Lorenzo

Lorenzo
@icanbeurbuzzly
“Orenda, sanırım tek istediğim içimi gerçekten ısıtacak bir sarılmaydı. Öyle yoruldum ki artık ayaklarım beni taşıyamıyor; yine de inatla, sürüyerek de olsa yürümeye devam ediyorum. Bazen cam kırıkları batıyor ayaklarıma, bazen öyle zorluyorum ki kendimi, her adımda yeni yaralar açılıyor. Ama yine de vazgeçmiyorum. Yürümeyi bırakmıyorum. Peki neydi beni ayakta tutan? Yaşama tutunma isteğim mi, yoksa ruhumun sığındığı o derin, susmayan sanat tutkusu mu?”
Edebiyat
Reklam
“Şu an yanımda oluşuna öyle muhtacım ki; saçlarımda gezinen bir dokunuşa, beni saran o sıcak nefese… Lakin kader, seni bana uzaktan seyrettirir yalnızca. Ve ben, titreyen bir yürekle korkarım ki; bir anlık dalgınlıkta elimden kayıp gideceksin.”
Edebiyat
O denli yorulmuştum ki hiçbir yere sığamıyordum. Tüm duvarlar, ağır ve sessiz bir inatla üzerime yaklaşıyor; kulaklarımda kesintisiz bir uğultu, kalbim ise yerinden çıkacak gibi, resmen ağzımda atıyordu. Sesler boğuk ve anlaşılmaz hâle gelmişti. Nereye adım atsam bir çıkmaz… “Büyümek sorumluluktur.” derler büyüklerimiz. Sorumluluk dedikleri böyle bir şey midir ki? Oysa sorumluluk dedikleri şey, insanın ruhunu böylesine daraltan bir yük müydü? Bakıyorum büyüklerime; hepsinin yüzlerinde yorgunluğun izleri, omuzlarında görünmeyen ağırlıklar… Durmaksızın çabalıyorlar ama sonuç, çoğu zaman sessiz bir hiçliğe karışıyor, yine ve yine. Sonra düşünüyorum: Büyüklerimizin zamanında da mı böyleydi? Lâkin anlattıklarında, emeklerinin karşılığını almış oluyorlar. O karşılığını almış, buruk bir gülümseme belirirdi suratlarında; “yine olsa yine yapardım” der gibi. O buruk gülümseme öyle bir içine işlerdi ki unutamazdın. Bazen “keşke”leri dedirtirdi yaşanmışlıkları. Velakin şimdiki zamanda ise o buruk gülümsemeler maskenin altında saklanmış; çıkmak için cesaret dahi edemiyor, orada büzüşüp “belki bir gün” diyerek kalakalıyor. Hâlâ vardı ya işte o küçük bir umut… Şimdi ise sorumluluk dediğimiz şey, bir anlamdan çok mücadeleye dönüşmüş. Yaşamak, yalnızca var olabilmek için verilen bitmek bilmez bir savaş hâline dönmüş. Ben ve benim gibiler, görünmez bir kuvvet tarafından oradan oraya savruluyoruz. Her savruluş, bedenimizde bir iz daha bırakıyor; insanın içinde derin bir yarık açılmasına müsaade ediyoruz. Yine de dönüp dolaşıp geldiğimiz yer, başlangıç noktasıydı. İnsan, kendi kendine sormadan edemiyor: Biz nasıl bu hâle geldik?
Edebiyat
İnsanlar bir umut kırıntısı için her şeyi yaparmış, Orenda. Bunu seninle tanıştıktan sonra anladım. Senden bir ümit kırıntısı bulmak için eve giriş çıkış saatini ezberledim; geçtiğin sokağı, uğradığın yerleri, soluklanmak için durduğun o sahil kenarını... Her gün bir şekilde karşındaydım; senin ağzından çıkacak herhangi bir kelime, bir “merhaba” duyabilmek için. Duydum da… Çarşı meydanında, her gün önünden geçtiğin hediyelik dükkânında; yüzün yürümekten al al olmuş, nefesin yorgunluktan göğüs kafesini zorlarken bile gözlerindeki o parıltılar beni buldu. Parıltıların sonrasında, istese canımı dahi vereceğim o güzel, içten gülüşünü bahşettin bana. Ardından gelen, insanı derinden etkileyen bir sesle: “Merhaba”... Umut kırıntısı demiştim ya işte, Orenda… O umut kırıntısı içime tohum gibi ekildi. Yeşerdikçe hayat buldum sanki. Sessiz bir “merhaba” da benim ağzımdan çıktı. İşitti mi kulakların, emin değilim; ama ben bile kendimi zor işittim o an. Komikti… Bu hâllere düşecek adam değildim, bakıldığında. O çıkan ses yüzünden, senin için tanıştığım dükkân sahibi bile şaşırdı. Aslında o bile farkına vardı sana olan aşkımın büyüklüğünün. Tüm çarşı öğrendi belki o günden sonra, belki de tüm dünya öğrenecek bu sayfalarca yazılanlardan sonra… Bir sen fark edemedin, güzelliğim. Yıllardır önünden geçen beni, bir sen göremedin, Orenda.
Edebiyat
“Bütün çabalarımın heba olup yine başa savrulduğu yerde duran sen; her defasında yeniden denemekten geri durmayan ben… Söyle, bunun ötesinde bir menzil var mıdır?”
Edebiyat
Reklam