• Bir Vedaya Benzer Yüreğim
    Son Baharda Dökülen Sararmış Yaprak Misali Düşer Gözlerimden Her Bir İnsan
    Ve Çeker Giderim Bu Şehri Terk Ederim
    Bir Kış Misali Yüreğimi Bırakırım Yaz Mevsimlerine
    Azalır Yarım Kalan Bitmemiş Aşklarım
    Bir Temmuz Akşamına Benzer Sevdalarım
    Nisan Ayında Yağan Yağmur Tanelerine Benzer Gözyaslarım
    Yurdunu Kaybetmiş Bir Kuşun Kafesteki Hapis Hayatına Benzer Yüregım...
  • Yatağımın karşısında bir pencere var. Odanın duvarları bomboş.
    Nasıl yaşadım on yıl bu evde?
    Bir gün duvara bir resim asmak gelmedi mi içimden?
    Ben ne yaptım?
    Kimse de uyarmadı beni.
    İşte sonunda anlamsız biri oldum. İşte sonum geldi.
    Kötü bir resim asarım korkusuyla hiç resim asmadım; kötü yaşarım korkusuyla hiç yaşamadım.
  • Yatağımın karşısında bir pencere var. Odanın duvarları bomboş.
    Nasıl yaşadım on yıl bu evde?
    Bir gün duvara bir resim asmak gelmedi mi içimden?
    Ben ne yaptım?
    Kimse de uyarmadı beni.
    İşte sonunda anlamsız biri oldum. İşte sonum geldi.
    Kötü bir resim asarım korkusuyla hiç resim asmadım; kötü yaşarım korkusuyla hiç yaşamadım.
  • Leylâ, Mecnûn'un gerçekliğini ve aşkını sınayıp durdu. Yazık ki Mecnûn onun, "Ey vefalı âşık! îşte ben geldim, Leylân geldi, hani yıllardır beklediğin sevgili!" diye yalvarmasının değerini bilemedi ve, Leylâ'ya değil de bizzat aşka âşık olmuş gibi şöyle deyiverdi:
    "Leylâ, eğer ben ben isem, nesin sen; yok sen sen isen, ya neyim ben?!.."
    Fuzulî bu beyti, Mecnûn'un sahralarda Leylâ ile bütünleştiğini ve onu her zerresiyle kendinde hissettiğini, yıllar yılı ruhunda onunla birlikte yaşadığını, Leylâ'yı tamamen içselleştir-i diğini ve duygularındaki aşkınlığı anlatmak için söylemişti. O kadar Leylâ ile doluydu ki, o anda Leylâ'nın "Ben geldim!" demesini ikilik saydı, özünde olanı kaybedip karşısında olana kapılanmayı aşkın alt derecesi gördü ve "Ey sevgili! Hayli zamandır ben senim, sen de ben; biz iki bedende tek ruh, bir kabukta çifte bademiz, öyle iken sen ve ben diyerek arada ikilik çıkarmak aşkımıza yakışmaz!" dedi ve garip bir biçimde onun bu beytinin yansıması bende belirdi ve o andan sonra ben gerçek bir âşık gibi hayat buldum, içimden "Ey Kays! Eğer ben gerçekten ben isem sen kimsin; yok eğer sen Kays isen, ya ben kimim?" diye sayıklayıp durdum. O anda benimle Kays arasında da bir ayrılık ve gayrılık kalmamıştı. Efendim Fuzulî, birkaç gün kulaklarında çınlayıp duran bu beytin, aslında benim durmadan sayıkladığım aşkım, hep haykırmak istediğim feryadım olduğunu hiç bilmedi. O "Eğer ben ben isem, nesin sen ey Leylâ! Ve eğer sen sen isen, ben neyim a güzeller güzeli?!" diyen sesi gaipten duyduğunu sandı, oysa bu beyit, benim her defasında bir kez daha yüksek sesle haykırarak kişilik ve kimliğimi tamamladığım, imanım ve inancım sayılan sözlerimden başka bir şey değildi. Ben, Dicle yamaçlarının mahzun çileği, şimdi artık Kays olmuş, Mecnûn olmuştum ve öykünün sonuna kadar bu kâğıtta yaşayacak, aşkı bütün gam ve kederli yanlarıyla tadacaktım. Öyküdeki Leylâ, benim Dicle kıyılarında bıraktığım ince parmaklı, kara gözlü, kara saçlı sevgilimin ta kendisiydi artık. Bir kâğıt olarak eksik idim,
  • sen benim her şeyimsin
    dünya kadar büyük kocaman
    ama hep ama hep benimsin
    sen benim 4 yapraklı yoncam

    sen benim şiirlerim sözlerim
    bir dost kadar samimi içtensin
    sen benim dünyaya bakan gözlerim
    sen benim aylarım günlerimsin

    sen beni soğukta sarıp ısıtan
    yağmurda ıslanmaktan koruyan
    kollarını bana sardınmı yakıp kavuran
    sen benim her şeyimsin

    sen benim tatlımda şekerim
    yemeğimde tuzumsun
    sen beni benden çok sevensin
    çünkü gerçekten sen benim her şeyimsin
  • 184 syf.
    ·144 günde·10/10
    Ahmed abimin doğum gününden daha güzel bir gün yoktur, onun şiirleriyle beslediğim yüreğimden düşen en güzel mektubu paylaşmak için. Bu kitaba inceleme olmaz, bu kitap sizi inceler ve en küçük bir açık bulup damarlarınızdan içeriye hücum eder. İşte benimki de öyle bir şey...

    Sevdiğim.. Hasretinden prangalar eskittim. Nasıl gidersin o yollarda bensiz? Bilmem. Deyip başladım yazmaya. Yalnız değilsin. Tabii ki, hiç yalnız bırakır mıyım seni oralarda? Bak bir sağına soluna. İstasyondaki terli çocuğum. Yanaklarım al al oldu. Çünkü seni yolcu etmek için kilometrelerce koştum da geldim. Yeşillenmiş yapraklarda görürsün beni. Kucak açtım sana, orman gibi. Yüreğimden düşen damlaları emanet ettim, asi Fırat gibi coştum da geldim.
    Sana eşlik etsin diye, özel bir hediye. Bu güzel kitabın içindeki şiirleri sana tek tek okudum. Gerek renksiz gecelerimizi, gerekse hüzünlü günlerimizi renklendirdi bu şiirler ve bizimle özdeşleşti her bir dizesi. Her satırında seni buldum, her satırını sana armağan ettim, yarım yüzyıl öncesinden. Ya yazmasaydı Ahmed abi böyle güzel şiirleri? Nasıl anlatırdım sana kendimi.. Sadece şiirlerini mi. Mektupları da ilham verdi bana. Bazen Leyla'sına yazdığı gibi Leylim Leylim dedim sana. Düştüğüm halleri döktüm içimden, bu beyaz satırlara. Seni görünce tutuluşumu anlattım, diz çöküşümü, sevdamı haykırdım sana. Bazen de Kafka'nınki gibi dert yandım sana. Aynı onun yandığı gibi Milena'sına. Yanında olamayışını, onsuz çektiği acıları ve kavuşma arzusunu, kelimelere sığdıramayıp, ondan önce eline ulaşan mektubunu bile kıskanışında buldum kendimi sana yazarken. Biraz da Halikarnas Balıkçısı'ydım. Azra Erhat'a hitap ettiği gibi sayıkladı adını mektuplarım. Canım Canım Canım..
    Hepsinden, her şeyden kattım içime ve en güzelini sana yazmak için uğraştım Sevdiğim.. Hani bir cümle yazacak olsam şu olurdu; yüzyıllar öncesinden yapılmış bir çeşmeden su içmişliğim var, ama senin adın kadar, tarih bile titretemez dudaklarımı.. Adını söylediğimdeki ferahladığım kadar, içtiğim su bile ferahlatamaz yanan yüreğimi. Sen ki kıskandırırsın gökkuşağının yedi rengini, dudağının kenarındaki ufacık bir gülüşünle. Senin için kuşlar göç yolunu değiştirir, ve senin için, vaktinden önce gelir buralara bahar. İlk cemre yüreğime düştü senin gülüşünle. İkincisi dilime bir bakışınla. Üçüncüsü elime, kalemime, kalbinin kalbime biraz yakın atışıyla. Bitmedi. Benim doğama düşürdüğün cemrelerin haddi hesabı yok. Cemre yağmuruna tutuyorsun durmadan beni.
    En güzel anlarımızda, düşler sokağındaydık, sen tuttun elimden benim. Dokunuşların can verdi o an kurumuş toprağıma. Bahar geldi, can geldi sararıp solmuş yaprağıma. Nasıl da aydınlığa alıştırdın ürkek kalbimi. Nasıl yol gösterdin, rehber oldun bana. Ömrüm uzasın isterim artık, sen varsın diye yanımda. Dilim kurumasın ki okuyayım şiirlerimi kulağına. Dudaklarımdaki hayat türküsünün adısın sen Sevdiğiim, durmadan sayıkladığım.
    Gülüşün. Birde gülüşünü resmetmeye kalksam mesela, sağ yanağındaki tebessüme bile yetmez hiçbir boya. O yüzden yanaklarına dizmek için, yıldızları kuyruğundan sallayıp yere dökmem gerek. Gözlerin gibi parlak ayı ve güneşi dudaklarından öpmem gerek. Saçlarına taç yapmak içinse, gökkuşağını, bulutların kalbinden sökmem gerek. Ancak o zaman, gülüşün kadar güzel bir şey olur. Ne olursa olsun benimle ol. Her anımda, hep yanımda. Dolaş sürekli heyecanla damarlarımda...

    Bilmem; gönlümün, hayallerimin ulaştığı yere ömrümüz ulaşabilecek mi..

    Ahmed abimin de dediği gibi.

    Yokluğun, cehennemin öbür adıdır.
    Üşüyorum, kapama gözlerini...
  • 64 syf.
    ·1 günde·Beğendi·2/10
    Kitaptan daha çok yazarın hayatı beni cezbetti. Yazarın hayatını okuduktan sonra ve kitabın hala yasak olduğunu öğrendikten sonra daha dikkatli okuma psikolojisi ile başladım ve nedense oradaki küçük kara balığa bir hayli sinir oldum . Sonra kitabın yorumlarını okudum herkesin küçük kara balığa övgüler yağdırdığını , özgür ve kendi ayakları üzerinde durduğundan dolayı alkış aldığını gördüm . Ve şaşırdım evet şaşırdım . Bu kara balık yeri geldi annesine karşı çıktı yeri geldi tüm arkadaşlarını yok saydı yeri geldi karşısına çıkan herkesi küçümsedi içimden kendi kendime "ya kardeş bir rahat dur vardır annenin bir bildiği" diye geçirirken bir baktım gayette işi rast gidiyor . Tabi bunu 7 yaş üzeri çocuklar okuyor . Eminim okuyan çocuklar anneye karşı gelmenin aslında normal bir şey olduğunu hatta senin daha çok şey görmeme yarayacağını düşünmeye başlamıştır. Kitapta küçük kara balık yüzükleri derenin sonunu görmek istiyor fakat annesi bunun tehlikeli olacağını nasıl olsa bir gün öleceğini tabiri caizse rahat durmasını isterken küçük kara balık karşı çıkıyor ve macerası başlıyor. Başına kötü şeyler gelse de bir çıkış yolu bulduğundan dolayı kitap bunu o kadar güzel bir şeymiş gibi anlatıyor ki . Aslında kitabı küçük kara balığın annesini dinlemediği için başına kötü bir şey geldiğinden bitirseydi kitabı gayet mükemmel karşılayabilirdim ama yazar o kadar ters bir noktada bitirdi ki küçük kara balığa ne olduğunu iyi mı kötü mü olduğuna dair bir ipucu vermeden bitirdi. Kitabın sonunda ise bu masalı anlatan buyuk anneye "küçük kara balık'a ne olduğunu anlatmadin" sualine "bunu yarın akşama saklayacağız " diye bitirdi.

    Son satırda ise yazılana bakalım " on bir bin dokuz yüz doksan dokuz balık "iyi geceler ." Deyip uyumaya gitti. Fakat on bir bin dokuz yüz doksan balık uyurken küçük kırmızı balık bir türlü uyuyamıyordu . Sabaha kadar sağa döndü , sola döndü. Küçük kara balık'ın maceralarını ve denizi düşünüp, durdu "

    Yani küçük okuyucularına diyor ki sen onlardan farklısın ve bu kitap nasıl bitti merak ediyorsun etmiyorsan da etmelisin çünkü sen farklısın, denizin sonunu görmek istiyorsan herkesi karşına alabilirsin.

    Tavsiyem bu tür kitapları küçük okurlara vermeden önce mutlaka kendiniz okuyun...