• y i n e d e h a z ı r d e ğ i l s i n.
    y ü r e ğ i n i b o ğ a n ı h a l a
    k a b u l e d e m e d i n.
  • G i d i ş v e b i t i ş.
    A c ı t m a y a n ı y o k.
  • 216 syf.
    ·4 günde·Beğendi·6/10
    The story is about the author, Ravi who meets a girl in an internet dating website and falls in love with her. That's it. The rest of the story goes very slow - paced. It's all about Kushi and Ravi. There's nothing else to lean on when those two characters get boring which (believe me) they did. The story would have been better if there were many events happening simultaneously or if the author didn't concentrate only about his love life.

    The author wasn't very descriptive; for example he stated that "the food was tasty". He never mentioned what food he was referring to. He could have substituted the word 'tasty' to some other more descriptive word; for example scrumptious. Or at least he could have mentioned what he was eating. And that particular phrase remained with me long enough for me to write it in this review. It was a long time ago since I read this book and I'm surprised that the first phrase that came to my mind was "the food was tasty".
  • 1. Bölüm
    Battal Gâzi Destanı, Allah’a hamd ve senadan sonra Hz. Muhammed dönemindeki Battal Gâzi’nin gelişini haber veren olayla başlar. Rivayete göre, birgün Cebrail, Hz. Muhammed'e gelerek, kendisinden 2 yüzyıl sonra bir yiğidin geleceğinden ve Rum diyarını fethedeceğinden bahseder. Hz. Muhammed, bu haberi sahabelerine anlatır.

    Hz. Muhammed, Battal Gâzi’ye verilmek üzere ağzının barını ve mektubunu sahabelerinden Adülvehhâb’a emanet eder. Destanda bu kısımdan sonra başta 4 halife dönemi olmak üzere İslam tarihinin önemli olayları kısaca özetlenir. Bu arada Battal Gâzi’nin soyu Hz. Muhammed soyuna dayandırılır ve silsilesi ortaya konulur.




    Aradan 2 yüzyıl geçer. Hikâye M.S. 8. yüzyıllardaki Malatya’da başlar. Daha Battal Gâzi doğmamıştır. Dönemin Malatya emiri Numan’dır. Ömer adlı bir oğlu olur. Bu sıralarda Battal Gâzi’nin babası Hüseyin Gâzi, dağlarda avlanmaktadır.

    Şam dağlarında avlanırken bir geyiğin peşine takılır. Geyik Hüseyin Gâzi’yi bir mağaraya götürür ve gözden kaybolur. Mağarada Cafer’e yani Battal Gâzi’ye verilmek üzere Allah tarafından yerleştirilen çok iyi bir at, süngü, Hz. Âdem'in iki bölük saçı, Hz. Davut'un zırhı, Hz. İshak'ın zırhlı örtüsü, Hz. Hamza’nın bütün silahları vardır. Atın ismi Aşkar’dır ve bu isim de Allah tarafından verilmiştir.

    İlk önce Hüseyin Gâzi ata sahip olmak istemiş ancak gaipten gelen sesi duyana kadar Aşkar, Hüseyin Gâzi’ye teslim olmamıştır. Hüseyin Gâzi, bu atın ve silahların kendisi için değil, Cafer için saklandığını anlar ve emanetleri alıp geri döner.

    Yolda bir yerde uyuyup rüyasında Cafer’in kendi oğlu olacağı ve Rum diyarını fethedeceği müjdelenir. Bir süre sonra Emir Numan ölür ve yerine oğlu Ömer, Malatya emiri olur. Yine bu sırada hizmetçisi Tavabil Rumi, Hüseyin Gâzi’ye oğlu olduğunu müjdeler. Emir Ömer, çocuğun talihine bakar ve talihinin çok iyi olduğunu görür, çocuğun ismini Cafer koyar. Cafer yavaş yavaş büyür, ancak diğer çocuklardan farklıdır. Güzel ve babayiğittir.

    Hüseyin Gâzi avlanmaya meraklıdır. Birgün yine avlanmak için Mamuriyye tarafına gider ve o sıralar şehrin başında Rum kayserinin eşinin kardeşi Mihriyayil vardır. Mihriyayil, Hüseyin Gâzi’yi yakalar ve şehit eder. Birgün yarenler Abdüsselam, Ali bin Haşim, Yahya bin Mansur, Emir Ömer ve Abdülvehhâb otururlarken Hüseyin Gâzi’nin kızıl kana bulanmış atını görürler. Müminlerin habercisi Yahya bin Münzir, Hüseyin Gâzi’nin şehit edildiğini haber verir. Müminler ve dönemin halifesi Tavamık bin Mad yasa boğulurlar.

    Malatya’da Hüseyin Gâzi’nin yerine, Cafer küçük olduğu için başkomutan olarak Abdüsselam’ı dikerler. Bu olay üstünden 10 yıl geçer. Cafer, 13 yaşına basmıştır. Güçlü bir delikanlı olur. 4 kutsal kitabı okumuş, tefsir ve hadis ilimlerini öğrenmiştir. Şehrin vaizi olur. Ayrıca Gazan adlı silahşordan, silah ve savaş ilmini öğrenir. Birgün gezi sırasında arkadaşları Cafer’in ilimde ve silahşorlukta ne kadar üstün olduğunu görünce babasının mansıbını talep etmesini teklif ederler. O kadar ısrar ederler ki Cafer’in gönlü bunu istemeye başlar. Durumu Emir Ömer’e açar. Abdüsselam, babasının kanını yerde koymaması şartıyla ancak babasının mansıbını alabileceğini söyler.

    Cafer, o gece babasının kanını almak için Mihriyayil’i aramaya gider. Yolda ruhban gibi görünen Şemmas’la tanışır ve bir süre onun yanında kalır. Daha sonra intikamını almak üzere yola koyulur. Yolda Mihriyayil’in kardeşi Şamseb’le karşılaşır ve onu öldürür. Daha sonra Mihriyayil’i ve ün yapmış 14 beyi öldürür. Oradaki Eflahun adlı köle Müslüman olur. Öldürülen beylerin kellelerini alıp Malatya’ya döner. Malatya’da Cafer, babasının kanını aldığını ispatlar ve babasının mansıbını alır.

    Bu haberi alan Kayser, oğlu Şemun’u İbriyanus ve Kibriyanus adlı pehlivanlarla ve 40.000 askerle Malatya üzerine gönderir. Malatya beyleri Cafer’e bu belayı başlarına açtığı için kızarlar. Cafer, o gece kale kapıcısı İbrahim’e zorla kapıyı açtırarak savaşmak üzere tek başına gider. Bu aynı zamanda Cafer’in ilk savaşıdır. Şemun’un ordusuna karşı gelir ve yüce pehlivanlardan çoğunu öldürür.

    Bu sırada Malatya beyleri yanlış yaptıklarını anlarlar ve orduyu toplayıp Cafer’e yardıma giderler. Müslüman Türk ordusu burada büyük bir zafer kazanır. Savaşa gelen kayserin oğullarından Rebi tutsak edilir ve Müslüman olur.

    Savaşın ardından Hıristiyan kılığındaki Şemmas Pir, gerçek kimliğini ortaya koyar ve asıl isminin Abdülvehhâb olduğunu söyler. Hz. Muhammed zamanında olan olayı anlatır ve Hz. Muhammed’in mektubunu Malatya ulularına gösterir. Yine Abdülvehhâb’a emanet edilen Hz. Muhammed’in ağzının barını Cafer’in ağzına koyar. Cafer bunu yer yemez bütün ilimleri ve 72 türlü dili öğrenir. Savaştan elde edilen ganimetten Halifeye de gönderilir.




    Hikâyenin 2. bölümünde, ünlü Bizans pehlivanı Ahmer’in Cafer tarafından Müslüman edilmesi anlatılır. Daha önceki bölümde büyük bozguna uğrayan kayserin ordusu, geri döner. Kayser bunun üzerine daha büyük ordu toplayarak oğlu Şemun’u, Şemmas ve en önemli pehlivanı Ahmer’le birlikte Malatya üzerine gönderir.

    Malatya Gâzileri haberi alınca onlarda bir ordu toplarlar. Fakat Müslüman ordusu, sayıca kayserin askerinden çok azdır. Bu yüzden de bir dağın eteğine ordugâh kurup çevresini hendekle kazarlar. Aslında bu yer bundan sonraki savaşların olacağı ana mekânlardan biridir. Savaşta hendekten dışarı çıkıp içeri girilebilecek bir savunma hattı oluşturulmuş olur.




    Savaş sırasında ilk olarak taraflar arasında teke tek mücadeleler yapılır. -Battal Gâzi Destanı’nda bu sahnelerin ayrı bir önemi vardır.- Bu sırada sinirler iyice gerilir ve savaş stratejileri belirlenir. Her 2 taraf birbirini tanır. Bu cenkleşmelerde Caferle Ahmer karşı karşıya gelirler ve Cafer, Ahmer’i yener.

    Gün akşam olur ve herkes tarafına çekilir. Cafer, Ahmer’i takip eder ve onu konağında bulur. İkisi güreş tutarlar ve kim yenerse, yenilen onun dinine girecektir. Cafer, Ahmer’i yener ve Ahmer Müslüman olup Ahmed-iTarran ismini alır. Ahmed-i Tarran ise Cafer’e Battal Gâzi ismini verir.

    Hikâyede bundan sonra Cafer, Battal Gâzi olarak anılırken, Ahmer de Ahmed-i Tarran olarak anılır. Birgün sonra Ahmed-iTarran savaş meydanında Seyyid Battal ile tekrar karşılıklı cenge girer. Tekrar yenilince artık tam olarak Müslüman olup, kayserin ordusuna karşı savaşmaya başlar. Tabi kayserin ordusu sayıca çok fazladır ve bir ara Müslüman ordusu bunalır. Bu sıra Cafer’in duasıyla birlikte Allah tarafından bir fırtına çıkar ve kâfir askerinin üstüne tozu toprağı götürür. Böylece kâfir askeri bozguna uğrar. Hemen fetihname yazılıp Şam’daki halifeye ganimetlerle birlikte gönderilir.

    3. hikâyedeyse kayserin 4 oğlunun 500.000 askerle Malatya üzerine gelmeleri ve tekrar Battal Gâzi tarafından bozguna uğratılmaları anlatılır. Aradan kış geçer. Bahar geldiğinde Battal Gâzi birgün geziye çıkar. Gezi sırasında bir konakta çok güzel bir kız görür ve âşık olur. Kız Battal Gâzi’nin amcası Hasan’ın kızıdır. Fakat Battal Gâzi bir türlü kızı isteyemez. Bunun üzerine 40 gün geçer.




    Bir gece Emir Ömer, rüyasında Hz. Muhammed’i görür. Rüyasında, Hz. Muhammed, Hasan’ın kızını Battal Gâzi’ye verir ve Emir Ömer’den kızı istemesini söyler. Emir Ömer, Hasan’dan kızı ister ve Battal Gâzi böylece Zeynep Banuyla evlenir.

    Bu arada Mamuriyye beyi Mihran kayserden asker talep eder. Kayser, 4 oğluyla birlikte 500.000 askeri Malatya üzerine gönderir. Malatya Gâzileri, ancak 20.000 asker toplayabilirler. Tekrar önceki savaştaki dağın eteğine gelip kuyular kazarlar. Bu arada savaş meydanına Battal Gâzi’nin eşi Zeynep Banu da gelir. 2 taraf da savaş meydanına yerleşir. 300 kişilik ilk grubu Seyyid ve 10 silah arkadaşı tek başlarına bozguna uğratırlar. Daha sonra kâfir askeri dağı kuşatır ama Müslüman askerler buna da fırsat vermezler.

    Sonraki günler teke tek vuruşmalarda Seyyid Battal Gâzi ve silah arkadaşları başta İstanbul’un beyi Tekfur olmak üzere birçok kâfir beyini öldürürler. En son bu durumu gören kayserin oğlu Şemmas, dayanamaz ve meydanda Battal Gâzi’ye karşı yürür. Battal Gâzi, bunu bağlayıp esir eder. Bu durum karşısında bütün kâfir askeri hamle kılar. 2 ordu birbirine karışır ve kâfir askeri bozguna uğrar.




    Bu arada çadırda bağlı olan Şemmas ellerini çözüp kaçmayı başarır. Battal, onu aramaya gider ve tekrar yakalayıp getirir. Şemmas tekrar kaçmayı başarır ve Battal’ı öldürmek üzere geldiği çadırda, Zeynep Banu’yu bulup kaçırır. Seyyid, durumu anlayınca tekrar Şemmas’ın peşine düşer ve İstanbul’a kadar gider.

    Kayser, Zeynep Banu’yu küçük kızı Mehpeyruz’un yanına koyar. Mehpeyruz, 40 gündür Hz. Muhammed’i rüyasında görmektedir. Seyyid gelip Zeynep Banu’yu ve Mehpeyruz’u bulur, beraber gizlice kaçarlar. Bu arada Battal Gâzi, Mehpeyruz ile de evlenir. Kayser durumu haber alınca oğullarını Battal Gâzi’nin ardınca gönderir. Yolda karşılaşırlar. Mehpeyruz, ağabeyleri Şemmas ve Konstantin’i yaralar. İkiz kardeşi Ramini’yiyse Müslüman yapar. Battal Gâzi, Ramini, Zeynep Banu ve Mehpeyruz, gelen orduyu bozguna uğratırlar. Malatya’ya gelirler. Yine bir fetihname yazdırılıp Halife’ye gönderilir.

    4. bölümde Abdüsselam’ın Rum’a gidip esir olması ve Battal Gâzi tarafından kurtarılması anlatılır. Hikâyenin başından bu yana Abdüsselam, Battal Gâzi’nin başarılarını çekemez ve onu kıskanır. Başkomutanlığı elinden aldığı için Battal Gâzi’yi hiç sevmez.

    Battal Gâzi’nin bu başarılarından sonra kıskançlığından sinirle çıkar gider. Tarsus’a varır. Tarsus beyi Muhammed ibn-i Hüseyin, Abdüsselam’ın arkadaşıdır. Abdüsselam, derdini orada açıp Seyyid’den dert yanınca, mecliste bulunan Nasr-ı Hubbab, Battal Gâzi’nin hüner gösterdiğini, bu durum karşısında kendisinin de hüner gösterip mansıbı tekrar geri alabileceğini söyler. Ne yapacağı konusunda da, şunları sıralar:

    Harcan’daki kayserin kızını getirmesini, ya da İstanbul’da Serabil Keşişi öldürmesini ya da ab-ı mabudiyyeyi dökmesini ya da İsa Mesih’dan bu yana yanan kandili söndürmesini ya da kızıl altından putu getirmesini söyler. Böylece bunlarla halifeden tekrar eski mansıbını talep edebileceğini belirtir.

    Abdüsselam, bu öneriler doğrultusunda elbiselerini değiştirip Rum’a gider. Fakat kayser bunun geldiğini haber alır ve yakalattırır. Buna bir ham gön giydirirler ve güneşin altına asarlar. Deri kurudukça büzülür ve Abdüsselam’ı dayanılmaz acılar içinde yavaş yavaş öldürmeye başlar. O zaman İstanbul’da yaşayan Müslümanlardan Müheng-i Hindi durumu Battal Gâzi’ye bildirir.

    Battal, Müheng-i Hindi’nin yardımıyla Abdüsselam’ı kurtarmaya gider. Kendini bir keşiş kılığına sokar ve İstanbul’un en yüce ruhbanı Meftul’un yanına varır. Meftul’u Kudüs’teki yeğeninin kendisi olduğuna inandırır. Bütün ruhbanlar Battal Gâzi’nin vaazları karşısında hayran kalırlar. Hatta Battal Gâzi, Ayasofya’da kayser dâhil bütün Bizans ulularına vaaz ve nasihat eder. Gece Abdüsselam’ı Müheng ile kurtarmaya gider ve onu oradan kurtarır. Müheng’in evine gelerek Abdüsselam’ı orada tedavi etmeye başlar. Gündüz ruhban kılığında İstanbul’da faaliyetlerine devam eder.

    Abdüsselam, iyice iyileştikten sonra bir gece keşişlerin ulusu Serabil’in yanına gelir ve Serabil ile birlikte 400 yüce keşişi öldürür. İsa Mesih’dan bu yana yandığı söylenen kandili bozar. Ab-ı mabudiyyeyi döker. Kızıl altından putu alır. O gece Battal Gâzi, Müheng’in evinden Abdüsselam’ı alıp Malatya yoluna düşer. Yolda giderken bir yerde yol ikiye ayrılır. Abdüsselam’ın gözleri dolar. Orada Serabil denen bir beyin Nevruz Banu adında bir kızı vardır ve ona âşıktır. Battal Gâzi, Abdüsselam’ı orada bırakıp kaleye gider ve keşiş kılığında içeri girer.

    Battal Gâzi, şehrin başında bulunan Tefanuş’u öldürüp Nevruz Banu’yu kaçırır. Fakat Tefanuş’un oğlu Mihriyanus 12.000 askerle Battal Gâzi’nin arkasına düşer. Battal Gâzi, Mihriyanus’u öldürünce ordusu da bozulur. Abdüsselam, Battal’ın bu iyilikleri karşısında çok müteşekkir kalır ve Battal’a karşı olan bütün kini gider. Malatya’ya gelirler ve Nevruz Banu Müslüman olup Abdüsselam ile evlenir.

    5. hikâyede Battal Gâzi’nin babasının katillerinden Mihran’ı öldürmesi anlatılır. Birgün Tarsus uluları otururken Nasr-ı Hubbab, Battal Gâzi’yi över. Meclisteki Medhor, Battal Gâzi’nin daha babasının kanını almadığını, Mihriyayil’in kardeşi Mihran’ı öldürmediğini belirtir. Bunun üzerine Muhammed ibn-i Fellah, Battal Gâzi’nin intikamını almak üzere Mihran’ı öldürmek için yola koyulur. Muhammed, yolda bir manastırın önünden geçer. Manastırdaki Mihriyayil’in kızı rüyasında Hz. Muhammed’i görmüş ve onu Muhammed ibn-i Fellah’a vermiştir. Bu arada Battal Gâzi, durumdan haberdar olur ve
    Muhammed’in peşinden yola çıkar.

    Muhammed, Mihran’ı 40 silahlı kölesiyle bulur. Muhammed, 40 köleyi de öldürür ancak yorulmuştur ve Mihran bunu öldürmek üzereyken BattalGâzi yetişir, Muhammed’i kurtarıp Mihran’ı öldürür. Manastırda 40 Müslüman esirdir. Onları çıkarıp manastırdaki 40 güzel kızla evlendirirler. Buradan Tarsus’a gelirler. Fakat Tarsus yakınlarında Sinbat adlı bir kâfir kale kurmuş ve yolları kesmiştir. BattalGâzi), Malatya’ya mektup yazarak yardım ister. Ahmet Tarran, Abdülvehhâb, Tavabil, Nasr-ı Hubbab ve 300 pehlivan yardıma gelirler. Tarsus beyi de 300 kişiyle destek olur. Sinbat’ın ordusunu kırarlar ve Sinbat kaleye sığınır.

    Battal Gâzi kalenin su yolunu kullanarak kalenin içine girer. Sinbat’ı ve 40 kişiyi öldürüp kale kapısını açar. Müslüman askerler, içeri girip kaleyi fethederler. Birgün yine bir yaşlı adam ağlayarak Battal Gâzi’ye gelir. Muhammed ve Said adlı oğullarının kayıp olduğunu söyler. Seyyid bunun üzerine Aşkar’a binip Rum’a yönelir. Yolda bir kaleye gelir. Oradaki bir manastırda şenlik vardır ve şenliğe Şemun da gelecektir. Esir edilen Müslümanlar işkenceyle öldürüleceklerdir.

    Battal Gâzi hemen manastıra yönelir. Manastırın önünde Şemun ve Gazban çadır kurmuşlardır. Seyyid gizlice manastıra girip Müslüman esirleri kurtarır. Gazban’ı öldürür ve Şemun’a oğlunun ava gittiğini söyler. Şemun da ava gider. Hapisten kurtulan 70 Müslüman, Şemun’u yakalayıp parça parça ederler. Şemun ve Gazban’ın öldüğünü gören asker bozulur ve kaçar. Battal Gâzi, Muhammed ve Said’i alarak Malatya’ya gelir. İhtiyar, oğullarını görüp mutlu olur. Bütün olanlar halifeye mektupla bildirilir.

    6. hikâyede kayserin vezirinin, kızı Beyza’yı Battal Gâzi’yi öldürmek üzere göndermesi anlatılır. Battal’ın oğullarını öldürdüğünü haber alan kayser çok üzülür. Bunun üzerine kayserin veziri Akratis, Beyza adlı kızını Battal Gâzi’yi öldürmek üzere Malatya’ya gönderebileceğini söyler. Kayser bu işi başarırsa Beyza’yı oğluna alacağını söyler. Bunun üzerine Yahudi tüccar Yemliha’yla Beyza’yı bir sürü hediyeyle Battal Gâzi’ye gönderirler.

    Battal Gâzi, Beyza’dan hoşlanır. Beyza bunu fırsat bilerek bir gece Battal Gâzi’yi öldürmeye çalışır; fakat Battal engel olur. Beyza hemen Müslüman olup aman diler. Yahudi Yemliha İstanbul’a kaçar.

    Diğer taraftan birgün Battal Gâzi, dostlarıyla otururken Abdurrahman adlı kişi içeri girer. Aliyun adlı kâfirin İstanbul’da deniz kenarına ev yaptırdığını ve eline geçen Müslüman'ı öldürüp bahçesindeki ağaçlara kellelerini astırdığını söyler. Battal Gâzi, Şemmas Pir’in yanına uğradıktan sonra bu deniz kenarındaki köşke gelir. Orada Muhammed bin Fellah ile karşılaşır. Bu arada Aliyun’un babası Dehyan çıkagelir. Battal Gâzi, Dehyan’ı ve sonra Aliyun’u öldürüp başlarını ağaca asar. Bu arada Tarsus beyleri yardıma gelirler. 20.000 kâfir askerini kırarlar.

    Muhammed bin Fellah ve Battal Gâzi, Malatya yoluna düşerler. Yoldayken Muhammed, Mihriyayil’in kızının öldüğünü ve burada bir kıza âşık olduğunu belirtir. Battal Gâzi, bu kızın Yahya ibn-i Efşan adlı Müslüman'ın kızı olduğunu anlar ve Muhammed’i kızla evlendirerek orada bırakır. Kayser, Aliyun ve Dehyan’ın ölümünü haber alınca korkusundan Battal Gâzi’ye mektup yazar. 2 şehrin anahtarını ona gönderir ve haraca razı olur.

    Battal Gâzi Malatya’da dostlarıyla otururken içeri Kasım ve Mansur adlı 2 genç girer. Mallarını amcalarının gasp ettiğini ve kendilerine geri vermeye razı olmadığını söylerler. Battal Gâzi, İskenderun kadısına mektup yazarak durumu düzeltmesini söyler. İskenderun kadısı gerekeni yapar ve gençlere mallarını verir. Bir 2 gün sonra bu 2 genç, bir kavgaya karışırlar ve adam öldürmeye teşebbüsten hapse girerler. Bunlar hapisten kaçarlar ve Kaymuna şehrine gelirler. Şehrin beyi Kantur, bunları zindana atar. Kasım ve Mansur’u Kantur’un kızı Hıristiyan yapar ve Kantur, bunlara önemli mevkiler
    verir.

    Birgün Kantur, Battal Gâzi’den çok şikâyet eder. Kasım ve Mansur, Battal Gâzi’yi getirebileceklerini söylerler ve bu söz üzerine Malatya’ya gelirler. Battal Gâzi’ye kadının malları kendilerine vermediğini söylerler. Battal Gâzi hazırlanıp yola koyulur. Yolda bir yerde uyurken bu 2 kardeş Battal Gâzi’yi öldürmek isterler ancak kıyamazlar ve Kantur’a haber verirler. Kantur gelip Battal Gâzi’yi yakalar, zindana atıp kaysere mektupla durumu bildirir. Bu sırada Kaytur Hz. Muhammed’i rüyasında görür ve bütün beyleriyle birlikte Müslüman olur. Durum bizzat Kaytur tarafından halifeye bildirilir. Bundan sonra Kaytur Çuy-ı Ferakıb çayının kenarında Abad Kalesi’ni yapar.

    7. hikâyede Battal’ın Mağrib’e gidip Firdevs’i öldürmesi anlatılır. Birgün Seyyid evde yemek yerken lokmalar elinden düşer. Battal Gâzi bunun bir şeye işaret olduğunu anlar. Çok geçmeden içeri Tavabil adlı bir Yahudi girer. Samiyye şehrinden geldiğini ve oranın Firdevs isimli bir pâdişâhı olduğunu söyler. Firdevs’in kızına âşık olduğunu belirtir. Ayrıca Samiyye kalesinde 70 Müslüman'ın esir olduğunu ve Hz. Muhammed sülâlesinden insanların, Hz. Ömer ve Ebû Bekir soyundan kişilerin esir yattığını anlatır. Oradaki bir yaşlı kişinin kendisine mektup verdiğini ve mektubu Battal Gâzi’ye iletirsen istediği kızı alabileceğini söylediğini anlatır. Eğer sevdiği kızı alırsa kendi de Müslüman olacağını belirtir.

    Battal Gâzi, Yahudi Tavabil ile Batı'ya doğru yola koyulur. Deniz kenarına geldiğinde Aşkar’ı bir aslana emanet eder ve gemiye binerler. Bir adaya gelirler ve orada Firdevs’in Battal Gâzi’yi öldürmek üzere gönderdiği Sincar adlı pehlivanla karşılaşırlar. Battal Gâzi onu öldürür ve Sincar’ın kılığına girip Samiyye’ye gelirler. Firdevs’e Sincar’ın Battal Gâzi’nin kellesiyle geldiği haberi ulaşır. Firdevs büyük bir törenle Sincar zannettiği Battal Gâzi’yi karşılar. Battal Gâzi, Firdevs’in davetlisi olarak saraya gider ve orada Firdevs’i öldürür. Zindandaki Müslümanları çıkarıp onları silahla donatır. Firdevs’in ünlü 10 beyini de öldürür.

    Haber duyulunca şehir birbirine karışır, ufak bir mücadeleden sonra bütün halk Müslüman olur. Battal Gâzi, peygamberin soyundan olan Asım’ı kuyudan çıkarır. Ebû Bekir soyundan Avf’ı ve Ömer soyundan Ebû Tahir’i de kurtarır. Bu arada Firdevs’in öldüğünü haber alan Calut isimli oğlu ve Harut adlı damadı ordu toplayıp kale kapısına dayanırlar. Battal Gâzi, gece kâfir ordusunu birbirine kırdırır. Sabah yabancı kimsenin olmadığını gören Calut sinirlenir ve Battal Gâzi’yi meydana davet eder. Battal Gâzi meydana iner ve Calut’u öldürür. Bu sefer Harut hamle kılar. Bir 2 hamle ardından Battal Gâzi, kaçar gibi görünerek at sürer ve Harut Battal Gâzi’nin ardınca gider. Battal Gâzi, bunu ıssız bir yerde öldürür ve Harut’un kılığına girer. Geri Harut’un çadırına gelir.

    Çadırdayken Harut’un kardeşi Talut’u çağırır ve onu da çadırda öldürür. Gece kaleye gider ve sabah kâfir askeri durumu öğrenince kaçışmaya başlarlar. Bu sırada Hz. Hızır, bunların önünü kesip Battal’ın dinine neden girmediklerini sorar. Kâfirler, İsa Mesih'in ölüyü dirilttiğini, eğer Battal Gâzi de ölüyü diriltirse Müslüman olacaklarını söylerler ve durumu Battal Gâzi’ye de anlatırlar. Battal Gâzi hemen savaşa son verir ve 40 gün mühlet ister. Asım, Battal Gâzi’ye ölüyü diriltme duasını Hızır İlyas makamında 40 gün oruç tutarak öğrenebileceğini söyler.



    Battal Gâzi Hızır İlyas makamına gider ve 40 gün oruç tutup ibadet ettikten sonra İlyas peygamberden ölüyü diriltme duasını öğrenir. Tekrar Samiyye’ye gelir ve şehrin uluları ve halkı huzurunda Firdevs’in öldürdüğü bir kız ve oğlanı diriltir. Dirilen 2 ölü de Müslümanlığa ikrar getirirler. Bütün şehir halkı Müslüman olur. Battal Gâzi Ebû Bekir oğlanlarından Abdüllokmın’ı oraya halife diker ve Firdevs’in kızını Yahudi tacire verir. Yahudi tacir hemen Müslüman olur. Battal Gâzi, Asımyle Malatya yolunu tutar. Geri denizden gelirler ve karaya çıkınca Battal Gâzi bir nara haykırır. Arslan Aşkar’ı ve yanında 700 at daha getirir.

    Hikâyenin devamında Bahtiyar adlı kâfirin hikâyesine geçilir. Battal Gâzi Malatya yoluna devam ederken yolda bir kaleye rast gelir. Kalenin Müslümanlara çok eziyet eden acımasız Bahtiyar adlı pâdişâhı vardır. Battal Gâzi kaleye bir çoban kılığında girer ve Bahtiyar’ı öldürür. 700 Müslüman'ın da hücumuyla kale ele geçirilir. Battal
    Gâzi kaleyi yıkıp harap eder ve içindekileri Müslüman yapar. Bu arada Battal Gâzi’nin Batı’ya gittiğini haber alan Kayser bunu fırsat bilip hemen Şahseb adlı meşhur pehlivanı, Sercayil ile 100.000 askerle Malatya üzerine gönderir. Malatya Gâzileri, durumu haber alınca tekrar Malatya dışındaki Feth-i Cebel isimli dağın eteğine gelip kuyular eşerler ve kuyuların arkasına sığınırlar. Fakat savaş başlayınca Müslümanlar çok bunalırlar.

    Ahmed Tarran, Abdülvehhâb, Cude Gâzi gibi 14 seçme pehlivanı esir ederler. Emir Ömer, halifeye hemen mektup gönderir. Eba Müslim’in torunlarından Ali bin Mızrab 12.000 Harezmli yiğitle yetişir. Fakat savaşta Ali de çok ağır yaralanır ve bacağı kopar. Kâfir askeri tam Malatya’ya girecekken Battal Gâzi yolda yetişir. Ölüyü diriltme duasıyla Ali’nin kopan bacağını iyileştirir. Battal Gâzi’nin gelişiyle savaş Müslümanların lehine gelişir. Battal Gâzi Şahseb’i öldürür ve kâfir askeri bozulur. Savaş ganimetinden beşte bir çıkarıp Asım, Tahir ve Avk ile halifeye gönderirler. Daha sonra bu 3 kişi Kâbe’ye geçip oraya yerleşirler.

    8. hikâyede Battal’ın Battal Gâzi’nin Rum’da esir olup kurtulması anlatılır. Ordunun bozulduğu ve Şahseb’in öldüğü haberini alan kayser korkar. Mücayil adlı vezir bütün yolların bağlanmasını ve Battal Gâzi’nin böylece yakalanabileceğini söyler. Bu durumu haber alan Battal hemen yola koyulur. Battal’ın arkasından Musa, Cude Gâzi, Ahmed Tarran, Abdülvehhâb, Nasr-ı Hubbab, Eflahun, Abdüsselam, Muhammed, Nezir, Ali bin Haşim, Yahya, Kasım ve Mansur gelirler. Battal Gâzi bunların gelişine memnun olmaz ve kendisinin tek başına daha iyi mücadele edeceğini söyler. Arkadaşları Rabianin kendilerini buraya getirdiğini söylerler.

    Daha sonra aynı şekilde Tavabil de çıkagelir. Battal Gâzi arkadaşlarını alır yola koyulur. Bakar ki bütün yollar tutulmuş. Oradan Mıştıran kalesine gelirler. Kalenin pâdişâhı kâfir Kelb bin Sabbah’tır. Battal Gâzi savaştan önce bir göle gusül almaya girer. Aşkar’ı ve elbiselerini gölün kıyısına bırakır. Bu arada Kelb’in baş komutanı oraya gelir. Battal’ı Battal Gâzi’yiöldürmek isterler ancak Battal Gâzi kurtulur. Battal Gâzi’nin atını elbiselerini alıp ve arkadaşlarını esir edip kaleye giderler. Battal Gâzi, suda sabaha kadar yüzer. Bir manastırın önünde sudan çıkıp, manastırda karnını doyurur ve oradaki bir mağaraya sığınır. Daha sonra manastıra Kelb’in oğlu ve Şemun, Battal’ı Gâzi’yi aramak üzere gelir. Battal, askerleri öldürüp Kelb’in oğlunu Müslüman yapar ve manastırdaki Hayz rahiple birlikte bütün rahipleri öldürür. Daha sonra Mıştıran’a yönelirler.

    Mıştıran’a gelince Kelb’in oğlu babasına olanları anlatır. Fakat Battal Gâzi kendisini rahip kılığına sokar ve öyle vaazlar eder ki, kimse Kelb’in oğluna inanmaz. Battal’ı şehrin manastırına alırlar. Bu arada Kelb, oğlunun ısrarına dayanamayarak, durumu kontrol etmeleri için manastıra adamlar gönderir. Adamlar Hayz rahibin ve öbür keşişlerin öldürüldüğünü anlatınca Battal Gâzi’yi şehrin içinde yakalarlar. Kayser’e mektup yazarlar. Fakat gece Kelb rüyasında Hz. Muhammed’i görür ve bütün şehriyle beraber Müslüman olur. Kelb ismini Abuzer olarak değiştirir.

    Kayser Battal Gâzi’nin esir olduğu haberini alınca Kilbad’ı 100.000 askerle Malatya üzerine gönderir. Battal durumu haber alıp Kilbad’a 2 gün içinde yetişir. Bir gece Kilbad’ın çadırına gizlice girer fakat Kilbad’ın çok genç olduğunu görünce belki Müslüman olur diye dokunmaz. Yanına bir mektup bırakıp gider. Fakat Kilbad Müslüman olmaz ve savaş başlar. Tam kâfir askeri bozulacakken 100.000 kâfir askeri Süheyl bin Sinbat, Tefanuş komutasında gelirler. Müslüman askeri gayretle kâfir askerini tam bozacakken bu sefer Konstantin 100.000 askerle çıka gelir. Battal Gâzi’nin ölmediği ve Kelb’in Müslüman olduğu haberini alan Arakıl kayser 200.000 askerle desteğe yetişir.

    Kayser Müslüman askerin azlığını görünce beylerine bu askeri yenemedikleri için çok kızar. Battal Gâzi meydana girip Kilbad’ı büyük hünerle öldürür. Kâfir askeri bunun üzerine hücuma geçer. Battal kayserin tahtına yönelir. Elindeki süngüyü kayserin tahtına savurur. Kayser kendini tahtından aşağı atıp kaçmaya başlar. Bu durumu gören kâfir askeri bozulur. Ganimetin beşte birini Abuzerle halifeye gönderirler. Halife de Malatya Gâzilerine hediyeler gönderir.

    9. bölümde kayserin en büyük seferi ve bu seferde Battal Gâzi’nin verdiği mücadeleler ve kayseri öldürmesi anlatılır. Birgün Battal, arkadaşlarıyla otururken bir yaşlı kişi gelir ve Harcın’dan geldiğini, kölesini zindana attıklarını ve onu görmeye gittiğinde Cude Gâzi’nin oğlu Musa’yla karşılaştığını söyler. Musa’nın kendisine Malatya’ya gidip Battal Gâzi’ye durumu haber vermesini istediğini belirtir. Battal Gâzi hemen Aşkar’a binip Harcın’a gider. Fakat kaleye girecek yol bulamaz. Ayrıca kale çok iyi korunmaktadır. Günlerce çare arar, bulamaz.

    Birgün Çin pâdişâhı, oğluna Tariyun’un kızını almak ister. Bu yüzden de nişan takmak için gelirler. Battal Gâzi, bunlara saldırır, kimini öldürür, kimi canını zor kurtarır. Tariyun hemen oğlu Kasurayla ordu gönderir. Battal Gâzi orduyu bertaraf edip Kasura’yı dağa çıkarır. Tariyun hemen dağa komutanı Mahiyarla binlerce kişilik ordu gönderir. Battal Gâzi bunları da kılıçtan geçirir. Bu sefer Tariyun kendisi binlerce askerle dağa çıkar. Battal’ı namaz kılarken yakalarlar. Hemen kaysere mektup yazıp Battal Gâzi’nin yakalandığını bildirirler. Battal Gâzi’yi zindana atarlar.

    Musa, Battal Gâzi’yi görünce üzülür. Battal Gâzi üzülmemesini, her işte hikmetler olduğunu söyler. Aradan bir hafta geçer. Tariyun’un kızı Battal Gâzi’yi Hıristiyan etmek için sık sık yanına gelmeye başlar. Fakat ne etse Battal Gâzi’yi döndüremez. En sonunda Battal, gaipten bir sofra yemek indirir ve kız bu olay karşısında şaşkınlığa düşer ve ah vah ederek oradan ayrılır. Bu arada duvar yarılır ve gaipten taşçı kazması Battal Gâzi’ye verilir. Battal bununla prangalarını kırar, zindanın duvarını kazıp dışarı çıkar. Gülendam’ın odasına gelir. Bu arada Gülendam da peygamberimizi rüyasında görmektedir. Rüyasında Hz. Muhammed Gülendam’ı Battal Gâzi’ye verir. Kız uyandığında Battal Gâzi’yi karşısında bulur. Hemen zindancıyı çağırıp olan bitenden kimseye bahsetmemesini söyler. Zindancı da rüyasında Hz. Muhammed’i görmüş ve Müslüman olmuştur.

    Gece yarısı gelip bütün esirleri dışarı çıkarırlar. Esirler Battal Gâziyle Gülendam’a nikâh yaparlar. Battal Gâzi Musa’yı ve 9 yaşlı esiri Malatya’ya gönderir ve olan bitenlerden kimseye bahsetmemeleri için tembihler. Kendi Gülendam’ın yanında kalır.

    Gülendam babasıyla otururken kayserden mektup gelir. Kayser, mektupta Battal Gâzi’yi şehrin ortasında hemen yakmasını emreder. Gülendam bunu duyunca babasına Battal Gâzi’nin sağ olmadığını söyler. O sırada zindancı içeri girer ve esirlerin kaçtığı yolunda feryat eder. Zindanda bir kâfir esir ölüsü vardır. Gülendam bunun Battal Gâzi olduğunu söyler. Tariyun ölü cesedi ateşte yakar ve küllerini kaysere gönderir. Kayser bu külleri yüzüne gözüne sürer. Bu haber Malatya’da da duyulur. Battal Gâzi’nin arkadaşları, halife ve bütün Müslümanlar yasa boğulurlar. Zeynep hatun üzüntüsünden ödü patlayıp ölür.

    Bu arada kayser Battal Gâzi’den kurtulduğunu zannederek bütün askerini İstanbul’da toplar. Bütün kâfir memleketlere haber salar. Kayserin bu hazırlığından halifenin haberi olur. Her 2 taraf da savaş hazırlığına başlar. Her 2 taraf da kendilerine bağlı ve yakın yerlerin hepsine mektuplar yazıp asker toplarlar. Bu sırada Tariyun da askerini toplayıp kaysere katılmak üzere yola koyulur. Gülendam hamiledir. Battal Gâzi Gülendam’ı babasının yanında bırakıp kayserin ordusuna doğru yola koyulur. Kalun iklimine gelir ve Şemun’un sayısız askerle orada konakladığını görür. Kayser sürekli asker toplamaktadır. Asker yere göğe sığmaz olur. 100 kere 100.000 asker toplanır.

    Battal Gâzi Kudüs’e gelince kendini ve atını siyaha boyayıp Hintli kılığına girer. Tariyun’un oğlu Kasura’nın yanına gider. Oradan kaçıp İstanbul’a gelir ve kayserin ordusunda saka suretinde dolaşmaya başlar. Her gece ünlü beylerden 5-6 tanesini öldürür. Kayser dahi bu durumdan âciz kalır. Bunun üzerine herkes tanıdığına kefil olsun denilir. Herkes birbirine kefil olur ancak Battal Gâzi açıkta kalır. İncil’den ayetler okur ve kaysere dil döker. Kayser bundan etkilenip Battal Gâzi’ye kefil olur. Battal yine geceleri kayserin beylerini öldürmeye devam eder. Kayser baktı olacak gibi değil, hemen orduya hareket emri verir.

    Kayserin hareket ettiğini haber alan halife de bir buçuk yıldır topladığı askerle yola çıkar. Battal Gâzi kayserin ordusunda sürekli beyleri öldürmeye ordunun huzurunu bozup zayıflatmaya devam eder. Bu arada kaysere Müslüman ordusunun öncü kuvvetinin görüldüğü haber verilir. Kayser askerlerin bir bölümünü oraya gönderir. Müslüman ordusundan haber getirecek adam aranır. Battal Gâzi hemen bunu yapabileceğini söyler. Sonra gece geri gelip Kapus’u kaçırır. Konstantine gelip Kapus’un Müslümanları bulduğunu ve acele yardıma gelmesi gerektiğini bildirir.

    Gece vakti Kapus’un ordusuyla Konstantin’in ordusunu karşı karşıya getirir ve onları birbirine kırdırır. Konstantin’i de kaçırır. Bu şekilde oyunlarla Battal Gâzi Kapus’u, Şemun’u, Tariyun ve oğlunu kaçırıp bunları Şemmas’ın yanındaki bir su kuyusuna hapseder. Yine benzer bir oyunla kayserin veziri Akratis’in ordusuyla Tariyun’un ordusunu birbirine kırdırır. Ölen kâfirin haddi hesabı belli değildir. Akratis, bunları Battal Gâzi’nin yaptığını anlar fakat o da bunları yapan kişinin Battal Gâzi değil de Hintli bir zenci olduğunu zanneder. Battal Gâzi kayserin ordusuna epeyce zarar verir ve Malatya’ya gelir.

    Malatya’da herkes uzaktan onu Battal Gâzi’ye benzetir fakat yakına gelince onun siyah olduğunu görüp şüphede kalırlar. Battal Gâzi herkese kendini cinni olarak tanıtır. Müslüman öncü birlikleri Akratis’le karşılaşır. Akratis çok Müslüman'ı şehit eder. Battal Gâzi en sonunda meydana inerek onlarca kâfir beyini öldürür. Her gün dağdan siyah cinni şeklinde iner akşam olunca tekrar geri çıkar. Gece vakti Akratis’in ordusunu birbirine kırdırır.

    Bu haberleri alan kayser bir ara aklını yitirir. Hekim ararlar, bu arada oraya gelen Battal Gâzi hekim kılığında kaysere ilaç sürer. İlaç kayserin saçını sakalını döküp yüzüne bakılmaz hâle getirir. Müslüman orduları tekrar Feth-i Cebel dağının eteğinde konaklarlar. Kâfir ve Müslüman orduları karşı karşıya gelirler. Her 2 taraftan da kırılanın haddi hesabı belli değildir. Ne zaman ki Battal Gâzi dağdan iner durumu hemen Müslümanların lehine çevirir. Bu savaşlar sırasında halife de yetişip Müslüman ordusuna katılır.

    Halifenin geldiği akşam Battal Gâzi gizlice kayserin çadırına gider. Ahmed Tarran ve Mumlan Gâzi’yi oradan kurtarır. Onlara Müslüman ordusuna müjde vermelerini Battal Gâzi’nin ölmediğini söylemelerini ister. Battal tekrar kayserin çadırına gelip kaysere ot koklatıp bayıltır ve onu dağa çıkarır. Sıkıca bağlar ve sonra onu uyandırır. Kaysere kendisinin İsa Mesih olduğunu ve Battal Gâzi’nin ölmediğini, Battal Gâzi’nin ancak onun elinden öleceğini söyler. Tekrar ot koklatıp bayıltır ve çadırında yattığı yere koyar. Sabah kayser uyanır ve rüya gördüğünü zanneder. Beylerine Battal Gâzi’yi ancak kendisinin öldürebileceğini, bunu İsa Mesih’in kendisine söylediğini belirtir. Battal Gâzi o gün gerçek kimliğiyle meydana girip kayseri ister.

    Beyler ilk önce meydana kayseri salmazlar. Fakat meydana kim girdiyse ölür. Kayser, Battal Gâzi’yi ancak kendisinin öldürebileceğine inanarak en sonunda meydana girer. Battal Gâzi, kayseri de öldürür. Kâfir ordusu dehşete düşer. Müslümanlar sevinirler. Bu arada morali bozuk ve zayıf düşen kâfir askeri birden hücum ederler. Müslümanlar kâfir askerini bozup savaşı kazanırlar.

    Battal Gâzi Şemmas Pir’in manastırındaki kuyudan Konstantin, Şemun, Tariyun, Kalun ve Kapus’u çıkarıp getirir. Battal Gâzi bunları öldürmek ister. Fakat halifenin yanında Ukbe isimli gizli din tutan bir kadı vardır. O engel olup sabaha kadar mühlet ister. Bunları alıp çadırına gider ve kendisinin Hıristiyan olduğunu ve haracı kabul edip barış yapmalarını, kayserin intikamını kendinin alacağını söyler. Sabah olunca barış sağlanır, halife Konstantin’i kayser yapar ve her yıl haraca bağlayıp Müslümanlara kötülük yapmaması konusunda söz alır. Bundan sonra halife birkaç gün Malatya’da kaldıktan sonra bütün pâdişâhlar ve beyler memleketlerine hareket ederler.

    10. bölümde halifenin kadısı Ukbe’nin yaptığı fitneler anlatılır. Emir Ömer birgün halifenin adına ziyafet verir. Ziyafet sırasında Ukbe, bir lokmayı Battal Gâzi’ye bir lokmayı Tevabil’e, bir lokmayı da Ebû Ömer oğlanlarından Abdurrahman’a verir. Lokmalar zehirlidir. Birkaç gün geçtikten sonra halife Battal Gâzi’yle vedalaşıp Bağdat’a döner. Battal Gâzi ve arkadaşlarına verilen zehir yavaş yavaş tesir eden zehirlerdendir. Aradan günler geçer.

    Birgün Tevabil titrer ve rengi değişip ölür. Peşinden aynı şekilde Abdürrahman zehirlenip ölür. Birkaç gün sonra da Battal Gâzi titremeye başlar. Her tarafı şişer. Saçı ve sakalı dökülür. Hemen halifeye panzehir göndermesi için durum bildirilir. Halife panzehir gönderir. Ukbe, panzehiri götüren postacıyı buldurup şehit ettirir. Ukbe hemen Konstantin’e mektup yazıp durumu bildirir. Konstantin haberi casuslarına doğrulatınca yanında hazır bulunan yüz bin askere hemen emir verip acele Malatya
    üzerine yürürler.

    Battal Gâzi gün geçtikçe ağırlaşır. Muhammed bin Fellah bir ağaç altında Battal Gâzi için ağlarken Rabia gelip Muhammed’i alıp Battal’ın yanına gelir. Battal Gâzi’nin ağzına bir damla panzehir koyar. O an Battal Gâzi’nin gözleri açılır. Şişeyi içince kusarak bütün zehri vücudundan dışarı atar. Şişenin dibinde kalanı yüzüne sürer. Hemen saçı sakalı yerine gelir. Bu ara kayserin geldiğini haber alan Malatya şehrinde ortalık karışmıştır. Battal Gâzi arkadaşlarıyla kayserin ordusunu karşılayıp hücum ederler ve kâfir askerini bozguna uğratırlar. Konstantin kaçarak canını zor kurtarır.

    Battal Gâzi tamamen iyileşince Tariyun’a mektup yazıp Gülendam’ı hemen göndermesini ister. Tariyun korkusundan hemen kızını çeyiziyle birlikte gönderir. Ukbe, Battal Gâzi’nin ölmediğini görünce halifeye ve Mumlan-ı Gâzi’ye zehir verir. Halife vefât eder ve yerine oğlu Müslim geçer. Bu arada Abdülvehhâb, Cuy-ı Ferakib kenarında bir makam yaptırmıştır. Herkes bir hediye verir. Battal Gâzi’nin bir şeyi olmadığı için ava çıkar. Avdayken kayserin Çin pâdişâhının oğlu için gönderdiği
    kız kardeşini görür. Kızın adı Hümayun Dilefruz’dur. Battal Gâzi kızı çeyiziyle alır. Kız birkaç kez kurtulup kaçtıysa da Battal Gâzi tekrar yakalar ve kızı halifeye gönderir. Halife Dilefruz’u çok beğenir ve devamlı onunla beraber olur.

    Kayser kız kardeşinin halifeye götürüldüğünü duyunca çok üzülür. Ukbe, halifeye mektup yazarak kardeşini kaçıracağını söyler ve halife avdayken Dilefruz’u kaçırtıp İstanbul’a gönderir. Daha sonra Ukbe, halifeye Battal Gâzi’nin Dilefruz’u Abdülvehhâb için kaçırdığını söyler. Halife bu duruma çok sinirlenir ve Abdülvehhâb ile Battal Gâzi’yi idam ettirmek için Bağdat’a çağırır. Battal Gâzi halifeden 40 gün mühlet ister. Bu mühletin sonunda Dilefruz’u İstanbul’dan alıp getirir.

    Yolda Ukbe’nin kaysere gönderdiği mektupları casuslardan yakalar. Battal Gâzi Abdülvehhâb asılmak üzereyken yetişir. Ukbe’nin gizli Hıristiyan olduğunu evindeki gizli tapınağı bularak kanıtlar. Halife bu duruma çok üzülür ve Battal Gâzi’den özürler diler. Ukbe’yi Battal Gâzi’ye verir. Ukbe, Battal Gâzi’ye kendisini kayserin satın alacağını ve kendisini öldürmemesini söyler. Kayser çok mal gönderir ve Ukbe’yi satın alır. Yolda giderlerken Ukbe’yi tekrar yakalar. Kayser Ukbe’yi tekrar satın alır ve Ukbe İstanbul’a gelir. Kayser Ukbe’yi İstanbul kadısı yapar. Ukbe kadı olunca öküze keçi, keçiye tavuk denilmesini ve fiyatının da ona göre ayarlanmasını emreder. İstanbul halkı bundan çok eziyetler görür.

    Birgün Battal Gâzi otururken İstanbul’daki dostu Müheng içeri girer ve olanları anlatıp Ukbe’den şikâyet eder. Battal Gâzi, Aşkar’a binip İstanbul’a gider. Pazarda dururken bir genç, öküz satmaktadır. Ukbe’nin adamları gence bu keçiyi kaça satarsın derler. Genç, hayvanın keçi olmadığını öküz olduğunu söyler. Ukbe’nin adamları gence iyi bir sopa atıp bir daha böyle söylememesini emrederler. Adamlar gidince Battal Gâzi öküzün kaç lira olduğunu sorar. Genç, böyle söylememesini yoksa başının belaya gireceğini belirtir. Battal Gâzi öküzü satın alır.

    Bir zaman sonra Ukbe’nin adamları gelir ve öküzü keçi fiyatına Battal Gâzi’den alırlar. Battal Gâzi öküzün kuyruğunun kendisine verilmesi şartıyla kabul eder ve öküzün kuyruğunu alarak keçi fiyatına öküzü verir. Daha sonra bu öküz kuyruğunu yüzüp her tarafına çivi çakarak onu çiviyle döşer. Daha sonra Ukbe’nin evine kadın kılığında girerek onu falakaya yatırır ve her vuruşunda “Bu keçi kuyruğu mudur yoksa öküz kuyruğu mudur?” diye sorar. Ukbe’yi iyice döver. Kayser Ukbe’yi kullanılmayan eski bir hamamına saklar ve orada tedavi ettirir. Battal Gâzi sonunda orayı da bulur ve doktor kılığında Ukbe’nin yanına girip tekrar o çivili kuyrukla aynı soruyu sorarak onu döver. Her tarafı yara bere içinde kalır.

    Kayser Ukbe için bir meydan ortasında çadır kurdurur, etrafını askerle doldurup orada tedavi ettirmeye başlar. Battal Gâzi ne yaparsa yapsın Ukbe’nin yanına sokulamaz. En sonunda deli bir ata binen askeri görür. Askerle atı üzerine sohbete başlar. Frenk askeri atının en iyisi olduğunu iddia eder. Battal Gâzi de inanmamış gibi görünerek bunu kanıtlamasını ister. Elindeki kuyruğu gösterip bunu Ukbe’ye göstermesini ve “Keçi mi öküz mü kuyruğu” olduğunu sormasını ve kuyruğu
    çadıra atıp kaçmasını ister. Asker denileni yapar ve çadıra gidip kuyruğu sallayıp aynı soruyu Ukbe’ye sorar ve kuyruğu Ukbe’nin önüne atıp geri dönüp kaçar. Ukbe şoka girmiştir. Şoktan çıkınca Battal Gâzi’yi bırakmamaları için feryat eder. Bütün askerler Frenk askerinin peşine düşerler. Battal Gâzi rahatça çadıra girip Ukbe’nin derisini yüzer. Deriye ot doldururlar ve 40 yıl Malatya kalesinde asılı
    kalır.

    11. hikâyede Battal Gâzi Hindistan’a gider. Birgün Battal Gâzi’nin oğulları mektepten mezun olurlar ve hocalarına hediye götürmek isterler. Battal Gâzi sırtındaki cübbesini çıkarıp verir. Çünkü başka malı yoktur. Gülendam Battal Gâzi’ye böyle uygun olmayacağını söyler. Battal Gâzi de Emir Ömer’in kızını almaya karar verir.

    Gidip ister. Fakat Emir Ömer işi yokuşa sürüp karısının aklıyla Battal Gâzi’den Hindistan’daki ak fille birlikte çok mal mülk ister. Battal Gâzi bunu kabul eder ve Hindistan yoluna koyulur. Hz. Hızır'ın da yardımıyla hemen Hindistan’a gelir. Orada Tantaniyye şehrine varır. Şehrin pâdişâhı Mihraseb Battal Gâzi’yi davet etmek üzere bir kulunu gönderir. Battal Gâzi kafir olduğu gerekçesiyle daveti kabul etmez ve orada kavga olur. Bütün şehrin askeri Battal Gâzi’ye hücum ederler. Battal Gâzi çok yara alır ve bir viraneye sığınır.

    Mihraseb’in veziri gece rüyasında peygamberimizi görüp Müslüman olur ve gelip Battal Gâzi’yi alıp saraya götürür. Ona hizmet eder. Behnam daha sonra Battal Gâzi’yi Mihraseb’in huzuruna çıkarır. Mihraseb konuşan putunu Battal Gâzi’ye gösterir. Putun içinden şeytan konuşmaktadır. Battal Gâzi Kurân okuyunca put yüzüstü yere düşüp parçalanır ve kelime-i şahadet getirir. Mihraseb bunu görünce İslam'ın hak din olduğunu anlar. Battal Gâzi’ye döner ve bir devin kızını kaçırdığını eğer getirirse bütün memleketiyle Müslüman olacağını söyler. Seyyid Behnam ile birlikte yola koyulur. Yolda 40 karış boylu Ancaf zengi ve kardeşi Azraf zengi vardır. Onları yenerek Müslüman eder.

    7 gün yoldan sonra bir kaleye gelirler. O kalede esir olan Kıravan şahının kızı Battal Gâzi’yi karşılayarak devin yerini gösterir. Battal Gâzi tahtı kaldırıp devin gittiği yere gitmek ister fakat bir deniz kenarına gelir. Nasıl geçeceğini düşünürken Hz. Yunus'u içinde taşıyan balık gelip Battal Gâzi’yi alır ve deniz içinde devin olduğu yere getirir. Battal Gâzi devi öldürüp bütün kızları kurtarır ve geri gelir. Bütün memleket pâdişâhları gelip kızlarını görürler ve Müslüman olurlar. Battal Gâzi, Mihraseb’e ak fili sorar. Mihraseb o filin Heylan sulatnının elinde olduğunu haber verir.

    7 gün yol gittikten sonra bir meydanda Mısır sultanının ve Heylan sultanının savaştığını görür. Mısır sultanı tam yenilecekken Battal Gâzi’nin yardımıyla kurtulur. Ak fil Heylan’ın altındadır. Ak fil Battal Gâzi’yi görünce Heylan’ı ayağının altında ezip Battal Gâzi’ye gelip uysal olur. Battal Gâzi ak fili ve Emir Ömer’in istediği malların hepsini alıp Malatya’ya gelir. Fakat Battal Gâzi Hindistan’dayken kayser gelip şehri harap etmiştir. Emir Ömer’in kızını da kaçırmışlardır.

    Battal Gâzi Aşkar’a binip Rum’a yönelir. Ladikiyye’ye gelir. Orada nişanlısının vezirin oğlu Behmen’e verilmek üzere düğünün yapıldığını görür. Bu sırada Ukbe’nin oğlu Velid, Battal Gâzi’yi tanır ve ayağına düşüp Müslüman olduğunu söyler. Battal Gâzi vezirin oğlunu öldürüp nişanlısını kurtarır ve Velid ile Malatya’ya gelir. Düğün yapılıp Emir Ömer’in kızını Battal Gâzi’ye verirler. Ak fili halifeye gönderirler.

    12. bölümde Battal Gâzi’nin Ketayunla macerası anlatılır. Birgün Velid, Battal’ın (Battal Gâzi’nin) evine gelir ve Battal Gâzi’nin karısı Fatıma’yı saçlarını tararken görüp âşık olur. Birgün Battal Gâziyle bağa giderler. Velid, bağın anahtarını unuttuğunu söyleyerek Battal Gâzi’nin evine Fatıma’yı kaçırmaya gelir. Fatıma buna teslim olmayıp bir uçurumdan düşerek ölür. Velid, İstanbul’a kaçar. Battal Gâzi ardınca takip eder. Bir manastıra gelir, ancak içerde Velid vardır ve bunu tanır. Battal Gâzi içeri girip Velid’i öldürmeye çalıştıysa da Velid kaçmayı başarır. Battal Gâzi kaç kez yakaladıysa da Velid her seferinde kurtulur.

    Battal Gâzi yolda giderken bir yiğitle cenk eyler. Yiğidi alıp yere vurduğunda bunun bir kız olduğunu görür. Kız meşhur Ketayun’dur. Kendisini yenen bir yiğit bugüne kadar çıkmamıştır ve ilk yenenle evlenecektir. İsmi Adn-ı Banu’dur. O gün meydana toplanırlar. Kız kendini isteyen bütün erkekleri helak eder. Battal Gâzi tekrar onu yener ve Bedrun şaha verir. Hamiran durumu öğrenir ve düğün hazırlıkları yapılır. Bedrun şah ve Adn-ı Banu Müslüman olur. Gerdek gecesi Adn Battal Gâzi’yi ağlarken görür. Battal’ın eşleri ölmüştür ve üzgündür. Adn ona Mehpeyruz’un kızkardeşi Ketayun’dan bahseder ve o kadar anlatır ki Battal Gâzi görmeden âşık olur. Fakat Ketayun, Battal Gâzi’nin korkusundan denizin ortasında bir kulede oturur. Battal Gâzi, Ketayun’un yardımıyla onu kaçırır. Fakat Velid Hamiran’a gidip durumu haber verir. Hamiran askerle yolları keser. Battal Gâzi kaleye sığınıp askerle devamlı vuruşur.

    Fakat birgün Ketayun Battal Gâzi’yi ilaçla uyutur. Battal Gâzi’yi tutup esir ederler. Battal Gâzi bir ara bağlarını kırıp 50-60 kâfiri tepeler. Fakat tekrar yakalanıp Sülukıyye’de büyük bir ağaca bağlanır. Kıravan şahı oğlu ve askerleri Battal Gâzi’nin başını beklerler. Uyuduklarında Allah tarafından bir yılan gelip onların yemek kaplarına kusar. Askerler ve Kıravan şahının oğlu yemeği yiyince zehirlenip ölürler. Ketayun sinirlenip Battal Gâzi’ye kılıç çalar. Kılıç yanlışlıkla Battal Gâzi’nin elindeki bağları keser. Battal Gâzi birçok beyi öldürür ancak kâfirler üstüne çullanıp bunu tekrar yakalarlar.

    Kayser gelip Battal Gâzi’yi Erces dağındaki kuyuya, cehennem çukuruna attırır. Battal Gâzi kuyuda şah-maranla karşılaşır ve bir canavar vesilesiyle kurtulur. Battal Gâzi’yi hâli Adn ve Bedrun tarafından Malatya’ya bildirilir. Bu arada Battal Gâzi’nin öldüğünü duyan Fağfur-ı Çin Ketayun’u kendine vermesi şartıyla 200.000 askerle Malatya’ya yürür. Ketayun bu işten hoşlanmaz ve Battal Gâzi’ye yaptıklarından dolayı pişman olur. Gece gündüz ağlamaya başlar ve kuyunun başında bekler.

    Kayser bütün askerini toplayıp Malatya tarafına yürür. Malatya’da savaş başlar. Adn ve Bedrun orada şehit olurlar. Müslüman askeri çok bunalır. Halife yardıma yetişir. Bu arada Battal Gâzi, Ketayun’u alıp Malatya’ya yönelir. Malatya’da Müslümanlar zor durumdadır. Birçok yüce Gâziler esir edilmiştir. En sonunda Halife baş açıp Allah’a yalvarmaya başladığında Battal Gâzi yetişir. Savaşı hemen Müslümanların lehine çevirir. Gece gizlice kayserin ordusuna girip esir arkadaşlarını kurtarır. Hileyle Kıravan şahı ve Şemun’u alıp ağaca sıkıca bağlar. Gece kayseri ve 40 adı belli beyini alıp şehrin önüne darağaçları yaptırıp bunları asar. Kâfir askeri bunu görünce bozulup yenilir. Kayser ölünce yerine Esatur’u kayser yaparlar. Battal Gâzi, Esatur ile barışıp onu haraca bağlar.

    13. bölümde Battal Gâzi’nin İstanbul’a gitmesi konu edilir. Birgün halife ava çıkar ve o sırada ağacın dibinde burnu kulağı kesik bir adam yatar. Halifeyi görünce Esatur’dan şikâyet eder ve Halife için getireceği mallara Esatur’un el koyduğunu ve kendisini bu hâle koyduğunu anlatır. Halife bunu duyunca 900.000 asker toplayıp İstanbul üzerine yürür. Kayser de bunun üzerine 900.000 asker toplar. 2 ordu Cebel dağında karşı karşıya gelirler. Karşılıklı vuruşmalardan sonra Esatur meydana girer. Battal Gâzi tam Esatur’u öldüreceği sırada Esatur kaçar ve 2 ordu birbirine girer. Esatur hemen yedek atla kaçar. Kâfir ordusu bozguna uğrar.

    İslam ordusu hazırlık görüp İstanbul’a yönelir. Esatur mal ile asker toplar. Fakat askerle Battal Gâzi’yi durduramayacaklarını anlayınca büyücü ifritleri çağırırlar. Büyücü Harus’a mektup yazarlar. Harus ordusuyla çıkagelir. Harus, Battal Gâzi’yi tek başına yenemeyeceğini, bu nedenle Zülkarneyn’in mezarında bulunan Güzende cazuyu çağıracağını söyler. Büyücüler ilk olarak İslam askerlerini zor durumda bırakırlarsa da Battal Gâzi çeşitli dualar okuyarak onların büyülerini yok eder ve Hızır’ın verdiği oklarla büyücüleri öldürür. Kayserin ordusu tekrar yenilir. Kayser kaleye sığınır. Barış ister.

    Battal Gâzi, Esatur’dan bir gön yeri ister. Esatur kabul eder. Battal Gâzi bir hayvanı yüzüp derisini ince kıyım kesip şehrin yarısını alır. Oraları yıkıp mescit ve Müslüman mezarlığı yaparlar. Esir olan Şemmas Pir çıkarılır. Fakat hemen vefât eder. Müslüman mezarlığına gömülür. Esatur haracı kabul eder. Halife Malatya’ya döner ve 7 gün kaldıktan sonra Bağdat’a hareket eder.

    14. bölümde Abdülvehhâb Gâzi’nin Rum’a gitmesi ve İslam’dan çıkması konu edilir. Muharrem ayında Mutasım halife vefât edip yerine Mümin halife geçince Malatya’nın uluları halifeyi ziyaret etmeye giderler. Şehrin başına Abdülvehhâb’ı dikerler.

    Battal Gâzi, oğulları Beşir ve Nezir’i Abdülvehhâb’a emanet eder. Fakat birgün Beşir ve Nezir kaybolur. Abdülvehhâb onları aramak için Rum’a gider. Fakat Rum’da da birçok yüce kişinin kızı oğlu kayıp olmuştur ve bunu Battal Gâzi’den bilirler. En son kayserin veziri Akranus’un kızı kaybolur. Bunun üzerine kayser 300.000 askerle Mamuriyye’ye gelir. Abdülvehhâb Rum’a gelmiştir. Namaz kılarken Esatur’un beyleri onu yakalayıp hapse atarlar. Abdülvehhâb’ı öldürmezler ama din değiştirmesi için çok uğraşırlar. Esatur’un kızı Hurmenk Abdülvehhâb’ı baştan çıkarır ve Abdülvehhâb dil ile Hıristiyanlığa geçer.

    Battal Gâzi Malatya’ya gelir. Oğullarını bulamayınca durumu öğrenip Rum’a doğru yola çıkar. İstanbul’a gelip kayserin sarayına Çin elçisi kılığında girer ve Abdülvehhâb’ın ağzına bir yumruk atar. Fakat daha sonra Battal Gâzi kaçmayı başarsa da Falıkrat tarafından yakalanır. Falıkrat hemen kaysere haber verir. Esatur yola çıkar. Battal Gâzi hileyle elini çözüp Falıkrat’ın yerine geçer ve Falıkrat’ı da kendi yerine geçirir. Kayser Falıkrat’ı Battal Gâzi zannedip odun getirtip ateşte yaktırır.
  • Farklı dinlere mensup insanların kafalarındaki yanlış “Tanrı” inancı ile Kur’an’ ın tarif ettiği “Allah” arasındaki farklar ve İslama göre Yaratıcı’ nın özellikleri nelerdir?”
    Kur’an bu soruya çok kısa, ancak derin manası olan bir sure (İhlas Suresi) ile cevap verir. Bu sureyle, Allah, insanlar arasındaki çok yaygın bir yanlışı düzeltmeyi murat ettiği gibi, Müslümanları da Hıristiyanların düştüğü hataya düşmekten muhafaza ediyor. İhlas suresinde Allah, yukarıdaki sorumuza, mealen, şöyle cevap verir:

    “De ki, Allah birdir. O Samed’dir. Doğurmamıştır ve doğurulmamıştır. O’nun hiçbir dengi yoktur.”(İhlas Suresi, 112/1-4)

    Birinci ayet, Allah’ın bir olduğunu ve birden fazla olmadığını söyleyerek her türlü şirki reddediyor. İkinci ayet, O’nun hiçbir şeye muhtaç olmadığını, ancak her şeyin, her an, O’na muhtaç olduğunu ifade ediyor. Üçüncü ayet, teslis inancının yanlış olduğunu, doğan ve doğuran bir şeyin ilah olamayacağını belirtiyor.(1) Dördüncü ayet, O’nun yaratıcı olarak, bütün yaratıklardan farklı olduğunu ifade ederek O’nu herhangi bir şeye benzetmenin doğru olmadığını söylüyor.

    Kur’an, her an yaratma halinde olan ve Kayyum isminin tecellisiyle kâinatı an be an varlık aleminde tutup devam ettiren aktif bir yaratıcıdan bahsediyor. Kainatı saat gibi kurup kendi haline bıraktığını iddia eden deistlere cevap verircesine Kur’an şöyle diyor:

    “Göklerde ve yerde bulunan herkes, O’ndan ister. O ise, her an yaratma halindedir.” (Rahman Suresi, 55/29)

    Ayet, ilginç bir şekilde, bütün mahlûkatın her an Allah’tan ihtiyaçlarının giderilmesini talep ettiğini ve Allah’ın da bu isteğe cevap verdiğini söylüyor. Ayeti sondan başa okuduğumuzda ise, sürekli yaratma olmasaydı, varlıkların dua etmesinin bir anlamı kalmazdı manası çıkıyor. Yaratılan kainatın her an Kayyum ismiyle varlık aleminde tutulduğunu şu ayetler haber veriyor:

    “Allah, kendisinden başka ilâh olmayan daima diri ve yarattıklarını koruyup idare edendir.” (Bakara Suresi, 2/255 ve Âli İmran Suresi, 3/2).

    “Allah kainat’ı neden yarattı?”, “Varlığını bize bildiren deliller nelerdir?
    Bir Hadis-i Kudsi’de Allah şöyle buyuruyor:

    “Ben gizli bir hazineydim. Bilinmek, tanınmak istedim; bundan dolayı da beni tanımaları, gizli güzellik ve mükemmelliğimi bilmeleri için varlıkları yarattım.”(2)

    Bu ifadeye göre, Rabbimiz kendini bize bildirmek ve tanıttırmak için bizi ve içinde bulunduğumuz kâinatı yaratmış. O halde, sonsuz kudret sahibi olan Rabbimiz her türlü yolla kendini bize tanıttırarak yaratılış gayesini yerine getirmiş olmalı.

    Beni üç hafta öncesinde hiç biriniz tanımıyordunuz. Şimdi kısmen tanıyorsunuz. Sizinle yüz yüze görüşüp sözlerimle kendimi anlatmak yerine, başka iki yolla da kendimi tanıtabilirdim. Birincisi, size bir elçi vasıtasıyla, bir mektup göndererek kendimden bahsedebilirdim. İkincisi, hiç kimsenin taklit edemeyeceği eserlerimi size göstererek kendimi tanıtabilirdim. Sizler de eserlerime bakarak ne tür maharetlere sahip biri olduğumu öğrenebilirdiniz. Teşbihte hata olmaz, aynen bu misaldeki gibi, Rabbimiz de, hem peygamberler vasıtasıyla göndermiş olduğu mesajlarla (ilahi kitaplarla) hem de kâinatta her an cereyan eden sonsuz icraatlarıyla (kâinat kitabıyla) kendini bize tanıtıyor. Hz. Muhammed’in (a.s.m.) şahsında tüm insanlığa gönderilen ilk emrin “oku” olması da bu sırdandır.

    Aklı başında bir insan, ilahi kelam olan “Kur’an-ı Kerim’i” ve kâinat kitabı olan “Kitab-ı Kebir’i” okuyarak Rabbini tanıyabilir. Bu anlamda, Hz. Muhammed (a.s.m.), Rabbimizi bize bildiren iki kitaptaki ayetleri ders veren bir öğretmen ve bir rehberdir.

    Kâinatta gördüklerimiz, doğal yasalara göre işleyen doğal kuvvetlerin etkileşimiyle oluşan nesnelerdir. Kâinatta her şeyin Allah’ın eseri olduğunu nereden biliyoruz?
    Her şeyin Allah’ı gösterdiğini görmek için seküler bilimin bize taktığı “tabiat ve tesadüf gözlüğünü” çıkarmamız gerekir. Onun yerine, her şeyin hakikatini gösteren “iman gözlüğünü” takmamız lazım. Determinist bilim, her şeyi, sebep-sonuç ilişkisi içinde açıklayarak sıradanlaştırıyor. Kur’an ise, görünürdeki sebepler perdesini aralayarak her şeyin harikulade olduğunu gösteriyor. Einstein’ın ifade ettiği gibi, “Hayatınızı yalnızca iki şekilde yaşayabilirsiniz; birincisi, her şeyin sıradan olduğunu düşünerek; ikincisi, her şeyin olağanüstü veya mucize olduğunu görerek.” Kur’an, bize ikinci yolu gösteriyor. İçinde yaşadığımız alemde “her şey”in harikulade ve mucize olduğunu söylüyor. Bu sırdandır ki, Kur’an, ısrarla, “Düşünmez misiniz!”, “Akletmez misiniz!”, “Akıl sahipleri için şüphesiz bunda ibretler vardır!” manasındaki ayetlerle(3) insanı kâinattaki mucizeleri görmeye teşvik eder.

    Neden her insan Allah’ı gösteren ayetleri kolaylıkla göremiyor?
    Kanaatimce, Allah’ı bildiren ayetleri görmemize en büyük engel seküler bilimin sebep-sonuç ilişkisine dayalı determinist yaklaşımıdır. Örneğin, bir elma, Allah’ı bize bildiren mucizevî bir meyve iken, seküler bilim, elmanın elma ağacından, ağacın çekirdekten ve çekirdeğin DNA’daki programdan, DNA’nın moleküllerin farklı dizilişinden ve moleküllerin de atomlardan oluştuğunu açıklayarak sıradanlaştırır. Bir insan, sebepler perdesini kaldırıp bir elmanın sonsuz kudret sahibi Allah’ın ilim, kudret, hikmet ve rahmetinden geldiğini anlayabilir. Seküler bilim, her şeyin sebebini araştırarak gizemini çözdüğünü düşünüyor. Yani, gördüğünüz nimetlerin arkasında bir Mün’im (nimet verici) aramayın, onlar şu sebepler zincirinin sonuçlarıdır, diyor. Oysa elmayı elma ağacından bilmek, elma suyunu içinde bulunduran “akıllı makinelerin” (vending machine) elma suyunu yaptıklarını söylemek gibidir. Akıllı makinelere parayı koyup elma suyu kodunu girdiğinizde, makine bize elma suyu veriyor. Para yerine, elma ağacına su ve gübre verdiğimizde, ağaç bize elma veriyor. Akıllı makineler, elma suyunu yapacak ilme ve kudrete sahip olmadığı gibi, elma ağacı da, bütün bilim adamlarının bile yapmaktan aciz kaldığı elmayı yapamaz. Akıllı makinelere meyve sularını yerleştiren ilim ve kudret sahibi biri olduğu gibi, Allah’ın akıllı makineleri olan meyve ağaçlarına da meyveleri takan sonsuz ilim ve kudret sahibi biri vardır.(4) Seküler bilim, meyveyi ağaca vermekle ahmakça bir hüküm vermiş oluyor.

    Seküler bilimin bu yaklaşımında çok büyük bir yanılgı vardır. Bir örnekle ne demek istediğimi açıklayayım: Hayalen Afrika’nın en ücra bir köyüne yolculuk yapalım. Hayatında televizyon görmemiş bu insanlara, uzaktan kumandalı bir televizyonu hediye olarak beraberimizde götürelim. Bir haftalığına köydeki zeki insanları toplayıp seküler bilimin determinist yaklaşımını anlatalım. Daha sonra da televizyonun bilimsel olarak nasıl çalıştığına ilişkin bir teori geliştirmelerini isteyelim. İçlerinden zeki olanı şöyle bir bilimsel teoriyle gelsin: “Televizyon dediğiniz ekran kutusunda gördüğümüz görüntünün nedeni uzaktan kumandadır. İnanmıyorsanız, tezimizi test ediniz. Her seferinde kumandaya bastığınızda ekranda bir görüntü çıkıyor ve tekrar basınca görüntü kayboluyor. O halde, görüntünün sebebi kumandadır.” Muhtemelen, birçok insan bu teoriyi kabul etmek zorunda kalacaktır. Ancak televizyondaki programların çok yüksek ilim ve hikmet içerdiğini görenler böyle bir teoriyi kabul etmekte zorluk çekecekler. Onlar, kumandanın bu denli yüksek ilim ve hikmet sahibi olduğunu makul görmediklerinden bu teoriye şiddetle karşı çıkacaklar.

    İşte bu misalde olduğu gibi, bizler de akıl sahipleri olarak düşündüğümüzde göreceğiz ki, ağaçlara veya hayvanlara takılan neticeler onlardan değildir. En yüksek ilme sahip bilim adamlarının yapamadığını inekler veya sinekler elbette yapamazlar. O halde, televizyondaki görüntü bir stüdyodan geldiği gibi, kâinat televizyonunda bize görünen her şey başka bir alemden geliyor. Televizyon programları hayat, ilim, akıl sahibi insanların eseri olduğu gibi, kâinattaki hakiki görüntüler de sonsuz ilim, kudret ve hikmet sahibi Bir’inin eserleridir.

    Rabbimiz kâinatı, her an değişen filmlerin oynadığı, dinamik ve canlı bir sinema salonu şeklinde yaratmıştır. Gösterdiği bütün filmlerle kendini bize tanıtmak istiyor. Televizyon ve kumandayı yapan, kasıtla ve hikmetle ikisi arasında bir ilişki kurduğu gibi, kâinatın sahibi de hem sebebi hem de sonucu beraber yaratarak aralarına, hikmeti gereği bir ilişki koymuştur.(5) Aklı başında olan insan, televizyondaki görüntüyü kumandaya mal etmediği gibi, kâinattaki görüntüleri ve nimetleri de sebeplere havale edemez.

    Bize Allah’ı bildiren deliller nelerdir?
    İlginçtir, Allah, hem Kur’an’daki cümlelerini hem de kâinat kitabındaki eserlerini “ayet” diye nitelendiriyor. Kur’an’da en sıklıkla söz edilen kâinat ayetlerinin başında gökyüzü gelir. Allah, herkesin her zaman gördüğü ve çoğunlukla hayran kaldığı gökyüzüne sıklıkla dikkatimizi çeker:

    “Üstlerindeki göğe bakmazlar mı, onu nasıl bina edip süsledik...” (Kaf Suresi, 50/6)

    Bir başka ayette ise şöyle buyurur:

    “Göklerin ve yerin yaratılışı ile dillerinizin ve renklerinizin farklılığı da yine O’nun ayetlerindendir. İlim sahipleri için elbette bunda deliller vardır.” (Rum Suresi, 30/22).

    İlk ayet, gökyüzüne bakmamızı ve onun nasıl yaratıldığını düşünmemizi emrediyor. İkinci ayet ise, göklerin ve yerin yaratılışı konusunda ilim elde eden ve bu ilmini kullanarak tefekkür eden insanların Allah’ın varlığına ilişkin deliller göreceğini söylüyor. Bu ayetler nazil olalı on dört asırdan fazla süre geçti. O günden bu yana, insanoğlunun uzay hakkındaki bilgisinde çok büyük ilerleme oldu. Astronomi diye ayrı bir bilim alanı gelişti. Bu bilgilerin hepsini burada anlatma imkânımız yok. Bir misalle, uzay hakkında edindiğimiz yeni bilgileri kullanıp, Allah’ın ayetlerini nasıl okuyacağımızı anlamaya çalışalım.

    Gökyüzü ve Uzaydan Allah’ın Varlığına Deliller
    Gökyüzüne baktığımızda bir açıdan muhteşem bir kubbe gibi görünüyor; bu dünya sarayının, yıldızlarla yaldızlanmış bir kubbesi hükmünde. Bir başka açıdan, milyonlarca uzay gemisinin içinde büyük bir hızla seyahat ettiği bir “uzay denizi” gibi görünüyor. Bir başka açıdan bakılırsa, insan yapımı uçaklardan milyarlarca defa büyük ve çok daha hızlı uçakların bulunduğu muhteşem bir “uçak filosu” gibi görünüyor.

    Hiç düşündünüz mü gökyüzünde kaç yıldız olduğunu? Şimdiye kadar bu soruya cevap vermek için çok teşebbüs olmasına rağmen, hiç kimse kesin bir cevap verememiştir. 2003 yılında, Avustralya Ulusal Üniversitesi’ndeki bir grup araştırmacı, en son teknolojik aletleri kullanarak bir tahmin yapmışlar. Buldukları rakam şöyle: 70.000.000.000.000.000.000.000 (yetmiş seksilyon).(6)

    Aynı bilim adamlarına göre, gökyüzündeki yıldızların sayısı yeryüzündeki kum tanelerinin on katından daha fazla. Uzay ölçeğinde düşününce, bizim yeryüzündeki hâkimiyet kavgamız, çocukların bir kum tanesini paylaşamama kavgasına benziyor. Sonuçta, bütün dünyanın hakimi dahi olsak, elde edeceğimiz, uzay ölçeğinde, bir kumun onda biri kadar bile değildir.

    Peki, bu kadar yıldız ve sayısını bilemediğimiz kadar gezegen bize neyi ifade ediyor? Allah, bizim dikkatimizi onlara çevirerek, onların nasıl var olduğunu ve böyle muntazam bir sistem dahilinde nasıl hareket ettiğini düşünmemizi istiyor. Biz, sahip olduğumuz kabiliyetler, edindiğimiz bilgi ve tecrübeler ışığında, sayısız denecek kadar çok olan bu yıldızları bir perspektife koyabiliriz. İnsan yapımı olan bir şeyle bu gök cisimlerini mukayese ederek nasıl var olduklarını anlayabiliriz.

    İnsan, henüz bir yıldız yapamadı; ancak bütün ülkeler güçlerini birleştirerek Uluslararası Uzay İstasyonu adını verdikleri bir “minyatür gezegen” yapmaya çalışıyor. O halde, yıldızların ve gezegenlerin nasıl var olduklarını, insan yapımı minyatür gezegene bakarak bir derece anlayabiliriz. Minyatür demekle, insanoğlunun en muhteşem eserlerinden birini küçümsediğimi sanmayın. Doğrusu, bir ömür harcasam dahi nasıl yaptıklarını anlamaktan mahrum kalacağım bu şaheserden dolayı, insanlık adına onur duyuyorum. Dünya ve diğer gezegenlerle kıyaslandığında “minyatür” olduğunu söylemek istiyorum. Buradaki insanlar ikinci bir uzay istasyonu yapmaya kalkışsa, hiç kuşkusuz muvaffak olamayacaklar; çünkü bunun için gerekli olan yüzlerce, binlerce bilim adamı ve mühendisimiz yok. Gerekli aletleri üretecek fabrikalarımız yok. Demek ki, minyatür gezegeni yapmak için fizik, mühendislik, biyoloji, matematik gibi birçok bilim alanında ileri derecede bilgi sahibi olmak gerekir. Aynı zamanda, bu bilgiyi uygulamak için kas ve makine gücüne ihtiyaç var. Kısacası, minyatür gezegenimiz yüksek bir ilim ve büyük bir gücün eseridir. O halde, Uluslararası Uzay İstasyonu’ndan çok daha büyük ve çok daha muhteşem olan trilyonlarca yıldız ve gezegen, sonsuz ilim ve sonsuz kudret sahibinin eseridir.(7)

    Gökyüzüne dikkatle bakan biri, Arapça “Lailaheillallah” yazısından daha parlak birşekilde Allah’ı bildirdiğini görür. Çünkü, eğer dünya bir saraya benzetilirse, ay bizim gece lambamız; güneş, sobamız ve çok parlak elektrik lambamız; diğer yıldızlar ise gök kubbemizi süsleyen yaldızlı, süslü lambacıklarımız. O halde, bu yıldızları, güneşi, ayı ve dünyayı kim yapmıştır? Kur’an bu soruya şöyle cevap verir:

    “(Allah) gökleri ve yeri hak ile yarattı. O, koştukları ortaklardan münezzehtir.” (Nahl Suresi, 16/3).

    “O, geceyi, gündüzü, güneşi ve ayı sizin hizmetinize verdi. Yıldızlar da Allah’ın emriyle hareket ederler. Şüphesiz bunlarda aklını kullananlar için pek çok deliller vardır.” (Nahl Suresi, 16/12).

    “Ne güneş aya yetişebilir, ne de gece gündüzü geçebilir. Her biri bir yörüngede yüzerler.” (Yasin Suresi, 36/40).

    “Güneş, kendisi için belirlenen yerde akar (döner). İşte bu, aziz ve alim olan Allah’ın takdiridir.” (Yasin Suresi, 36/38).

    Son iki ayet, güneşin dönüşüne işaret eder. Astronomi bilimi güneşin döndüğünü XX. yüzyılda keşfetmesine rağmen, okuma yazması olmayan Hz. Muhammed’in (a.s.m.) bunu on dört asır öncesinden haber vermesi, peygamberliğinin bir delilidir.

    Modern astronomiye göre, güneş saniyede 225 km, dakikada 13.500 km ve saatte 810.000 km hızla hareket ediyor. En hızlı yolcu uçaklarının saatte kaç km hız yaptığını düşünürsek, güneşin en hızlı uçaktan yüzlerce kat daha hızlı gittiğini anlayacağız.

    2005 yılında bir Yunan yolcu uçağı seyahat halindeyken, soğuk hava tertibatı bozulduğu için iki pilotu da donarak ölmüş ve uçak birkaç dakika içinde dağa çakılmıştı. O halde, bizim uçaklarımızdan milyarlarca kat daha büyük ve binlerce defa daha hızlı trilyonlarca gök uçakları, pilotsuz oldukları halde, nasıl çarpışmadan ve düşmeden hareket edebiliyorlar? İnsan yapımı uçaklar veya uzay gemileriyle, yıldızları ve gezegenleri kıyasladığımızda anlayacağız ki, ancak sonsuz ilim, sonsuz kudret ve sonsuz hikmet sahibi Bir’i gökyüzündeki yıldızları halk etmiştir ve her an kontrolünde tutup tedbir ve idaresini görmektedir. Bu sırdandır ki, Kur’an:

    “Şüphesiz Allah gökleri ve yeri, nizamları bozulmasın diye tutuyor. And olsun ki onların nizamı eğer bir bozulursa kendisinden başka hiç kimse onları tutamaz.” (Fatır Suresi, 35/41).

    Beşer eseri olan füzelere karşı savunma sistemi geliştirmemize rağmen gökyüzünden üzerimize yağacak “semavi füzeleri” seyretmekten öte bir şey yapamıyoruz.

    Bitkiler Aleminden Allah’ın Varlığına Deliller
    Sadece yıldızlar değil, etrafımızda gördüğümüz her şey, farklı dillerle, bize Rabbimizi anlatıyor. İçinde yaşadığımız mavi gezegende Allah’ı bize bildiren en muhteşem ayetler bitkiler, hayvanlar ve insanlardır. Hepsindeki ortak ilahi mühür olan “hayat”, her şeyiyle bize Allah’ı gösteriyor. Hayatı veren ve devam ettiren, Hayy ve Kayyum olan Allah’tır. Kur’an bu hakikati şöyle ifade eder:

    “(Allah) su sayesinde sizin için ekinler, zeytinler, hurmalar, üzümler ve diğer meyvelerin hepsinden bitirir. İşte bunlarda, düşünen bir toplum için büyük bir ibret vardır.” (Nahl Suresi, 16/11).

    Bu ayet açıkça, bitkilerin Allah tarafından sudan yaratıldığını ve düşünenler için bunda büyük bir ibret olduğunu söylüyor. Bilim, günümüzde hayatın kaynağının su olduğunu kabul etmesine rağmen, hayatın ne olduğunu tam olarak anlamış değildir. Oysa gezegenimizin her karışını sıksanız hayat sahibi bitki veya hayvanlar çıkar.

    2004 yılı itibariyle bitkibilimciler yaklaşık 350.000 ayrı bitki türünün varlığını tespit etmiş bulunuyorlar. Bütün bu bitkiler, hem birbirinin aynısı hem de birbirinin gayrisidir. Hepsinin benzer atom, element, molekül ve hücrelerden yapılması aynı olduklarını gösterirken, hepsinin farklı bir şekli ve nispeten farklı bir DNA kodunun olması da ayrı olduklarını gösteriyor.

    Bitki deyip geçmemeli. Bir bitkinin yaptığını hiçbir insan yapamaz. Yaptığı işe göre isimlendirme yapmak gerekirse, her bir yeşil yaprağa “oksijen ve yemek fabrikası” demek daha uygun düşer. Her yeşil yaprağın milyonlarca yıldır yaptığını, insanoğlu ancak geçen asrın ortalarında bir nebze öğrenebilmiştir. Dr. Calvin, bir yaprağın birçok marifetinden birini açıkladığı için Nobel ödülü almıştır.(8) Başka bir deyişle, asırlarca devam eden gayretler sonucunda, ancak en zeki insanlar bir nebze yeşil otların ne yaptığını anlamışlar. Buna rağmen hiçbir bilim adamı bir otun yaptığını yapamaz. O halde, aptal ve tembel insanlara “ot gibisin” demekle aslında onlara iltifat, ota hakaret etmiş oluruz. Belki de, Nobel ödülü alacak kadar zeki ve çalışkan olanlara “ot gibisin” demek daha makul olur!

    Hem ot deyip aşağıladığımız bitkiler bizim için kendilerini feda eden hizmetkârlardır. Sürekli çalışıp zaruri ihtiyacımız olan oksijeni ürettikleri gibi, vücudumuz için gerekli vitamin ve proteinleri üretip yiyecek olarak kendi hayatlarını bizim hayatımızın devamı için feda ediyorlar. İnsanoğlu, kırk binin üzerinde bitki ve hayvanı besin olarak kullanıyor. Ağaçlar, muhteşem fabrikalar gibi çalışıp bize rızık yetiştiriyor. Üzerinde düşünmediğimiz için, bitkilerin bize yaptıkları hizmeti tam takdir edemiyoruz. Sebepler perdesiyle, meyveyi ağaçtan ve sebzeyi bostandan bildiğimiz için, onların hakiki kıymetini bilemiyoruz. Oysa eğer bir meyveyi fabrikada yapmaya kalkışsak tanesini milyon dolara alamazdık! Rızkın bol olması, kıymetsizliğini değil, rahmetin çokluğunu gösterir. Nitekim bizim için en kıymetli gıda olan oksijen, bedavadır; ancak kıymetsiz değildir.(9)

    Her bir bitki, her bir meyve ve her bir sebze harikulade bir ihsan-ı ilahidir, muhteşem bir hediye-i rahmanidir. Örneğin bir firma “çekirdekli bisküvi” imal etse, siz de bisküvinin çekirdeğini toprağa ektiğinizde “bisküvi ağacı” çıksa hayret edersiniz. Eminim bütün gazetelerde manşet olur ve bütün televizyonlar böyle bir ağaçtan bahseder! Doğrusu, çekirdekli bisküviye hayret edip binlerce çekirdekli meyve ve sebzeyi sıradan görene hayret etmek lazım!

    Seküler bilim ve dinsiz felsefe, her açıdan mucize olan İlahi eserleri, tabiat ve sebepler perdesi arkasına saklayıp sıradanlaştırıyor. İnsanın, mevcut olanı farklı şekle sokarak yaptığı eserlerini de olağanüstü gösteriyor. Allah, gönderdiği en son kitabında otuz bir defa tekrarla bize soruyor:

    “Rabbinizin hangi bir nimetini inkâr edersiniz?” (Rahman Suresi, 55/12,..).

    Eğer, aklımızı başımıza alıp her bir nimetin kıymetini idrak etsek hiçbirini inkâr edemeyiz. Oysa bu nimetleri tabiat ve tesadüfe havale edince hepsini inkâr ederiz. Hayvan ve insanların muhtaç olduğu vitamin ve proteinleri içeren, onların damak tadına, ağzına, dişine, midesine münasip yüz binlerce bitki türü, Allah’ın rahmetinin en aleni burhanlarıdır. Aklı başında bir insan, bir tek elmayla bile, Rabbini bulabilir. Nanoteknoloji(10) ile inşa edilen elmanın atom, molekül ve hücre boyutundaki harikulade yapısı, sahibinin sınırsız ilmini, kudretini ve hikmetini gösterdiği gibi, insanın gözü, dişi, damağı ve midesiyle olan irtibatı ve ittifakı, O’nun sonsuz rahmeti, şefkati ve inayetini gösteriyor.

    Aklını yerinde kullanan bir insan bir tek elmadan hareketle bile Rabbini bulabilir. Evet, sadece bir elmayı dahi tam olarak idrak edebilen, Rabbinin varlığını idrak edebilir. Yine, bir elma deyip geçmeyin. Bir elmayı yapmak için dünya büyüklüğünde bir fabrika kurup içerisine canlı hücrelerden oluşan bir ağaç dikmeniz gerekir. Bir hücreyi bile yapamayan, elbette milyarlarca hücreden dokunan bir ağacı yapamaz. Faraza bunu yapsa bile, güneşe hükmü geçip onu hassas bir ölçüyle dünya mutfağına fırın yapamayan elbette elma meyvesini pişiremez. Bir elmayı yapmak için daha bunun gibi binlerce koşul sıralayabiliriz.

    Bu ifade ettiklerimizi Bediüzzaman Hazretleri aşağıdaki veciz ifadelerle dile getirmiş:

    “Bir elmayı halk edecek (yaratacak), elbette dünyada bütün elmaları halk etmeye ve koca baharı icat etmeye muktedir (kudretli) olmak gerektir. Baharı icat etmeyen, bir elmayı icat edemez. Zira o elma, o tezgâhta dokunuyor. Bir elmayı icat eden, bir baharı icat edebilir. Bir elma bir ağacın, belki bir bahçenin, belki bir kâinatın misal-i musaggarıdır (küçük bir numunesidir). Hem sanat itibarıyla koca ağacın bütün tarih-i hayatını taşıyan elmanın çekirdeği itibarıyla öyle bir harika-i sanattır (sanat harikasıdır) ki, onu öylece icat eden, hiçbir şeyden aciz kalmaz.”(11)

    Bu sırdandır ki, Kur’an, sadece mideyi doldurmak için yemek yerine, yediklerimizin nasıl oluştuklarını düşünerek yememizi istiyor:

    “İnsan yediklerine bir baksın. Biz suyu bol bol indirdik. Toprağı yardıkça yardık. Ondan daneler, üzümler ve sebzeler, zeytinlikler ve hurmalıklar, bol ağaçlı bahçeler, çeşit çeşit meyveler ve otlar bitirdik; size ve hayvanlarınıza rızık olsun diye.” (Abese Suresi, 80/24-32).

    Hayvanlar Aleminden Allah’ın Varlığına Deliller
    Aklımızı ve ilmimizi kullanarak hayvanlara baktığımızda her birinin muhteşem “makineler” veya “yürüyen fabrikalar” olduğunu söyleyebiliriz. Sanayi devriminden bugüne insanoğlu teknolojik aletler üretmekte müthiş mesafe aldı. Bir asır önce hayal bile edemediğimiz televizyon, cep telefonu, bilgisayar gibi aletler, günümüzde hayatımızın bir parçası haline geldiler. Her gün yenisine şahit olduğumuz “teknoloji harikaları” çağında yaşıyoruz. Seküler bilim bile, insanın ihtiyaç ve arzularını gidermek için karmaşık aletler yapma kabiliyetini, onu hayvandan ayıran temel unsur olarak kabul ediyor. Uçaklar, arabalar, hızlı trenler, gökdelenler, bilgisayarlar bu kabiliyetin meyveleridir. Herkes kendi tecrübesinden bilir ki, insan yapımı en basit alet bile ilim ve gücün eseridir. Aletler karmaşık hale geldikçe, daha çok ilim ve kuvvet gerektirir. Örneğin, tahtadan oyuncak bir arabayı, çok az bir ilim ve kuvvet sahibi bir çocuk yapabilir. Ancak binlerce çocuk bir araya gelse bile en basit motorlu bir arabayı yapamaz. O halde kendi eserimiz olan “teknoloji harikalarıyla” hayvanları kıyaslayalım.

    Hayatımızın her karesinde görebildiğimiz, hayvanat bahçelerinde televizyon belgesellerinden sürekli teşhir halinde bulunan hayvanların yaratılışını ve marifetlerini düşünerek Rabbini bulmak bizler için daha kolay olabilir. Kur’an-ı Kerim hayvanlarda ibret verici işaretler olduğunu bize şu ayetiyle bildiriyor:

    “Şüphesiz göklerde ve yerde inananlar için birçok ayetler vardır. Sizin yaratılışınızda ve (Allah’ın) yeryüzünde yaydığı canlılarda, kesin olarak inanan bir toplum için ibret verici işaretler vardır.” (Casiye Suresi, 45/3-4).

    Doğrusu, hayvanlara dikkatle bakıp aklını kullananlar için, Allah’ı bize anlatan ibretli işaretleri görmek hiç de zor değildir. Kur’an, inanmayanları, kör olarak tabir ederek onların, iman yoluyla gözleri hakikate açılmadığı sürece, bu ayetleri ve işaretleri göremeyeceklerini ifade ediyor. Aklımızı kullanarak, bir iki misal ile hayvanlardaki ibretli ayetleri okumaya çalışalım.

    Hayvanları araştıran bilim adamları bugüne kadar yaklaşık 2 milyon ayrı hayvan türünü tespit edip isimlendirmişlerdir. Tahminlere göre, bu rakam mevcut hayvanların ancak yüzde 20’sine denk geliyor. Yaklaşık 10 milyon ayrı hayvan türü olduğu tahmin ediliyor.(12)

    Hayvanları inceleyen bilim adamlarının bizlere anlattığına göre, en küçük bir hayvan dahi, işleyişi itibariyle, bizim en büyük teknoloji ürünümüzden binlerce derece daha harikadır. Başka bir deyişle, “beşeri teknolojik aletler” ile “ilahi teknolojik aletler” diyebileceğimiz hayvanları kıyasladığımızda aralarında çok büyük farklar görürüz. Yaptığı “yüksek teknolojilerle” gururlanan insanoğluna Allah göndermiş olduğu kitabında meydan okuyor:

    “Ey insanlar! (Size) bir misal verildi; şimdi onu dinleyin: Allah’ı bırakıp da yalvardıklarınız (taptıklarınız) bir araya gelseler bile bir sineği dahi yaratamazlar. Sinek onlardan bir şey kapsa, bunu ondan geri de alamazlar. İsteyen de aciz, kendinden istenen de!” (Hac Suresi, 22/73).

    Bir sinek yapmak şöyle dursun, o sineğin en küçük bir hücresini yapmak bile mümkün olmamıştır bugüne kadar. O halde Kur’an’ın ayetiyle soralım:

    “Yoksa onlar bir yaratıcı olmaksızın mı yaratıldılar? Veya kendi kendilerini mi yaratıyorlar?” (Tur Suresi, 52/35).

    Hayvanların harika vücut sistemleri Allah’ın varlığına, milyonlarca türleri sayısınca, belki tüm hayvanlar sayısınca işaret ettiği gibi, hayvanlardaki faydalar ve neticeler de Allah’ın hikmet ve rahmetine şahitlik yapar. Kur’an bu hakikati şöyle ifade eder:

    “Ehli hayvanlarda da sizin için birer ibret vardır. Onların karınlarında, kan ile fışkı arasından çıkan ve içenlerin boğazından kolayca geçen halis bir sütle sizi besleriz.” (Nahl Suresi, 16/66).

    Demek ki, öyle hayvan deyip geçmemeliyiz! Kızdığımız insanlara da “hayvan!” deyip hayvanları aşağılık mahlûk gibi görmemeliyiz! Hayvanları yaptıkları işlere göre isimlendirirsek inek, koyun ve keçiye “süt ve et fabrikası”, tavuğa “yumurta ve et fabrikası”, ipek böceğine “ipek fabrikası”, arıya da “bal fabrikası” dememiz daha münasip olur! Doğrusu, bu hayvanların diğer faydalarını düşündüğümüzde, bu tarzda bir isimlendirme bile noksan kalır.

    Yukarıdaki ayette Allah, inek de dahil olmak üzere, evcil hayvanlarda ibretler olduğunu söylüyor. Doğrusu bu hikmetleri anlamak için veterinerlik diye ayrı bir bilim dalı gelişmiş. Binlerce bilim adamı şimdiye kadar bu hikmeti anlamaya çalışmalarına rağmen henüz bitirmiş değiller.

    Örneğin, ineğin nasıl süt yaptığını anlamaya çalışan Dr. Virtanen, süt yapamadı, ancak inekten nasıl daha çok süt alacağımızı keşfetti. Bundan dolayı kendisine Nobel ödülü verdik.(13) Şimdi size soruyorum, ineğin yaptığını bir derece anlayan, ancak yapamayan birine Nobel ödülü verilirse, her bir ineğe acaba nasıl bir ödül vermek lazım?

    Kanaatimce, ineklerin yaptığını bir derece de olsa anlayan her insan, onlara büyük saygı duymak zorundadır. Doğrusunu isterseniz, ineğe tapan Hinduların (her ne kadar yaptıkları küfür de olsa) neden taptıklarını az-çok anlayabiliyorum. Bence, ineği sıradan bir varlık olarak görmek, ineğe tapmak kadar şaşılacak bir şeydir.

    Bediüzzaman Hazretlerinin ifade ettiği şu veciz ifadeler buraya kadar anlattıklarımızın özeti gibi:

    “Başta inek ve deve ve keçi ve koyun olarak süt fabrikaları olan validelerin memelerinde, kan ve fışkı içinde bulaştırmadan ve bulandırmadan ve onlara bütün bütün muhalif olarak hâlis, temiz, safi, mugaddî (gıdalı), hoş, beyaz bir sütü koymak; ve yavrularına karşı o sütten daha ziyade hoş, şirîn, tatlı, kıymetli ve fedakârane bir şefkati kalplerine bırakmak; elbette o derece bir rahmet, bir hikmet, bir ilim, bir kudret ve bir ihtiyar ve dikkat ister ki; fırtınalı tesadüflerin ve karıştırıcı unsurların (elementlerin) ve kör kuvvetlerin hiçbir cihetle işleri olamaz.”(14)
    “İnsan”ın Allah’ın Varlığına Delilleri
    Allah’ı bildiren bir başka delil, belki de en önemlisi, bizim iç dünyamızda gerçekleşiyor. Her insan kendi yaratılışını ve kendisine her gün verilen nimetleri düşünerek Rabbini bulabilir. İnsanın kâinat içinde her bir şeyde gördüğü delillere “afakî”, yani “dışsal” deliller; kendi şahsında gördüğü ve hissettiği delillere ise, “enfüsi”, yani “içsel” deliller denir. İçsel deliller, anlaşılması daha kolaydır, çünkü şahsi tecrübeye dayanır. Maalesef, birçok insan, kendi varlığı üzerinde düşünmediğinden bu delilleri görmekte zorluk çeker. Oysa Kur’an, birçok ayette insanın yaratılışındaki ibrete dikkatimizi çekiyor:

    “Sizin yaratılışınızda ve (Allah’ın) yeryüzünde yaydığı canlılarda, kesin olarak inanan bir toplum için ibret verici işaretler vardır.” (Casiye Suresi, 45/4).

    Modern teknolojinin esamesinin olmadığı bir dönemde, insanın yaratılışı “ilahi ültrasonla” gözlemlenmiş gibi Kur’an’da tarif ediliyor:

    “Sonra nutfeyi alaka (aşılanmış yumurta) yaptık. Peşinden, alakayı bir parçacık et haline soktuk; bu bir parçacık eti kemiklere (iskelete) çevirdik; bu kemikleri etle kapladık. Sonra onu başka bir yaratışla insan haline getirdik. Yapıp yaratanların en güzeli olan Allah pek yücedir.” (Müminun Suresi, 23/14).

    İnsanın ana rahmindeki bir damla sudan insan haline getirilişini ilk defa müşahede eden bilim adamı gördüklerini “mucize” olarak tabir etmiş. İlginçtir, bu konuda seküler anlayışla hazırlanan belgeseller bile, “hayat mucizesi” demek zorunda kalmışlar.(15)

    İnsanların büyük bir çoğunluğu, kendi hayat yolculuğunda yaşadığı bu mucizeyi unutarak, sanki gökten zembille inmiş gibi, gafil ve nankör bir şekilde yaşıyor. Kur’an’daki şu ayet aklı başındaki insanları bu gafletten uyandırıp kendi yaratılış mucizesini görmeye teşvik ediyor:

    “Görmedi mi o insan; biz onu bir damla sudan yarattık da sonra o, bize apaçık bir düşman kesiliverdi?” (Yasin Suresi, 36/77).

    İnsanın bir damla sudan yaratılışı ancak sonsuz ilim, kudret ve hikmet sahibi Bir’inin eseri olabilir. Aksini iddia eden varsa bir damla sudan bir insan yaparak veya insanın tek bir hücresini yaparak iddiasını ispat edebilir. Kur’an, on dört asırdır inanmayanlara bu konuda meydan okuyor.(16) Şimdiye değin, bu meydan okuyuşa bir cevap verilemediği gibi, çok ileri teknolojiye rağmen, buna cevap verilebileceğini söyleyen de yok. Bu, hem Kur’an’ın ilahi kitap olduğunu hem de Allah’ın bütün canlıların Yaratıcısı olduğunu ispat ediyor.

    İnsanın yaratılışı mucize olduğu gibi, doğduktan hemen sonra, ona validesinin memelerinden “anne sütünün” ikramı da ayrı bir “rahmet mucizesi”dir. Birçoğumuz bunu sıradan görüyoruz. Şöyle bir düşünün, annelerin memelerinden süt değil de “portakal suyu” gelseydi ne yapardık! Herhalde, hayret eder ve herkesle paylaşırdık. Eminim, televizyon kanallarında birinci haber haline gelirdi! Oysa annelerin memelerinden “portakal suyu” yerine “süt” gelmesi, binlerce kat daha harika ve hayret edilmesi gereken bir şeydir. Bilim adamları henüz “anne sütünün” yerini tam olarak tutacak hiçbir şey bulamadıkları için annelere çocuklarını emzirmelerini tavsiye ediyorlar. Anne sütü örneğinde olduğu gibi, birçok şey, belki de her şey, aslında harikulade ve mucize olmasına rağmen sürekli gördüğümüz için onları sıradan bir şey gibi algılıyoruz. “Akıl gözünü” dikkatle açanlar, “sıradanlık perdesini” aralayarak her şeyin arkasındaki mucize fiilleri ve onların Faili’ni görebilir.

    İçsel delillere bir örnek daha vermek istiyorum. Her insan kendi bedeni üzerinde düşündüğünde Rabbini bildiren ayetleri görebilir. Vücudumuzun her azası, muhteşem yapısı ve işleyişi, düzeni ve sayısız hikmetleri ve faydalarıyla bize sonsuz ilim, hikmet, rahmet ve kudret sahibi Bir’inden haber veriyor. Sizinle yakın zamanda yaşadığım bir hadiseyi paylaşarak ne demek istediğimi açıklayayım. Benim ağzımda “insan yapımı” dişler ve “diğer dişler” var. İnsan yapımı dişlerimi, sokakta karşılaştığım bir insana yaptırmadım. Diş hekimliği fakültesinden mezun olup kendi alanında yıllarca tecrübe edinen bir “diş hekimine” yaptırdım. Niye sıradan bir insana gitmedim de bir diş hekimine gittim? Cevabı gayet basit: Çünkü diş için en uygun malzemeyi bularak onu diğer dişlerimle uyumlu bir kalıba sokup sonra da damağıma yerleştirmek, öyle basit bir iş değil. Herkesin elinden gelmez. Diş konusunda derin bilgisi ve diş yapıp yerleştirecek aletleri olmayan biri bu işi yapamaz.

    Şimdi “insan yapımı” dişler ile “diğer” dişleri kıyaslayalım. Hangisi daha iyi? Hangisi daha sağlam? Hangisi daha mükemmel? Elbette “diğer” dişler. Bunun en bariz örneği, eğer sağlam dişleriniz varsa, hiçbir dişçi, gelin bu dişleri çıkaralım, ağzınıza teknoloji harikası dişler yerleştirelim demez.

    Şimdi, aklımızı başımıza alıp düşünelim: “İnsan yapımı” dişler yüksek bir ilim ve kudretle oluyorsa, onlardan her açıdan daha mükemmel olan “diğer” dişler kendi kendine veya tesadüfen olabilir mi? İlim ve şuurdan mahrum, cahil ve aptal doğal kuvvetlerin eseri olabilir mi? O halde, insan yapımı olmayan her bir dişimiz bize Allah’ı bildiriyor. İnsan vücudunun en basit parçalarından biri olan dişler bu şekilde bize Rabbimizi bildiriyorsa, göz, burun, beyin gibi yüzlerce organımızın Allah’ı nasıl bildirdiklerini de sizin zekâvetinize havale ediyorum.

    Yazımızın başından buraya kadar anlattıklarımızı özetleyecek olursak:

    Rabbimiz kainatı muhteşem bir kitap haline getirip, ondan yazdığı sayısız cansız ve canlı varlıkların kelimeleriyle (ayetleriyle) kendini bize tanıtıyor. Bu kitab-ı kebir-i kainatın manalarını Kur’an-ı Kerim'le tercüme etmiş ve Hz. Muhammed (asm) gibi bir muallim-i ekberle bu kitabı nasıl okuyacağımızı ders vermiştir. Bizler, tesadüf ve tabiatın kapkara gözlüğünü çıkarıp, Kur’anın sunduğu şeffaf gözlükle kainat kitabını okuduğumuzda her bir şeyde Rabbimizi görebilir, icraatlerini müşahede edebilir, hikmetlerini tefekkür edebiliriz. O’nu hem hadsiz mükemmel eserleriyle tanıyabilir ve hem de sonsuz nimetleriyle sevebiliriz.
  • Binaenaleyh tarihlerin naklettikleri Peygamberimizin (A.S.M.) bidayet-i hayatına maddî, sathî, surî bir nazar ile bakan bir adam şahsiyet-i maneviyesini idrak edemez ve derece-i kıymetine vâsıl olamaz. Ancak bidayet-i hayatına ve levazım-ı beşeriyetine ve ahval-i zahiriyesine ince bir kışır, nazik bir kabuk nazarıyla bakılmalıdır ki, o kışır içerisinden, iki âlemin güneşi ve tûbâ gibi şecere-i Muhammediye (A.S.M.) çıkmıştır. Ve feyz-i İlahî ile sulanmış ve fazl-ı Rabbanî ile tekâmül etmiştir. Binaenaleyh Nebiyy-i Zîşan'ın (A.S.M.) mebde-i hayatına ait ahval-i suriyesinden zaîf bir şey işitildiği zaman üstünde durmamalı; derhal başını kaldırıp etraf-ı âleme neşrettiği nurlara bakmalı.
    Bediüzzaman Said Nursî
    Sayfa 84 - Risale-i Nur Külliyatı