• Amellerdeki güzellikler, kalpteki iman nurunun olgunluğu ile alakalıdır. Kalpten kötü sıfatlar gitmeden kemalât olmaz, sözler insanlara tesir etmez. İlim sahibi olmak yetmiyor.
  • "İlim, maalesef, ameli müstelzim değildir.* İnsan, mesela sigara ve içkinin sıhhat (sağlık) için ne kadar zararlı şeyler olduğunu bilir de bilgisiyle amel edip bu iptilalardan kolayca vazgeçemez. Zira ilmin kaynağı zeka, amelinki ise, iradedir. İrade terbiyesi hakkiyle mahsul verebilmek için, ona erken başlamak lazımdır..."
  • İlim, edep ile öğrenilir ve anlaşılır. Amel, ilim ile sahih olur. Hikmete amel ile ulaşılır. Zühd hikmet ile anlaşılır, zühde de onunla ulaşılır. Dünya, zühd ile terkedilir. Dünyanın terki, ahirete rağbeti getirir. Ahiretr rağbet ile de Allahu Tealâ'nın rızasına ulaşılır.

    Yusuf b. Hüseyin er-Razî (k.s)
  • İlim bir tohumdur. Onun tahılı amel, suyu ise ihlastır
  • RİYA VE MAHŞER

    Riyanın mahşerdeki görüntüsü hakkında Resûlullah (asm) Efendimiz şöyle buyurdular: “Kıyamet günü aleyhinde ilk önce hüküm verilecek olanlar şunlardır: Adam şehid olmuş olarak biliniyor. Huzura getirilir. Allah ona nimetlerini hatırlatır. O da ulaştığı nimetleri tanır ve kabul eder. Allah ona: “Bu nimetlere karşı ne amel işledin?” diye sorar. Kul: “Senin yolunda cihad ettim. Nihâyet şehid edildim.” der. Allah (cc): “Yalan söyledin! Bilâkis sen cesâretlidir, kahramandır denilmek için savaştın ve nitekim hakkında da öyle söylenmiştir.” buyurur. Sonra emir verilir de bu kimse Cehenneme atılır.

    Diğer bir adam daha getirilir ki, ilim öğrenmiş, öğrendiğini başkasına öğretmiş ve Kur’ân okumuştur. Allah ona nimetlerini hatırlatır. Bu da nimetleri tanır ve itiraf eder. Sonra Allah: “Bu nimetlere karşı ne amel işledin?” der.

    O da: “Senin rızân için ilim öğrendim. Başkalarına ilim öğrettim. Kur’ân okudum.” der.

    Allah: “Yalan söyledin! Sen âlim denilmek için ilim öğrendin. Ne güzel okuyor desinler diye Kur’ân okudun! Gerçekten sana bunlar da söylendi.” buyurur. Emir verilir ve adam Cehenneme atılır.

    Bir başkası daha getirilir. Allah’ın kendisine bol nimetler verdiği ve her çeşit maldan bolca ihsan ettiği bu adama Allah nimetlerini hatırlatır. O da bu nimetleri hatırlar ve itiraf eder. Cenâb-ı Allah: “Ne amel işledin?” buyurur. Adam: “Senin verilmesini istediğin bütün yerlere Senin rızan için verdim yâ Rabbi.” der.

    Allah (cc): “Yalan söyledin. Bilâkis sen cömert bir kimsedir desinler diye verdin. Nitekim senin için bu da söylenmiştir.” buyurur. Sonra emir verilir, adam Cehenneme atılır. Sonra Resûlullah (asm) Ebû Hüreyre’nin dizine vurup: “Ey Ebû Hüreyre! Bu üç kimse, Kıyamet günü, Cehennemin, aleyhlerinde kabaracağı Allah’ın ilk üç mahlûkudur!” buyurdu.4.

    4- Müslim, İmâret 152, (1905); Tirmizi, Zühd 48, (2383); Nesâi, Cihâd 22, (6, 23, 24).

    Süleyman Kösmene
  • "Kendilerine Tevrat yükletilen, sonra onu taşıyanların durumu, koca koca kitaplar taşıyan merkebin durumu gibidir. Allah'ın ayetlerini yalanlamış olan kavmin durumu ne kötüdür. Allah zalimler topluluğunu doğru yola iletmez" (Cum’a - 5)


    Tefsîr kitaplarında "KENDİLERİNE TEVRAT YÜKLETİLEN"lerden maksat Tevrat'ı bilip onunla amel etmekle sorumlu olan Yahudiler olduğu bildirilmektedir. "SONRA DA ONU TAŞIMAYANLARIN DURUMU" ifadesinde kastedilenlerin, Tevrat'ın içindeki ayetlerle amel etmeyenler ve sadece o ayetleri okumakla yetinenler ki Hz. Muhammed (s.a.v.)'in nübüvvetini haber veren ayetleri sadece okuyup gereğini yerine getirmeyen Yahudiler olduğu beyan edilmektedir. Yine bu ayet-i kerimede Cenab-ı Hakk’ın şu noktaya dikkatleri çektiğini ifade etmektedirler. Kitap taşıyan kişinin, onun manalarım öğrenmesi, içindeki hakikatleri bilmesi ve onula amel etmesi gerekir. Ta ki Yahudilere yapılan kınamaya muhatap olmasın.

    Mevlânâ ise bu ayet-i kerîmeyi şöyle yorumlamaktadır:

    Gönül ehlinin ilimleri, kendilerini taşır.
    Ten ehlinin ilimleri ise kendierine yüktür.

    Gerçek ilim, insanın kendisine faydası dokunan
    ve onu bir yerden alıp başka bir yere götüren,
    insanı taşıyan ilimdir.

    Gönle vuran, adamı gönül ehli yapan ilim,
    insana fayda verir.
    Yalnız tene te'sir eden, insana mal olamayan ilim,
    yükten ibarettir.
    Sadece kitaplarda kalmış,
    insanın yaşamında bir eseri ve belirleyiciliği olmayan ilim,
    yükten başka bir şey değildir.

    Allah "Yahmilü esfârâ= Tevrat'ı bilip onunla amel etmeyenler,
    kitap taşıyan eşeğe benzer." buyurdu.
    Allah'tan olmayan bilgi yüktür.

    Abdülkadir Geylani’de aynı konuyu şöyle dile getirmektedir.

    Câhil ibadeti ile hiçbir şey elde edemez. Çünkü o, hareketleri ile bir fesat ve zulmet içerisindedir. İlim de aym. O da ancak kendisi ile amel edilirse insana faydalı olur. Amel ise ihlâslı olmalıdır. İhlâssız amelde faydasızdır, kabul edilmez. Kendisiyle amel edilmeyen ilim, sahibinin aleyhine delildir. Dolayısıyla da kişi hıfzı kuvvetli de olsa, bilgisi çok da olsa, ilmi ile âmil olmadığı için hakikatte câhildir, aptaldır.

    Ansiklopedik bilgiye sahip olduğu halde sahibini Rabbine ulaştıramamış ise, bu ilmin insana yükten başka bir işe yaramadığı yukarıdaki açıklamalardan ve ayet-i kerîmeden anlaşılmaktadır.

    O halde ilim, sahibini Allah'a ulaştırıp, O'nu tanımasına vesile oluyorsa işte o zaman ilim, taşınan konumundan taşıyan seviyesine yükselir ki, Rabbimizin istediği ilim de bu ilimdir. Hayata tatbik edilmeyen, kişinin düşünce ve hareketlerine yön vermeyen ilim, merkebin sırtındaki yükten başka bir şey değildir. Bu ilmin sahibine faydası da, sırtında kitapları taşıyan merkebin o yükten faydası ne ise, onun faydası da ancak o kadardır.


    http://www.kuranmeali.com/...p;sure=62&ayet=5
    Halim Gül
    Sayfa 89 - insan yayınları
  • Asıl adı Ebu Mansur Muhammed b. Muhammed b. Mansur olan bu Türk bilgininin doğum tarihi tam olarak bilinmemektedir. Ancak 333 (944) yılında Semerkant'ta öldüğü hemen hemen kesindir. Maturidi, Semerkant'ta
    Ebu Hanife'nin, itikadı ve fıkhı görüşlerinin öğretildiği Darü'l-Cuzcaniyye adlı medresede dönemin en ünlü bil­ginlerinden eğitim aldı. Hocası Ebu Nasr el-iyazi'den son­ra da medresenin başına geçip dersler verdi. Hocası Ebu Nasr el-İyazi ile birlikte sınır karakollarında (ribat), ciha­da hazırlanan askerleri ve gazileri dini konularda eğitme­ye çalıştı. Muhtemelen iyi bir okçu olan hocasıyla birlikte bazı gazvelere katıldı. İlim aldığı hocaları arasında, Ebu Nasr Ahmed el-iyazi (IV asrın başları), Ebu Bekir Ahmed el-Cuzcanl (ili. asrın ortaları), Nusayr b. Yahya el-Belhi (ö. 268/881) ve Muhammed b. Mukatil er-Razi (ö. 248/862) bulunmaktadır. Maturidi, dönemindeki din ve mezheple­
    rin kendi metinlerine ve felsefi eserlerine ulaşarak onları incelemiş ve eserlerinde onların bazı görüşlerini açıkça savunmuş, bazılarını ise eleştirmiştir. incelediği kitaplar arasında Aristo'nun Mantık adlı eseri de bulunmaktadır.
    Matüridi'nin hocalarının temsil ettiği ilmi gelenek, te­melde Ebu Hanlfe'ye dayanmaktadır. Onun hocaları gibi
    öğrencilerinin de pek azının adı bilinmektedir. Bunlar arasında bilinenleri. Ebü'l-Kasım ishak el-Hakim es-Se­merkandi (ö. 340/95 l ), Ebü'l-Hasan Ali er-Rüstüfağni (ö. 345/956), Ebu Ahmed el-iyazi ve Ebu Muhammed Abdül­kerim el-Pezdevl'dir (ö. 390/1000). İmam Maturidi, kelam, fıkıh, fıkıh usulü, mezhepler tarihi ve Kur'an kıraati konusunda çok sayıda eser bı­rakmıştır. Ancak bunlardan pek çoğu kaybolmuş, sadece Kitabü't-Tevhid adlı kelam) eseri ile Te'vilatü'l-Kur'an adlı Kur'an yorumu bize ulaşabilmiştir. Daha ziyade bir
    kelamcı olarak bilinen imam Maturidi, kelami görüşleri­ni Kitabü'tevhid adlı eserinde toplamıştır. Bu eserde İslam inancının temel konuları olan Allah'ın varlığı ve delilleri, zatı ve sıfatları, nübüvvet, ahiret hayatı, imanın nasıl gerçekleşeceği ve iman-amel ilişki gibi kelami so­runları inceler.
    Imam Maturidi, kelamcı olmasının yanı sıra aynı zamanda bir fakihtir. Maturidi. Ebu Hanife'nin hem iti­kat (usulü'd-din) hem de fıkıh (füruü'd-din) alanındaki
    görüşleri hakkında derinlemesine bilgi sahibidir. Bu sebeple her iki alim için de kaynaklarda fıkhl ve itika­di konuları iyi bilen anlamında "fakih" unvanı kullanıl­mıştır. Ebu Mansur el-Matürldl, Ebü Hanlfe'nin fıkhl ve itikadı görüşlerinden anlaşılması zor olanları açıklığa kavuşturmuştur. Kendi döneminin ihtiyaçlarını karşıla­yacak bir fıkıh usulü inşa etmeye çalışması sebebiyle, Semerkant'ta Hanefi fıkhının imamı (reis) unvanını al­mıştır.