Goksen, bir alıntı ekledi.
19 saat önce · Kitabı okuyor

Bir gün, bir evde, bir kedi 
Vardı. 
O gün, bir evde, o kedi 
Benden sıcaklığını esirgemedi. 

O gün, o evdeki o kedi 
Beni bana götürdü getirdi. 
Ona şarkılarımı söyledim; 
Uyudu, bakıyordum, benimleydi. 

Bir ikilem oldu beklenmedik; 
Geçmiş günlerin yumaklarını didikledi. 
Var mıydı, yok, var gibi 
Kucağımdaydı kedi. 

Gözlerindeydi gözlerim, 
Gözleri gözlerimdeydi. 
Ellerimi tırmalıyordu elleri... 
Ürperdim, birden içim titredi. 

Bir gün, bir evde, bir kedi 
Vardı. 
O gün, bir evde, o kedi 
Beni taa çocukluğumdan aldı 

O gün, o evdeki, o kedi, 
Bak-işte, neler olmuş der gibi, 
Getirdi beni gençliğime bıraktı. 
Anı bahçelerinde üşümek sıcaktı. 

Babamın öldüğünde aylardan Hazirandı, 
O elli dördündeydi, ben yedi. 
Bir ışık söndüğünde yol yandı. 
O kedi bunları nasıl da bildi. 

Bir gündü, bir evdi, o kedi 
Taş attı bütün kuyularıma. 
Durup-dururken dikenli uykularıma 
Ninniler söyledi. 

Bu bir öykü idi; 
Ben mi anlattım, o mu dinledi. 
Saklamalı mıydı, ya da söylemeli mi; 
Ne o ev vardı, ne o gün, ne de o kedi.

Seçme Şiirler, Özdemir AsafSeçme Şiirler, Özdemir Asaf
Aslı T., bir alıntı ekledi.
20 May 23:31

Dilemma
...
Ona ikilem kelimesini kullanmasını, Sucus önermişti o akşamüstü, prova yaparlarken. İkilem. Dilemma. Yunanca dis, iki anlamına geliyor ve lemma, anlaşılan, ya da algılanan demek oluyor.

Leylak ve Bayrak, John Berger (Sayfa 131 - İletişim Yayınları, Çeviri: Murat Belge, Taciser Belge)Leylak ve Bayrak, John Berger (Sayfa 131 - İletişim Yayınları, Çeviri: Murat Belge, Taciser Belge)
Pelin levent, bir alıntı ekledi.
14 May 23:37

Neden gitmesi gerektiğini sora sora gidi­yordu işte. Gerekçeli olsun olmasın, gereklilik inandırılmışlığı, ikilem sancıları canından bezdirir insanı.

Bay Muannit Sahtegi'nin Notları, Vüs'at O. BenerBay Muannit Sahtegi'nin Notları, Vüs'at O. Bener

Vüs’at Orhan Bener
“Gerekçeli olsun olmasın, gereklilik inandırılmışlığı , ikilem sancıları canından bezdirir insanı.”

Maya, bir alıntı ekledi.
06 May 14:33 · Kitabı okudu · 9/10 puan

Aşk aptallık değildir... yaşam için gerekli, hatta kaçınılmazdır. Bunca sayfa yazıldığına ve okur - hala içine fenalıklar gelmeksizin- okumayı sürdürdüğüne göre, kolumuzun altına alıp yola çıktığımız bu varsayımdan vazgeçmeyelim. Öte yandan, şu ana kadar ki gözlemlerin, aşkın kaçınılmazlığı kadar olanaksızlığını da belirlediği, bir gerçek. Araştırılan, soruşturulan da bu ikilem zaten....
Bitmeyen Aşk

Aşkın Sonu Cinayettir, Mine Söğüt (Sayfa 94)Aşkın Sonu Cinayettir, Mine Söğüt (Sayfa 94)
BestReader, bir alıntı ekledi.
04 May 21:12 · İnceledi · 10/10 puan

İkilem

Sevgi ise, sevişecegiz seninle..
Kavga ise, dövüşecegiz seninle..
Ölümü de paylaştığımız yaşamda
Ortaklaşa bölüşeceğiz seninle.

Lavinia, Özdemir Asaf (Sayfa 53)Lavinia, Özdemir Asaf (Sayfa 53)
Geyikli Gece, bir alıntı ekledi.
04 May 00:44

"Bu arada şu sorulur: Niçin beğendiğiniz kitaplar üstüne yazıyorsunuz da beğenmediklerinizi eleştirmiyorsunuz?
Sorunun bir anlamı var, yadsımıyorum. Kitap tanıtımı yapanların karşısına bu ikilem daha sıklıkla gelir, ama eleştiriyi kitaplardan bağımsız, yazarın yazmakla sınırlı, dışa açık olması gerekmeyen, tersine, içe daha dönük bir uğraş olarak alan eleştirmenin seçimi tamamıyla özneldir ve o öznellik içinde de kendine yakınlık duyduğu kitapları seçmesi doğaldır."

Eleştirinin Sis Çanı, Semih Gümüş (Sayfa 7)Eleştirinin Sis Çanı, Semih Gümüş (Sayfa 7)
Bay_X, bir alıntı ekledi.
 01 May 20:52 · Kitabı okudu

Ozellikle yakın tarihli olmak üzere tüm felsefenin en büyük temel sorularından biri düşünce ve varlık arasındaki bağlantıyla ilgilidir. Kendi vücudunun yapısı hakkında tamamen cahil olduğu eski zamanlardan bu yana insan, rüyalarda gördüklerinin tesiriyle düşünme ve hissetme aktivitelerinin vücudu tarafından değil, içinde bulunan ve ölüm esnasında bedeni terk eden başka bir ruh tarafından gerçekleştirildiğine inanagelmiştir. O günden beri inatla, ruhu ve
dış dünya arasındaki ilişki hakkında derin derin düşünmüştür. Eğer ruh ölümle birlikte vücudu terk ediyor ve var olmaya devam ediyorsa ruh için ayrı bir ölüm icat etmeye lüzum yoktur. Böylelikle ölümsüzlük kavramı ortaya çıkmıştır. Oluşum safhasındayken henüz bir teselli olarak değil, mücadelenin beyhude olduğu bir akıbet, veya Yunanlarda görüldüğü gibi kati bir felaket olarak görülmüştür. Varlığı bir kere kabul edilince, ruha ölümden sonra ne olduğuna dair insanlığın evrensel cehaleti ve din dış teselli bulma arzusu arasındaki ikilem genel anlamda bezdirici bir kişisel ölümsüzlük fikrini doğurmuştur.
Aynı şekilde ilk tanrılar doğadaki güçlerin kişileştirmeleri olarak ortaya çıkmıştır. Dinlerin gelişim sürecinde bu tanrılar git
gide daha da dünya dışı varlıklara dönüşmüş ve insanın entelektüel gelişiminin doğal bir sonucu olarak neredeyse saflaştırma diyebileceğimiz bir soyutlama süreci sonunda insan zihninde az çok sınırlı ve birbirini sınırlayan çok sayıda tanrıdan
tek tanrılı dinlerin tam yetkili Tanrı'sı doğmuştur.

Ludwig Feuerbach ve Klasik Alman Felsefesinin Sonu, Friedrich Engels (Sayfa 23 - Altı kırkbeş yayınlari)Ludwig Feuerbach ve Klasik Alman Felsefesinin Sonu, Friedrich Engels (Sayfa 23 - Altı kırkbeş yayınlari)
Hido Yetti, Kaderle Zar Atılmaz'ı inceledi.
 30 Nis 10:41 · Kitabı okudu · 5 günde · Beğendi · 7/10 puan

Çocukluk ile yetişkinlik arasındaki, devekuşu misali bir ikilem arasında kalınan ergenlik dönemini bana göre güzel bir kurgu ve o dönemin ruh hali ile başarılı bir şekilde anlatan kitap. Ben okurken o yaşlardaki halime gittim. Altını çizdiğim yerlerde oldu fazlaca. Boşa çıkan özgüvenin yan toplarda boşa çıkan dönemin kalecisi Yaşar ile kiyaslanmasi epey hoşuma gitmişti.

Adem YEŞİL, Sırça Fanus'u inceledi.
 28 Nis 16:45 · Kitabı okudu · 16 günde · Beğendi · 8/10 puan

Okur olarak birçoğumuzun okumak ile okumamak arasında git geller yaşadığımı ince bir fanus var önümüzde. Bazen her şey bir anda oluveriyor, nefes almakta zorlanıyoruz, yaşamakta olduğumuz günlük hayatımız o kadar çekilmez oluyor ki, insanların vurdumduymazlığı adeta ayyuka çıkıyor. Sabahları yıkanmak, gün içerisinde ve geceleri uyumak, dişlerimizi fırçalamak, yemek yapmak ihtiyacımız bile saçma gelmeye başlıyor. Yıkandıktan ve temizlendikten sonra tekrar kirleneceksem neden yıkanayım ki? Yattığımız yatak her gece tekrardan bozulacaksa ne anlamı var onu toplamanın ve sonuçta ölüm varsa neden fazladan bir gün daha yaşayalım? Bu döngü ve nokta içinde bulunduğumuz ruh hali, fanusun en dar olan halidir. İntihar insanlar için tek bir çıkış noktası haline gelir. Slyvia Plath kendini bu fanusundan 31 yaşındayken bu şekilde kurtarabilmiştir. Bu acımasız dünyada yaşamaya devam etmektense İntiharı bir kurtuluş yolu olarak seçmeyi kendine daha uygun görmüş. Yarı otobiyografik eseri olan Sırça Fanus'ta ilk depresyonunu nasıl atlattığı, belki de nasıl ertelediğini anlatmaya çalışıyor Slyvia Plath. Bu kitabını ilk başta takma bir isimle yayına alır, ama daha sonra tüm karşı gelmelere ve oluşacak olumsuzluklara rağmen eserini gerçek kimliği ile üzerine alır. O dönemin ve zamanın ilk feminist romanı olarak addedilir. Çünkü yazarımız ve başkahramanımız burada bekâreti sorgulamaktadır, bir erkeğin himayesine altına girmekten hoşlanmaz, evlilik öncesi ilişkilere karşımdaki yaşamışsa ben de yaşayabilirim mantığıyla kaleme alır yaşananları. Kendisine göre her iki bireyde eşit haklara sahip olmalıdır. Bakir olmayan bir kişinin, el değmemiş bakire bir kız istemesini ikiyüzlülük görmektedir.

Dönemin, 1960’lı yılların Amerika'sında böylesi fikirler gerçekten çok cesaret isteyen cüretkâr fikirlerdir ve kimse bunu konuyu alenen dillendirmekten yana değildir. Gençlik yıllarımda ne çok kafa yormuş ne çok tartışmıştım. Seçimlerimi toplum dayatmalarına göre mi kendi tercihlerime göre mi yapmalıydım? Hayatımı kim kontrol ediyordu, komşu ve inançlar mı yoksa kendi mantığım ve fikirlerim mi? Peki hayat benimse, istediğim gibi de davranırsam, ailem beni hala kabul edebilecek miydi? Ya da bu ikilem benim sırça fanusumu yaratacak mıydı?

"Bir erkeğin egemenliği altında olmanın düşüncesinden bile nefret ediyorum," demiştim Doktor Nolan'a. "Bir erkeğin dünyasında hiç bir kaygısı yokken, benim başımda, beni hizada tutmak için bir sopa gibi asılı duran bebek konusu var." Sayfa: 228

O dönemler Amerikan toplumunda evlilik dışı yaşanılan ilişkiler hamilelik riski sebebiyetiyle kadınlara yasaktır. Olası böyle bir olumsuz durumda evlenmeme gibi bir hakkı ve lüksü yoktur kadının, ya da geç evlenmek gibi bir isteği de kesinlikle olamaz. Kadının biyolojik saat, işlemektedir, aman çocuk doğurma yaşını geçirme sakın ola, yoksa kimse almaz seni sonra. (Bir yerden tanıdık geliyor mu?) Bir diğer yandan çocuk doğuramama gibi hakkı yoktur evliyse, kocası isterse mecburdur çocuk doğurmaya, aksi bile düşünülemez.

"Buddy Willard'ın baştan çıkarıldığını öğrendiğimden beri bakireliğimi boynuma asılmış bir değirmentaşı gibi taşıyordum. Benim için öyle uzun süredir, öylesine önemli bir konu olmuştu ki onu her ne pahasına olursa olsun korumak bir alışkanlık haline gelmişti. Onu beş yıldır koruyordum ve artık sıkılmıştım." Sayfa: 235

Bazen sadece bir yük haline gelir bekâret. Aklında çözdüğün ama toplum içinde çaresiz kaldığın bir yüktür bu sana. Taşımakla atmak arasında kaldığın, iki tarafı pislik dolu çubuktur bu durum. Ne çok genç kız yaşıyor bunu.
"Belki de gerçekten evlenip çocuk doğurduktan sonra insanın beyni yıkanmış gibi oluyor ve ondan sonra özel bir totaliter devletin kölesi gibi duyuları körlenerek yaşayıp gidiyordu." Sayfa: 90

Hayatta hep zorluklarla okunmuş okullar yılları, ne kazanılmış olan değerli diplomalar çocuk doğunca duvara asılıp kalmıyor mu sizce de? Başarılı ve bir kariyer sahibi olmaya güdümlü o ince topuklu, hırslı iş kadınları, çocuk doğurduktan sonra nenem gibi bittikten sonra geri kalan dondurma kaplarına köfte istifler hale gelen ev kadınlarına dönüşmüyorlar mı? Toplu bir şekilde toplum körleşmesi mi bu?

''Sırça fanusun içinde ölü bir bebek gibi tıkanıp kalmış biri için dünyanın kendisi kötü bir düştür.''

Sırça fanustan çıkabilmek bir kurtuluş olur muydu? Günümüzde yaşamakta olduğumuz toplum kuralları akıl mantığımıza bu kadar uzakken, içsel çatışmayı alenen tetiklerken, biz insanlar olarak baştan ölmüş, baştan kaybetmiş, en başından yenilmiş olmuyor muyuz? Belki de yaşadığımız bu kâbusu sineye çekip kabullenerek devam ettiğimizde, yaşayan bir ölüden, bir nevi “The Walking Dead” dizisindeki karakterlerden ne farkımız kalacaktır?! Bir fanusun içindeki ölü bebek olarak, dışarıdaki bizi bekleyen kâbus ile hayatta kalmaya çalışmaktan çok daha canlı olabilir, kim bilir?

Keyifli okumalar.