• Allah’ın bize iki kulağa karşın bir ağız vermesini büyüklerimiz iki dinleyip bir söylemek gerektiğine dair bir karine olarak gösterirlerdi. Çünkü ağızdan çıkan söz yaydan çıkan ok misaliydi, geri dönmezdi. Bir de çok mal haramsız çok laf yalansız olmazdı. Değerden düşmemek için ya hayır konuşmalı ya susmalıydı. Söylenecek sözler mahza hayır olsa bile söz gümüşse sükût altın değerindeydi. Dinlemeyi bilmeyen öğrenmeyi de beceremezdi. Bu kazanımı elde edemeyenler, boş teneke çok ses çıkarır misali, ağzım var nasılsa, diyerek konuşmayı tercih ettiler dur durak bilmeksizin, konuşmalarının işe yarar bir tarafı olup olmadığına bakmaksızın.
  • Yaşamak Güzel Şey Be Kardeşim\Nazım Hikmet
    Yaşamak birer birer ve hep beraber
    İpekli bir kumaş dokur gibi
    Hep bir ağızdan sevinçli sevinçli bir destan okur gibi
    Nazım Hikmet şiirlerini severek okurum ve kitabını da bu merakla okumak istedim.Keşke şiirlerinden tanımış olarak kalsaydı dedim.Bu düşüncemi fikri çatışmalardan ziyade kitabın yazılış biçimi ve akıcılığı açısından söylüyorum.Sonuç olarak fikri düşünceler konusunda görüş ayrılıkları yaşasamda varmak istenilen nokta aynı fakat yol ve yöntem yanlış.
    Kitaba gelecek olursak okumaya ilk başladığımda anlamak için çok çaba sarfettim ve ne yazıkki çok yoruldum.Akıcılık konusuna gelirsek o kadar sıkıldım ki,daha 36. sayfada ne zaman bitecek demeye başladım.Karakterim gereği hiç bir kitabı yarım bırakma gibi bir yapıya sahip değilim bu nedenle zar zor kitabı bitirdim.İnandığım bir şey daha var okuduğumuz her kitabın bizim için söyleyecek şeyleri olduğunu düşünüyorum.Sayfaların biryerlerinde bir şeylerin saklı olduğuna inanıyorum.Kitapta anlatıcı belirsizliği beni acayip yordu.Sonrasında geçmiş zaman ve şimdiki zaman geçişleri çok basit işlenmiş okuyucuyu içine almaktan uzak,aynı zamanda kitabı okumak konusunda uzaklaştırıyor.Sonunda kitap bitti bende bittim ve dedimki ben ne kadar sabırlı biriymişim:)
    Kitabı okurken fikir olarak çok çatışmalar yaşadım,bunların bazılarına yer vermek istiyorum.Niyetim kırmak dökmek asla değil ama görüşlerimi yazmadan yapamayacağım.Kitabın bir yerinde orduda kuran okunmak istenmesi kınanır bir dille yer alıyor bu benim canımı yaktı.Nedenine gelirsek "yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşçesine"diye başlayan dizeleri yazan bir şaire bu zihniyeti yakıştıramadım.Sonra bir yerde kadın hakları kadının evdeki yaptığı işler konusundaki haksızlığa uğradığına değinilmiş ve kadınların eşit haklara sahip olmaları gibi biz kadınları yücelten ilkelerden haklardan söz edilmiş.Buraya kadar çok güzel kadınlar ezilmemeli falan filan,adam görüşleri yüzünden hapse düşer ve karısı yıllarca adama bakmak ve kendi karnını doyurmak için çalışmaya mahkum olur tabiri caizse başkalarının kölesi olur.Hani nerde o zaman sağlamaya çalışılan dünya düzeni?Allah'ın kaderine kafa tututmak kimin haddine dedim okurken.Zenginlik fakirlik konularına da değinilmiş evet kimse acı çekmesin kimse üzülmesin ama zengin olmak,fakir olmak,hasta olmak,özürlü olmak gibi başımıza gelen şeyler Allah'ın biz kullarına takdiridir.Neticesinde ebedi alem vardır ve zengin insanların mallarında fakirlerin haklarının olduğunu söylemiştir.Bu iki taraf arasında imtihan mevzubahistir.Fakir olan sabrı derecesinde ve zengin olan cömertliği derecesinde mükafatlandırılır.Tüylerimin diken diken olduğu bir mevzu daha var,bu toprakların evladı olup da nasıl olur rus ordularının safı tutulur aklım almadı.İşlenilen kadın erkek ilişkileri hiç bizim kültürümüze uygun değildi ve ah Nazım ah dedim yazdığın şiirler nerde bu hayatlar kimin hayatı...Daha bir çok noktalar var bunlara benzer,yazdıklarım kendi düşünçelerim,hayata bakışım,belirtmeden geçemedim.Sonuç olarak dunyanın huzuru ve barış gibi bir çok insani konuda aynı düşüncelere sahibiz ama dediğim gibi yollarımız farklı.Niyetim kimseyi kırmak değil hatam olduysa affola...İstediğim tek şey aynı dünyada ve aynı ülkede huzur,barış ve kardeşlik içerisinde yaşamayı ögrenmek.
    Son bir noktaya daha değinmek istiyorum;Zamanın siyasi adamları, O dönemde komünist diyerek vatan haini ilan edip binbir türlü iskencelerle eziyet ettikleri insanları,bu gün alkış tutarak en büyük savunucuları oluveriyorlar. Bütün bu olup bitenleri anlamaya çalışmak gerçekten güç,tek bir şey var siyasetin fanatiği olmak yanlış çünkü bugün seni kötüleyen bu sistem yarın senin bir numaralı savunucun olabiliyor. Herşey bir gün son bulur,siyasetçiler ölür,dünya görüşün değişir ve insanlık bu hayatta baki kalır. Bu sebepten siyasi düşünce ve fikirler uğruna insanları kırmanın çok manasız olduğuna inanıyorum...
    Sevgiyle kalın...Keyifli okumalar...
    Yaşamak Güzel Şey Be Kardeşim
    Nazım Hikmet
    Yapı Kredi Yayınları
    Sayfa:169
  • Evlilikte seçilecek eşe karşı cinsel bir eğilimin varlığı zorunludur.Ancak bu eylemin tamamen insani bir dostluk ilişkisi kurma isteği kılığında kendini açığa vurması gerekir.
    Her iki taraf birbiri için bir diğer ifade ediyorsa cinsel çekiciliğin kaybolacağı tehlikesinden asla söz açılamaz.
    Bunun kaybolması her zaman paylaşma duygusunun yetersizliğinden kaynaklanır.
  • Hiç şüphesiz bu iki adam birbirlerini tanımıyorlar ve pek de benzeşmiyorlardı, ama psikoloji kurallarında, fizik kurallarında olduğu gibi genellik söz konusudur. Gerekli koşullar aynı olduğu takdirde, farklı insanları aynı bakış aydınlatır; dünyanın birbirine uzak, birbirlerini hiç görmemiş bölgelerini aynı sabah göğünün aydınlatması gibi.
    Marcel Proust
    Sayfa 216 - Yapı Kredi Yayınları, 2018, XII.Basım
  • Sigara içmiyorum. Ama Şarap dozun da..🍷💖
    SİZ SİGARA İÇTİKÇE, SİGARA SİZİ YİYECEK

    Tarık Akan'ın sigara yüzünden ölüme sürüklenmiş olması, aklıma sigaradan ölen kimi edebiyatçılarımızı getirdi. Sigarayı çok sevenleri... Bütün fotoğraflarında sigara içiyor olanları...
    Fazıl Hüsnü Dağlarca içkiciydi ama sigara içmezdi. Subaylığında kendisine bedava verilen sigaraları, arkadaşı Cahit Sıtkı'ya götürdüğünü anlatmıştı bir keresinde.
    Yetmişli yılların ilk yarısında yitirdiğimiz Kemal Tahir, vaktiyle çok sigara içenlerden biriymiş. Akciğerlerinden ameliyat geçirince artık yasaklanmıştı doğal olarak. Ama üstat sigarayı çok özlermiş. Hulki Aktunç, onu tahrik etmemek için yanında sigara içilmediğini söylerdi.
    Necatigil Hoca da, sigarasız fotoğraf vermeyenlerdendi! Üstadın bu tutkusu, yaşamdan erken ayrılmasına neden olacaktı.
    Metin Eloğlu da sigara tutkusunun bedelini yaşamıyla ödeyen ağabeylerimizden biri oldu, ne yazık!
    Salah Birsel, yaşlılık günlerine kadar içtiği sigaranın Bostancı'dan Uludağ'a kadar uzandığını hesaplayınca dehşete kapılmış ve son yıllarında bırakmıştı.
    Atilla Özkırımlı da günde iki paketin altına düşmeyen sigara kurbanlarından biri oldu!
    Muzaffer Buyrukçu, Birinci sigarasının tutsağıydı adeta! Akciğerlerine zarar verinceye dek sürdürdü bu kör tutkuyu. Yeleğinin cebinden paketini çıkarıp bir sigara yakışı şimdi gibi gözlerimin önünde.
    Şükran Kurdadul yasemin ağızlıkla içerdi Bafra sigarasını ki, ağaç zehrini emsin... Tabii kâr etmedi! Hekimler yasaklayınca, nice özlemini duysa da, içemedi. Kadıköy vapurunun güvertesinde, yanında sigara içen arkadaşına şöyle diyecekti bir gün: "Dumanını bana doğru üflesene! Kokusunu özlemişim..."
    Karikatürist Ferruh Doğan'ın erken vedasının altında da sigara alışkanlığı yatıyordu diye anımsıyorum.
    Cemal Süreya, sigarasını vaktinde söndürmesini bilenlerdendi. Günlüğünün bir yerinde şöyle yazar: "Sigaraya geç başladım. İçkiden de sonra. İlk sigarayı otuz iki yaşımda içtim... Ama başladıktan bir ay sonra günde iki pakete yükselttim. Birkaç kez de bıraktım. İlki, üç yıl sürdü. Öbürleri üç günle iki ay arasında başarısız deneyler. O üç yıllık deney benim için çok önemli. Bir iki aylığına sigarayı her zaman bırakabilirim. İşi yıllara vurmaya gelince orada başka bir durum ortaya çıkıyor. Sigara bir değer olarak kalıyor sizde. Aradan on yıl da geçse hiç içmemiş duruma gelemiyorsunuz. Başlangıçtaki o zararlı fazlalık, bu kez de sayrılı bir eksiklik duygusuna dönüşüyor. Bırakma mücadelesinin tersi bir mücadele bu. Üstelik yeniden başlamada bir sağlık söz konusu değildir. Hiç değilse o kadar ağır basmaz. Boğazınızda kurumasını özlediğiniz bir ıslaklık vardır.
    "Çok sigara içen kişinin tek işi vardır: Sigara içmek!"
    Cemal Süreya'nın sigara türlerini nitelemesi de tam ona özgü bir hoşlukta:
    "Yolculuk sigarası, Yeni Harman. Zehrini güzelce ve harbi öngören Bafra. Siyasal içerikli Birinci. Henüz on yedisinde Bahar. Döklüm döşek Yenice. Güllüm kuşak Gelincik. Kozmopolit ve kentsoylu Hisar. Ürkünç Kulüp. Serin Çamlıca. Gömleğinin manşeti bir karış Sipahi. Dut ağacı Maltepe. Hayın Samsun." (Samsun'da bir gönderme olduğu kesin!)
    Üstat adeta sigara üzerine küçük bir deneme yazmış o gün. Yazı uzayıp gidiyor. Ama bunca sözü boşuna söylemiyor elbet: Sonunda, "Pislik bu!" diyerek, sigarayı bırakmak gerektiğine kendini inandırıyor...
    Onun sigarayı bıraktığı günlerde ben içiyordum. Akıl vermeleri sevmeyen Cemal Süreya'nın, sadece "azalt" diyen sesi hâlâ kulaklarımda...
    Ustanın bu önerisine bir kez uymadım: Onun cenaze günü!
    Bu kez de Tarık Dursun K. müdahale etti: "Necati çok içmiyor musun?"
    Gözlerim nemli, yanıtlamıştım: "Ama bugün Cemal abi öldü!"
    Daha bir şey dememişti Tarık Dursun K.
    Sonra da Nermin Kakınç yaşamdan kopacak, Tarık abi, bıraktığı sigaraya yeniden başlayacaktı! Ölünceye kadar...
  • "Mühim bir sual: Diyorsunuz ki: Muhabbet ihtiyarî değil. Hem, ihtiyac-ı fıtrîye binaen, leziz taamları ve meyveleri severim. Peder ve valide ve evlâtlarımı severim. Refika-i hayatımı severim. Dost ve ahbaplarımı severim. Enbiya ve evliyayı severim. Hayatımı, gençliğimi severim. Baharı ve güzel şeyleri ve dünyayı severim. Nasıl bunları sevmeyeceğim? Nasıl bütün bu muhabbetleri Cenâb-ı Hakkın zât ve sıfât ve esmâsına verebilirim? Bu ne demektir?"

    "BİRİNCİ NÜKTE"

    "Muhabbet çendan ihtiyarî değil. Fakat, ihtiyar ile muhabbetin yüzü bir mahbuptan diğer bir mahbuba dönebilir. Meselâ, bir mahbubun çirkinliğini göstermekle, veyahut asıl lâyık-ı muhabbet olan diğer bir mahbuba perde veya ayna olduğunu göstermekle, muhabbetin yüzü mecazî mahbuptan hakikî mahbuba çevrilebilir."

    "İKİNCİ NÜKTE"

    "Tâdât ettiğin sevdiklerini sevme demiyoruz. Belki onları Cenâb-ı Hakkın hesabına ve Onun muhabbeti namına sev deriz.(...)"

    "Hem refika-i hayatını, rahmet-i İlâhiyenin mûnis, lâtif bir hediyesi olduğu cihetiyle sev ve muhabbet et. Fakat çabuk bozulan hüsn-ü suretine muhabbetini bağlama. Belki kadının en cazibedar, en tatlı güzelliği, kadınlığa mahsus bir letâfet ve nezaket içindeki hüsn-ü sîretidir. Ve en kıymettar ve en şirin cemâli ise, ulvî, ciddî, samimî, nuranî şefkatidir. Şu cemâl-i şefkat ve hüsn-ü sîret, âhir hayata kadar devam eder, ziyadeleşir. Ve o zaife, lâtife mahlûkun hukuk-u hürmeti o muhabbetle muhafaza edilir. Yoksa, hüsn-ü suretin zevâliyle, en muhtaç olduğu bir zamanda biçare hakkını kaybeder.(...)"

    "Elhasıl: Dünyayı ve ondaki mahlûkatı mânâ-yı harfiyle sev; mânâ-yı ismiyle sevme. 'Ne kadar güzel yapılmış.' de. 'Ne kadar güzeldir.' deme. Ve kalbin bâtınına, başka muhabbetlerin girmesine meydan verme. Çünkü, bâtın-ı kalb âyine-i Sameddir ve Ona mahsustur."

    اَللّٰهُمَّ ارْزُقْنَا حُبَّكَ وَحُبَّ مَا يُقَرِّبُنَاۤ اِلَيْكَ de.İşte, bütün tâdât ettiğimiz muhabbetler, eğer bu suretle olsa, hem elemsiz bir lezzet verir, hem bir cihette zevalsiz bir visaldir. Hem muhabbet-i İlâhiyeyi ziyadeleştirir. Hem meşru bir muhabbettir. Hem ayn-ı lezzet bir şükürdür. Hem ayn-ı muhabbet bir fikirdir."(1)
    "Aşk, şiddetli bir muhabbettir. Fâni mahbuplara müteveccih olduğu vakit, ya o aşk kendi sahibini daimî bir azap ve elemde bırakır. Veyahut o mecazî mahbup, o şiddetli muhabbetin fiyatına değmediği için, bâki bir mahbubu arattırır; aşk-ı mecazî, aşk-ı hakikîye inkılâp eder."

    "İşte, insanda binlerle hissiyat var. Her birisinin, aşk gibi, iki mertebesi var: biri mecazî, biri hakikî."(2)
    "Güzel değil batmakla kaybolan bir mahbup. Çünkü zevâle mahkûm, hakikî güzel olamaz. Aşk-ı ebedî için yaratılan ve âyine-i Samed olan kalb ile sevilmez ve sevilmemeli."(3)
    Üstat, yukarıda insanların nasıl bir muhabbet ve aşk içinde olması gerektiğine işaret ediyor. Allah için ve Allah hesabına olmayan muhabbet ve aşkların, yanlış ve boş olduğuna, hatta sahibine azap ve acı vermekten başka hiçbir faydası olmadığına işaret ediyor.
    Allah, insana kalp ve muhabbet hissini, kendi isim ve sıfatlarını sevdirmek için vermiştir. Hatta insandaki kalp ve muhabbete öyle bir genişlik ve keskinlik vermiş ki; ancak ezeli ve ebedi olan Allah’ın cemal ve kemali ile tatmin olabilir bir vasıftadır. Öyle ise insanın bu muhabbet ve kalbî kabiliyetlerini, mecazi ve fani mahlukatta kullanması meşru ve helal değildir. Mahlukatı ise ancak Allah’ın bir san'atı, Allah’ın cemal ve kemaline bir ayna olması noktasından ancak Allah namına sevebilir. Bunun nasıl olacağını Üstat yukarıda geniş örnekler ile izah ediyor.
    Dipnotlar:

    (1) bk. Sözler, Otuz İkinci Söz, Üçüncü Mevkıf.
    (2) bk. Mektubat, Dokuzuncu Mektup.
    (3) bk. Sözler, On Yedinci Söz, İkinci Makam.
  • Bir insanın nasıl olup da bir başkasını etkileyebileceği sorusuna bireysel psikolojinin verdiği yanıt, burada da yine birbiriyle ilişkili durumların rol oynadığı yolundadır. Tüm yaşamımız, insanların birbirini karşılıklı etkileyebileceği varsayımına bağlı olarak akıp gitmektedir. Söz konusu etkileşim, bazı koşullarda, örneğin öğretmen ve öğrenci, anne baba ve çocuk, karı ve koca arasında gayet belirgin bir nitelik taşır. Toplumsallık duygusu, insanı belirli ölçüde bir başkasının etkisine açık duruma sokar. Ancak, etkilenebilirlik derecesini belirleyen bir etken de, etkileyen kişinin, etkilenmesi istenilen kişinin hak ve çıkarlarını ne ölçüde güvence altına aldığıdır. Kendisine haksızlık edilen bir kişiyi sürekli etkileyebilmek olanaksızdır.

    Bir başkasını etkilemenin en iyi yolu, o kişiyi, hak ve çıkarlarını garanti altına alınmış hissedeceği bir ruh durumuna sokmaktır. Bu, özellikle eğitim açısından önemli bir noktadır. Şimdikinden bir başka eğitim şeklini önermek, hatta uygulamak mümkündür. Böyle bir görüş açısını göz önünde tutan bir eğitim, insandaki toplumsallık duygusundan yola koyulacağı için etkili olacaktır. Böyle bir eğitimin başarısız kalacağı bir tek durum vardır ki, o da eğitilecek kişilerin toplumun etkisinden kendilerini uzak tutmayı amaçlayan kimseler olmasıdır. Toplumun etkisinden kaçmak da, insanların durup dururken başvurduğu bir davranış değildir; önce ilgili kişilerin uzunca bir savaşımı sürdürmesi ve bu arada çevreyle ilişkilerinin giderek kopması, dolayısıyla toplumsallık duygusunun tamamen karşısında yer almaları gerekir. Bu tür kimseleri etkilemek güç ya da olanaksızdır. Her etkileme girişimi böyle kimselerce bir karşıt girişimle yanıtlandırılır, dolayısıyla komik bir durum çıkar ortaya (muhalefet ruhu).

    Kendilerini çevrelerinin baskısı altında hisseden çocukların eğitici kişilerin etkilerini benimseme bakımından pek bir yetenek sahibi olamayacaklarını, bu konuda pek bir eğilim göstermeyeceklerini düşünebiliriz. Dışarıdan gelecek baskının çocuktaki tüm diretmeleri silip götürdüğüne, dolayısıyla görünürde bütün etkilerin çocuk tarafından benimsenip, onların gösterdiği doğrultuda davranıldığına tanık olduğumuz pek çok vaka vardır. Ne var ki, böyle bir uysallığın hiçbir değer taşımayıp, verimli bir sonuç sağlamadığı çok geçmeden kendini açığa vurur. Bazen söz konusu uysallık o kadar tuhaf bir şekil alır ki, yaşama gücünden yoksun bırakır insanı (körü körüne söz dinleme); adeta ortada biri vardır da hangi davranışlarda bulunması, hangi adımları atması gerektiği kendisine emredilsin diye bekler durur hep. Bu tür çocuklar arasından ileride öyle insanlar çıkar ki, kendilerini otoriteleri altına alan herkesin sözünü dinler, hatta emir üzerine suç ve cinayet bile işleyebilirler; tek başına bu durum, aşırı derecede itaatin ne gibi bir tehlikeyi içerdiğini ortaya koyar. Böyleleri, özellikle haydut çetelerinde son derece önemli bir rol oynar, çetenin başı olaylara karışmayıp bir kenarda kalırken, onlar eylemleri gerçekleştirme görevini üstlenirler. Bir çete tarafından işlenen hemen her suçta söz konusu kişilerden birinin ilgili eylemi gerçekleştirdiği görülür. Söz konusu insanlar inanılmayacak ölçüde büyük bir itaat sergiler, hatta bu yoldan hırslarına bir doyum sağlarlar.

    Ama yalnızca normal etkileme durumlarını göz önünde tutarsak diyebiliriz ki, etkilenmeye ve kendileriyle bir anlaşma zemininin kurulmasına en elverişli kimseler, toplumsallık duyguları en az baskı altına alınanlar, en elverişsizleri ise yükselme eğilimleri ve üstünlük özlemleri gayet yüksek bir düzeye ulaşanlardır. Bu durumu, her Allah’ın günü gözlemleyebiliriz. Anne ve babalar körü körüne itaatten ötürü çocuklarından alabildiğine seyrek dert yanar, oysa çocuklarının itaaatsizliğinden sürekli yakınırlar. İlgili çocukları inceledik mi görürüz ki, çevrelerini hep aşma çabası içinde yaşarlar, bu arada küçük yaşamlarının normlarını delip çıkarlar dışarı, çünkü hatalı davranışlara konu edilmelerinin sonucunda her türlü eğitim girişimlerine kapalı duruma gelmişlerdir. Dolayısıyla, bir kişinin eğitilebilirlik derecesi, o kişinin güçlülük için harcayacağı çabayla ters orantılıdır. Durum böyleyken, bizim aile çevresinde çocuklar üzerinde uyguladığımız eğitim, çocuktaki hırs duygusunu özellikle kamçılamaya ve kafasında büyüklük düşünceleri uyandırmaya yönelik bir nitelik taşır. Bu durum, bir düşüncesizliğin eseri değildir; büyüklük eğilimini içinde barındıran uygarlığımız, aileleri söz konusu davranışa iter; dolayısıyla uygarlığımız gibi aile için de önemli olan, bireyin son derece büyük bir görkem içinde hayatta yerini alması ve elden geldiği kadar başkalarının önüne geçmesidir. Hırs ve açgözlülük duygusunu çocuğa aşılamayı amaçlayan böyle bir eğitimin ne denli elverişsiz nitelik taşıyacağını, böyle bir yöntemin uygulanması durumunda ruhsal gelişimin ne gibi güçlüklere çarparak amacına ulaşmadan kalacağını, kibir ve büyüklenme bölümünde yine ele alacağız.

    İçlerindeki mutlak itaat eğilimine uyarak, çevresinden kendilerine yöneltilen istekleri geniş ölçüde karşılayan kimseler ne durumda bulunuyorsa, hiptonize edilen deneğin de durumu ondan farksızdır. Belirli bir süre bir başkasının istediği her şeyi yapmak gibi bir davranışı sergilemek, hipnotize edilen deneğin durumunu anlamak için yeterlidir. Hipnotizmanın temelinde de işte böyle bir olay saklı yatar. Bir kimse hipnotize edilmeye karşı bir eğilim taşıdığını söyleyebilir ya da buna inanabilir, ama o ruhsal itaat eğilimi yine de bulunmayabilir kendisinde. Beri yandan, öyleleri vardır ki, hipnotize olmamak için direnir, gelgelelim ruhunda gizliden gizliye bir itaat eğilimi yaşar. Yani hipnotizmada bütün iş yalnızca deneğin ruhsal tutumuna bağlıdır. Hipnotizmaya inanıp inanmamasıyla ilgili sözleri hiçbir önem taşımaz. Bu gerçeğin göz önünde tutulmayışı büyük karışıklıklara yol açmıştır; çünkü görünürde, hipnotizmada çokluk hipnotize olmaya direnir ama sonunda hipnotizörün isteklerini yapmaya eğilimli insanlar buluruz karşımızda. Söz konusu eğilimin sınırları insandan insana değişir, dolayısıyla hipnotizmadan elde edilecek sonuçlar da her insanda değişik olacaktır. Ama bir kişinin hipnotize edilebilirlik sınırı hiçbir zaman hipnotizörün iradesine bağlı değildir, söz konusu sınırı sadece ve sadece deneğin ruhsal tutumu belirler.

    Hipnotizmanın kendisine gelince, bunu bir uyku durumu olarak gösterebiliriz. Hipnotizmanın bilmecemsi bir yanı varsa, söz konusu uykunun kendiliğinden ortaya çıkmayıp bir başkası tarafından oluşturulması, bir başkasının isteği uyarınca denekte kendini açığa vurmasıdır. Böyle bir isteğin etkisini gösterebilmesi için, onu benimsemeye hazır bir kimseye yöneltilmesi zorunludur. Bu konuda belirleyici rolü oynayan, daha önce belirttiğimiz gibi, deneğin kişilik yapısı ve o zamana değin izlediği gelişim çizgisidir. Ancak bir kimsenin bir başkasının etkisini eleştirisiz benimsemeye eğilim göstermesi durumunda, hipnotizma gibi kendine özgü bir uyku durumu ortaya çıkar; öyle bir uyku ki, kişideki devinim gücünü normal uykudan daha büyük ölçüde saf dışı bırakır ve sonunda hipnotizöre deneğin devinim merkezlerini harekete geçirme olanağı sağlar. Hipnoz uykusundan yalnızca bir alacakaranlık durumu kalır geriye ve bu da, kuşkusuz hipnotizörün istemesi halinde, deneğin hipnoz sırasında olup bitenleri sonradan anımsamasını mümkün kılar. Hipnotizmada en çok saf dışı bırakılan yetenek, ruhsal organın uygarlığımız açısından alabildiğine önemli bir işlevi olan eleştiridir. Eleştirinin tümüyle saf dışı bırakılması, hipnotizörün adeta uzanmış kolu durumuna sokar deneği, onu hipnotizör adına çalışıp iş gören biri yapar.

    Başkalarını etkileme eğilimini içlerinde taşıyan insanların çoğu, etkilemenin her türü gibi hipnotize etme yeteneklerinin de kendilerine özgü bir güçten kaynaklandığını ileri sürer. Bu da telepati ve hipnozla uğraşanlar arasında dehşet verici rezaletlere, soysuz davranışlara, iğrenç taşkınlıklara yol açmıştır. Gerçekte bu gibi kişilerin insan onurunu görülmemiş derecede ayaklar altına aldığını, zararlı etkinliklerinin önüne geçmek için her çareye başvurmanın haklı sayılacağını belirtmek gerekir. Bununla, sergiledikleri olayların bir aldatmacaya dayandığını söylemek istiyor değiliz. İnsanoğlu başkalarının boyunduruğu altına girmek konusunda, içinde öylesine büyük bir eğilimi barındırıyor ki, hipnotizör pozuyla ortaya çıkan bir kişinin kurbanı olabiliyor; bunun da tek nedeni, insanların çoğunun körü körüne itaat etme, otorite karşısında boyun eğme, blöflere kapılma, istenen yöne çekilip götürülme, eleştirisiz teslimiyet gösterme gibi ruh durumlarını şimdiye kadar sık sık yaşamış olmalarıdır. Kuşkusuz yukarıda sayılan özellikler, insanların toplumsal yaşamına hiçbir düzen getiremediği gibi, boyunduruk altına girenlerin sonradan ikide bir ayaklanıp başkaldırmasına yol açmıştır. Telepati ve hipnozla uğraşan hiç kimse yoktur ki, çalışmalarında şansları uzun süre yaver gitmiş olsun. Hepsi de eninde sonunda öyle bir deneğe toslamıştır ki, bu denek tarafından düpedüz bozguna uğratılmışlardır. Etki güçlerini denekler üzerinde denemek isteyen birçok ünlü bilim insanı böyle bir durumla karşılaşmıştır. Bazı karmaşık vakalarda ise denek, dolandırılan dolandırıcı durumunda karşımıza çıkmakta, hipnotizörü kısmen yanılmakta, kısmen onun boyunduruğu altına girmektedir. Ne var ki, hipnotizmada rol oynadığını gördüğümüz güç asla hipnotizörün kendi gücü olmayıp, denekteki hipnotizörün boyunduruğu altına girme eğiliminden kaynaklanmaktadır. Denek üzerine etki yapan sihirli bir güç yoktur, bütün olup biten hipnotizörün blöf yapma hünerinden başka bir şey değildir. Ama bir kimse her şeyi kendisi düşünüp taşınıyor, alacağı kararları bir başkasının kendisine dikte ettirmesine pek yanaşmıyorsa, kuşkusuz böyle bir kimse asla hipnotize edilemeyeceği gibi, telepati denilen fenomene de asla konu olmayacaktır. Çünkü gerek hipnotize edilebilirlik, gerek telepati, körü körüne itaatten kaynaklanan olaylardır.

    Sırası gelmişken telkin olayına da değinmek yerinde olacaktır. Telkini anlamanın tek yolu, onu sözcüğün en geniş anlamıyla izlenimler arasına katmaktır. Pek doğal olarak insan dışarıdan yalnızca izlenimler edinmez, bunların etkisinde de kalır. İzlenimlerin dışarıdan alınması pek önemsenmeden geçilecek bir olay değildir, alınan izlenimlerin daha sonra insanda etkilerini sürdürdüğü görülür. Söz konusu izlenimler bir başkasının bir kişiyi belirli bir şeye inandırma, onu bir konuda ikna etme girişimleri ise, bu durumda bir telkinden söz açabiliriz. Söz konusu izlenimler, bir kimsede açık seçik öne çıkan bir görüşü değiştirmeye ya da pekiştirmeye yöneliktir. İşin güç yanı, dışarıdan gelen izlenimlere insanların değişik yanıtlar vermesidir. Telkin yoluyla sağlanacak etkinin büyüklüğü de yine ilgili kişinin özgürlük derecesine bağlıdır. Bu konuda özellikle dikkati çeken iki tip insan vardır. Birinci tiptekiler başkalarının görüşüne gereğinden çok değer verme eğilimi gösterir, yani doğru olsun, yanlış olsun kendi görüşlerini pek önemsemezler. Başkalarının değerini gözlerinde büyütür, dolayısıyla onların görüşlerini kolayca benimserler. Ayık durumda telkin ve hipnoza son derece elverişli insanlardır bunlar. İkinci gruptakiler ise dışarıdan gelen her telkini kendilerine yapılmış bir aşağılama gibi görür, yalnızca kendi görüş ve düşüncelerini doğru bilir, bir başkasının önlerine çıkardıkları görüşleri horlar, bunlara kapılarını kaparlar. Her iki gruptakilerin de ruhlarında bir güçsüzlük duygusu yaşar; ikinci gruptakilerde başkalarından bir şey alıp benimsemeye katlanma güçsüzlüğüdür bu. Bu gruba giren kişiler arasında öylelerine rastlarız ki, başkalarıyla kolay çatışma durumuna girer ve bir başkasının telkinine gayet çabuk kapılabilirlermiş gibi bir görüşe kafalarında yer verirler; ne var ki, içlerinde böyle bir görüşü besleyip onu güçlendirmeye çalışmalarının tek amacı, telkine karşı kendilerini kapalı tutmaktır; dolayısıyla, böylelerinden başka bakımdan da pek hayır çıkacak gibi değildir.