• 192 syf.
    ·7 günde·Beğendi·10/10
    “insan soyuna soyuna deriye varır, onura, öz saygısına varır. Bunları yüzmek, koparıp atmak, güçtür ya, soyunmayı yürekten benimsemiş kişi, sırası geldiğinde, bu son adımı atmaya değer bellediğinde, ölmesini bilir. Ölüler her şeyi bilir; öğrenmenin yolu da ölmektir."

    Merhabalar sevgili kitap dostlarım Bugün sizlere sevgili Emre Timur'un basılı ilk eseri olan 'Palyaçonun Listesi'nden, (yani felsefe-metafizik, psikoloji-psikanaliz, sosyoloji-teoloji, tasavvuf-ledün ilmi harmanı, gerçek-gerçeküstü kurgulanan bir hikâyeden.) Palyaçomuzun vâroluş sancılarından, kaygılarının haklılığından ve benliğini kaybetmiş ya da hiç bulamamış bir Palyaço'nun "Ben Olmak" mücadelesinde ne denli zorlu yollardan geçtiğinden bahsedeceğim... Bir adam düşünün; Kendi gerçeğinin, kendi anlamının peşinden giden ve hakikati arayan bir adam; Bu adam ki bir anlık gaflet, dikkatsizlik sonucu travmatik bir olay yaşayan ve yaşatan, ardından yitik bir akıl-ruh ve benlikle, yıkık bir hayâtın mahkûmu olan; Hezeyan, sanrı, delüzyon kıskacında sıkışıp kalmış bir adam... (Sizler düşünürken kendimce çıkarımlarımı paylaşmaya devam edeceğim.)
    Eser baştan sona bilinç-bilinçdışı, hayâl-gerçek, geçmiş-gelecek arası desem sanırım abartmış olmam. Fakat Palyaço metaforu'yla kaleme alınmış bu eserin satır aralarını-alt metinlerini, sorguladığı-sorgulattığı tümceleri okumaktan ziyâde, duymak-anlamak ve anlamlandırmak gerektiğini düşünüyorum. Ve sizlere ilk soru mu soruyorum. Yaşanmaya değer bir hayat nasıl olmalı? Örneğin Sokrat "Sorgulanmamış hayat yaşanmaya değmez "demiş ve "Kendini bil, Kendini tanı..." demiş. Peki siz kimliklerinizden arınıp sordunuz mu hiç "Ben kimim, kendimi ne kadar tanıyorum ,nerden geldim ve nereye gidiyorum" diye?
    İşte hiçbir yerin kimliksiz vatandaşı palyaçomuzun yaptığı tam olarak bu. Rûhunda ve zihninde misafir etmekten yorulduğu ne kadar düşünce varsa sorgulamak, akabinde hakikat yoluna revân olup o yolun en azılı yolcusu olmak. Aslına bakarsanız Palyaçonun Listesi ~her okuduğumda farklı bir şey keşfetmenin heyecânıyla yeniden okuduğum~ bir eserdi. Ve ikinci okumam olmasına rağmen önsözdeki birçok tümce beni ~yeniden~ mıknatıs gibi çekti. İşte o an, daha önce ertelediğim her ne varsa düşünmek istedim.
    "Bu kitap bir arayış manzumesidir. Ve ben de yazar olarak okuyucuyla aynı anda bindim bu trene. Buyrun..." diyen yazarımıza kulak verdim ve trendeyken cama yansıyan sûretimle yüzleştim.
    Yol boyu içimi seyrettim, seyrettikçe rûhen hafifledim-seyreldim. Bu yolculuk bana iyi geldi diyebilirim. Zirâ bir nevi uyanış, arayış, arınış gibiydi. İç hesaplaşmamı yaparken kendimle sohbet etmeyi de ihmal etmedim. İlk olarak; Hayat da tıpkı bir tren gibi değil mi ki ? Manzaranın, insanların, ihtiyaçların değiştiği fakat trenin hep ileri gittiği ve vadesi dolanın indiği bir tren. (dedim.) Palyaçomuzun çıktığı yol da dikenli, taşlı, keskin virajlı bir "Kendilik" yolu değil mi? dedim. Seçtiği yoldaşlardan biri olan Epiktetos'u anımsadım ve inceden hüzünlendim. "Kendisinin efendisi olmayan hiç kimse özgür değildir" derken ne kadar da haklı.(dedim.) Zirâ bir köleyken filozof olandı ve ondan iyi kim bilebilirdi özgürlüğün tadını? (dedim.) Kendini idrak, kendini savunmayı beraberinde getirse de kaçarak bir yere varamayız, yüzleşmek zorundayız. (dedim) Tasavvuf, tekâmül der, Biyoloji metamorfoz; Budizm Nirvana der, Hümanist psikologlar kendini gerçekleştirme (dedim.)
    Nietzschem'i anımsadım ve
    "Önce aşağılara inmeliyim, ıstırabın hiç inmediğim derinliklerine, en karanlık sularına… Bir zamanlar en yüksek dağların nerede olduğunu sormuştum. Sonradan öğrendim ki en yüksek dağlar denizden çıkıyormuş. Bunu delili ise kayalarının üzerinde ve zirvelerinin duvarlarında yazılı. En derinlerden en yüksekler çıkabilir ancak." demişti Zerdüşt’ü " (dedim.) "Ben olmak savaşı"nı kesin olarak kazanacağına inanan, azmeden kazanır, dönüp aynaya baktığımızda doyurmayan şeyin hayat değil doymayanların bizler olduğunu göreceğiz (dedim.) Vâroluş kaygısı kendi olma ya da olmama kaygısıdır, hepimiz kendi vâroluşunu sorgulamaya aday, kendi hakikatini arayan birer Palyaço olmalıyız? (dedim.) Tıpkı Palyaço'nun "Bilge" geleceği gibi etinden-kemiğinden ziyâde , rûhtan-ilikten, karakterden-erdemlerden bir BEN yaratmalı insan; hattâ kendine doğru koşmalı, sağ elinden sol eline liste vermeli (dedim.) Aklıma eski bir Kızılderili hikâyesi geldi ve hafif tebessüm ettim. İçimizde iki köpek var, biri iyi-biri kötü ve biz hangisini beslersek o kazanacak-yaşayacak çok haklısın (dedim.) Ölüm, yaşamın sonunda sanır birçokları; Bilmezler ki ölüm, yaşamın tam ortasındadır (dedim.) Kendimizin efendisi olmak zorundayız, id-ego-süper ego, ruh-nefis-şeytan arasında sıkışıp kalmışız, Kızılderili hikâyesindeki gibi hangisini beslersek o kazanacak (dedim.) Ve Tepetaklak dünyanın ruhûnu yitirmiş zamâne insanını asırlar önce şiirleri-rubaileriyle hicvedip sarsan Hayyam'ın dizelerini içimden tekrar ettim.
    "Bir çemberdir dolanıp durduğumuz, ne önümüz belli, ne sonumuz. Bilen varsa çıksın söylesin. Nereden geldik, nereye gidiyoruz?" (dedim.) İşte böyle kitap dostlarım. Ezcümle eserin hemen her tümcesinden felsefî soru çıkarabilir, sorgulayabilirdim fakat bu kadarıyla yetindim. Sevgili Emre, aforizmalarının birinde "Rahatsız etmeyen kitabı çöpe atın!" demiştin. Seni kutlarım. Ne kadar rahatsız olmam gerekiyorsa o kadar rahatsız ettin. Iyi de ettin. Rûhunla beslediğin tümcelerin ve sancılı kalemin daim olsun.

    #dipcem Anlam arayışı içinde olan bireylerin Palyaço metaforu'yla tasvir edildiği bir tür iç hesaplaşma niteliği taşıyan bu eser, korkularıyla, endişeleriyle ve kendileriyle yüzleşmeye cesareti olmayan bireyler için iyi bir kılavuz olabilir. Olması gerekeni, yani cevap aramaktan ziyade soru sormayı kendine iş edinen herkes ama herkes kendinden onlarca şey bulacaktır diye düşünüyorum.

    Okurken sakın ola kızmayın Palyaço'ya zirâ hayâl- gerçek arası ve dönüşmeye kararlı.
    "Değişimin sırrı eski ile savaşmak değil, tüm enerjini yeniyi inşaa etmeye odaklamaktır." der Sokrates. Bilge'ye de kızmayın onun da tek derdi geçmişinden rahatsız olana (yani kendine) yeni bir gelecek inşaası.
    Tıpkı kendi kuyruğunu yiyen mitolojik yılan gibi.
    Cümleleri okumaktan ziyâde duyanlardan olmanız dileğiyle
  • 180 syf.
    ·2 günde·Beğendi·9/10
    Ortada bırakılmışlık hissi kadar kötü bir his yoktur arkadaşlar. Kitabı bitirir bitirmez ilk uçakla Tokyo'ya uçup ana caddelerin bir köşesinde Haruki'yi yakalayıp yakasına yapışıp hey adamım neyin var senin ha? Şimdi n'olacak hikayenin bundan sonrasında ona ne oldu buna ne olacak o adam kimdi? Tüm bu olayları anlatan gizemli adam neyin nesiydi deyip hırpalamak geldi içimden.
    Devamı : https://www.kitapofisihakan.com/...t/karanliktan-sonra/
  • Onu annemin beni sevdiği gibi sevmek geldi içimden
  • Sonra gülüşün geldi aklıma ve içimden dedim ki;yine gelsen yine severim seni.
  • Gözümden yaş geldi
    İçimden ağlamak
    Yüzümden düşen bin parça
    Konuşmak lazım konuşmak
  • Babam haber vermeden gittiğim için kızmıştı, ama fazla üstelemedi. Yalnız otuz lira düşündürüyordu onu. Nereden bulsun, kimden alsın? Birkaç kere köyüne çıktı, indi. Denkleştiremedi. Sonunda bir çare buldu aklınca. "Yirmi lira bulabildim" dedi. "Sen bunu götür. Müdüre fakir olduğumuzu anlat. Kalanını çeltik kalkınca yollarım."
    "Ya kabul etmezlerse baba?"
    "Etmezlerse dön gel. Ne yapayım başka?"
    Yeniden sıkıntı başlamıştı. Geri çevirirlerse ne ederdim ben? Devlet işiydi bu, yarısını sonra yollamak olur muydu?
    Üzüldüğümü babam da anlıyordu. Tekrar gitti köye. İçimden dua ediyordum, bir denkleştiriverse şu parayı diyordum. Ertesi gün geldi. Yüzü kapkaraydı. "Koca köyü dolaştım da on lira bulamadım" dedi. "Ne akrabadan hayır var ne komşudan. Allah belasını versin bu köyün. Dinsiz imansız hepsi de." Çaresizlik içinde ne edeceğini bilemiyordu. Ortakçısı olduğumuz ağaya gitti. Bir sürü borcu vardı zaten, ondan da alamadı. Ben o zamanlar on lirayı epey bir para sanırdım bunun için