• 574 syf.
    ·6 günde·Beğendi·6/10
    Kan Kırmızı
    Ben geldim. Aslı Karabulut'un Kan Kırmızı'sı kitabının yorumuyla karşınızdayım.⤵
    Tesadüflerle başlayan bir aşkın hikayesi. Emir, hiç aşık olmaması gereken bir kıza aşık oluyor. Olmaz diyor, uzak duracaksın bu kızdan diyerek her uzaklaşmaya çalıştığında Balım'a koşarakta geri gidiyor...
    Balım, Emir'i ilk gördüğü andan etkileniyor ve uzak duramıyor.
    İkisinin arasındaki tutku elle tutulur cinsten ama koca bir 'ama'mız var; Emir'i Balım'dan hem uzak durmaya zorlayan hem de bir dakika bile ayrı kalmasına engel olan. Bu ikilem arasında gidip gelirken sonunda aşka yenik düşüyor.
    Aşkın, en tutkulu ve en deli dolu hallerini okudum. Emir'in deli gibi sevgisini, kıskançlığı ve odunluğu... Evet, odun nasıl olur bunu Emir'de görebilirsiniz. Bazı bölümlerini okurken 'Ah be,' dedirken bazen de 'Odun Emir,' 'Kendine gel ne yapıyorsun,' dedim.
    Balım... Tatlı bir karakterdi bence. Onu okurken beni bol bol gülümsetti. Aşkını, sevgisini, acısını okumaktan keyif aldım.
    Erdem ve Lizzie ikilisinden bahsetmiyorum bilerek. Onları okuyarak öğrenin. Erdem'in Balım'a olan abiliğini yazar çok iyi aktarmış.Özellikle aile olarak birbirine bağlarını çok sevdim, hatta kitapta en sevdiğim yer bile diyebilirim. Kitabı okuyanlar ne demek istediğimi anlayacaklardır.
    Genel olarak kitabı severek okudum. Yazarın uslübu gayet akıcıydı, kitap hemencicik bitti zaten.
    Aşk, romantizm ve tutkunun en deli dolu halini okumak isterseniz tavsiye ederim. 
  • Klossowski şu noktayı vurgular: Tanrı benliğin özdeşliğinin ve onun tözsel dayanağının, bedenin bütünlüğünün tek güvencesidir. Tanrı'yı kabullenmeden benliği korumak mümkün değildir. Tanrı'nın ölümü esasen benliğin çözülüşüne işaret eder, esasen buna yol açar: Tanrı'nın mezarı benliğin de mezarıdır. Belki de bu durumda ikilem en keskin ifadesini bulur: benliğin özdeşliği daima bizim dışımızda bir şeyin özdeşliğine gönderme yapar, ''eğer bu şey Tanrı'ysa özdeşliğimiz Tanrı'nın lütfundan ibarettir, eğer bu, her şeyin işaret-etmeyle başlayıp bittiği çevreleyen
    dünyaysa özdeşliğimiz salt dilbilgisel bir şakadan ibarettir''.


    Nietzsche'nin Tanrı'nın öldüğünü söylemesi, Nietzsche'nin zorunlu olarak kendi özdeşliğini yitirmesi demektir. . . Sorumluluk sahibi benliğin özdeşliğinin mutlak güvencesi Nietzsche'nin bilincinin ufkundan kaybolur,
    Nietzsche kendisi de bu kayboluşla iç içe geçer."
  • Ne demiş Zeki Müren; "Beklesem saçıma aklar dolacak, unutursam aşkıma yazık olacak." İşte böyle bir ikilem arasında kaldık. Önce sevdik. Koca kalbimizi karşılıksız verdik.sorgusuz sualsiz verdin kalbini, eyvallah. Sonra bekledin, bir gecenin ortasında güneşi beklercesine onu bekledin. Özledin, kalbine sancılar girdi ama sen yine de özlemekten vazgeçmedin. Sen yapabileceğin herşeyi yaptın, artık son bir söz kalır bu özlemden geriye . "Artık gelsen de bir, gelmesinde."
    Hasan Çep
    Sayfa 125 - Olimpos
  • Çiftli mesaj: Palo Alto, Bateson, Jackson, Haley ve Weakland (1965)'ın çalışmalarında şizofreni semptomuna sahip çocuklu ailelerde işlevselliğin nasıl olduğunu ve istikrarın nasıl sürdürüldüğünü incelemişlerdir. Onlar, kişinin, ilgili ancak çelişkili mesajlar aldığı çiftli mesajı gözlemişlerdir. Bir mesaj görece açık olabilir, diğer mesaj muğlak (genellikle sözsüz), bir "kazanmak yok" paradoksu yaraür. Bateson ve diğ. (1956) "git buradan" diyen sözsüz bir mesaj veren annenin, takiben "daha yakın gel, benim sevgime ihtiyacın var" şeklinde bir mesajının izlemesi ve daha sonra "mesajlarımı yanlış bir şekilde yorumluyorsun" demesini klasik bir örnek olarak vermişlerdir (Goldenberg & Goldenberg, 2008).
    Akut şizofreni döneminden oldukça iyi bir şekilde geri kazanılan genç bir adam, hastanede annesi tarafmdan ziyaret edildi. Annesini görmekten memnun oldu ve dürtüsel bir şekilde kolunu annesinin omzuna koydu, bunun üzerine annesi kasıldı. Genç adam kolunu geri çekti, annesi "beni artık sevmiyor musun?" diye sordu. Daha sonra genç adamm yüzü kızardı ve annesi "tatlım, duygularından bu kadar kolay korkmamalı ve utanmamalısın" dedi (Bateson ve diğ., 1956, s. 259).
    Bateson ve diğ., bu etkileşimin ardından, hastanın koğuşa döndükten soma şiddet gösterdiğini ve saldırgan olduğunu belirtmişlerdir. Hasta annesine nasıl cevap verirse versin, muhtemelen yanlış olur. Bateson ve meslektaşlan bireyler sürekli bu tür mesajlara maruz kalırlarsa, sonunda kendilerinin ve başkalarının iletişim örüntülerini anlama yeteneklerini kaybedeceklerine ve şizofrenik davranışlar geliştireceklerine inanmışlardır.
    Evlilik bölünmesi ve evlilik çarpıklığı: Şizofreniyle hastaneye yatırılmış bireylerle çalışmalarında Lidz ve meslektaşlan, ana-babalar ve çocukları arasında aile iletişimlerinin alışılmadık örüntülerini bulmuşlardır (Lidz, Cornelison, Fleck & Terry, 1957). Onlar, şizofren üyesi olan ailelerde evlilik anlaşmazlığının iki belirli türünü bildirmişlerdir: bunlar; evlilik bölünmesi ve evlilik çarpıklığıdır. Evlilik bölünmesinde, kendi problemleriyle meşgul olan ana-babalar, çocuklardan destek ve sempati için, rekabet yoluyla diğer ana-babamn, değerini zayıflatma eğilimindedirler. Örneğin, eğer baba, anneye değer vermediyse; çocuklarm anneleri gibi büyümelerinden korkar ve
    Aile Terapisi 479
    böylece anne değersizleştirilmiş olur. Evlilik çarpıklığında, bir ana-babanın,psikolojik rahatsızlığı eve hükmetme eğilimindedir. Diğer ana-baba, durumu kabul eder, evin normal, her şeyin iyi olduğunu imâ eder; böylece gerçek, çocuklar için çarpıtılır. Bu, evlilikte dengesizlik getirir ve aileyi normalleştirmek ve evlilik dengesi için gayret etmek çocuklar üzerinde baskı oluşturur. Her iki durumda da, fakat özellikle evlilik bölünmesinde, çocuk ikilem içindedir; bir ana-babayı, hoşnut ederken bir diğerini gücendirebilir.
  • 176 syf.
    ·42 günde·Beğendi·Puan vermedi
    Thomas Bernhard, Sarsıntı’da bir kez daha insan doğasına ve onun karanlık tarafına kendi yaşantısından kattığı parçalarla bakıyor.

    Thomas Bernhard’ın, geçmişiyle hesaplaşırken nefes alma (kendisini bulma) gayreti, fonda ailesinin ve Avusturya’nın bulunduğu anlatı, deneme ve romanlarında açığa çıkıyor; Amras-Watten, Beton, Bitik Adam, Don, Düzelti, Eski Ustalar, Goethe Öleyazıyor, Hakikatin İzinde-Konuşmalar: Okur Mektupları-Söyleşiler-Edebiyat Yazıları, Kireç Ocağı, Odun Kesmek, Ödüllerim, Ses Taklitçisi, Ucuzayiyenler, Yürümek-Evet, Ungenach ve Yok Etme (YKY).

    Bernhard metinlerinde yaşamın beton misali sert yüzüyle karşılaşan okur, mutsuzluğun ve ölümün kıyısında gezinen karakterlere de rastlarken yazınsal öfkeye maruz kalıyor. İkiyüzlülüğü reddeden, ne kadar can sıkıcı olsa da hakikatin dillendirilmesinden yana zar atan Bernhard, bu anlamda okuru “huzursuz da ederek”, gerçekler uğruna dilini sivrilterek kendi yakınlarıyla ve ülkesiyle kavgaya tutuşurken bu rahatsız var oluştan bir üslup yaratıyor.


    Söz konusu “zehir,” bir ödül konuşmasında ya da otobiyografik metinlerinde (Neden-Bir Değini, Kiler: Bir Kaçış, Nefes: Bir Karar, Soğuk: Bir Soyutlama ve Çocuk – Sel Yayıncılık) hemen hemen aynı etkiye sahipken gerçek ile saçma, mutluluk ile karanlık arasında gezinen Bernhard ailesini, Avusturya’nın geçmişini ve aydınların ikircikli halini eleştirip hem ileri bakıyor hem de zihnini kurcalayan hatıraların labirentinden geçiyor. Bu yürüyüş, kimi zaman şiir (In Hora Mortis – Edebi Şeyler Yayıncılık) kimi zaman da vatandaşı Wittgenstein üzerinden şekillenirken (Wittgenstein’ın Yeğeni – Metis Yayınları) sevgi ve şefkat arayışı, kendini bulma arzusuna ya da kaçışa evriliyor. Diğer bir ifadeyle Bernhard’ın neredeyse tüm yapıtlarında rastladığımız ikilem veya arafta kalma durumu bu.

    Hakikat ile rol yaptığı yaşam arasında kaldığında bazen hastalanan bazen de kendisinde travma yaratan korkulara hapsolan Bernhard, ormanla özdeşleştirdiği hayatı bir savaşa benzeterek, tıpkı Kireç Ocağı’nın başkarakteri gibi, ya insanlardan kopuyor ya da çevresiyle didişirken hatırlama ve hesaplaşma üzerine kurduğu yaşamıyla kitaplarında kendisine bir şekilde yer açıyor.

    Türkçeye kronolojik olarak çevrilmeyen Bernhard külliyatından bir kitapla daha karşı karşıyayız şimdi; ilk metinlerinden biri olan Sarsıntı.



    Baba, oğul ve Prens


    Sarsıntı, iki bölümden oluşuyor. İlkinde, bir doktor ve oğlunun Avusturya kırsalındaki gezintisi, ikincisinde ise birçok konuya kendince değinen, gelgitli ve paranoyak Prens’in monoloğu var.

    Baba ile oğlunun yolculuğunda Bernhard, okuru Avusturya kırsalının otopsisine sokarken satır aralarında yorumlarda bulunuyor. Taşradakilere “umutsuz barbarlar” veya “şehirdeki suçlar ve şiddet taşradakilerin yanında hiç sayılırmış,” diyor mesela.

    Baba ve oğlunun uğradığı her noktada içine düştüğü kaosla birlikte, kırsaldaki aile içi çekişmeler ve yalanlar, tıpkı ortamı rengarenk yapan çiçekler gibi sayfalarda. Sefilliğe, deliliğe, şiddete ve doğanın çetin şartlarına rağmen ayakta kalmaya uğraşanlar, bedenen rahatsızlanınca ruhen de hastalanıyor.

    Oğlanın ağzından anlatılan hikayede, annesinin ölümünden sonra depresyona girip intihara teşebbüs eden kız kardeş de var, sağlıklı olduğunu iddia edenlerin ruhsal çöküntüsü de…


    Adı bütün o keşmekeşte ilk kez geçen Prens Saurau’nun sınırsız özgürlükten bunalan, kitap meraklısı, felsefe delisi, pek çok konuda bilgi ve fikir sahibi olduğuna dair bilgiler ediniyor ikili. Bernhard, hoyrat taşranın ya da “proleter boşlukların” karşısına, yolun sonunda rastladıkları Prens’i çılgınlıkla örülü bir vaha gibi koyuyor.

    Yaşadığı geniş arazide kendi doğa kanunlarının geçerli olduğundan bahseden Prens, hemen her şeyden nem kaparken kelimelerini dikkatle seçip etrafındaki kişiler, yaşanan olaylar ve genel politik durum üzerine uzun uzun konuşuyor. Prens; kamulaştırmaya hız veren devlete, neyi savunduğundan habersiz olduğunu söylediği komünistlere ve seçmeye çalıştığı kahyaya laf yetiştirdiği monoloğunda, Avusturya’nın geri kafalılığından dert yanarken “entelektüel felaket”ten bahsediyor. Ona göre kamulaştırma ve entelektüel felaketin kaçınılmaz sonucu ise devletin intiharı. Saurau’nun fikir beyan ettiği konular bununla sınırlı değil elbette; su baskınları, tiyatro, kafasındaki sesler…

    Dünyayı geniş bir çiftlik gibi gören, birbirinden uzak insanların aynı kaygı arazisinde gezindiğini düşünen Prens ya da bunları ona söyleten Bernhard haklı olabilir mi? Şöyle diyor Saurau: “Baktığımda mutsuz insanlar görüyorum (…) bunlar, çektiği azabı sokağa taşıyan ve böylece dünyayı, tabii ki gülünesi bir komediye çeviren kişiler…” Prens’in konuşmasına, dünya ve hayata dair bir tirat havası veren Bernhard’ın, yeryüzünü bir sahneye ve insanları da rollerini öğrenen birer oyuncuya benzettiği oyuna, “tutarlı var oluşlar” veya kişinin huzursuzluğu da dahil.

    Bernhard; baba ile oğlunun seyahatini ve Prens’in monoloğunu öylesine kurgulamamış. Burada, hem Avusturya’ya ve kendi hatıralarına hem de hayata ilişkin söz söyleyip eleştiri getirme isteği yatıyor. Kısacası Bernhard, Sarsıntı’da bir kez daha insan doğasına ve onun karanlık tarafına kendi yaşantısından kattığı parçalarla bakıyor. ALINTIDIR- Ali BULUNMAZ ( kitabı en iyi anlatımlarından biri)
  • Tuhaf bir tekrar teması: kurtaran ama her şeyden önce tekrardan kurtaran bir tekrar. Psikanalizin tekrar yüzünden hasta olduğumuzu, ama yine tekrar yoluyla iyileştiğimizi bize öğretmiş olduğu doğrudur

    Ama sadece kötü oynarsa ve beceriksizce rol yaparsa değil, fazlasıyla doğru tekrar ederse, fazlasıyla doğal oynarsa da tekrar hede ni ıskalamış olur. Yeni bir çözümsüz ikilem mi bu?
    Yoksa biri sahte diğeri gerçek, biri umutsuz diğeri kurtarıcı, biri bağlayıcı diğeri özgürleştirici, biri tıpatıp benzerlik gibi çelişik bir ölçüte sahip olan, diğeri başka ölçütlere dayanan iki çeşit tekrar mı tasarlamamız gerekiyor?

    Klossowski'nin tüm yapıtını kateden bir tema vardır: değiş tokuşla gerçek tekrar arasındaki karşıtlık. Çünkü değiş tokuş aşırı bir benzerlik bile olsa sadece benzerlik içerir. Değiş tokuş değiştirilen ürünlerin denkliğinin yanı sıra tıpatıp benzerlik ölçütüne sahiptir; sahte tekrarı, bizi hasta eden tekrarı meydana getiren odur. Gerçek te var ise aksine değiş tokuş edilemeyen, yeri doldurulamayan, ikame edilemeyen şey karşısında tanıdığımız tekil tavır olarak ortaya çıkar: hiçbir sözcüğü değiştirilemeyecek olduğu ölçüde tekrar
    edilen bir şiir gibi. Artık söz konusu olan, benzer şeyler arasındaki denklik değildir, hatta Aynı'nın özdeşliği de değildir. Gerçek tekrar tekil, değiş tokuş edilemez ve farklı, ''özdeşlikten'' yoksun bir şeye seslenir. Benzeri değiş tokuş etmek ve Aynı'ya özdeşlik vermek yerine farklıya sahicilik kazandırır.