• Kim yalnızca burnuyla değil gözleri ve kulaklarıyla da koklarsa, bugün adımını attığı neredeyse her yerde bir tür tımarhane havası, hastane havası sezinler, - insanlığın kültür bölgelerinden söz ediyorum elbette, şimdilerde yeryüzünde var olan her tür “Avrupa”dan. Hastalıklılardır insan için en büyük tehlike: kötüler değil, “yırtıcı hayvanlar” değil. Daha en başından kazaya uğramış olanlar, ezilmişler, yıkılmışlar - onlardır, en zayıf olanlardır insanlar arasında yaşamı en fazla baltalayanlar, yaşama, insana, kendimize güvenimizi en tehlikeli biçimde zehirleyenler ve sorgulayanlar. Nerede kaçınılır ondan, insana derin bir hüzün bulaştıran o kaçamak bakıştan, baştan kusurlu doğmuş olanın o geriye dönük bakışından, böylesi bir insanın kendi kendine ne söylediğini ele veren o bakıştan, - bir iç çekiş olan o bakıştan! “Herhangi başka biri olsam!” diye iç çeker o bakış, “ama ümit yok. Neysem oyum: kendi kendimden nasıl kurtulurum? Ama ne yapayım ki - bıktım kendimden!” ... Böylesi bir kendini aşağılama zemininde, bu gerçek bataklık zemininde her tür yabani ot, her tür zehirli bitki yetişir ve hepsi de pek küçük, pek saklı, pek sahtekâr, pek yapmacıktır. Burada intikam ve kuyruk acısı duygularının solucanları kaynar; gizli saklılıklar ve itiraf edilemez şeyler havayı leş gibi kokutur; burada en kötücül komplo durmadan ağını örer, - acı çekenin, nasipli ve utkulu olana karşı kurduğu komplo; burada utkulu olanın görünüşünden nefret edilir. Üstelik bu nefreti nefret olarak itiraf etmemek için de ne yalanlar atmak! Büyük laflar, büyük edalar için ne zahmetlere girmek, nasıl da bir “dürüst” iftira sanatı! Bu nasipsizler: ne de asil bir belagat akar dudaklarından! Ne de çok şekerle kaplanmış, sahte, teslimiyetçi bir boyun eğme yüzer gözlerinde! Ne isterler ki bunlar aslında? Adaleti, sevgiyi, bilgeliği, üstünlüğü en azından temsil etmek - budur, bu “en alttakiler”in, bu hastaların ihtirası! Ve ne de maharetli kılar bu ihtiras! Erdemin damgasını, hatta erdemin şıngırtısını, erdemin altın şıngırtısını dahi taklit etmedeki kalpazanlık becerisine hayranlık duymamak elde değildir zira. Bunlar erdemi iyiden iyiye sahiplendiler artık, bu zayıflar ve ümitsizce hastalıklılar, buna şüphe yok: “yalnızca biziz iyi olanlar, adil olanlar” diyorlar, “yalnızca biziz homines bonae voluntatis”(iyi niyetli insanlar). Bize yöneltilmiş canlı ithamlar, ihtarlar olarak geziniyorlar aramızda, - sanki sağlık, nasiplilik, kuvvet, kıvanç, iktidar duygusu kendi başlarına utanılacak şeylermiş gibi, ileride kefareti ödenmesi, hem de acı şekilde ödenmesi gereken şeylermiş gibi: ah, kendileri nasıl da hazırdır ödetmeye aslında, nasıl da can atarlar cellat olmaya! Yargıç kılığına bürünmüş, “adalet” sözcüğünü zehirli bir tükürük gibi sürekli ağızlarında taşıyan, ağızları, her keyfi yerinde görünen ve hoşnutlukla kendi yolunda gidene tükürmeye hazır biçimde büzülmüş intikam düşkünleri bolca bulunur onlar arasında. O en iğrenç kendini-beğenmişler türü, o yalancı doğuştan sakatlar, “güzel ruhlar” temsil etmek peşinde olan ve kepazeye dönmüş duyusallıklarını dizelere ve başka bebek bezlerine sarıp sarmalayarak “yürek paklığı” diye pazara sürenler de eksik değildir aralarında: ahlakın onanistleri ve “kendi kendilerini doyuma ulaştıranlar”ı. Hastaların, herhangi bir üstünlük biçimini temsil etme istençleri, sağlıklılar üzerinde despotluk kurmaya götüren gizli yolları sezme içgüdüleri, - bunun, en zayıf olanın bu güç istencinin bulunmadığı yer var mıdır ki! Özellikle de hasta kadında: hükmetmenin, ezmenin, kasıp kavurmanın inceliklerinde onun üstüne kimse yoktur. Ne canlı ne ölü hiçbir şeyi sakınmaz hasta kadın, en derinde gömülü şeyleri kazıp yeniden açığa çıkarır (Bogo’lar, “kadın bir sırdandır” der). Her ailenin, her kurumun, her topluluğun arka planına bir göz atın: hepsinde hastaların sağlıklılara karşı yürüttükleri savaş, - çoğu zaman küçük dozda zehirlerle, iğnelemelerle, sinsi bir hoş görür yüz ifadesi ile sürdürülen, ama kimi zaman da “haklı öfke”yi oynamayı yeğleyen o hasta-riyakârlığının gürültülü tavırları ile sürdürülen sessiz bir savaş. Bilimin kutsanmış odalarına kadar gelir hastalıklı köpeklerin boğuk öfke havlamaları, bu “asilane” riyakârların kudurgan yalancılığı ve hiddeti (anlayabilen okurlara bir kez daha, bugünün Almanya'sında ahlaki süprüntüyü en çirkin ve en iğrenç şekilde kullanan Berlinli intikam havarisi Eugen Dühring'i hatırlatırım: Dühring, günümüzün ilk ahlak yaygaracısı; kendi benzerleri, Yahudi karşıtları arasında bile ilk). Hepsi hınç insanıdır bunların, bu fizyolojik yönden kazaya uğramışların ve kurtlanmışların, altı intikam kaynayan, sarsılıp duran bir toprak, mutlu olanlara karşı patlamaları bitip tükenmeyen, doymak bilmeyen ve intikam için büründükleri kılıklar, intikam bahaneleri de aynı şekilde bitimsiz olan: intikamın en son, en ince, en yüce zaferine ne zaman ulaşırlar ki bunlar? Kendi sefilliklerini, var olan tüm sefilliği mutluların vicdanına kakmayı başardıklarında kuşkusuz: öyle ki gün gelip de mutluluklarından utanmaya başladıklarında bu mutlular ve belki de kendi aralarında birbirlerine “mutlu olmak ayıp! çok sefalet var!” dediklerinde... Oysa mutluların, nasiplilerin, bedenen ve ruhen güçlülerin mutluluğa hakları olduğu konusunda bu şekilde kuşku duymaya başlamalarından daha büyük ve daha feci bir yanlış anlama olamaz. Defolsun bu “ters dönmüş dünya”! Defolsun bu rezil duygu cıvıklığı! Hastaların sağlıklıları hasta etmemesi - ve bu öylesi bir duygu cıvıklığı olurdu - bu olmalı işte yeryüzündeki en baş görüş açısı: - ama bunun için her şeyden önce sağlıklıların hastalardan ayrı tutulmaları, hastaları görmekten bile korunmaları gerekir ki, hastalarla karıştırmasınlar kendilerini. Hastabakıcı ya da doktor olmak mıdır onların görevi yoksa?.. Ne ki kendi görevlerini bundan daha vahim bir şekilde yanlış anlayamaz ve yadsıyamazlar, - daha yüksek olan, daha alçak olanın aleti olmaya indirgememelidir kendini, mesafe tutkusu görevleri de sonsuza dek birbirlerinden ayrı tutmalıdır! Onların var olma hakkı, gür sesli çanın ahenksiz, kırık çandan ayrıcalığı bin kat daha fazladır üstelik: yalnızca onlardır geleceğin güvenceleri, yalnızca onlar yükümlüdür insanın geleceğinden. Onların yapabileceklerini, onların yapmak zorunda olduklarını hastalar asla yapamamalı ve yapmak zorunda olmamalıdır: ama yalnızca kendilerinin yapması gerekeni yapabilecek duruma geleceklerse eğer, hâlâ mümkün müdür ki hastaların doktoru, avutanı, “kurtarıcısı” olmaları?.. İşte bu yüzden temiz hava! temiz hava! Ve ne olursa olsun uzak durmak tüm kültür tımarhanelerinin ve hastanelerinin civarından! İşte bu yüzden nezih çevre, bizim çevremiz! Ya da yalnızlık, ille de olması gerekiyorsa! Ama ne olursa olsun içe dönük çürümenin ve içten içe kurtlanmış hastaların leş gibi buharlarından uzak durmak!.. Ki, dostlarım, özellikle de bizler için ayrılmışa benzeyen en beterinden iki salgına karşı en azından bir süre daha koruyalım kendimizi, - insana duyulan büyük tiksintiye karşı! insana duyulan büyük merhamete karşı!..
  • “İşkence” sözcüğü karşısında yüzümüzü asmayalım hemen: özellikle de bu mesele için bundan alıkoyacak yeterli neden var, - hatta gülünesi bir şeyler bile var. Özellikle şu gerçeği, cinselliği (onun gereci olan ‘kadın’ da dahil olmak üzere, şu “instrumentum diaboli“ [şeytanın aleti]) gerçekten de kişisel bir düşman gibi görmüş olan Schopenhauer'ın şen ve keyifli kalabilmek için düşmanlara muhtaç olduğu; hiddet dolu, haşin, kötücül sözcükleri sevmiş olduğu; öfke tutkusuyla, öfkelenmek için öfkelendiği; düşmanları olmasaydı, Hegel olmasaydı, kadın, duyusallık ve tüm o var olma, hayatta kalma istenci olmasaydı hasta düşeceği, pesimist olacağı (ne kadar arzu etmiş olsa da pesimist değildi çünkü) gerçeğini hafife almamalıyız. Aksi takdirde orada kalmazdı Schopenhauer, buna bahse girilir, kaçıp giderdi: ama düşmanları sımsıkı tuttu onu, düşmanları her seferinde var olmaya ayarttı onu, öfkesi, tıpkı antik çağın Kiniklerinde olduğu gibi, ona can veren şeydi, dinlencesi, ödülü, tiksintiye karşı devası, mutluluğuydu. Schopenhauer meselesinin en kişisel yanı ile ilgili olarak bu kadar; diğer taraftan, tipik bir yanı da var bu meselenin, - ve ancak bu noktada tekrar sorunumuza dönüyoruz. Yeryüzünde filozoflar var olduğu sürece ve filozofların bulunmuş olduğu her yerde (felsefi yeteneğin birbirine zıt iki kutbunu alırsak, Hindistan'dan İngiltere'ye kadar), duyusallığa karşı gerçek bir filozof asabiyetinin ve garezinin de var olagelmiş olduğu inkâr edilemez - Schopenhauer bunun en belagatli ve anlayabilenler için de en etkileyici ve en nefes kesici patlak verişidir yalnızca - : keza, çileci idealin tümüne ilişkin gerçek bir filozof tarafgirliği ve düşkünlüğü de var olagelmiştir, kimse bu konuda kendini kandırmamalıdır. Dediğim gibi, her iki eğilim de türün özellikleridir; bir filozofta bunların her ikisi de eksikse, o - emin olun ki - yalnızca bir “sözde” filozoftur. Ne anlama geliyor bu? Bu olguyu ilkin yorumlamak gerekir çünkü: kendi başına sonsuza dek alık alık durur orada, her “kendinde şey” gibi. Her hayvan, dolayısıyla la bete philosophe (felsefe hayvanı) da, içgüdüsel olarak, kuvvetini tamamen salıverebileceği ve kendi güç duygusunun son kertesine erişeceği elverişli koşulların en uygun olanını elde etmeye çabalar; her hayvan, yine aynı ölçüde içgüdüsel olarak ve “bütün akıllardan çok daha üstün” keskin bir sezgiyle, en uygun olana giden bu yol üzerinde duran veya durabilecek olan her tür huzur bozucuyu ve engeli tiksintiyle iter (onu “mutluluğa” götüren yol değil bu sözünü ettiğim, onu güce götüren yol, edime, en kudretli eyleme, ve gerçekte çoğu durumda onu mutsuzluğa götüren yol). Filozof aynı şekilde, evliliği - onun en uygun olana giden yolu üzerinde bir engel ve felaket olan evliliği - evliliğe ayartacak şeylerin hepsiyle birlikte tiksinerek geri çevirir. Şimdiye kadarki büyük filozofların hangisi evliydi? Herakleitos, Platon, Descartes, Spinoza, Leibniz, Kant, Schopenhauer - evli değillerdi; dahası onları evli olarak düşünmek bile mümkün değildir. Evli bir filozof komediye özgüdür, benim kuralım budur: ve Sokrates, şu istisna, şu fesat Sokrates, öyle görünüyor ki, ironik bir şekilde sırf bu kuralı kanıtlamak için evlenmiştir. Her filozof, bir zamanlar Buda'nın, ona oğlunun doğumunu haber verdiklerinde konuşmuş olduğu gibi konuşurdu: “Râhula doğdu, ben zincire vuruldum” (Râhula burada “küçük iblis” anlamına geliyor); her “özgür tin”, daha önce düşüncesiz bir saat geçirmişse eğer, saati gelir düşünceye dalar, tıpkı bir zamanlar Buda’nın düşünceye dalmış olduğu gibi - “cendere içinde bir hayat,” diye düşündü kendi kendine, “bir pislik ocağı; özgürlük evi terketmekte yatıyor”: “ve madem ki böyle düşündü terk etti evi”. Çileci idealde bağımsızlığa uzanan öyle çok köprü imlenmiştir ki, bir filozofun, günün birinde tüm özgürlüksüzlüğe “hayır” demiş ve alıp başım çölün birine gitmiş olan tüm kararını vermişlerin öykülerini, içinden sevinç çığlıkları atıp alkış tutmaksızın dinlemesi olanaksızlaşmıştır: üstelik yalnızca güçlü eşeklerdi bu kararlılar, güçlü bir tinin tümüyle zıddıydılar. Çileci ideal, bir filozof söz konusu olduğunda ne anlama geliyor o halde? Benim yanıtım - ki çoktan tahmin edilmiştir sanırım - şudur: filozof, en yüksek ve en gözü pek tinselliğin koşullarının en uygun olanını görüp gülümser ona baktığında, - onunla “varoluşu” reddetmez; kendi, ama sadece kendi varoluşunu evetler daha ziyade ve bunu belki o ölçüde yapar ki, şu haddini bilmez dileğin de pek uzağında kalmaz: pereat mundus, fiat philosophia, fiat philosophus, fiam (yıkılsın dünya, ama felsefe kalsın, filozof kalsın, ben kalayım)!..
  • Tanrılar tasarlamanın kendi başına ille de, gözümüzde canlandırmaktan bir an bile vazgeçmememiz gereken böyle bir düş gücü bozulumuna yol açmayacağı, tanrılar yaratmanın Avrupa’nın son birkaç bin yılının ustalıkla sergilemiş olduğu insanın kendini çarmıha germesinden ve kendini karalamasından daha asil yolları olduğu, - bunlar, insanın içindeki hayvanın kendi kendini paralamadığı, kendine karşı azgınlaşmadığı, kendini tanrısallaşmış hissettiği asil ve başına buyruk insanların yansıması olan o Yunan tanrılarına her göz atışta hala doğrulanabiliyor neyse ki! Bu Yunanlılar, çok uzun bir süre, tam da “vicdan rahatsızlığı”ndan uzak durabilmek, ruh özgürlüklerinin tadını çıkarabilmek için kullandılar tanrılarını: Hıristiyanlığın kendi Tanrı’sını kullandığının tersine bir anlayışla yani. Görkemli ve aslanlar kadar cesur bu çocuk ruhlular, çok ileri gittiler bu konuda; Homeros’un Zeus’u gibi bir yetke bile çok kolaya kaçtıklarını ima ediyor onlara zaman zaman. “Hayret!”, diyor bir keresinde - söz konusu mesele Aigisthos’un meselesidir ve çok vahim bir meseledir -

    “Hayret, ne de çok yakınıyor ölümlüler tanrılardan!
    sadece bizden geliyormuş kötülükler; oysa onlar kendileri
    yaratıyorlar akılsızlıklarıyla, üstelik yazgıya da ters düşerek, kendilerine felaketi.”

    “Ne diye insanlar tanrılardan bilir birçok şeyi!
    Sanırlar bütün belalar bizden gelir,
    oysa kaderin dışında acı yığar başlarına
    kendi kendileri, kendi taşkınlıkları,”

    Ama hem duyuluyor hem de görülüyor ki, Olimposlu bu seyirci ve yargıç da bu yüzden onlara öfkelenmekten ve onlar hakkında kötü düşünmekten çok uzak: “ne de aptallar!” diye düşünüyor ölümlülerin cürümleri karşısında, - “aptallık”, “akılsızlık”, bir parça “kafadan sakatlık”; bu kadarını, bir sürü berbatlığın ve felaketin nedeni olarak, en güçlü ve en cesur çağın Yunanlıları da kabullendiler kendilerinde: - aptallık, günah değil! anlıyor musunuz bunu siz?.. Bu kafadan sakatlık bir sorundu gerçi - “sahi, nasıl mümkün oluyor bu? nereden gelmiş olabilir bizlerin, biz soylu kökün, talihin, gelişmişliğin, en nezih çevrenin, asaletin, erdemin insanlarının kafasına?” - asil Yunanlı, benzerlerinden birinin bulaşmış olduğu ve kendisinin kavrayamadığı her vahşet ve cürüm karşısında böyle sormuştur kendine yüzyıllar boyu. En sonunda da, “onu bir Tanrı baştan çıkarmış olsa gerek,” demiştir kendi kendine başını iki yana sallayarak... Yunanlılar için tipik bir çözüm yoludur bu... Böylece Tanrılar o zamanlarda, insanı belirli bir dereceye kadar kötüde de aklamaya yaramış, kötünün kaynağı olarak kullanılmışlardır - o zamanlarda cezayı değil, daha asil olduğu üzere suçu üstlenmişlerdir...
  • Fakih anlatıyor:

    -Babam bana şöyle anlattı:

    -Salih Meri, cuma gecesi, cuma namazını kılmak üzere mescide gitmek için yola çıktı. Kabristana uğradı. Kendi kendine şöyle dedi:

    -Tan yeri ağarıncaya kadar kalayım.

    Kabristanın içine girdi. İki rekat namaz kıldı. Bir kabre dayandı. Gözlerine uyku geldi. Şöyle bir rüya gördü: Kabirde yatanlar kabirlerinden çıkmışlar, halka halka olup oturmuş, konuşuyorlar.
    Bir de baktı ki,onlardan ayrı, kirli elbiseli bir genç, bir köşede, üzüntülü bir halde oturuyor. Onu yanlarına oturtmuyorlar. Oradakilerin hepsine tepsi tepsi, üzeri mendillerle örtülü hediyeler gelip dağıldı. Herkes kendi tabağını aldı; sonra kabrine girdi. En sonuna bu genç kaldı.O da üzüntülü bir halde, kalktı; kabre girmek istedi. Hemen ona sordum:

    -Hey Allah’ın kulu, sende gördüğüm bu üzüntü neden? Sonra gördüğüm bu hâl nedir?

    Bana şöyle dedi:

    – Ey Salih Meri, sen o tepsileri gördün mü?

    – Evet, gördüm, deyince şöyle anlattı:

    – O tabaklar, hayattakilerin ölülerine hediyeleridir. Onların adına verdikleri sadaka, yaptıkları dua, cuma geceleri onlara gelir.

    Daha sonra şöyle dedi:

    – Ben, Sindli biriyim. Anam hacca gitmek istedi; beraber yola çıktık.Basra’ya gelince öldüm. Bundan sonra anam evlendi. Kendisinin bir oğlu olduğunu ve öldüğünü kocasına anlatmadı. Dünyaya daldı. Ne bir işaretle ne de bir sözle beni andılar.
    Ölümümden sonra beni hatırlayan kimse olmayınca üzülmek bana haktır.

    Sordum:

    -Senin ananın evi nerede? Onun yerini bana anlattı. Sabah oldu Namazımı kıldım. Sonra gittim. O kadının evini sordum, buldum. Yanına gittim,izin istedim. Kendimi ona tanıttım, kapıdan:

    -Ben Sâlih Meri’yim, dedim. İzin verdi, içeri girdim.

    Şöyle dedim:

    -Benim söyleyeceğim söz, senin söyleyeceğin söz hiç kimse tarafından duyulmamalıdır. Böyle istiyorum. Ona yaklaştım, aramızda bir perde kaldı.

    Şöyle sordum:

    -Sana Allah’tan rahmet dilerim, çocuğun var mı?

    -Yoktur.

    Tekrar sordum:

    -Daha önce bir çocuğun olmuşmuydu? Derin bir nefes aldı, sonra şöyle dedi:

    -Benim bir genç oğlum vardı, öldü. Bunun üzerine durumu ona anlattım.Ağlamaya başladı.

    Sonra şöyle dedi:

    -Ey Salih! O benim ciğerparem, kalbim idi. İçim onun yuvası olmuştu. Göğüslerimden ona süt içirdim. Kucağım onun sığınağı idi.
    Daha sonra çıkardı bana bin dirhem verdi. Ve şöyle dedi:

    -O sevdiğim göz nurum için bunları dağıt. Kalan ömrümde onu duadan unutmayacağım. Onun için sadaka vereceğim.
    Gittim, o bin dirhemi dağıttım.Ertesi cuma geldi. Cumaya gitmeyi istedim. Yine kabristana uğradım.İki rekat namaz kıldım, sonra bir kabre dayandım. Yine dalmışım. Baktım ki, bir cemaat yine çıkmış. Bu arada o genci gördüm. Üzerinde beyaz bir elbise vardı. Sevinçli ve mesrurdu.

    -Ey Salih! Allah bizim için seni mükâfatlandırsın. Gönderdiğiniz hediye bize geldi.

    Ona dedim ki:

    -Siz kabirdekiler cumayı bilirmisiniz?

    Şöyle anlattı:

    -Evet biliriz. Havadaki kuşlar bile onu bilir. Cuma günü için birbirlerine şöyle derler:
    -Bu faziletli gün için, selam, selâm, selâm…
  • İki Şehrin Hikayesi
    Charles DICKENS
    Kitap, 1789 Fransız Ihtilali çerçevesinde gelişiyor. Kaçınılmaz sonu, ihtilali, getiren olaylar dizisinde; suçsuz yere 18 yıl hapiste yatıp akli dengesini kaybeden bir doktorun, kızı Lucie'nin sevgisi ve merhametiyle tekrar yaşama dönmesini tasviriyle başlıyor. Fransa halkını bitap bırakan fakirlik,açlık vb durumlar kini, intikamı ve devrimi beslerken, Fransa veliahtı Darnay, babası ve amcasının zalimliklerinden kaçıp, mirasını bırakarak İngiltere'de sade ve mutlu bir hayat sürmek umudu ile Doktor Manette'nin kızı Lucie ile evleniyor ve işte o yıllarda vatanını kurtarmak için tekrar Fransaya dönüyor ve kana susayan halkı tarafından idam edilme aşamasına getiriliyor. Okumak isteyenler için spoiler vermemek adına daha fazla olay örgüsü hakkında söz etmeyeceğim, fakat bu kitap ile birlikte "Devrim" kelimesini sorgulamaya başladım. Özgürlük, eşitlik, kardeşlik veya ölüm yazan Fransa sokaklarında şüphesiz ki en kolay elde edileni ölümdü. Adaletle değil kanla yapılan bir devrimdi Fransız İhtilali. Şarap kızıllığına karışan kan ve nefretin kızıllığı boyamıştı Fransa'yı. Ve en can alıcı yeri belki de bu cümleydi; " İnsanlık bir kez daha aynı çekiçlerle dövülse, yine aynı ıstırap yüklü şekli alacaktır." Tekrar tekrar üzerinde düşünülmesi gereken bu cümle beni en başa götürdü iyi ve kötü kavramına. Ve yıllar önce psikanalizin tanrısı Freud'un, enternasyonalist ve savaş karşıtı Einstein'e belirttiği gibi; savaş ve yok etme güdüleri insan ruhunda sevgi ve yaşama güdüsü ile iç içe girmiştir.
  • Gayri meşru olarak dünyaya gelen ve annesini tımarhanede yitiren Marilyn’nin, mutsuz bir çocukluk geçirdiği ve bakımevlerinde istenmeyen bir eşya gibi görülme duygusuyla yaşadıkça didiştiği bilinir.
    Rabia’yı ise, Diyarbakır’da bir aşiret reisi olan Hacı Hüseyin’in kızı olmasına rağmen, aile çevresi dışında kimseler tanımaz.
    Rabia, Marilyn’e kıyasla, ailesiyle birlikte mutlu bir çocukluk geçirmiş, beş kardeşin en güzeli ve en küçüğü olarak bir dediği iki edilmemiştir.
    Bu iki kadının Hollywood kökenlisi, gençlik yıllarından itibaren ünün doruğuna çıkmış, baş döndürücü bir popülerlik ve servet edinmiş, dilediği erkekle birlikte olup fırtınalı aşklar yaşamıştır.
    Rabia ise, ergenlik dönemine geldiğinde taliplerinden Sefer’e, o yılların törelerine uygun biçimde -başlıkla- gelin edilmiştir.
    Marilyn, üç kez evlenip onlarca erkekle flört ederken, Rabia ise eşi Sefer’e varlığını armağan edip, o günden itibaren yazgısına itaatle boyun eğmiştir.
    Daha sonra Rabia’nın kocası Sefer, bir ömrün yoksullukla geçmeyeceğine karar verip, birkaç yıl içinde Almanya’ dan zengin bir adam olarak döneceğine Rabia’yı ikna etmiş ve Almanya’da otomotiv sektöründe işçi olarak çalışmaya başladığında, Rabia ise kaynanası ve iki çocuğuyla acı dolu günleri, yılları saymaya koyulmuştur.
    Marilyn, geniş salonlarda onlarca erkeğin iltifatlarıyla şuh kahkahalar atarken, Rabia ise şirret bir kaynananın bekçiliğinde her gün ağlamayı yazgı bilmiştir.
    Rabia, evinin perdelerini açamaz, dış kapısının önünü bile -bir başka erkeğe bakmasın diye- süpüremez olmuştur.Kaynanası ve kayınları, Rabia, Sefer’i “namusuyla” (!) beklesin diye onu birkaç günde bir tokatlamayı da huy edinmişlerdir.
    Bütün gazeteler Marilyn’in bir “narsisist” olduğunu yazarken, Rabia’nın ise hiç seçmeden, hiç istemeden Diyarbakır’ın varoşlarında bir “mazoşist” olabildiğini kimseler bilmemiştir…
    Üç yıl sonra Almanya’dan döneceğine söz vererek giden sefer, her yıl sadece on beş ila yirmi gün tatile gelebilmiş ve Rabia’nın bütün sitemlerine rağmen “iki daire ve bir ekmek fırını parası biriktirmeden Diyarbakır’a dönemeyeceğini,” söyleyerek ona sadece “sabır” dilemiştir…
    Marilyn, fırtınalı yaşamından dolayı psikolojik tedavi görmeye başlarken, Rabia ise bir kaynana ve iki çocuğu ile dört duvar arasında silik ve dingin, bunaltıcı yıllar geçirmekten giderek psikolojik bir vaka haline gelmiştir.
    Onu tedavi eden de olmamış, aradan upuzun on yıl geçmiş ve Sefer, iki daire, bir de ekmek fırını parası biriktirip nihayet- Almanya’dan dönmüştür.
    Kaynanası ve kayınbiraderleri görevlerini yapıp (!) tam on yıl boyunca Rabia’nın yanına bir erkek sineği bile yaklaştırmayarak, onun bedenini Sefer adına bir yetkiyle korumuşlardır.Bedenini korumuşlardır ama, Rabia’nın ruhsal durumu yıllarca yaşadığı intihar boğuntularıyla artık paramparçadır…
    Marilyn, çevresinde şöhreti ve parası için dolaşan yüzlerce insandan hangisinin gerçek dost, hangisinin sevgili olduğunu kalabalığın kuşatmasında anlayamadığı için tedavi görürken, Rabia ise on yıl süren upuzun bir yalnızlıkta sadece Sefer’in adını sayıklamaktan bir şizofrendir artık…
    Marilyn, Saint Exupery, Dostoyevski, Miller okurken ve Miller’le flört ederken, ilkokul çıkışlı Rabia ise Sefer’i beklediği günlerdeki yalnızlıkta çocuklarının hikâye kitaplarını okumuş, radyo programları, haberlerden vb yerlerden Napolyon’un, Gorbaçov’un kim olduklarını öğrenmiştir.
    Diyarbakır’a yıllar sonra dönen Sefer, artık Rabia’yı tanıyamamaktadır; çünkü Rabia, her sabah Napolyon Bonapart’ın selamını Gorbaçov’a ulaştırmak üzere evden çıkmakta ve Sefer’in Almanya’dan getirdiği fötr şapkayı giyip, dudaklarının kıyısına bir sigara iliştirip düşsel olarak kurguladığı ordulara kendince komutlar vermektedir.
    Belki de kendini hep arzuladığı bir özgürlüğün kollarına böyle bırakmaktadır; artık şuursuzdur…
    Rabia’yı bir süre gözleyen Sefer, anasına, artık Rabia’nın kendisine kadınlık yapamaya cağını, bu yüzden yeni bir evlilik için genç ve güzel bir kadın bulmasını söyler. Başlık parası fazlasıyla ödenir ve kırk beş yaşındaki Sefer’e on yedi yaşlarında bir kız bulunur civar köylerden; incecik, gencecik bir kız.
    Rabia, artık otuz yedi yaşına gelmiş ve yıllarca evde oturmaktan hayli kilo almış bir delidir (!) Sefer, küçük bir oda tutar Rabia ve çocuklarına; kendisi de genç eşiyle yeni aldığı daireye çekilir. Rabia’yı bağlamak da bir çözüm getirmez ve kaldığı evin duvarları dışında ne varsa her şeyi paramparça ederek dışarı, sokaklara kaçar durur…
    Rabia, artık Diyarbakır’ın muhtelif semtlerinde kâh Napolyon’un askerlerine komutlar verirken, kâh yollarda, kaldırımlarda oturup bir başına ağlarken görülmektedir. Artık kocası Sefer’in hiçbir işine yaramayan Rabia’nın onuru ve delirmiş yalnızlığı ne kaynanasının ne kayınbiraderlerin umurunda değildir…
    Rabia, bir akşam Diyarbakır’ın Dağkapı semtinde SSK hastanesi bitişiğindeki askeri karargâh civarında yürürken, nasılsa kırmızı şapkalı kızın büyükanne kılığına giren kurt tarafından yenmek üzere olduğunu düşler. Kırmızı şapkalı kızın kulübesi ise, askeri karargâhın içindeki karanlık alandadır.
    Rabia, arkasında yürüdüklerine inandığı Napolyon’un askerlerine komut verir ve kırmızı şapkalı kızı kurtarmak üzere tel örgülerle çevrili yasak alana girer…
    Nöbetçi askere, karargâha parolasız girmeye kalkan olursa ona vurması emredilmiştir. Asker uyarır, bağırır, ama kırmızı şapkalı kızı kurtarmaya giden Rabia, o an hiçbir şey duymaz…
    Nöbetçi askerin önce bir, ardından ik kurşun Rabia’nın bedenine isabet eder.Rabia, vurulup yere düşerken bile hâlâ Napolyon’un askerlerine komutlar vermektedir.
    Namlusundan dumanlar çıkan nöbetçi er, onun mırıldandıklarından hiçbir şey anlamaz.Askerin onun hakkında bildiği tek şey “dur” ihtarına uymadığıdır…
    Nöbetçi er, siyasal gerilimin alabildiğine boyutlandığı o günlerde olağanüstü hal bölgesi kapsamındaki Diyarbakır’daki kışla nöbetinde, aklınca kendisine verilen “emre itaat” etmiştir(!)
    Rabia, sonraki gün sahipsizler mezarlığına gömülür ve o yıl bazı insan hakları dernek ve kurumlarının yıllıklarının Güneydoğu’daki “yargısız infaz”lar listesinde adı geçer.
    Oysa ki ölümü değil, asıl Rabia’nın yaşamı bir yargısız infazdır…
    Bu iki efsane kadın, benim kalbimde yıllar yılı ev sahibi gibi oturup kalmışlardır ve daha kalmaktalardır.Çünkü Marilyn, biricik platonik aşkım, Rabia ise öz teyzemdi benim…
    Sevgili Marilyn, Cemal Süreya’nın dediği gibi, “şimdi cehennemde Nietzsche’nin metresi olmalıdır”; anamın kara gözlü bacısı Rabia ise, belki cennette bile hâlâ Sefer’i sayıklamaktadır…
    Yılmaz Odabaşı
  • 1900’lü yılların başında yaşamış olan ve çocuk eğitimiyle ilgili çalışmaları ve yazdığı eserlerle tanınan Anton Makarenko, yalnızca SSCB’nin değil, tüm dünyanın en iyi eğitimcilerinden birisidir. Maria Montessori ve Anton Makarenko, UNESCO tarafından modern eğitimin temellerini atan iki pedagog olarak tanınmışlardır.
    Makarenko, yaşadığı dönemde bir mucitti; günümüzde son derece aşikâr olarak bilinen şeyleri keşfetti. Örneğin, dünya genelinde öğretmenlerin sevgiyi göz ardı ettiklerinden ve hatta söz konusu eğitim olduğunda bunun gereksiz olarak görüldüğünden bahsetti. Makarenko, mutlu bir birey yetiştirmenin sevgi olmadan imkânsız olduğundan emindi.

    İşte size bu büyük pedagogun, psikologun ve yazarın en önemli fikirlerinden bir derleme;
    1 - Eğitimin en önemli parçası, sizin kendi davranışlarınızdır: Çocuğunuzu yalnızca onunla konuşurken, ona öğretirken ya da bir şeyler yapmasını söylerken eğittiğinizi asla düşünmeyin. Çocuğunuzun yetişmesine hayatınızın her anında yardımcı oluyorsunuz – evde olmadığınızda bile. Giyinişiniz ya da insanlarla konuşma şekliniz, mutluluğu ya da üzüntüyü gösterişiniz, arkadaşlarınıza ya da düşmanlarınıza davranış şekliniz, gülüşünüz ya da gazete okuyuşunuz; tüm bunlar bir çocuğun yetişmesinde önemlidir. Ruh halinizdeki en küçük farklılığı fark ederler. Düşüncelerinizdeki her bir değişimi yakalarlar – siz farkında olmasanız da.

    2 - Eğitim için açık ve sahici ama ciddi bir ton gereklidir: Bu üç özellik, hayatın gerçekliği için vazgeçilmezdir. Ciddiyet, üzgün olduğunuz anlamına gelmez. Hakiki olun, ruh halinizin an ile ve ailenizde yaşananların gerçekliği ile eşleşmesini sağlayın.

    3 - Her ebeveynin, çocuğunda tam olarak ne görmek istediğini anlaması gerekiyor: Bir ebeveyn olarak, kendi arzularınız konusunda net olun. Etraflıca düşünün; nihayetinde kendi hatalarınızı görebileceksiniz. Bunun cesaretinizi kırmasına izin vermeyin; önünüzde takip edebileceğiniz birçok doğru yol var.

    4 - Çocuğunuzu iyi tanımanız gerekiyor: Şu an nerede? Kiminle, ne yapıyor? Elbette ki çocuğunuza mümkün olduğunca özgürlük tanımalısınız. Çocuğunun yalnızca sizinkilere değil, farklı bakış açılarına da maruz kalması gerekiyor. Çocuğunuzun insanlardaki ve olaylardaki iyiyi ve kötüyü tanıyabilmesine yardımcı olmanız gerek. Ve bu doğal süreç, korunaklı bir bölgede oluşamaz.

    5 - Eğitimin anahtarı, organize olabilmektir: Eğitim, küçük hataları affetmez. Eğitim, olayların ilgisizlikle ele alınmasını da kaldıramaz. İyi bir organizasyon, her bir detayın kontrol altında alınabilmesini sağlar. Küçük detaylar, hayatın her anında, her gününde, her saatindedir; hayatı tamamlayan bu küçük detaylardır. Eğitim, bol miktarda zamandan çok, zamanın akıllıca kullanılmasını gerektirir.

    6 - Zorla yardım etmeye çalışmayın; ama yardımcı olmaktan mutluluk duyun: Ebeveynden gelen yardım, zorla, sıkıcı ya da sinir bozucu olmamalıdır. Bazen çocuğunuzun biraz zorlanması gerekir; zorlukların üstesinden gelmeyi ve daha karmaşık sorunları kendi kendine çözmeyi öğrenebilmeleri için. Daima çocuğunuzun nasıl çalıştığını görmeyi deneyin. Asla tamamen kaybolmuş, kafası karışmış, çaresiz bir durumda kalmalarına izin vermeyin. Bazen çocuğunuz, sizin dikkatinizi görmeye ihtiyaç duyar; ancak daha da önemlisi ona duyduğunuz güveni.

    7 - Elde ettiği sonuçlar için onu asla ödüllendirmeyin, cezalandırmayın: Söz konusu iş yapmak olduğunda bir takdir ya da ceza sistemi uygulamak göründüğü kadar yararlı değildir. Çocuğunuzu mutlu eden şey, bir soruna sahip olmak ve bunu kendi kendine çözebilmek olmalıdır. Maharetine, becerikliliğine ve kullandığı yöntemlere dair onayınız, verebileceğiniz en iyi ödüldür. Ancak övgüyü aşırı kullanmamaya dikkat etmek gerekiyor. Çocuğunuzu arkadaşlarının önünde övmemelisiniz. Dahası, başka insanların yanında cezadan ya da kötü yapılan bir işten bahsetmemelisiniz. Söz konusu olan ana konu, işin tamamlanması ve elinden gelenin en iyisini yapmış olması.

    8 - Bir çocuk, kendi değerini bilmeden başkalarını sevmeyi öğrenemez: Sevmek, sevgiyi tanımak ve mutlu olmak; tüm bunlar, kendinize saygı duymak ve öz-değerinizi bilmek demektir.

    9 - Asla kendinizi bir çocuk için feda etmeyin: Ebeveynlerin sıklıkla şikâyet ettiklerini duyarız. “Çocuklarımıza her şeyimizi veriyoruz. Kendi mutluluğumuz da dâhil olmak üzere her şeyimizi feda ediyoruz.” Bu, bir çocuğa yapılabilecek en kötü şey, berbat bir hediye. Çocuğunuzu zehirlemekse amacınız, ona kendi mutluluğunuzdan bir damla sunabilirsiniz. İşe yarayacaktır.

    10 - Kişi, çocuğa nasıl mutlu olunabileceğini öğretemez; ancak kişi, çocuğu mutlu olmasını sağlayacak bir şekilde eğitebilir: Büyük pedagogdan harika bir alıntı: “Sevgi, en müthiştir duygudur; harikalar yaratır, yeni insanlar ve en büyük insani değerleri yaratır.”alıntı