• Fikirde daima, ruhçu, tecritçi, sezişçi, keyfiyetçi; sır idrakine bağlı ve ilahi vahdeti tasdikçiydim. Fakat bu haller, ateşe kartpostal üzerinden bakmak, onu resimden tanımak gibi bir şeydi. İçine giremiyor, ötesine geçemiyordum. Olamamaktan ve tam bulamamanın içime yerleştirdiği huzursuzluğu da hiçbir şey dağıtamıyordu.
  • Sumer ilahileri tanrıları, kralları, mabetleri övmek için Sumer
    şair ve ozanları tarafından kaleme alınmış şiirlerdir. Bu şarkılarda
    yazar ya onları kendi ağzından över, veya kendi kendilerini övdürür. Şiirlerin bitiminde onların hangi çalgıların eşliğinde çalınacağı
    da yazılmıştır. Bu ilahiler yalnız mabetlerde söylenen şarkılardır.
    Bu şarkılardan bazıları kadın diliyle yazılmıştır. Onlar ilkçağlarda
    yalnız rahibeler tarafından söylenmiş. Fakat daha sonraları onları
    rahipler de okumaya başlamışlardır.
    200'den fazla ilahi bulunmuştur. Bunların uzunluğu 1 00 satır ile
    500 satır kadardır. Tabletlerin kırıklıkları, bozuklukları dolayısıyla
    hepsi tam olarak okunamıyor. Bunların bir kısmı Sumerlilerin yaptığı edebi eserlerin kataloglarında saptanmıştır.
    Sumerliler şiiri şöyle tanımlamışlar: Şiir, şarkıların kalbi, göz
    alabildiğine uzanan mavi sularıyla kafamızdaki sıkıntıları alıp enginlere götüren, hafif hafif esen rüzgarın okşamaları ile bize huzur
    veren bir deniz gibidir. Şiir, bilgileri öğreten, onları kuşaktan kuşağa götüren bir bağdır.
    Sumerce ilahi sir'dir. * Bunlar şu şekilde sınıflandırılmış:
    Sir-ama-gana = kadınların çalışma şarkısı
    Sir-gal = büyük şarkı
    Sir-gidda = uzun şarkı
    Sir-hamun= çok sesli şarkı
    Sir-teş-gal = büyük topluluk şarkısı, koro halinde
    Sir-ku = kutsal şarkı
    Sir-ma-gur -ra = gemicilerin şarkısı
    Sir-nammar = müzikal ilahi
    Sir-namgala = gala rahiplerin şarkısı
    Sir-nam-ur-sag-ga = ka11raınanlık şarkısı
    Sir-nam-şub = sihir şarkısı
    Sir-nam-en-na = beylik şarkısı
    Sir-nam-nir-ra = erkeklik, güçlülük şarkısı
    Sir-nam sipat-İnanna = Tanrıça İnanna'nın çobanlık şarkısı
    İlk ilahi örneğini, MÖ 2100 yıllarında yaşayan Lagaş şehri kralı Gudea'nın kendinin ve şehrinin koruyucu tanrısı Ningirsu için
    yaptırdığı Eninnu tapınağının inşasını anlatan metinde buluyoruz.
    Şiir şeklinde olan bu metin, kilden yapılmış iki silindir üzerine
    1 350 satır olarak yazılmıştır. Aslında üç silindimüş, ne yazık ki biri bulunamadı. Diğerlerinde de kırıklıları ve bozukları yüzünden
    okunamayan yerler bulunuyor. Arp ve lir eşliğinde çalınıp söylenmiş. Bu metnin başında şöyle deniyor:
    Gökte ve yerde kaderler verildiği zaman
    Lagaş büyük 'tanrısal güç' ile gururlanarak
    Başını göğe kaldırdı ve
    Dicle'nin akan bol sularıyla kutsandı.
    Bundan sonra Lagaş'ın koruyucu tanrısı Ningirsu'nun Gudea'dan kendisine bir ev yaptırmasını istediği ve ona bunu rüya ile
    bildirdiği anlatılıyor: Başında tanrısal başlık ve vücudunun üst kısmında aslan başlı kuşun kanatlan olan, alt kısmı tufan dalgalarını
    andıran korkunç büyüklükte bir adam, Gudea'ya rüyasında, kendisine bir tapınak yapmasını emrediyor. Fakat Gudea bu sözleri anlamıyor. Yine başka bir rüyada, tan yerinden güneş gibi bir ışık yük seliyor. O arada, elinde altın bir kalem bulunan ve bir kil tableti inceleyen bir kadın görünüyor. Tabletin üzerinde gökteki yıldızların
    resmi var. Derken üzerinde bir evin planı çizilmiş mavi taştan (lapis lazuli) bir tableti tutan bir kahraman görünüyor. O, elinde bir sepet olan Gudea'nın önündeki tuğla kalıbına bir tuğlayı koyuyor. Diğer taraftan iyi bakılmış bir eşek sabırsızlıkla toprağı eşeliyor.
    Bu rüyanın neyi anlatmak istediğini bilmeyen Gudea, rüya yorumcusu Tanrıça N anşe'ye sormak istiyor. Fakat Tanrıça, Lagaş'ın
    Nina denilen yerinde oturuyor. Oraya ancak bir kanal yoluyla gidildiğinden Gudea bir tekne ile yola çıkıyor. Giderken yolunun üzerindeki şehirlere uğrayıp onların tanrılarına, kendisini desteklesinler diye kurbanlar sunuyor. Nina'nın iskelesine gelince başı dik olarak tapınağın avlusuna giriyor. Orada da kurbanlar, içkiler sunuyor,
    dualar ediyor ve Tanrıça'nın yanına girerek rüyasını anlatıyor. O da
    rüyayı tek tek şöyle yorumluyor: "başında tanrısal tacı, aslan başlı
    kuşun kanatlan ve alt kısmı tufanın dalgaları gibi olan adam kardeşim Tanrı Ningirsu'dur, sana kendisi için bir tapınak yapmanı istiyor" diyor. Tanrıça yorumlamasını sürdürerek, tan yerinden güneş
    gibi yükselen ışığın, Gudea'nın şahsi tanrısı Ningişzida, elinde altın
    kalem ile gökte yazılanların çizildiği tableti elinde tutan kadının
    Yazı Tanrıçası Nidaba olduğunu ve Tanrıça'nın ona yapacağı tapınağı kutsal yıldızların bildirdiğine göre yapmasını önerdiğini, elinde mavi taştan tablet tutanın Mimarlık Tanrısı Nindul, tabletin üzerindeki resmin de yapılacak olan tapınağın planı olduğunu anlatıyor. İçinde kader tuğl ası olan tuğla kalıbıyla sepeti ise, Eninnu tapınağının tuğlaları ve onları taşıyacak sepet, yeri eşeleyen bakımlı
    eşeği de tapınağı yapmaya sabırsızlanan Gudea'nın kendisi olarak
    yonımluyor. Tanrıça Nanşe Gudea'ya, çok süslü erkek eşek koşulmuş savaş arabasını, tanrıların amblemlerini ve silahlarını , davulların sesleri arasında Tanrı Ningirsu'ya sunmasını öneriyor. Hepsi yapılıyor. Gudea'ya başka bir rüyasında Tanrı Ningirsu, tapınak için daha ayrıntılı emirler veriyor. Lagaaş'ı bolluk ve bereketle kutsuyor. Gudea'ya, halkının Eninnu tapınağını büyük bir zevkle yapacaklarını, kerestesini, taşını, madenlerini dünyanın çeşitli ülkelerinden getireceklerini söylüyor. Gudea uykudan uyanıyor. Tanrıya
    kurbanlar yaptıktan sonra işe koyuluyor. Buna ait satırlar şöyle:
    Ensi (şehir beyi, kralı) şehrini tek adam gibi yönetti.
    Lagaş halkını, bir annenin çocukları gibi birleştirdi.
    Ağaçlar dikti, dikenleri söktü,
    Yakınmaları geri çevirdi, kötülükleri döndürdü.
    Anne çocuğunu azarlamadı, çocuk annesine saygısız konuşmadı.
    Fena davranan kölenin başına, efendisi vurmadı.
    Terbiyesizlik eden köle kızın yüzüne, hanımı vurmadı.
    Eninnu tapınağına yaparken Gudea'ya kimse suç getirmedi.
    Ensi şehri ateşle temizledi.
    Temiz olmayanları şehirden attı.
  • Tesettür, Hz. Musa’ya Firavun sarayları yıktıran ruhun, Tarık bin Ziyad’a okyanusu aştıktan sonra gemileri yaktırıp Endülüs’ü kurduran imânın, Selahaddin-i Eyyubi’ye Kudüs’ün kapılarını açtıran aşkın, Sultan Mehmet’e gemileri karadan yürütüp İstanbul’u fethettiren idealin adıdır. Tesettür, ne kolayca elde edilecek bir mânâ ne de rahatlıkla çıkarılıp atılacak bir şeydir. O “suret olmadan mânâlar ebediyen görünmez” hakikatinden hareketle er yüreklilerin mânâ suretidir, fetih sancağıdır, izzet ve iffetidir.
    -------
    Tesettür, aşkın adıdır; aşksa herkesin peşinde olduğu sır. Tesettür, inancın adıdır; inançsa yalnız nasiplisinin kavuştuğu edeb. Tesettür, her mısraında estetik zevkin yükseldiği yüce bir şiirin adıdır; şiirse ilâhî vuslata yol veren perde. Sevmektir tesettür, bilmektir ve öğretmektir insan olmayı, insan kalmayı. “Yaşanmaya değer hayat ne?” hesabını vermek ve gereğini yapmaktır tesettür. Tesettür Asiye’de izzet, Meryem’de iffet, Hatice’de rikkat, Fatıma’da incelik, Aişe’de hikmettir.

    Ercan Cifci
  • Gözleri kör olan bir sahabî, Allah Resûluünün Îlahi visale kavuşmalarından sonra Hazret-i Âyişe’ye gitti.

    Mübarek Peygamber zevcesi kör sahabiyi huzuruna kabûl etmeden sımsıkı örtündü, kapandı ve ondan sonra haber gönderdi:
    -Buyursunlar!..

    Vaziyeti anlayan sahabî:
    -Ben körüm, dedi; görmüyorum, niçin örtünüyorsunuz?..

    Hazret-i Âyişe’nin cevabı, sır idrakinin en ince noktasına erişen bir derinliktedir:
    -Siz görmeyebilirsiniz;
    ben sizi görüyorum ya, kâfi...
  • Ben dergâha gidince oturur arkadaşlarla dini sohbet ederiz. Sonra zikir ederiz. Zikir sırasında cezbeleniriz. Cezbelenen mürit aşka gelir.
    Hocanın sır odasına girer. Sır odasında Uğur Hoca’nın elini öper ve badelenir.
    Badeleme bize göre ilahi aşktır.
    Timur Soykan
    Sayfa 68 - Kırmızı Kedi
  • 296 syf.
    ·Puan vermedi
    Açıkçası hala kitabın etkisindeyim desem yeridir. Bir kitap anca bu kadar etkileye bilir. O kadar naif bir dille yazılmış ki okudukça o dönemi yaşıyorsunuz resmen. Eşref’in Ney sesi hala kulaklarımda sanki. Hiç bilmediğim dergah yaşamını öğrendim tasavvufun huzur veren satırlarında kayboldum ilahi aşkla tanıştım.
    ۰
    Konusundan bahsetmek gerekirse; karakterimiz Feride Kafkasya’dan sürülmüş gemide ilk önce kardeşini daha sonra annesini kaybetmiştir. Teyzesinin yanında yaşamaya başlayan Feride 17 yaşında hiç istemediği Şeyh Nafiz ile evlendirilir.
    ۰
    Diğer yandan Eşref İstanbul’da yaşayan babasının zanaatını öğrenmeye çalışan bir gençtir. Bir gün gök gözlü kadın ona bir yüzük verir ve sahibini bulmasını ister yıllarca bu yüzüğü göğsünde taşıyan Eşref Mürşidi Kamiş tarafından Şeyhin sarayına gönderilir.
    ۰
    Şeyh Nafizin hastalanması ile bütün sırlar ortaya çıkmaya başlar. Aslında daha Feride doğmadan kaderleri yazılmıştır. Geçmişi ile bugünü arasında eksikler tamamlanmaya başlar insanlar, eşyalar, olaylar birbirine sırla başlanmıştır.