• Kafama ifade etmem gerekeni okuyabileceğim bir kitap yazdılar ve dudaklarıma doğaçlamanın ateşini tutuşturdular.
  • Bağımlı, uysal, kendini feda eden, acıya dayanan, aslında yalnızlığı dağıttığı için acıdan hoşlanan, kısacası birleşmenin verdiği güvenlik karşısında diğerinin dilediği her şey haline gelen birleşme arayışındaki bireyin ilginç bir eşi vardır. Diğerini baskılamaya, aşağılamaya çalışan, acı veren, diğeri üzerinde mutlak egemenlik kurmak isteyen biri bağımlı birleşme arayandan oldukça farklı görünmektedir. Fakat, Fromm'un ifade ettiği gibi, "her iki eğilim de tek bir temel gereksinimin sonucudur, yalıtım ve insanın kendi benliğinin zayıflığına dayanma yetersizliğinden kaynaklanır... Sadist kişi tıpkı mazoşistin duyduğu gibi gereksinim duyar nesnesine." Mazoşist ve sadist arasındaki fark birleşilen ve birleşen gibidir. Biri diğeri tarafından yutularak güvenlik arar; diğeri ise birini yutarak. Her iki durumda da varoluşsal yalıtım hafifler - ya kişinin ayrılığını ve yalıtılmışlığını kaybetmesi yoluyla ya da birey içinde çoğu kez yer değiştiren mazoşizm ve sadizm gibi: Bunlar aynı problemin farklı çözümleridir.
  • İnsanlar bu kelimeyi bütün özlemlerini bir sözle ifade etmek için icat etmişler.
  • 385 syf.
    ·7 günde·4/10 puan
    Kitabın içeriğine değinmek gerekirse, genel anlamda “harika bir edebi eser” veya “kesinlikle okunması gereken bir klasik” ifadelerini ne yazık ki kullanamayacağım.
    Çok sıradan bir hayatın anlatıldığı ve oldukça sıradan bir konudan mürekkep bir eser. Ağdalı bir dilin olmadığını belirtebilirim.
    Kitapta evliliğinden memnun olmayan ve okuduğu kitaplardaki gibi bir hayat ve tutkulu bir aşk isteyen bir kadının öyküsü anlatılıyor.

    Bazı bölümlerde çeviriden mi yoksa orijinal eserden mi kaynaklı olduğu belli olmayan kopukluklar var. Örneğin iki karakterin sohbet ettigi bir bölüm hiçbir ayırıcı olmadan bitiyor ve bir sonraki cümlede başka bir karakterle sohbet devam ediyor siz bu karakterlerin değiştiğini anlamıyorsunuz. Bir yeri mi kaçırdım diye size geri dönüp diyaloğu gözden geçirtebiliyor.

    Çevirisi hakkında ise yorumlarımı belirtmek gerekirse;
    Madame Bovary’yi okumaya karar verişim Irvin D. Yalom’un “Aşkın Celladı” kitabındaki bir alıntıyı okumamla olmuştu.
    Sözünü ettmiş olduğum alıntıya bu linkten ulaşabilirsiniz: #100650021

    Bu alıntıdaki ifade gücüne hayran kaldığım için Madame Bovary’yi o sırada okunmayı bekleyen birçok kitabın önüne alarak okumaya başladım.

    Ne yazık ki ilk tercih ettiğim yayınevinin çevirisini beğenmedim ve İş Bankası Kültür Yayınları’ndan Nurullah Ataç ve Sabri Esat Siyavuşgil’in ortak çevirisini satın aldım.
    Bilirsiniz iyi bir çeviriyi anlamak için en iyi yöntem, kitabı okurken kitabın çeviri olduğunu fark etmeyip kendi dilinizde yazılmışçasına okuyabilmenizdir. Üzülerek söylemeliyim ki ben bu kitabın çeviri oldugunu her sayfada hissettim.
    Yukarıda ilk tümcede belirttiğim alıntıyla ilgili çeviri ise kitapta öyle farklı çevrilmişti ki anlamını yitirmesine ramak kalmış diyebilirim.
    Nurullah Ataç kitabın yaklaşık yarısına geldiğinde ne yazık ki hayatini kaybetmiş ve kaldığı yerden arkadaşı Sabri Esat Siyavuşgil devam etmiş.
    Siyavuşgil, Ataç’ın çeviri tarzına sadık kalarak çeviriyi tamamlamış. Bir çok yerden aldığım yorum doğrultusunda dilimizdeki en iyi çevirinin bu olduğunu zannediyorum ve emekleri için Ataç ve Siyavuşgili saygıyla anıyorum.
    Daha iyi bir çeviri okuduysanız lütfen yorum bırakın.
    Okur kalın, mutlu kalın.
  • Sözlerim ağır ve sertti, biliyordum ama düşüncelerimin derinliğini ancak onlarla ifade edebileceğimi düşünüyordum.
  • Sana olan şükranlarımı nasıl ifade edebilirim, sevgili anne? Sen böyle değersiz bir oğlu yetiştirmek için güçlüklerle boğuşmuşken? Yapamam.
  • 216 syf.
    ·4 günde
    Şiddet sadece hayatımızda değil edebiyat dünyasında bile karşımıza sıklıkla çıkan bir mesele. Şiddet insanlık tarihi boyunca sözlü gelenekten tutun da yazılı geleneğin her türünde kendisine geniş bir yer bulmuştur. Peri masallarında doğaüstü yaratıkların ya da cadıların eline düşen yetim çocuklar ya da dul kadınlar modern edebiyatta da çeşitli ideolojilerin ve güçlerin eline düşüyor. Şiddet şekil değiştirse de varlığını her zaman sürdürüyor.

    Afrika modern dünyaya kuşkusuz en uzak kıta. Afrika’yı göz ardı etmek kolay. Afrika’yı sevdiğini iddia etmek kolay. Afrika’yı sömürmek kolay. Afrika çağlar boyunca çeşitliliği, sadeliği, karmaşıklığı ile insanı cezbetmiştir. Fikirlerini, katkılarını, edebiyatını görmek zor. Kahkahasını duymak, zulmünü anlamak, maneviyatına tanıklık etmek, ızdırabına katlanmak, kadim felsefesini idrak etmek zor. Afrika’yı görmek gerçekten çok zor. Onu önyargısız görmek ve yargılamak çok gelişmiş bir ruh ve karakter istiyor. İnsan Afrika’yı gerçekten görmek istiyorsa önce kendini görebilmesi gerekiyor. Bence kitabın özeti bu cümlelerde gizli.

    Afrika’nın tarihi ve zenginliği kadar edebiyatı da beni her zaman büyülemiştir. Ancak edebiyatını anlamak için sanırım yukarıda saydığım özelliklere sahip olmamız gerekir. Yazarımız Ahmadu Kuruma Fildişi Sahili’nde doğmuş ve Müslüman kültürleriyle yerlilerin inançlarının iç içe geçtiği bir ailede büyümüş. Bunun izlerine tüm kitapta fazlasıyla rastlıyoruz. ”Allah Mecbur Değil Ki” kitabı da başlığını Allah’ın yeryüzünde yaşanan haksızlıklardan, adaletsizliklerden sorumlu olmadığını hatırlatıyor bize. Evet, tüm bunlar insanın kendi eliyle olan şeyler, bunlar için Allah’ı suçlamak ya da “Allah varsa neden masun canlar katlediliyor?” gibi soruları sormak da anlamını yitiriyor. Zaten kitabı okurken ve anlatılan olaylara şahit oldukça aklınıza hep “Allah nerede?” sorusu geliyor, ama Allah mecbur değil ki!

    Karakterimiz sürekli hareket halinde 12 yaşında Birahima adında bir çocuk. Annesinin ölümü üzerine Liberya’da yaşayan halasının yanına gitmeye karar verir. Bu yolculukta kendisine büyücü doktor Yokuba eşlik eder. Liberya sınırında asker çocuklar tarafından kaçırılır ve kampa götürülür. Öksüz ve yetimler için en güzel yer kamptır. Kendisi de bu gerçeği “anne, baba, kardeş, amca olmayınca en güzel şey çocuk asker olmaktır.” diyerek ifade ediyor. Kitaptaki olaylar zaten Liberya ve Sierra Leone iç savaşlarında geçiyor. Buradaki iç savaşlar insan yaşamını ve birikimini mahveden cinsten savaşlardır. Bu ülkelerdeki mevcut koşullar insanın en temel hakkı olan yaşam hakkını bile bireye vermekten çok uzaktır. Kampta eğitilen Birahima kendini birden kanlı bir iç savaşın içinde bulur. Savaş onu farklı yer ve köylere sürükler, her gittiği yerde öldürmek, yağmalamak, ırza geçmek onun için çok sıradan olmaya başlar. Kitap boyunca halasını bulmaya çalışan karakter ondan hep bir adım geride kalır ve en nihayetinde bulduğunda da halası ölmüş olur. Kitapta Afrika’da çocuk olmak, özellikle öksüz ve yetim olmanın ne kadar zor olduğunu, bunun ne gibi kötülüklere yol açacağı vurgulanıyor. Anne, hala, kadın sevgisinden mahrum olan bir çocuk diktatörlerin, kabile reislerinin, suç örgütlerinin, milis güçlerinin elinde bir oyuncak olur. Ancak pek çok çocuk gibi sevgi dolu bir kalp için yapılan yolculuk uzun ve sonuçsuz kalmaktadır. Birahima’nın halasına tam ulaştığı anda onu kaybetmesi aslında Afrika’daki tüm çocukların kaderini bir kez daha gözler önüne seriyor.

    Birahima uzun yolculuğu sırasında sadece halasını değil, ruhunu ve kişiliğini de kaybediyor. Karşılaştığı her yeni durumda kendine farklı bir kimlik arayışına girer. Liberya girdiğin andan itibaren özgür iradesini kaybeder ve işlediği bütün suçlar çevresel faktörlerden kaynaklanır. Vahşi bir ormanda hayatta kalmak için öldürmenin gerekli olduğunu daha çok küçük yaşta öğrenmiştir. Aslında kitapta gördüğümüz kadarıyla av ile avcının durumu sürekli değişmektedir, ama neticede her zaman bir “kayıp” söz konusudur. Herkes bir kaybedendir. Kimi insanlığını, kimi ailesini, kimi ülkesini, kimi şerefeni ve namusunu, kimi de vicdanını… Afrika’da kazanan asla olmaz.

    Kitaba hakim olan şiddet temasının yanında Afrika’ya özgü daha pek çok farklılıklara karşılaşıyoruz. Özellikle bakire kızların sünnet edilmesi, ruhlarla iletişime geçmeler, yaygın olan batıl inançlar, çeşitli törenler, büyücü doktorlar, kabileler arası çekişmeler, açlık ve sefalet günlük yaşamın sıradanlıkları haline gelmiştir. Tüm bunlar içinde belirsizlikle dolu yaşamlar insanlara çok fazla seçim hakkı bırakmıyor.

    Kitap aslında yazılı bir metin dışında sanki sözlü bir geleneğinin ürünüymüş gibi geliyor insana. Kahramanımız sizi karşınıza almış da bir sohbet havasında başından geçenleri anlatıyor hissine kapılıyorsunuz. Haliyle olaylar bir çocuğun ağzından anlatıldığı için çok fazla edebi zevk ve zarafet beklemek yanlış olur. Bu konuda okur pek bir şey beklemesin. İtiraf etmeliyim ki kitapta sıkıldığım yerler daha fazla oldu. Bunun sanırım benim beklentilerimle bir ilgisi var. Ben olayların ön planda olduğu kitapları pek sevemiyorum. Kesinlikle kötü bir kitap demiyorum, hatta çok iyi bölümlerin olduğunu da rahatlıkla söyleyebilirim. Okursanız da vaktiniz boşa gitmez. Farklı kültürleri keşfetmek ve Afrika’nın büyülü dünyasına tanıklık etmek adına bence iyi bir seçim.