’un, Allah’ın indirdiklerine göre yönetilmeyen bir ülkede hazineden sorumlu bakan olmayı talep etmesi ile birlikte değerlendirselerdi, Müslümanları tekfir etmeyecek, Mâide Sûresindeki ayeti, “Allah’ın indirdikleriyle (onları inkar ederek hükmetmeyenler) kafir olur.” diye anlayacaklardı.
    “Şefaatçilerin şefaati onlara fayda vermez” ayetinden hareketle şefaati inkar edenler, Google‘da “şefaat” yazıp ayet-i kerîme arama yerine siyak-sibak bağlamında tefsîr ilmine vâkıf olsaydı, önceki ayetlerde ölmeden önce ceza gününü yalanlayanlara şefaatçilerin şefaatinin fayda vermediğini görecek, Taha Sûresi 109. ayeti kerîmeye baktığında da Rahman’ın izin verdiği ve sözünden hoşnut olduğu kimseler arasında şefaatin olduğunu idrak edecek, Müddessir Sûresindeki ayetin kafirler; Taha Suresi’ndeki ,şefaatin caiz olduğunu bildiren ayetin ise Müslümanlar hakkında olduğunu anlayacaktı.
    Ebû Zerr Allah Rasûlü’ne önce hangi mescidin yapıldığını sorar, Efendimiz’in “Mescid-i Haram” şeklindeki cevabı üzerine, “sonra hangi mescid” der. “Mescid-i Aksa” cevabını alınca da, üçüncü defa “Kem beynehuma/İkisi arasında ne kadar bir zaman var?” diye sorar; Allah Rasûlü de “kırk yıl” buyurur. “Hz. İbrahim’le Hz. Süleyman arasında 1000 yıldan daha fazla bir zaman var.” diyerek iki mescidin inşa tarihi arasında 40 yıllık bir zaman olmasının hakikati yansıtmadığını söyleyen ve bu söylem etrafında fırtına koparanlar, Kur’an ve Sünnet arasındaki irtibatı çözebilseydi ya da Kur’an meali müktesabatını biraz da olsa aşabilseydi, hadisi inkar etmeyecek belki de şunları söyleyecekti, “Hz. İbrahim, oğlu İsmail’i eşi Hacer’le birlikte Mekke’ye bıraktığında Kabe-i Muazzama vardı, daha sonra ise Kabe’yi büyüyen oğlu İsmail’le mevcut temelleri üzerine yükseltti. Yeryüzünde yapılan ilk binanın Kabe olduğu, Hz. İbrahim’in İsmail’i Mekke’ye getirdiğinde Kabe’nin temellerinin orada durduğu, Âl-i İmrân Sûresi’nde geçen ayetteki “وضع” fiilinin bir şeyi bina etmek; Hz. İbrahim’in oğlu İsmail’le birlikteki ameliyesini konu edinen Bakara Sûresi’ndeki ayette geçen “يرفع” şeklindeki fiilin yine ayette zikredilen القواعد /temeller üzerine bir yükseltme olduğu hakikatine vâkıf olanlar, Hz. İbrahim’in Kabe’yi yapmadığı, tamir ettiği, Beytullah’ın inşasının da esasta 6 devreye ayrıldığını bilecek böylece iki peygamber arasında bin yıl olmasına bakarak Ebû Zerr’in rivayetini reddetmeyecek, hadiste geçen “kırk yıl” ifadesiyle Kabe ile Mescid-i Aksa’nın ilk olarak yapıldığı tarihlerin kastedildiğini anlayacaktı.
    - Eczacı Gibi...
    Batı’nın “demitoloji” eskisini pazarlayan Öztürk de, eğer Kur’an’a vâkıf olsaydı, Allah Teâlâ’nın cahillerden olmaması için Hz. Nuh’a vaaz ettiğini, “Allah size ne güzel vaaz ediyor” mealindeki ayeti ve mevzu ile alakalı diğer Kur’anî beyânları hatırlasaydı Allah’ın en büyük vaiz olduğunu görecek ve “vaaz” etmekten, istihzaî bir ameliye olarak bahsetmeyecek, bilakis ibret alamadığından dolayı kahrolacaktı.
    Eğer Öztürk, Kur’an-ı Kerîm’i mealler üzerinden değil de Kur’an’ın kendinden okusaydı (belki okuyor da belli etmiyor) “vaaz”ın ne demek olduğunu anlamaya biraz daha yaklaşacak, onunla istihza etmeyecek ,bilakis Rudolf Bultmann (v.1976) gibi Protestanları taklit etmekten, “vaaz etmeyi” daha önemli görecekti.
    “Hafız ya da bütüncül okuma” derken, bir hocanın rahlesinde sıra kitaplarını okumayan ve bu yüzden sattığı ilacın hangi hastalığa deva olduğunu bilmeyen eczacı gibi, Kur’an-ı Kerîm’den habersiz hafızları ya da meal muhafızlarını kasdetmediğimiz açıktır.
    - Ahlâkî Kriz...
    Öztürk, hafız olmadığından ya da Kur’an’ın bir ayetine mana verirken konuyla alakalı diğer ayetleri hatırlayacak bir hafıza ya da okuma disiplinine sahip olmadığından, Mekke müşrikleri ya da Josef’in ağzıyla Kur’an’daki kıssaların bir kısmına masal derken Allah’ın Kur’an’da kaç yerde kıssalardan “hak” yani yalan olmayan, gerçekte yaşanmış hâdiseler diye bahsettiğini hatırlamıyor ya da hatırlıyor fakat ciddiye almıyor. Kur’an’ın bir kısmına masal diyen kişi için her iki durum da geçerli olabilir. Burada garip olan şu ki Charlie Hebdo, Allah Rasûlü’ne hakaret ederken ayağa kalkan Müslümanların, bir ilâhîyat hocasının Allah’ın ayetlerine masal demesine “akademik özgürlük” diyerek sessiz kalıp ilmî cevaplar vermemesidir. Aslında bu durum Müslümanların ne kadar derin bir ahlâkî kriz yaşadıklarını göstermektedir.
    - “İndirilen Dinciler” Niçin Sessiz?..
    Konuşmasına “uydurma” diyen birisine öfkelenmek buna mukabil “hakikat” olduğu bizzat Allah Teâlâ tarafından beyân edilen Kur’an’daki kıssalara masal diyen adamlara müsamaha göstermek, beşer sözünü Allah Kelâmından daha âlî görmek anlamına gelir. Sünnet’e ittibâyı emreden ayet-i kerîmeler fehvasınca “Kur’an-ı Kerîm’i, Sünnet-i Seniyye’yi dikkate alarak anlamak gerektiği”ni söyleyen Müslümanları, “uydurulan dine” inanmakla itham edenlerin, ayetlere mitoloji diyen Öztürk’e sessiz kalmaları, amaçlarının “sahih din” terkibiyle İslâm'ı tahrif etmek olduğunu göstermesi açısından dikkati câliptir.
    - Hulâsa...
    Tahrif edildiği zahir olan bir kitabı esas alarak tek bir ayeti bile değişmeyen Kur’an’ı tashih etmeye kalkışmak, bir âlimi dinleyen cemaatin, “Bizim yanımızda tahrif edilen bir kitap var ya da hurafe anlatan bir hocamız mevcut, bu söyledikleriniz onların beyânına aykırı.” deyip onu reddetmesine benziyor. Bir âlimi hurafeyi esas alıp reddetmek nasıl akla ziyan bir ameliye ise, “Muharref kitaptaki bir mesele, niçin Kur’an’da yok?” diye sormak ve bu soru üzerinden Hz. İsa’nın beşikte konuşmasını sorgulamak da o derece yanlıştır. Tarihçilere ait eksik ve sığ verileri dikkate alıp Allah’ın ayetlerine “masal” demek de insanın sahip olduğu bütün kıymet vasıtalarına ihanettir.
    Felsefî metinlerini tercüme edenler, küllî mânâda bir tepkiye muhatap olmamak için kavramlar üzerinde oynama yapıp, kelimeleri muhtevasından daha ziyade karşı tarafın bakışına göre değerlendirmiş, bu yüzden “felsefe”yi, “hikmet” olarak tercüme etmişti. Öztürk de “Masal ve Kur’an” başlığına milletin büyük bir tepki vereceğini düşündüğünden, protestan teolog Rudolf Bultmann tarafından Yeni Ahit’i kurtarmak için kurgulanan mitolojiden arındırma ameliyesi “demitolojizasyon” kelimesini tercih etti ve yazısına “Demitolojizasyon ve Kur’an” başlığını koydu.
    Müslüman bir topluma hitap ettiğinden ya da bir takım şeyleri açıktan söyleyecek zamanın henüz gelmediğini düşündüğünden başlıkta “masal” kelimesini kullanmaya cesaret edemeyen Öztürk, yazının içerisinde hatta kitabın önemli bir bölümünde “Kur’an’da masal var” demekten çekinmiyor fakat bunu demitoloji gibi avamın vehle-i ûlada anlayamayacağı kelimelerle ya da, “bir gözün görmüyor” demeye cesaret edemediği adama, “bir gözünüz görüyor” diyen kişi gibi, “Kıssaların tümünü kurgusal-fiktif anlatı kapsamında mütalaa etmek yanlıştır” gibi bir ifadeyle bir kısmının uydurma olduğunu iddia ediyor. Bunu bazen sarahaten bazen de delaleten yapıyor. Yaşanmasına engel olamadıkları ayetleri, “Dinlemeyin bu Kur’an’ı” diyerek engellemeye çalışanlar nasıl izzet seli önünde çer çöp olduysa, O’na masal diyenler de aynı âkıbete uğradılar ve uğrayacaklardır.
    Ne gariptir ki fakültedeki birkaç saatlik dersi azalacak diye bildiri yayınlayanlar Allah’ın ayetlerinin bir kısmına masal diyen Öztürk’e karşı sağır, kör ve dilsiz kesildiler. Halbuki Öztürk bu haliyle hem ilâhîyatları zan altında bırakmakta, hem de, Kur’an-ı Kerîm’deki kıssalara Mekke müşrikleri gibi “önceki milletlerin masalları.” diyerek dışardan Kur’an’a saldıran Charlie Hebdo’dan daha tehlikeli adımlar atmakta, daha kalıcı tahribat yapmaktadır.
    Esasında bütün mesele iki noktada temerküz ediyor: Öztürk ya bir proje adamı olup oryantalizmden alınan memuriyeti gönüllü veya ödüllü olarak îfa ediyor, ya da bir hocanın rahlesinde sıra kitaplarını okumadığından yoldan uçuruma, bekadan fenaya savruluyor. En iyimser nazarla Öztürk’ün ikinci maddeye ait olduğunu düşünüyor ve zaman zaman sebbiyelerinde, “Ben de Arapça bilirim, nesebim muhterem bir hocaya dayanır, benden kuşkulanmayın” amacıyla kullandığı, “Ben Emin Saraç Hoca’dan okurken…” şeklindeki ifadesinin gereğini yapmasını; zaman zaman katıldığı bu yüzden nasipdâr olamadığı o derslere düzenli olarak katılıp, Hocamız’dan icazet almasını tavsiye ediyoruz. Böylece hem hatalarını düzeltir, hem Joseflere bağımlılıktan kurtulur, hem de -bize karşı konuşurken yaptığı gibi- yanına oturttuğu bir kadının huzurunda“reddiye” diye “sebbiye” de bulunmaz; "o kadının ya birisinin eşi, ya birisinin annesi olduğunu hatırlar, iffet yarası kapanmaz" der, müeddeb olmayı öğrenir, ahlâk fakülteleri olarak da vazife îfa eden ilâhîyatlarda gayri ahlâkî konuşmalar yapmaz.
    Kur’an’a “masal” isnadında bulunarak onu itibarsızlaştırmaya çalışmak, içinde bulunduğunuz zamanın en büyük münkerlerinden biridir. Allah’ın münkeri nehyetme görevi verdiği her Müslümanın -eğer imanı sorunlu değilse- bu zihniyetle mücadele etmesi zorunludur.
    Öztürk’e, birinde küresel eşkiyaya, diğerinde ise içerden İslâm’a yapılan hain saldırılara karşı koymak şeklinde iki cephemiz olduğunu hatırlatır; Kur’an-ı Kerîm’e saldırmaya devam ettiği müddetçe de “fikir menzilimiz”den çıkmayacağını bilmesini isteriz.
    (İhsan Şenocak, http://www.ihsansenocak.com)
  • "Sabrı Hz. Âsiye'den, sadakati Hz. Hatice'den, iffeti Hz. Meryem'den, samimiyeti Hz. Aişe'den, kararlılığı Hz. Fatıma'dan öğren!"
  • Hz.Meryem ,Sevdiği herkesi Allah'a vermiş bir kişiydi. Kelimesi göğe çekilmişti.
    Bu yüzden sustu... Dağlar gibi sustu...Çağlayan şelale gibi sustu... Hakikî sevginin sırrı,susabilme gücünde yatıyordu.
  • 194 syf.
    ·Beğendi·9/10
    ****spoiler içerir inceleme yazısı...
    Bizim toplumumuzda, ekmek yere düştüğünde veya yerde görüldüğünde genç yaşlı demeden herkes tarafından üç defa öpülüp başa konulduktan sonra ezilmeyeceği yükseklikte bir yere bırakılır. Ekmeğe saygı gösterilir, çünkü ekmek nimet olarak nitelendirilir. Ayrıca bunun sadece islam diniyle ilgili bir olgu olduğunu söylemek yanlış olur, çünkü ister Anadolu’da ister diğer toplumlarda olsun ekmek her zaman dini açıdan kutsal sayılmıştır.
    Peki, yere düşen ekmeği düştüğü yerden hızla ve telaşla alıp, üç defa öperek başına koyan o çocuklar nereye kayboldular?
    Güzeldi o çocuklar, insan o çocuklar hep var olsun istiyor. Evin en küçüğü olmanın getirdiği bazı gereklilikler vardır, bu gerekliliklerden bir tanesi de bakkaldan ekmeği genellikle senin alacak olmandır.Yerleşmiş bu görev bilinciyle bizim evde ne zaman bir kitap alınacak olsa,onu ben alırım.
    Roman, öykü gibi yazın türlerinden biraz uzaklaşmak için aldığım, okuyunca hayran kaldığım güzel bir araştırma kitabı Ekmeğimiz.
    Akdeniz’in kitabı ile kapımızı çalan, Öteki Venedik ile dostluğumuzu pekiştirip, Ekmeğimiz ile soframıza davet ettiğimiz Predrag Matvejeviç’in bu kitabını her elinize aldığınızda üç defa öpüp başınıza koyacaksınız ve başucu kitaplarınızın arasında yerini alacak.
    Ekmeğimiz kitabının Önsöz’ünde Enzo Bianchi şunları yazar: “Predrag ekmeğinin tek bir kırıntısını bile ziyan etmez. Ekmeğin tadına yalnız başına da, katık eşliğinde de varmasını bilir; kıymetinin bilincindedir, onu her bir lokmasında inanılmaz bir yemek, beslenmenin ve paylaşımın bizzat özü olarak yeniden keşfeder. Gerçektende, bir anda, onunla aynı sofrada yiyen, ekmeğini paylaşan sağlam dostlar oluveririz.” Ekmeğin böyle bir gücü olduğu kesindir. Paylaşılan bir lokma, sadece katığı değil dostluğu da simgeler.
    Matvejeviç, tarihin bütün katmanlarını baştan sona kalburdan geçirerek, insanın ekmekle olan ilişkisini derin bir araştırmayla, yedi bölümde okuyucusuna sunuyor: Ekmek ve beden ,Yollar,İnançlar,Yedi kabuk,Tohum,İmge ve Görüntüler,Gerekçeler ve Sonsöz. Yedinin uğuru kitapta ‘yedi kabuk’ bölümünde şu şekilde okuyucuya anlatılır:
    ‘’Yedi sayısı, çoğunlukla ‘kıtlık yılları’ ve ‘açlık yılları’yla ilişkilendirilmiştir; ama sadece bunlarla sınırlı kalmamaktadır .Vahiy kitabında yedi yıldızdan,yedi mühürden,yedi borazandan,Tanrı’nın öfkesiyle dolu yedi tastan söz edilir. Hz. Muhammed Kuran’da yedi yolu,yedi denizi,yedi kat gökleri,yedi geceyi,yedi yeşil buğday başağını hatırlatmaktadır.Pek çok dilde sürgün ekmeği ,çileli ekmek anlamına gelen yedi kabuklu ekmek deyişi çeşitli bağlamlarda kullanılmış, hatta deyim halini almıştır.’’

    İlk buğday başağının nerede ve ne zaman filizlendiği bilgisinin ebedi bir sır olarak kalacağını öğrenerek kitaba başlasak da diğer bilgiler ruhumuzda ki açlığı doyuracak niteliktedir.
    Ekmeğin kökeni; göçebelerin yerleşik düzene geçmesi,avcının çoban olması ve her ikisinin de çiftçiye dönüşmesiyle örtüşmektedir. Yazar ilk bölüme Pythagoras’un bir sözüyle başlar; “Evren ekmekle başlar”. Ekmeğin var olması, kadın erkek arasında iş bölümünün gerçekleşmesine neden olmuş, tarlalarla ilgilenmek erkeğin sorumluluğuna kalmıştır. Bir bakıma kadın ve erkek ‘alın teriyle’ hayatlarını kurmak zorunda kalmış; erkek,tohum ekmek ve ürünleri toplamak görevini üstlenmiş, kadın ise hamur yoğurup pişirmiştir. Bilimsel felsefenin ele aldığı sorunların ortaya çıktığı destanlardan olan Homeros’un İlyada eserinde, “kadınlar beyaz unu özenle yoğurur, hasat yapanlara yemek hazırlar.” yazar.
    Ekim ve hasat; zamanın mevsimlere, yılın aylara, haftalara ve günlere bölünmesini sağlamıştır. Ekmek ve hasat; senenin çeşitli dönemlerinde, az ya da çok yağmurlu, rüzgârlı ya da soğuk aylarda gerçekleşirdi. Ürünün olgunlaşması ve miktarı; Zodyak döngüsüyle, güneş, ay ve yıldızların konumuyla ilişkilendirilirdi. Çobanyıldızı günbatımının ardından belirir ve gün doğumuna doğru sönerdi.Buğday ekimi Başak burcunda, hasat ise Aslan burcunda yapılırdı.
    Mayaların ilk mayayı bulmadığı latifesini bilmekle beraber kitapta mayanın tesadüfen bulunuşuyla ilgili bir bilgi yer alıyor: “ Birisi unlanmış bir yere yanlışlıkla bir kupa bira döker.Bazıları bu hareketi,sakar bir kadına bazılarıysa sarhoş bir adama atfeder.’’ Ekmeğin hazırlanma sürecinde nelerin gerçekleştiğiyle ilgili olarak binlerce yıldır ekmek hazırlayanlar bile yeterince bir şey bilememiştir. Albümin ve hidrat oranına, nişasta hidrat ilişkisine,karbonhidrata ,buharlaşmayı sağlayan alkole,mayayla birlikte hamurun kabarmasını ve gözenekli olmasını sağlayan buhara,ekmeğin içinin neden açık renkli ve yumuşak olduğuna, tadı kokusu ve şekliyle ortaya çıkışına kısacası ekmeğin bedenine ilişkin pek bir şey bilinmez.Bu durum , günümüzde ekmek yapanlar içinde geçerlidir. Ekmeğin kalitesi buğdayın, tohumun türüne ve filizlenip yetiştiği toprağın verimliliğine bağlıdır. ‘’Kara’’ toprak en üstünü kabul edilir.
    Yazar, Ekmeğimiz adlı kitabında insanlık tarihini anlatıyor aslında. Ekmeğin tarihini anlatırken, geçmişten günümüze tarihi bir mozaik çıkarıyor okurun önüne; mitolojiden, astrolojiden, dünya tarihiden, antik dönem imparatorluklarından, destanlardan, neolitik dönemden ve sanat tarihinden pek çok parçayı harmanlıyor. Özellikle harika bir etimolojik çalışmayla ekmeğin birbirinden tamamen farklı birçok dildeki ortaklığını gösteriyor. Örneğin; Mısır’da uzun süre korunabilen, ekmek yapımında kullanılan mısır ununun adı olan ‘botet’ kelimesinin Babilcedeki ‘bututu’yla aynı olduğunu, ‘pita’ ve ‘pide’nin aynı kökten geldiğini öğreniyoruz.
    Matvejeviç sanat ve dillerde gizli simgesel kullanımları okurla buluşturan bir başyapıta imza atıyor bu çalışmasında. Hristiyanlık ağırlıklı olmak üzere,Yahudilik,İslamiyet, kadim dinler arasında ekmeğe verilen değerler aktarılıyor, ilk tarih kayıtları ve mitolojik anlatılarla.
    Ekmek bulamıyorsa pasta yemeleri söylenenlerin dünyada nasıl bir değişime sebep olduklarını öğreniyoruz Fransız tarihinden.
    ‘1788 senesi Fransız devrimi arifesi,tarım bakımından en sıkıntılı yıllardan biri olmuştur.Değirmenciler ve fırıncılar ekmek yapımında kullanılan malzemelerde hile yapmakla itham edilmiş,bol miktarda buğdayı kaçakçılık,ekmek üzerinden spekülasyon yapmak için saklamakla suçlanmıştır.Halk uyanmış ve isyan etmiştir,insanlar meydanlara çıkarak ‘’eşitlik ekmeğini’’ talep etmiştir.İsyancılar Bastille’i almışlardır.Kendilerine yardım etmekten aciz kral ve rivayete göre halkın ekmek bulamıyorsa neden pasta yemediğine şaşan kraliçeyi giyotinle idam etmişlerdir.’
    Bu olay Fransa halkına toplumsal bir slogan kazandırmıştır.’Ekmek,ekmek!’ Bu slogan; ekmek için yakaran ve onu edinmeye çalışan kişileri kandırmamış,hayal kırıklığına uğratmamış sefaleti alt edip adaleti yerine getirmeye çalışmış hem insani,hem sosyal hem de siyasi olan tek slogandır belki de.
    Geri kalan ise , hiç olmazsa günlük ekmeğin eksik olmadığı zamanlarda daha iyi ve katlanılır olan tarihtir.
    Balkan Savaşları esnasında vatanından ayrı yaşamak zorunda bırakılan, savaşın bütün kötülüğüne maruz kalan ve hayatının uzun yılları sürgün ve iltica arasında geçen Matvejeviç’in ekmekle olan deneyimi sadece savaş yıllarında ve esaret döneminde bir dilim ekmek yiyemediği için ölenlerin olduğu bir aileden gelmesi ya da ekmeğin tarihine ilişkin en yetkin metinleri elinden geçirmiş araştırmacı kimliği de değildir; özellikle , Shakespeare’ın II.Richard’ında Bolingbroke’un dediği gibi’’sürgünün acı ekmeğini’’ tatmış olmakla şekillenmiş duyarlılığı,Cennet’te Dante’ye bildirilen‘’Başkasının ekmeğinin ne denli tuzlu,başkasının merdiveninden çıkmanın ne denli zor olduğunu göreceksin’’ kehanetini şahsen yüreğinde yaşamış olmasıdır.

    Antropolog Claude Levi-Strauss, Hüzünlü Dönenceler adlı kitabında ‘’ Dünya var olmaya insansız başladı ve insansız da sona erebilir’’diye yazmıştır. ‘’İnsanlık ekmek yokken doğmuştur ve ekmeği kalmadığı için yok olabilir.’’ diye ekliyor Predrag Matvejeviç .
    Ekmeğimiz kitabının en ilginç kısımlarından birisi de ‘Gerekçeler ve Sonsöz’ başlıklı son bölümdür. Yazar biz okuyucuyu ekmeğin tarihsel yolculuğuna çıkarmanın yanısıra; bir yerden bir yere sürülen, öldürülen yazarların, askerlerin ve insanların ekmekle olan duygusal ve gerçek ilişkisini bu bölümde aktararak bir anlamda da tarihiyle / tarihle hesaplaşıyor.
    Ekmeğimiz kitabı fırından dumanıyla çıkan taze bir ekmek gibi… Bu yazı da sadece o ekmekten burnumuza gelen güzel bir kokudur. Ekmeğin lezzetli tadına bakmak siz okuyucuya kalıyor. 1941 yılında ekmek karnesi gerçeğiyle yüzleşmiş bir toplum olduğumuzu hatırlatarak Matvejevic’i okumanızı tavsiye ederim.
    Keyifli okumalar...
    Yazar: Predrag Matvejeviç
    Çeviren: Meryem Mine Çilingiroğlu
    Kapak Resmi: Pieter Bruegel-Ekin Biçenler
    Sayfa: 177 Fiyat :15 TL
    YKY'de 1. Baskı: Mart 2013






    Pieter Bruegel-Ekin Biçenler