• D. 1884 ( İstanbul)
    Ö. 9 Ocak 1964 ( İstanbul)

    (Doğum yılı bazı kayıtlarda 1882 diye gecmekte)

    Babası ll.Abdülhamit devrinde Padişah hazinesi kâtipliği, Yanya ve Bursa da Reji müdürlüğü yapan Mehmet Edip bey, Annesi Fatma Berifem hanımdır. Annesini kücük yaşta kaybeden Halide Edip Amerikan kolejinde eğitim almış ve bir jurnal ( II. Abdülhamit öneminde jurnalciler tarafından, devlet ve özellikle saray aleyhinde çalıştığı ileri sürülenler için saraya verilen soruşturma yazısı) nedeni ile okuldan uzaklaştırılan Halide Edip II. Abdülhamit 'in bu kararını 1897 de yaptığı bir kitap çevirisi ile tersine döndürmüş ve aynı okulda eğitimine devam etmiştir. ingilizce ve fransızca tahsil eden yazar, bu liseden lisans derecesi ile mezun olan ilk müslüman kadın olmuştur.

    Halide Edip ilk evliliğini matematik öğretmeni Salih Zeki bey ile yapmis bu evlilikten Ayetullah, Hasan Hikmetullah ve Japon Rus savasinda bati uygarliginin bir parçası olan Japon deniz kuvvetleri komutani Amiral Togo Heihachiro nun ismini verdigi Togo isminde ki son çocuguyla birlikte üç oglu olmuştur. Çok küçük yaşta yaptığı bu evlilik, eşinin ikinci bir hanım isteği ile 1910 yılında sona ermiştir.

    İyi derecede yabancı dil bilen yazar, ünlü İngiliz matematikcilerinin yaşam öykülerini, Sherlock Holmes, Emile Zola, Shakespear e yöneldi ve Hamlet gibi eserlerin çevirilerini yaptı.

    2. Meşrutiyet sonrasında yazım hayatına başlayan Halide Edip kadın hakları ile ilgili yazılar yayınlamaya başladı. O dönemde Salih Zeki bey ile evli olan Halide Edip yazılarında Halide Salih adını kullanıyordu. Gazetede yayınlanan ilk yazısı Teyfik Fikret yönetimindeki Tanin de cıktı. Muhafazakar kedimden ağır eleştiri alan Halide Edip 31Mart ayaklanması sonrasında aldığı ölüm tehditleri nedeni ile iki oğlunu daalarak Mısır a gitti.
    Oradan Ingiltere ye geçerek kadın hakları konusundaki yazıları nedeniyle kendisini tanıyan Ingiliz gazeteci Isabelle Fry nın evinde konuk oldu. O dönemde ingiltere ye gidişi Bertrand Russell gibi fikir adamlarıyla tanışmasına vesile olmuş 1909 da istanbul a geri döndü ve siyasi içerikli yazılarını yayınlamaya devam etti.

    HEYYULA ve RAIK in ANNESI adlı romanları basıldı. Bu arada kız öğretmen okullarında öğretmenlik ve müfettişlik görevlerin de bulundu. İleride yazacağı SİNEKLİ BAKKAL adlı ünlü romanı bu görevler sebebiyle İstanbul un arka mahallelerini tanıması sayesinde ortaya çıktı. Eşinden boşandığı dönemde SEVIYYE TALİP romanını yayımladı.

    1. Dünya Savaşı yıllarında Kız mektepleri Umumi müfettişliği görevini sürdüren Halide Edip , Arap eyaletlerine giderek iki kız okulu ve bir yetimhane açmış ve bu dönemde aile doktorları Adnan Adıvar ile nikâhlamıştır. 1918 yılında işgal sonrası Istanbula geri dönen Yazar bu dönemde MOR SALKIMLI EV kitabını kaleme almıştır

    Darülfünun da Batı edebiyatı okutan Halide Edip aynı zamanda Türk Ocaklarında çalışmalarına devam etti. Milli Mücadele yıllarında Amerikan mandası fikrini benimseyen ve bu fikri Sivas kongresi hazırlıkları sırasında Mustafa Kemal e sunan Halide Edip red cevabı almış, Mandaterlige karşı olduklarını belirten Mustafa Kemal 'in bu sözlerini yıllar sonra "Mustafa Kemal Paşa haklıymış!" sözleriyle tasdiklemis oldu.

    İzmir i yunanlilarin işgal etmesi üzerine bir çok mitinge katılan Halide Edip. İngilizlerin İstanbul u işgal etmesi dolayısıyla hakkında idam kararı çıkarılan ilk ısimler arasında eşi ile birlikte yer aldı. İdam kararı öncesi Ankara ya yola çıkan Halide Edip ve eşi Anadolu Haber Ajans inin kurulmasının onayı ardından burada görev aldi. Mustafa Kemal 'in yabancı gazetelerle görüşmesini sağlamak, Hakimiyet i milliye gazetesine yardımcı olmak ve Mustafa Kemal 'in yazı işleriyle ilgilenmek onun görevleriydi.

    Orduda aktif görevde yapan Halide Edip Sakarya savaşı sırasın da onbaşı oldu. Yunan lıların halka verdiği tahribatı incelemek ve raporlamakla görevli olan Tetkik i Mezalim Komisyonunda görevlendirildi VURUN KAHPEYE adlı romanının konusu bu dönemde çıkmıştır.

    ☆TÜRK'ÜN ATEŞLE IMTIHANI
    ☆ATEŞTEN GÖMLEK
    ☆KALP AĞRISI
    ☆ZEYNONUN OĞLU Adlı romanında Kurtuluş savaşının değişik yönlerini gerçekci biçimde dile getirebilmesini savaştaki deneyimlerine borçludur.

    Savaş boyunca cephe de görev yapan yazar Dumlu Pınar meydan muharebesi nden sonra ordu ile İzmir e geçtiği dönemde yolda yürüyüş esnasında rütbesi başçavuşluğa yükseldi. Savastaki yararliliklarindan ötürü İstiklal Madalyası ile ödüllendirildi.

    Halide Edip Cumhuriyetin ilanından sonra Akşam Vakit ve Ikdam gazetelerinde yazdı. Eşi Adnan Adıvar ile Terakki Perver Cumhuriyet fıkrasının kuruluşunda yer aldı. Terakki Perver fıkrası kapatılıp yerine tek partili döneme gecilince, Mustafa Kemal Atatürk ile fikir ayrılığı yaşayan Halide Edip ve eşi Türkiye den ayrılıp 14 yıl boyunca 4 yılını Ingiltere de 10 yılını Fransa da gecirdi. 1939 yılında İstanbul a döndü 1940 da İstanbul Üniversitesi nde İngiliz Filolojisi kürsüsünü kurmakla görevlendirildi 10 yıl kursu başkanlığı yaptı. Shakespeare hakkında verdiği açılış dersi büyük yankı uyandırdı.

    1950 de Demokrat Parti listesinden Izmır milet vekili olarak TBMM ne girdi ve baģimsiz olarak görev yaptı. 5 Ocak 1954 günü Cumhuriyet gazetesinde siyasi Vedaname başlıklı bir yazı yayımladı ve görevden ayrıldı. 1955 de eşini kaybetti.

    1964 yılı Istanbul da böbrek yetmezliği sonucu hayata veda etti.

    ☆ROMANLARI

    Heyula (1909)
    Raik in Annesi
    Seviyye Talip (1910)
    Handan (1912)
    Son Eseri (1913)
    Yeni Turan
    Mev ud Hüküm ( 1918)
    Ateşten Gömlek (1923)
    Vurun Kahpeye (1923)
    Kalp Ağrısı (1924)
    Zeyno nun Oğlu (1928)
    Sinekli Bakkal (1936)
    Yolpalas Cinayeti (1937)
    Tatarcık (1939)
    Sonsuz Panayır (1946)
    Döner Ayna (1954)
    Alike Hanım Sokağı (1958)
    Kerim Ustanın Oğlu (1958)
    Sevda Sokağı komedyası (1959)
    Çaresiz (1961)
    Hayat parçaları (1963)

    ☆HİKÂYELER

    Harap Mabetler (1911)
    Daga Çıkan Kurt ( 1922)
    İzmir den Bursa ya (1963)
    Kubbeden Kalan Hoş Sevda (1974)

    ☆ANI

    Türk'ün Ateşle imtihanı ( 1962)
    Mor Salkımlı Ev (1963)

    ☆ OYUNLAR

    Kenan Çobanları (1916)
    Maske ve Ruh (1945)

    ● SİNEKLİ BAKKAL

    "Kimse kimsenin olamaz. Eşya bile bizim değil. Mülkiyet insan içinde, eşya içinde olmamalı. Sevdiğimiz her eşya esasen bizimdir. Kalbimizin içindedir. Ona o kadar sahibiz ki dünyanın orduları onu oradan koparıp atamaz."

    "Ben bu değişi duymuştum ya: sabırla körük helva olur, dut yaprağı atlas........"

    "Sevgi ölçülerinin ne çirkinlik ne de güzellikle alakası vardır"

    "Benliğe kök salan gönül bağlarını kim tarif edebilir ?"

    (ALINTI)
    ( Bağzı kayıtlarda Ayetullah ve Hasan Hikmetullah Togo adında iki bağzılarında ise beş çocuğu olduğu yazmakta)
  • Sevr Antlaşması tarihte örneği olmayan trajik bir antlaşmadır. Yalnız kabul edenler için değil, böyle bir antlaşmayı hazırlayan Batılılar için de bir utanç belgesidir.
    Bu antlaşma ile Osmanlı Devleti, İngiltere'nin isteği doğrultusunda, 'bir daha Batıya kafa tutamayacak kadar küçük ve güçsüz bir devlet' haline getirilmekte, Çatalca'ya kadar Doğu Trakya Yunanlılara verilmekte, Anadolu Türkler, Yunanlılar, Ermeniler, Kürtler ve Fransız mandası altındaki Suriye arasında bölüştürülmekte, kapitülasyonlar daha ağırlaştırılıp genişletilmekte, devletin her etkinliği denetim altına alınmakta, Marmara denizi ile Boğazların idaresi ayrı bayrağı olan milletlerarası bir kurula bırakılmaktadır. Ayrıca, Üçlü Anlaşma'yla Anadolu, iyice sömürülmek üzere, İngiliz, Fransız ve İtalyan çıkar bölgelerine ayrılmaktadır.
  • Bu kitabın, değerli yazarlarımız Soner Yalçın ve Doğan Yurdakul tarafından ele alındığı yıllarda ben yurt dışındaydım ve o zamanlar gençliğinde vermiş olduğu bir yaşam hevesi ve enerjisi ile böylesi meselelere çok uzaktım. Özelikle 90’lı yıllar, Almanya’da yaşayan biz Türkler ve Türkiye’den çalışmak için oraya göç etmiş olanlar ile birlikte, başka sebepten orada olanlar için kabukların kırıldığı yıllar olarak kalmıştır hep hafızamda. 80’lerde, o topraklara ilk ayak bastığımda daha küçüktüm, ama insanlarda genel olarak bir birliktelik ve sevginin hâkim olduğu yıllardı o günler. Kimse kimsenin görüşüne, mezhebine, namazına, niyazına, tarzına karışmazdı. Ne de olsa orası gurbetti, hepimiz aynı toprakların insanıydık ve bir hasretlik vardı hepimizin içinde. Ama önümüzde bizi bekleyen 90’lar vardı ve kışa (zorlu yıllara) az kalmıştı. Ne olduysa, 90’lı yıllar ve sonrasında oldu! Gurbette yaşayan biz insanların kiminde bir ayrışma, aşırı din eksenine kayma, ideolojik düşünce ve fikir değişimi, bölücülük ve sayamayacağım daha nice şeyler oldu. O günlerde tarafsız ve sadece arkadaş olan biz iyi 3 arkadaş bile, o süreç sonrasında resmen evrimleşmeye başlamıştık ve artık bugüne geldiğimizde birimiz sağ görüşlü, birimiz sol görüşlü ve bir diğerimiz ise hilafet devleti tafracısı, ümmetçi oluverdi. Bunları tetikleyen ve temelinde yatan sebep ne miydi? O zaman gelin buna hep birlikte bakalım.

    Zaman ilerledi ve 9 Kasım 1989’da Berlin Duvarı’nın da yıkılması ile yeni bir dünya düzenine gireceğimizi, geçmişte olan savaşların türünün kabuk değiştireceğini, Soğuk Savaş’ın yerini (sinsi ve daha acımasız olan) mezhepsel ideolojik savaşların alacağını iç/dış istihbaratlar, askeri kanat, siyasetçiler ve elitler dışında kimse bilemezdi. Evet, ilginç gelişmeler yaşanıyordu ve aradan çok zaman geçmeden 1 Temmuz 1991’de Varşova Paktı’da dağıldı. Artık “Yeni Dünya Düzeni”n de amaca giden yolda her şeyi mubah bilenler için önlerinde tek bir engel vardı. SSCB (Bilmeyenler için: Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği) son kaleydi ve bu yeni düzen için yıkılması gerekliydi! Vladimir İlyiç Ulyanov’un (Lenin) önderliğinde başlayan 1917 Ekim devrimi, başka bir deyişle Bolşevik İhtilali ile gelişen süreç, 30 Aralık 1922'de SSCB’nin kurulması ve gene yaşanan olumsuzluklar, iç kargaşalar sonrasında, “25 Aralık 1991’de Mihail Sergeyeviç Gorbaçov’un televizyona çıkarak; Görevimi kaygı içinde ama umutla bırakıyorum. Herkese iyi şanslar diliyorum” diyerek görevinden istifa etmesi ile SSCB 20. yüzyılda yerini tamamen bu yeni düzene sessiz sedasız teslim etti.

    SSCB’nin dağılma sürecinin tohumları ise yıllar önce atılmıştı. Bu tohumları ekerek, kapitalist bir yeni dünya düzeninde, kendisinden bir başkasını süper güç olarak görmek istemeyen hangi ülke olabilir ki?! Evet, haklısınız! ABD’den bir başkasına bu inceleme de başrol vermek gerçekten haksızlık olurdu, değil mi arkadaşlar? Şimdi yiğidi öldür, ama hakkını yeme! Adamlar bu iş için tüm think tank (strateji ve yöntem geliştirme merkezleri için kullanılan bir tabir) unsurlarını ABD’nin bekası ve gelecekte Jandarmalığını yapacağı İsrail için ortaya koymasında ne yapsınlar…

    Aslında birçok şey CIA ve MI6’nın, Alman Nazi subayı Reinhard Gehlen ile anlaşması sonrasında başladı da diyebiliriz. CIA ilk başta tecrübeli ve acımasız ajan Gehlen'in, Gehlen Örgütü'nü kurmasına bir fiil yardım etti ve sonrasında da Gehlen İstihbarat Örgütü CIA adına çalışmaya, faaliyetler yürütmeye başladı.

    O dönemlerde Yahudiler, UK’yi (Birleşik Krallık İngiltere) neredeyse ele geçirmişti. Hali hazırda Almanya'da da inanılmaz derece güçlüydüler. Birleşik Krallığa da zaten Almanya üzerinden geçiş yapmışlardı. Devlet-i 'Aliyye Osmanlı ise tüm yaşanan savaşlar sonrasında zayıf düşmüş ve parçalanmış durumdaydı. Yahudiler, Filistin topraklarında henüz bir devlet kurmaya hazır olmadıklarından, o dönemde Filistin hala bir İngiliz mandası himayesindeydi. Bir süre sonra gerekli olan tüm hazırlıklar tamamlandı. Fakat ortada oluşan bu şartlara dünya kamuoyu henüz hazırlıklı değildi. Dünya bir yana dursun, Yahudiler içinde bile yeni kurulacak olan İsrail devletine karşı itiraz sesleri de yok değildi.

    Dünyanın geneline dağılmış olarak yaşayan Yahudilerin birçoğu ise, Bilmedikleri bu meçhul topraklara gitmek ve yerleşmek istemiyorlardı. Orada, Ortadoğu da başlarına ne geleceğinden emin olamayan bu kitle, böylesi meşakkatli ve sonu belli olmayan işe kalkışmak istemiyorlardı. İşte bu noktadan itibaren, ileri düzey seçilmişlerden oluşan Siyonist liderler, Almanya ve Birleşik Krallığı kaçınılmaz bir savaşa sürükleyerek, bu iki güçlü sanayi ülkesini küçültme fikrinde hemfikirdiler. Bu planlarının tutması halinde, amaçlarına ulaşacak, hem bu iki ülke zayıflatılacak ve Filistin’e de istedikleri göç dalgasını başlatmış olacaklardır.

    Daha da önemli olanıysa; Bu plan ile birlikte, siyasî ve iktisadî olarak önemli ölçüde ellerinde olan ABD daha da güçlenerek ileride, her alanda bir dünya devi olma fırsatını yakalayacaktı. ABD'nin bir lider olarak kalmasını ve diğer devletlerin de kolektif olarak ABD ile birlikte yürümesini sağlamak adına, Yahudilerin plan dâhilinde hedef gördükleri SSCB biçilmiş kaftandı. Çift kutba bölünmüş bir dünyada, yeni çekişmeler ve uzun süre yaşanacak bir soğuk savaş için feda edilebilecek en iyi kurbandı SSCB.

    "Vekâlet Savaşı" nedir bilir misiniz? Çoğunuza garip ve yabancı gelecek bu konuya da gelin hep beraber bakalım ve incelememize buradan devam edelim.

    Uluslararası arenada çokça kullanılan bir deyim vardır; “Proxy War” Bunun günümüzde olan telaffuzu “Vekâlet Savaşı”dır. Yani bir devletin ya da ülkenin kendi yürütmesi gereken savaşını bir başka başkasına yaptırmasına Proxy War denir. 1989’da Berlin Duvarı yıkıldıktan sonra Soğuk Savaş için öngörülen sürenin dolup, ezeli düşmanların dost olmalarına rağmen bu vekâlet savaşları, hızını kesmeden devam etmekteydi. Bu tür savaşlara geçmişten günümüze Afrika topraklarında, Uzak Doğu’da ve son zamanlarda sıklıkla Orta Doğu’da şahit olduk. Vekâlet savaşları yeri geldiğinde, bir devlet tarafından veya örgüt aracılığı ile yürütülürken, çoğu zaman daha başka bir yol izlenerek, bazı paralı askerler aracılığı ile de yapılmaktadır. Kimi devletler arkalarına aldıkları güç ile bu savaşta taraf olduğunu gizlemezken, bazı devletler ise böylesi hadiseleri alenen doğrulamaktan kaçınırlar.

    İşte size yıllar süren bir Proxy War örneği: 1979 yılında, Sovyetlerin Afganistan'a girmesinden sonra, Amerikan hükumetini Afganistan topraklarında CIA destekli operasyonlara başladı. Yerleşik yerel güçlere ve halka askeri teçhizat, mühimmat ve maddi yardım yapmayı da ihmal etmedi. 1990’lara kadar süregelen bu süre zarfında Tabilan'ı yaratıp, Sovyetlere karşı olan bu savaşa hazırlaması ve Afganistan’a özgürlük adı altında din savaşı açtırması; Pakistan ve Suudi Arabistan’ında desteklediği Cihat adına Sovyetleri bu topraklardan çekilmeye zorlayana kadar verilen savaşın adıydı " Vekâlet Savaşı".

    İşte şimdi kitabımız Bay Pipo’ya ve biraz olsun vekil olarak kullanıldığımız, ülkemizde yaşanan o günlere…

    "Bu kitapta anlatılanlar tümüyle gerçektir... Adı geçenler gerçek kişilerdir... Olaylar, tanıkların ağzından aktarılmıştır... İşte MİT'in gayri resmi tarihi..."

    Aslında ben de bu kitabı biraz olsun daha iyi anlayabilmeniz için, yazarımızın da önerdiği gibi önce ‘Reis’ kitabını okumanız tavsiyesinde bulunacağım.

    Soner Yalçın ve Doğan Yurdakul'un araştırmalarından yola çıkarak hazırlanmış olan bu kitap, eski MİT müsteşarı, boksör Hiram Abbas'ın hayat hikâyesini, türlü entrikaları, MİT içinde yaşanan çekişmeleri, askeri darbeleri, faili meçhulleri ve yakın Türk siyasi tarihinde yaşanan, okudukça gözlerinize inanamayacağınız gerçeklerini anlatıyor. Geçmişten bugüne bir kıyaslama yapmak gerekirse, aslında o günlerden bugünlere çokta bir şey değişmemiş gibi geliyor. Türkiye de, 1950 sonrasında yaşanacak olaylar ve ihtilaller zincirinin altından, deyim yerindeyse; neredeyse "her taşın altından" Amerika çıkacaktı. Gelişmekte olan bu süreçte başta olanlar geçici süreliğine yerlerini değiştirseler de, her daim yukarıda oldular ve aşağıda biz alt tabaka insanları göz göre göre aptal ve hatta cahil yerine koyarak tüm faaliyetlerini yürüttüler. Kitabı okurken, hangi yazarların, aydınların, insan hakları savunucularının kendi adamları tepedeyken nasıl methiyeler düzdüklerini, haksızlıklara göz yumduklarını onların aynı günümüzde olduğu gibi paralı kalemşörlüklerini ya da sözcülüklerini yaptıklarını okuyacağız.

    George WASHINGTON’un, 17 Eylül 1796 tarihinde görevine veda ederken, kendi ülkesi adına yaptığı, konuşma içeriğini aklıselim analiz ettiğimizde, karşımıza gerçekten ders niteliğinde bir tavsiye metni çıktığını görüyoruz. Kendisi görevden ayrılırken aynen şunları söylemekteydi.

    "Belirli bir millete sevdayla bağlanmaktan kaçınınız. Başka bir ülkeye nefret yahut sevgi duyguları beslemeyi âdet edinen milletler köleleşirler, kendi görev ve çıkarlarını unuturlar. Zira bir millet ortaklık hayaline kapılarak başka bir millete bağlandı mı, bu ikincisinin kavgalarına boşu boşuna karışır.

    Üstelik ona imtiyazlar tanır. Bu ise kendisinin sömürülmesine yol açmakla kalmaz, başka ülkelerin düşmanlığını ve misillemelerini de üstüne çeker. Büyük ve güçlü bir ülkeyle öyle bir ilişki kuran küçük yahut zayıf bir millet, ötekisinin uydusu olmaktan kurtulamaz.

    Yabancı entrikaların aleti durumundaki kişiler, güvenini ve alkışını kazandıkları halkı aldatarak, onun çıkarlarını başkalarına teslim etmesini sağlarken, bütün bunlara karşı çıkan gerçek yurtseverler şüpheli duruma düşürülüp lanetlenebilirler."

    Ayrıca, ABD’in yıllarca komünizm belası yalanı ile ülkemizi korumak adına yapmış olduğu sözde para ve askeri yardımları da anlatmaktadır. Bu kirli çıkar ilişkisi ile siyaset ve askeriye kanadında ortaya çıkan çirkin tablo gözler önüne serilmektedir. Kitapta sıkça rastladığımız şeylerden birisi de: "İşte bunlar hep Amerika'nın oyunu" sözüdür... Yeri geldiğinde işler bazen o kadar birbirine karışmıştır ki, kimin kime, hangi amaçla hizmet ettiğini bile çözemez duruma geliyoruz. Ahmet Salih KORUR tarafından bu işe uygun görülen Hiram ABAS’ı, "Sakın unutma: söz ağzımızda iken biz ona, ağzımızdan çıktıktan sonra o bize hâkim olur!" sözleri ile, dönemin Adalet Bakanı Hüseyin Avni Göktürk’e kapıdan uğurlarken, kafama takılan ve aslında hep aklımda olanda, Yüce Türk Milletinin bekası için böylesi bir makam ve mevkie bir Mason’un uygun görülmesidir. Mason kelimesini kitapta çok göreceğiz ve tanıdığımız birçok ismin de aslında Mason olduğunu da buradan okuyarak öğreneceğiz.

    İlginç olanı da Hiram ABAS’ın, ne kadar zorlu şartlar altında olursa olsun, cesurluğu, gözü pekliği, korkusuzluğu, kararlılığı ile vakti zamanında ülkemizin iyi istihbaratçılarından sayılarak, zaman içerisinde MİT Müsteşar Yardımcılığına kadar kariyer yapabilmesidir. Kariyeri süresince ‘Türkiye’nin James Bond’u’ olarak da anılmıştır kendisi ve bunu kitapta sıkılıkla göreceksiniz. Kitapta, ABAS’ın ‘Pipo’su dikkatimizi çeken ayrı detaylardan birisidir. Gençlik yıllarında kullanmaya başladığı piposu artık onun bir ayrılmazı olmuştu ve kendisini onsuz görmek neredeyse imkânsızdı. Yakın çevresi ve kendisi ile irtibatta olanlar artık onu piposuyla tanıyorlardı.

    Eski bir İngiliz geleneğiydi; soylu ailelerin erkek çocuklarına, delikanlılık çağına geldiklerinde bir kılıç ve bir pipo hediye edilirdi. ~ Sayfa 13 ~

    Her zaman uykuya hasret kaldığı gibi kalkmıştı o sabah gene Hiram ABAS. Alışkanlık haline getirdiği ayrılmaz piposunu boş ağzına götürdü, yatakta sırtüstü uzanırken birbirine kenetlediği elleri ile tavanda bir noktaya odaklanarak dakikalarca düşündü. O gün işe gitmek için kalktı ve hazırlandı. Kimse bu hazırlığın bir son olacağını bilemezdi. Yıllarca korkusuzca üzerine gittiği ve etrafında adeta kol gezen ölümün bugün onu beklediğini hiç ama hiç aklından geçirmedi her zamanki gibi. Her daim kafasından önce elleriyle çalışan ABAS, saldırıya uğradığı bu suikasta en hazırlıklı insanlardan biriydi. Fakat saldırıda esnasında ölürken eli tabancasında değil, o çok sevdiği piposundaydı. Kitapta, ABAS’ın kendisi, ailesi ve etrafı ile olan ilişkileri de detaylı bir şekilde anlatılıyor.

    ABAS’ın MİT’te işe başlamasından sonrasını, o dönemde ülkemiz üzerinde yaşanan olayları, Türkiye’de yaşayan toplumun üzerine adeta karabasan gibi çöken bir dönemi, iki usta kalemin detaylı araştırma becerileri ile okuma imkânına sahip oluyoruz. 1950 ve 2000’lere kadar uzanan bir dönemi kapsadığı için birçok olay ve kişiyi okuyor, adlarınız duymadığımız kişileri öğreniyor ve bu kişilerin olumlu, olumsuz yönlerini gördükçe yeri geliyor kızıyor, yeri geliyor kendimizi tutamayıp küfür bile ettiğimiz oluyor. Çok geniş bir tarihi, olayları ve konuları ele aldığından dolayı, bu kitabı geniş bir zamanda okumanızı, gerekirse çift dikiş geçmenizi ve okurken kafanızın sakin olmasını tavsiye edeceğim. Zaten o dönemi yaşamış olanlar, olayların az çok birbiri ile bağlantılı olduğunu bilirler ve kendilerine tanıdık bu olayları anılarında canlandıracaklardır. Akıcı dilde yazılmış güzel bir kitap olduğunu kesinlikle ifade edebilirim.

    Her yaşta insanın dikkatini çekebilecek, özellikte bir kitap olduğu için okurken bunaltmayacağına eminim. Soner YALÇIN ve Doğan YURDAKUL’un kalemine, araştırmacı yazarlığına burada 10 üzerinde 10 vermek isterim. Her vatandaşın evinde, kişisel kütüphanesinde olması gereken bir kitaptır. Bizler geçmiş ve yakın tarihimizi çok iyi ele almalı ve bilmeliyiz. Eğer bu konuda bir hataya düşersek aklımıza ilk geçek şu olsun. Ne demiş ulu önder Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK, “Tarihini bilmeyen milletler, yok olmaya mahkûmdur.” Ve işte bu sebeptendir ki, gençliğimde düşmüş olduğun hatalarımı kendimce telafi ettim ve tarih konusunda kendimi donatabildiğimce donatmaya gayret gösterdim.

    Şimdiden keyifli okumalar dilerim arkadaşlar.

    Bir sonraki kitap yorumu ve değerlendirmesin de görüşmek dileğiyle. Esen kalınız!

    ~ Adem YEŞİL ~
  • Tevfik Paşa ve Ali Kemal gibi Babıali kodamanları, anayasa tarafından sınırlanmış bir monarkın egemenliği altında kendilerinin, yani yüksek bürokratların iktidarı elde tuttuğu ıslah edilmiş bir geleneksel düzenin sürdürülmesi için İngiliz desteğine dayanmışlardı. Böyle bir formül, ekonomik ve siyasi bakımdan İngiltere'ye bağlı olmak demekti. Tıpkı, ekonomik düzende, ülke dışına çıkarılan Hristiyan azınlıkların yerini almaktan memnun olan burjuvazi gibi, onlar da bunu kabul etmeye hazırdılar. Bu Türk!!! grupları, aynı dönemde Hint Milli Kongresi'ndeki, İngiliz İmparatorluğu'nun mandası altında olmayı tam bağımsızlığa yeğleyen liberal hizbe benziyorlardı.
    Feroz Ahmad
    Sayfa 221 - Kaynak Yayınları
  • "Beni Atatürkçülüğü tekelime almakla suçlayan da sizsiniz( Ecevit ).Ben Fransız ve İngiliz ordu ve donanmalarının İstanbul'a girdiklerini gözleriyle gören kuşaktanım.Yüzde doksanın çok üstünde aydının bir devlet mandası altına girmekten başka çare görmediklerini yüreği yanarak dinlemiş ve işitmişlerdenim. Sonra bir gün Mustafa Kemal denen bir Milli Kahramanın bu orduları nasıl kovup sularımızdan ve sınırlarımızdan çıkardığını da gören bu gözler kapanıncaya kadar, O'na ve eserlerine hıyanet edenlerle savaşmağa andetmişimdir.Bir tekelci değil,Atatürk'ün bir gönüllü savaşçısıyım. "
  • MAHALLE YANARKEN SAÇINI TARAYANLAR ...

    "Gaz" teciydi... ingiliz finosuydu! Köpekliğin , arsızlığın , haysiyetsizliğin , VATAN HAİNLİĞİNİN , DÖNEKLİĞİN , HAYASIZLIĞIN SÖZLÜK KARŞILIĞI İDİ !! vahdettin ile beraber ingiliz MUHİPLERİ ( ingilizi KÜÇÜK "MUHİPLERİ" BÜYÜK YAZDIK Kİ BUNUN BİR SEBEBİ VAR !!) cemiyetini kurdu ... Muhipin anlamını şimdiki yeni nesil pek bilmez .. Ben söyleyeyim .. DOST demek .. İngiliz SEVİCİYDİ...YALAKANIN en önde gideni , bayraklı, flamalısıydı bu şahıs ...Satılmıştı!! ÇANAK yalayandı .. "Avrupa ile kim başa çıkmış ki biz çıkalım , Asyalı halktan böylesi çıkmaz" diyen bugün ki "yes be annemcilerin" AĞA BABASI idi.. Liboşların atasıydı .. Mustafa Kemal' den nefret ediyordu .. "Ona el uzatmak eşkiyanın elini sıkmaktır... Derme çatma bir ordu ... Vuruşup duruyorlar .. Oysa ne demiş arap : galibin dediği olur" kıvamında makaleler döşeniyordu .. Biz yoksulluk içinde yoktan var edip köylerden pullukları sabanları hatta ve hatta çatalı bıçağı toplayıp eritip tüfeğimize SÜNGÜ yaparken , yuvasında MAKİNELİ TÜFEK bulunan bir siper için bir bölük askerimiz ölüme koşarken , çiftcinin , köylünün her 2 öküzünden birini orduya alıyorken yokluktan ve Anadolu da MEHMETLERİN BİRER BİRER TOPRAĞA DÜŞTÜĞÜ GÜNLERDE "Çanlarına ot tıkanıyor, moralleri pek düşük , çoğu yalınayak , teçhizatları noksan , gerçi birkaç kamyonları var ama hepsi kullanılmaz halde ,motorları bozuldumu tamir edilemiyor , yakıtları yedek malzemeleri- parçaları yok , taşıma için mandaları var ..Mustafa Kemaller hiçbir işe yaramaz.. Hamdolsun sayıları azdır , kangrenli kol gibi kesip atmalı bunları" kıvamında yazılar yazıyordu.. Hatta ve hatta , "Ey müslüman kardeşlerimiz , milli teşkilata aldanmayınız ! Bolşevik kafası taşıyan yurtsuz serserilerdir bunlar ..Bu millici mahluklar kadar başları ezilmek ister YILANLAR hayal edilemez, düşman ondan on kat iyidir" kıvamında yazılar kaleme alıyordu.. Senin anlayacağın canım kardeşim HAİNLİKTE bir dünya markasıydı .. Bedelini ÇOK AMA ÇOOOOK ağır ödedi .. Bayrak gibi göndere çekiverdiler onu .. Linç edildi.. İsmi mi? İsmi ali kemal idi ! Neyse ki "SARIŞIN KURT" hızır gibi yetti !! KAĞNI KAMYONU DA, YEDİ DÜVELİ DE YENDİ !!!

    Vatanımız işgal edilmiş , düşman cizmeleri Anadoluyu çiğniyorken bu sakat zihniyetin bir de seyreltilmiş hali mevcuttu o günlerde .. MANDACILAR.. Şimdi burda yazınca bir kısmınız zıplayacak yerinden .. halide edip adıvar bu tayfanın başında gelen isimlerden biri idi. Bu tayfa, yüzyıllardır hür yaşamış bu milletin , kavimlere göç ettirmiş , tarihi yazmış birebir şekillendirmiş bir ulusun, ingiliz ve abd mandası altında yaşamasını savunuordu.. Gördüğün üzere keşmekeşliğin zirvesi idi o günler .. Diyeceksin ki bana bunları niçin anlatıyorsun.. O günleri bil diye anlatıyorum canım kardeşim .. Çünkü roman o dönemlerde geçiyor .. Bu tayfanın top koşturduğu İstanbul'da geçiyor ..

    İngiliz İstanbul' a ayak basmış .. VATANIMIZ , BAYRAĞIMIZ, TÜM MUKADDES SAYDIĞIMIZ DEĞERLERİMİZ ağır hakaret ve tehdit altında..Vaziyet bu iken bir kısım sözde elitin işgal kuvvetleri ile yaşadığı çok çok ağır ve "sakat" ilişkilerin öyküsüdür bu kitap..Ne olduğunu unutup ne oldum budalası olanların Sodom ve Gomorra kavimleri üzerinden anlatılan öyküsüdür .. MAHALLE YANARKEN SAÇINI TARAYANLARIN ÖYKÜSÜDÜR .. Sahi kimdi onlar ?
  • İttihat ve Terakki iktidarı 1914 yılı Ocak ayında Musevilerin Filistin'e yerleşimlerini önlemek için alınan tedbirleri, işe yaramadıkları gerekçesiyle kaldırma kararı aldı. Bununla beraber, Yahudilerin Filistin'e yerleşmeleri ve giderek bir devlet kuracak konuma gelmeleri Filistin'in İngiliz mandası altında bulunduğu dönemde oldu. 1922 yılında Milletler Cemiyeti kararıyla Filistin İngiliz mandasına bırakıldı.
    Vahdettin Engin
    Sayfa 145 - Yeditepe Yayınları