İmân, imân edene, bilgi bilene, idrak de idrak edene var; bu herkes için geçerli ve herkesin hakikati kendisi için aziz. Herkesin, karşısındakinin tezatlarını ve sağlama yanlışlıklarını göstermesi de tabiî. Ama herkes için geçerli bir husus da, hem varlık ve hem de fikir olarak mutlak'ın işaretlenmesi gereği. İnsan aksiyonu yönünden, imân, bilgi, idrak, hep "zan"dır. Bunu mutlak hiç'e, Allahsız ruhçuluğa, yahut mücerret bir Allah ve yaratıcıya takdim-doğrulayıcılık kabul edilse bile, neticede bunlar da zandır. Denilebilir ki, "sizinki de zan!"... O zaman onlara düşen ebedî sükût; biz ise, bizim yönümüzden, doğrulayıcılık ve zannı, "Mutlak Fikir'den pay hâlinde, imân, bilgi ve idrakimizin vericisi Allah ve Resûlü, durumumuzun sağlamasını yaparak devam ederiz. Bu, dışımızdakilerin karşılığını koyamadıkları husustur. Bu mesele, meselelerin meselesidir; ve bunun olmadığı yerde, ne kadar teferruatlı ve ince işlenmiş olursa olsun, her insan ve kâinat muhasebesi, kendi kendinden ibaret ve tümevarımın zafiyetiyle malûl bir sığlıktır.
Yine aynı cümleden olarak söyleyebiliriz ki, isbatı bizzat biz, İslâm önünde aklî yahut ruhi hiçbir görüşü es geçmeden muhasebe ederek hakikatlerini ve yanlışlıklarını işaretlemek, İslâm dışında mümkün değildir. Bu mesele, kendisinde karşılığı olmayan hususları görmezden gelme ve kuru inkârla geçiştirilebilecek bir iş değildir. Bu da bir bedahettir.