Yeliz, bir alıntı ekledi.
19 May 16:48 · Kitabı okudu · Beğendi · 10/10 puan

Eğitim istenen sonuca ulaşılması için en önemli araçtı. Küreselleşme adı altında toplum ilk önce kendi diline yabancılaştırılmıştı. "Bir çocuğun, İngilizceyi iki yaşında bile öğrenebileceğini" gururla söyleyebilen "dilbilimciler" önderliğinde yapılanan eğitim kurumları, çocuklara kendi dillerini öğrenmeden İngilizce öğretmenin derin hazzını yaşıyorlardı. Küresel kandırmacanın kazanını besleyen odunlar, üçüncü dünya ülkelerinin kendi dillerini unutan yeni nesilleri oluvermişti. Eğitim gibi, toplumun geleceği ve düzeni açısından çok önem taşıyan bir alanda, "kültürel çeşitliliğin anaokullarında yaşatılması" gibi parıltılı cümlelerle desteklenmiş yalan yanlış saptamaların vardığı sonuç, aynı ülkede yaşayan, ama birbirinin dilini anlamayan insan yığınları oluvermişti.

Misakçılar & Bu Memleket Kimin?, Aycan Alp (Sayfa 30 - Fark Yayınları)Misakçılar & Bu Memleket Kimin?, Aycan Alp (Sayfa 30 - Fark Yayınları)
ibrahim terzi, Hedef Türkiye'yi inceledi.
14 May 17:51 · Kitabı okudu · 6 günde · Beğendi · 9/10 puan

Bu günlerde hep, yıllar önce gördüğüm bir kabusu hatırlıyorum. 1960'lardaydı. Bir gece, ateşimde çıkmış, baygın bir uyuyakalınca bir kabus gördüm. Korkulu rüyamda kendimi 40 yıl sonra İstanbul'da buldum. Zaman değişmiş, sokakta yürüyorum, tüm dükkan isimleri İngilizce...
Diyor yazar ve bu batıya duyulan empati ve özentimizi yenip kendimiz olmamızı söylüyor.
İki büyük yeni teknoloji var: Biri moleküler biyoloji bio-teknoloji, diğeri bilgisayar-elektronik-iletişim teknolojisi. Bu dallarda ulusal hedeflerimiz olmalı.
Bakıyorsun kendi milli okulumuz, lisemiz, üniversitemiz ve kendi ülkemizde ama ana dili eğitim dili İngilizce.
Yazar kesinlikle dil eğitimine karşı değil. Hatta teşvik ediyor ama okullarımızda ana dil olmasına karşı eğer Türkiye de isek eğitim dili Türkçe olmalı.
Dil, gönlü yüzdüren gemidir.
Toplumun gönlünün adı "Kültür" dür. Dolayısı ile dil giderse, kişinin gönlü gider; gönül giderse kimlik yok olur; kimlik gidince ne olduğunu, kökenini şaşırmış, dedesini İngiliz holiganı zanneden bir takım abuk subuk bir kalabalıktan ibaret bir güruh haline dönüşür toplum.

Yabancı Dil öğrenmek başka iş, yabancı dille eğitim tamamıyla başka bir iş.
Neden İngilizce bu derece içimize işleniyor.
Mesela, mimaride İtalyanca, İspanyolca bilmek daha faydalıdır, mimarlar için. Çünkü bu ülkelerde büyük bir mimarlık sanatı var. Mimariden hiç anlamayan ülke varsa, o da İngiltere 'dir. İstanbul teknik üniversitesi nde mimariye İngilizce öğretmeye başladılar. Ya siz Türkçe öğretin zaten İngilizce ye merakı olan öğrenir.
Yazar birçok ülkeyi gezmiş, ve gittiği ülkenin dilini öğrenmiş onlarla kendi dilleri ile konuşmuş ve buna teşvik ediyor. Çünkü bir ülkenin diline itibar ettiğin zaman onlara büyük bir saygı göstermiş olursun.
Bir alimin alim olabilmesi için hem maddi hem manevi ilimlere sahip olması gerekir. Aklı gönlün yönetmesi gerekir.
En zor şey kendini bilmektir.
Aklın üstünde birşey vardır oda gönüldür.
Herkes kendi diline, kültürüne sahip çıkmalı ve diğerlerinede saygı göstermeli.
Batıya özentiden kurtulmalıyız.
Batının teknolojisini örnek almalıyız.
Çok güzel bir kitaptı herkesin okumasını tavsiye ederim.

günün özeti.
Çok şükür bugünde instagram salaklarını görmeden kültür dolu bir sohbet geçirdik. Bir gazeteci, bir mühendis, tarih ve İngilizce öğretmeni ve kardeşim bu sohbet grubun üyeleriydi. Feminizm, eğitim, pozitif ayrımcılık bilim, sanayileşme, algı ve bilgi toplama savaşı gibi konuları yaklaşık 5 saat konuştuk. Tabi evimize oturup survivor da izleyebilirdik.

Oğuz Emen, bir alıntı ekledi.
13 May 19:33

“Hazırlık sınıfı diye bir olay dünyada yok biliyor musunuz? Bunu benden başka söyleyen, yazan da nedense olmuyor. Dünyada hazırlık sınıfı diye bir olay yok. Hazırlık sınıfı kim için var biliyor musunuz? Meselâ bir yabancı öğrenci geliyordur, yabancı ülkede o öğrenci için hazırlık sınıfı vardır. Her ülkenin eğitim dili kendi dilinden olduğu için, İngilizce de bilse işe yaramaz o ülkede, dolayısıyla o ülkenin dilini öğrenip derslerine girebilmek için önce altı ay, bir sene"hazırlık sınıfı". Şimdi Türkiye'de nerdeyse her düzeyde, her okulda hazırlık sınıfı var. Dünya garabeti bir durum. Ama bundan ne sonuç çıkar biliyor musunuz? Demek ki Türk öğrenci kendi yurdunda yabancı öğrenci durumuna düşürülmüştür.”

Hedef Türkiye, Oktay SinanoğluHedef Türkiye, Oktay Sinanoğlu
Çağlar MUTLU, Büyük Uyanış'ı inceledi.
 11 May 17:23 · Kitabı okudu · 8 günde · Beğendi · 10/10 puan

Hazırlık sınıfı dediğimiz şeyin mantığı nedir? Bir ülkede gidilen okulun eğitim verdiği dili öğrenmektir. Yani anadili. Türkiye'de ne? Türkçe. Ama hazırlık sınıfında İngilizce öğretiliyor. Neden? Bu sorunun cevabı 1945-52 dönemindeki ABD ile ikili anlaşmalarda. Ben de dahil olmak üzere öğrenciler kendi vatanlarında yabancı öğrenci konumuna sokuluyor. Hazırlık sınıfını Türkiye'nin dışından gelen öğrenciler için, yani anadili Türkçe olmayan öğrenciler için koyacaksın. İşte o öğrenciler hazırlık sınıfında Türkçe öğrenecekler. "Tarzanca" değil.


Oktay Sinanoğlu her şeyi, ama her şeyi Türkçe'ye bağlıyor. Millete aşılanan aşağılık duygusunun, beynin her yerinde adeta bir pranga olduğunu düşünüyor. Ki haklı da. Yazdıklarını okuduğunuzda haklı olmadığını düşünecek hiçbir Türk vatandaşı tanımıyorum. Ya da onlar Türk değildir.

Önce kendimize sonra etrafımıza bir bakalım. Haberlerde, sokaklarda, dükkan isimlerinin olduğu tabelalarda. Her yerde İngilizce kelimeler. Neden? Çünkü seçkin (elit) bir mekan olduğu izlenimi vererek müşteriyi tavlayacak. Müşteri de kendini seçkin birisi sanacak. Asıl ezik olan onlar aslında.

Kaçımız -sayısız kelimenin İngilizce'de karşılığı bile olmayan- Türkçeyi gerçekten hakkını vererek kullanıyor? Araya İngilizce kelimeler sıkıştırmadan? "Türkçe'sini söylersem ezik damgası yerim" diye düşünüyorsunuz değil mi? Dert etmeyin. Bu kitabı okuduktan sonra Türk olduğunuz ve Türkçe konuştuğunuz için gurur duyacaksınız :)

"Tavus kuşu gibi süslenmek isteyen bir tavuk bize gülünç görünür ve deli duygusu verir. Fakat doğada böyle aptal tavuklar yoktur. Gariptir ki bu gibi haller sadece insanlarda gözlemlenmektedir. Bu gibi kişiler yabancı dillerden ne kadar çok sözcük kullanırlarsa kendilerini o kadar 'kibar ve aydın' sayarlar." - Ord. Prof. Gerhard Kessler.

Gülşah Güler, bir alıntı ekledi.
02 May 14:28 · Kitabı okuyor · Beğendi

Önceden hiç olmazsa imlâlarını,söylenişlerini Türkçe'ye uyarlıyorduk.Şimdi aynen İngilizce yazılış ve telaffuzu kullanmakla kendilerine böbürlenme fırsatı çıkaranların sayısı artıyor.İşte bizim yabancı dille eğitim bu işe yarar,başka bir şeye değil.Bu gidişle bir iki nesile kalmaz resmi dil(zaten fiilen İngilizce ve Türkçe olmuşa benziyor)İngiliz sömürgelerindeki gibi İngilizce oluverir.Tabi uyanır engel olmazsak.

Bye Bye Türkçe, Oktay Sinanoğlu (Sayfa 26)Bye Bye Türkçe, Oktay Sinanoğlu (Sayfa 26)

Bir Söz Ustası: Şeyh Ahmed El-Cezerî Melâye Cizirî :
İslam dünyasının önemli şair ve mutasavvıflarındandır. Aynı zamanda derin bir felsefeye sahip olan Şeyh Ahmed, Cizre'lidir. Botan aşiretindendir. Babasının adı Muhammed'tir. Genellikle “Molla” kelimesinin karşılığı olan “Mela”, bazen de değişik anlamlara gelen “Nişânî” mahlaslarını kullanmıştır. Nişânî; Kürtçede atış yapılan hedef ve vücuttaki benler anlamındadır. “Aşk ve sevgi oklarının hedefi” şeklinde yorumlanacak Nişânî mahlası, kendisini toplumda hissettiren, belli başlı kimse anlamına da gelebilir.
Ana dili Kürtçe'nin bütün lehçelerini, ayrıca Arapça, Farsça ve Türkçe bilen Molla Cezerî'nin derin bir medrese kültürüne sahip olduğu anlaşılıyor. Halen Cizre'de cami olarak hizmet vermeye devam eden Medresa Sor'da (Medresetu'l-Hamra -Kırmızı Medrese) yıllarca ders vermiş.
Şeyh Ahmed'in dünya edebiyat çevrelerinde tanınmasına sebep olan meşhur eseri; Ciziri Divanı'dır. 114 şiir, 2000 beyitten oluşan Divan bir edebi şaheser olarak kabul görüyor. Dili Kürtçedir. Şiirlerinin çoğu gazel, bir kısmı da kaside şeklinde yazılmıştır. Hafız-ı Şirazi'nin etkisinde kalmasına rağmen;

Ger lu'luê mensur jı nazmê tu dixwazi
(Eğer nazımdan saçılmış incileri istiyorsan)
Wer şi're Melê bin te bi Şirazi çı hacet
(Gel, Mela'nın şiirlerini gör, Şirazi'ye ne hacet)...

diyerek kendisinin şiir dünyasındaki büyüklüğünü de dile getirmekten çekinmez. Gerçekten de Cezerî'nin üstün şiir kabiliyeti mütercim ve şârihler tarafından vurgulanmış, hatta edebiyatta Molla Camî, İbnü'l-Farız ve Fuzulî; tasavvufta Mevlana Celaleddin-i Rûmî'ye benzetilmiştir. Divanında felsefi estetik, ilahi aşk, sevgi ve tasavvuf ön plandadır. Metafizik ve deruni içeriği, yoğun benzetme, temsil, kinaye ve istiareleri dolayısıyla eserin dili ağırdır. Ancak vermek istediği fikirler anlaşılır ve açıktır.
Divanındaki 33.kasidesinden dolayı Şeyh Ahmed'in Vahdet-i Vücud felsefesine tabi olduğu iddia edilmiştir.

Sırre wehdet ji ezel girtiye hetta bi ebed
(Vahdet sırrı ezelden ebede kadar tutmuştur)

Wahid û ferd e bi zatê xwe wi ninın çu eded
(Zatıyla vahittir, tektir, ferttir, onun adedi yoktur)

Dı qıdem da ezel û ‘eynê ebed herdu yek in
(Başlangıcı olmayan için ezel ve ebed birdir)

Sermediyyet we dixwazit ne ezel bit ne ebed
(Devamlılık ne ezelin ne ebedin olmasını ister)

Ferq e wahid ji ehed lê di meqamê semedî
(Farklıdır vahid ehetten, ama samed makamında birdirler)

Bi haqiqet ku yek in herdu çi wahid çi ehed
(Hakikatte birdirler hem vahid hem ehed)

Yek e derya tu bizan qenci çi mewc u çı hêbab
(Şunu iyice bil ki dalga su kabarcıkları ile derya birdir)

Di esil da ku hemi av e çi av û çi cemed
(Aslında hepsi sudur hem su hem buz)

Kısacası damlaların denizde, harflerin satırda birleşmesi gibi varlıklar bir bütünlükte kendini gösterirler. Görüntüdeki farklılıklar aldatıcıdır. Zaman kavramı yoktur, kıdemde ezel ve ebed aynıdır.
Şeyh Ahmed'in kısaca değindiğimiz Divan'ının çeşitli kütüphanelerde yazma nüshaları mevcuttur. Eser ilk defa Martin Hartmann tarafından tıpkıbasımı gerçekleştirilmiştir. (Der Kurdish Divan des Schech Ahmed, Berlin 1904) Divanı M. Şefik Arsavi yeniden basmış olup, Kadri Cemil Paşa, Hawar dergisinde tefrika etmiştir. Sadık Bahaddin Amedi, Divan'ın ilmi neşrini yapmış, Zeynelabidin Zinar Latin harflerine çevirmiştir. Rusça çevirisi K.R. Eyyüpoğlu tarafından yapılmıştır. Ayrıca Divanın Fransızca, İngilizce, Almanca ve Farsça çevirisi yapılmıştır.
Divan'ın çeşitli şerhleri de yapıldı. Bunlar arasında en meşhur olanı ise Ahmed b.Muhammed el-Buhti ez-Zivingi'nin yaptığı şerhtir. Arapça olarak bu şerhi yapan Zivingi, Suriye'nin Kamışlı kenti eski müftüsüdür. Divan'ın Kürtçe şerhini yapan Abdurrahman Şerefkendî'dir. Cizre eski müftüsü Mahmut Bilgi de Divan üzerinde çeşitli araştırmalar yaptı. Ferhad Şâkelî, Uppsala Üniversitesinde Şeyh Ahmed el-Cezerî konulu bir doktora çalışması gerçekleştirdi. Ayrıca Şeyh Said'in torunlarından Abdulmukit Septioğlu Divan'ın ilk 33 kasidesini şerh etti. Türkçe olarak yapılan bu şerh maalesef tamamlanamamıştır. Nûbihar yayınları arasında çıkan kitapta, kasideler kelime kelime açıklanmaktadır. Çok değerli bilgiler veren bu çalışmanın tamamlanmamış olması oldukça üzücüdür.
Şeyh Ahmed, Divan'ındaki şiirleri alfabetik sıraya koymuş, şiirlerini alfabeye müthiş edebi bir sanatla uydurmuştur. Divan elif babı ile başlıyor ve böylece Arapça alfabeye uyarak gidiyor. Örneğin beyitlerin sonu hangi harfle bitiyorsa, o şiirin tüm beyit sonları o harfle bitmektedir. Bu da son derece yüksek bir edebi kabiliyet gerektirmektedir.
Cizre'de halk arasında Şeyh Ahmed ile ilgili rivayetler, menkıbeler anlatılmaktadır. Bunların ilmi bağlayıcılığı olmazsa bile, O'nun edebi kişiliğinin etkisini anlatmak babından şu çarpıcı menkıbeyi aktarmak yerinde olur: “Kırmızı Medrese civarında bir taşa oturup veya yaslanıp kasidelerini okuyan Şeyhin söylediği sözlerin tesiriyle taş ısınır, hatta kızarır. Bu durumu fark eden Cizreli yaşlı bir kadın, hamurunu getirip, o taşa yapıştırmak suretiyle ekmeğini pişirir.” Evet, Divan okunduğunda, Şeyhin söylediği sözlerin taşı bile ısıtacak kadar etkili olduğu gerçekten de fark edilir.
Divanda kullanılan kültürel materyal, bölgede bulunan medreselerin eğitim seviyeleri ile ilgili ipuçları verir. Zira yörede yüzlerce yıla dayanan medrese eğitimi, Şeyh Ahmed zamanında çok canlıdır. İçerik yönünden son derece zengin bir yapı arz ederler. Bu durum olduğu gibi Divan'a yansımıştır. Zira Divan'da tarihten siyasete, gramerden belâgata, felsefeden astronomiye kadar birçok konudan söz edilmektedir.
Son olarak O'nun Peygambere olan sevgisini ilan eden şu beytini aktarmak istiyorum:

Muyeki ez jı te nadım bı dısed Zin u Şirinan
(Senin bir tek kılını iki yüz Zin ve Şirine değişmem)

Çı dıbıt ger tu haseb bıki me bı Ferhad u Memê
(Ne olur Sen de eğer beni bir Ferhat veya Mem gibi saysan)

Tabi Türkçe olarak yaptığımız bu açıklamalar sözlerin şiirselliğini yansıtmıyor. Şiir veya kasideler Kürtçe olarak okunduğunda, O'nun Allah ve Peygamber aşkının yine kendisinin deyimiyle;

Bı dıl ataş jı ciger büryanım
(Kalben ateş ciğerden büryanım)

Lew perişanım u pür êşanım
(Bu nedenle çok ağrılı ve perişanım)

Aşıkê nazık u mahbubanım
(Nazik ve mahbubların aşıkıyım)

Tu mebin bê ser u bê samanım (Görme beni başsız ve sarhoşum)

Kalben ateş, ciğerden büryan olduğu anlaşılıyor. Büryan Siirt yöresinde etlerin kuşbaşı olarak doğranıp fırınlarda pişirildiği bir yemek çeşididir.
Ne yazık ki, edebiyat âleminde tanınan bu edibin doğum ve ölüm tarihleri tam olarak bilinmemektedir. Ancak 1570-1640 yılları arasında yaşadığı kabul edilmektedir. Bir zamanlar memleketimizde Arapça aleyhtarı bir yönetim anlayışı hâkimdi. Bu yöneticilerin yanlış uygulamalarından mezar taşları ve kitabeler de nasiplerini aldılar. İşte bizim Şeyh Ahmed'in ve daha birçok mezar taşı, kitabe Cizre'de bu anlayışın kurbanı edildiler.
Meşakkat ve çile ile dolu bir ömür geçiren Şeyh Ahmed, 1640 yılında vefat etti. Kabri Cizre'de ders verdiği Kırmızı Medresenin alt katındadır ve bu gün ziyaretgâh haline gelmiş durumdadır.

KAYNAKLAR:
- Şeyh Ahmed el-Cezerî, Divan
- M.Sait Özervarlı, Molla Cezerî, İslam Ansiklopedisi, TDV, Cilt:30
- M.Halil Çiçek, “Yakın Dönemde Cizre Medreseleri”, Hz. Nuh'tan Günümüze Cizre Sempozyumu, İstanbul 1999
- Amdulmukit Septioğlu, Melayê Cizîrî Divan'ının Şerhi, Nûbihar Yayınları, İstanbul 2005
- Abdullah Yaşın, Bütün Yönleri ile Cizre, 1983
- Abdullah Yaşın, Tarih Kültür ve Cizre, Ankara 2007

Azerbaycan Türk Edebiyatı
Azerbaycan Türk Edebiyatı

19. Yüzyıl Azerbaycan Edebiyatı

20. Yüzyıl Azerbaycan Edebiyatı

Yakın Dönem Edebiyatı

Güney Azerbaycan Edebiyatı

Edebi Meclisler

Edebiyol

Dil Edebiyat

Sayfa yazarları

edebi yol

Temmuz 2, 2010

19. Yüzyıl Azerbaycan Edebiyatı

XVIII. yy. sonu, Azerbaycan tarihinin en karışık ve en bunalımlı dönemi olmuştur. Ülkenin siyasî, ekonomik ve kültürel hayatında ardı arkası gelmeyen buhranlar yaşanmıştır. Türk asıllı Safeviler sülâlesinin, çöküşünden ve 1747 yılında, Avşarlar soyundan gelen Nâdir Şah'ın ölümünden sonra İran'ı saran iç savaş Azerbaycan'ı da etkilemişti. Bu asrın sonlarına doğru Azerbaycan, birçok hanlığa, belli sınırları olmayan, planlanmış ve istikrarlı politikalar yürütemeyen, zaman zaman birbirleriyle kanlı çatışmalara giren küçük, feodal devletlere bölünmüştü. Ülkenin topraklarında; Guba, Karadağ, Tebriz, Derbent, Şamahı, Baku, Karabağ, Gence, Talış, Nahçivan, Seki hanlıkları, Marağa ve Urmiya Malikâneleri, Şemseddin Gazalı ve İlisu Sultanlıkları, Car-Balakend Icmâsi gibi küçük, mahallî devletler kurulmuştu. Bu siyasî parçalanma, iktisadî ve kültürel hayatta da bir gerilemeye yol açmaktaydı.


Azerbaycan'ın tarihî bağlarla, dil ve din birliğiyle sıkı sıkıya bağlı bulunduğu Osmanlı İmparatorluğu ve İran'ın zayıflamaya başladığı bu dönemde, kuzeydeki komşu Rus İmparatorluğu gittikçe güçleniyordu. Deli Petro'nun gerçekleştirdiği ıslahatlar sonucunda, batıya daha fazla yakınlaşmış olan Rusya, yalnız askeri açıdan değil, ekonomik ve kültürel yönden de kısa zamanda büyük başarılar elde etmişti. Bu durum Rusya'yı, Azerbaycan'la ilgili emellerinde, Osmanlı İmparatorluğu ve İran karşısında son derece avantajlı bir konuma getirmişti.

 

180ı'den itibaren Rusya, Azarbaycan Hanlıkları'm işgal etmek için silahlı müdahaleye başladı. Bu hanlıkları şeklen kendi devletinin uzantıları sayan İran'la, 1805-1812 ve 1826-1828 yıllarında girişilen savaşlar Rusların zaferiyle sonuçlandı. 1813'te yapılan Gülistan Anlaşması ve 1828'de imzalanan Türkmençay barış sözleşmesiyle Kuzey Azerbaycan, kesin olarak Rus İmparatorluğu'na katılmış oldu. Araş nehri, Rusya ile İran arasında sınır olarak kabul edildi.

 

Böylece, XIX. yy. başlarına gelindiğinde, Azerbaycan bu iki devlet arasında paylaşılmış oldu. Ülkenin tarihî ve siyasî hayatındaki bu köklü değişiklikler, elbette ki onun manevî hayatına ve kültürüne de yansıyacaktı. Nitekim Azerbaycan, bir Rus sömürgesi olmanın bütün ağırlığını yaşadığı bu dönemde Rus ve Avrupa medeniyeti ile ilişkiye girmiş ve uygar dünya ile temas kurmuştur. Firidrih Engels'in, Kari Marks'a gönderdiği bir mektupta yazıldığı gibi; XIX yüzyılın ilk yarısında Rusya, bütün rezilliğine ve Slavyen çirkefine rağmen, Volgaboyu ve Kafkas halklarıyla ilişkilerinde, belli ölçüde medenîleştirici bir rol oynamıştır. Farsların esareti altında kalan ve her türlü millî his ve fikirlerden mahrum bırakılan Güney Azerbaycan'dan farklı olarak, Kuzey Azerbaycan'da bir yandan yabancı işgaline ve kendi üzerindeki sömürgeci siyasete duyulan tepkinin sonucu olarak "milliyetçilik" şuuru, öte yandan, batı medeniyetiyle büyük ölçüde bütünleşmiş Rusya'nın medenîleştirici fonksiyonundan yararlanma eğilimi kısa zamanda kendisini göstermeye başladı. 1830'dan başlayarak, Kuzey Azerbaycan'ın muhtelif şehirlerinde, Rusça eğitim yapan ve modern bilimleri öğreten, çağdaş okullar açıldı. 1828'de Azerbaycan Türkçesi ile ilk gazetenin yayınlanmasına teşebbüs edildi. Öte yandan, aynı yıllarda neşrolunan ve Türkçeyi iyi bilen Ermeni ve Rus memurlarca yayma hazırlanan, "Tatar Exbârı" ve 1845'te Tiflis'te yayma başlayan "Kafkasya'nın Bu Tarafının Exbârı" gibi, devlet politikalarına hizmet eden gazeteler halk arasında itibar görmedi. Azerî matbuatının ilk gerçek numunesi, ilk sayısı 22 Temmuz 1875'te Bakü'de, Hasan Bey Zerdabî'nin başyazarlığı ile çıkan "Ekinci" oldu. "Ekinci"nin ardından, Kafkasya'nın o devirdeki asıl kültür merkezi sayılan Tiflis'te, "Ziya", "Ziya-yi Kafkaziyye", "Keşkül" gibi gazeteler ortaya çıktı ve zaman içerisinde, bir yandan gazeteye ciddî bir talep ve ilginin, öbür yandan küçümsenemeyecek seviyede bir gazetecilik geleneğinin doğmasına hizmet ettiler. "Ekinci" ise, yalnız Azerbaycan'ın değil, bütün Rusya Türklerinin ilk gazetesi olarak, onların arasında millî ve dinî birlik fikirlerinin doğmasında ve yaşatılmasında önemli rol oynadı.

 

XIX. yüzyılda Kuzey Azerbaycan'da yepyeni bir aydın nesil yetişmiş, kültür hayatının bütün sahalarında bir ilerleme ve gelişme yaşanmıştır. 1873'te Azerbaycan Millî Tiyatrosu'nun temeli atıldı. Müzik, resim gibi sanat dallarında önemli gelişmeler kaydedildi. Dilcilik, tarih, coğrafya, İslam hukuku vb. alanlarda dünya çapında tanınmış âlimler yetiştiler. "Rus Şarkiyatçılığının Babası" kabul edilen Mirze Mehemmedeli Kâzımbey (1802-1870) Kazan ve Petersburg üniversitelerinde, Mirze Cafer Topçubaşı (1784-1869) Petersburg üniversitesinde Türk-İslâm dünyasının tarihi, dili, edebiyatı hakkında değerli araştırmalara girişiyor, Türk Edebiyatının klasik örneklerini çağdaş-ilmî metotlarla hazırlayarak yayınlıyorlardı. Abbaskulu Ağa Bakıhanov (1794-1846), Mirze Adıgözel Bey (1769-1854), Mirze Cemal Karabaği (1784-1860), Şeyh İbrahim Gencevi (1815-1865) vb. tarihçilerin eserlerinde, Azerbaycan ve Kafkasya tarihinin ayrı ayrı dönemleri, çeşitli tarihî kaynaklardan hareketle araştırılıyordu. Millî okullar ve millî edebiyatla beraber, tarihî eserler de, Azerbaycan Türkleri arasında, millî şuurun yayılmasında önemli rol oynamışlardır. Asrın 80. yıllarına doğru, millî matbuat sahifelerinde yayınlanan makalelerde, Azerbaycan'da yaşayan yerli halkın, Rusların ifade ettiği şekliyle "Tatar", yahut halkın söylediği gibi yalnız "Müslüman" değil, Türk olduğu, dinlerinin İslâm olduğu, Tatarların da Türklerin bir kolu, bir boyu olduğu fikri vurgulanıyordu. Bir taraftan Batı kültürüne aşinalık, diğer yandan Ruslaştırma politikalarına bir tepki olarak doğan milliyetçilik düşüncesi, Kuzey Azerbaycan'da çok kısa bir zamanda kendine yer edinmişti. Müslüman İran devletinin terkibinde olan Güney Azerbaycan'daysa, tek din, tek dil ve tek İran sloganları altında, bu hisler her vesileyle bastırılmıştır.

 

XIX. yüzyılın birinci yarısında, Azerbaycan Edebiyatı, ister türler, ister konular, ister üslûp ve isterse kullanılan sanatlar açısından, eski geleneklerden pek de uzaklaşmamıştı. Evvelki dönemlerde olduğu gibi, gazel tarzı hâlâ edebiyatın sürükleyici türüydü. XVIII. asırda Vâgif ekolünün ve âşık edebiyatının tesiriyle halk şiiri üslûbu ortaya çıkmış ve bu üslûp, edebiyatın genellikle dil açısından halkla bütünleşmesine,halka yakınlaşmasına imkan yaratmıştı. Edebiyat, epiklikten, sosyal ve manevî hayatta ortaya çıkan ciddi değişiklikleri süratle takip ederek değerlendirmekten henüz uzaktı. Divan edebiyatı tarzında yazan şairlerin lirik gazelleri, yahut âşık koşmaları, Azerbaycan Türklerinin hayatlarını bütün yönleriyle ve belirli bir yeterlilikte işleyebilme kabiliyetinden uzaktı.

 

Yenileşen hayatla birlikte belli bir değişime uğrayan insanlar, edebiyatı da yeni şekil ve yeni tarzlara zorluyordu. Edebiyattaki bu yenilenme ihtiyacını, eski dönemin son, yeni dönemin ilk büyük sanat adamlarından biri sayılan Abbaskulu Ağa Bakıhanov Gudsi anladı ve 1838'de yazdığı "Kitab-ı Esgeriyye" adlı eseriyle, Azerbaycan Edebiyatına yeni, çağdaş nesir türünü getirmeye çalıştı. Bu eserde, gazel-kaside türünün geleneksel kahramanlarından, ıstırap çeken âşıklardan, gözyaşı döken sevgililerden farklı olarak, halkın arasından çıkmış sade insanlar, kendi problemleriyle edebiyatın konusu haline getirildi. "Kitab-ı Esgeriyye"de hâlâ eski dönemin etkisinde kalındığı, Arapça-Farsça söz ve terkiplere sıkça yer verildiği, secîli nesir prensibine bağlı kalındığı söylenebilirse de, eserin farklılığı, edebiyatın geleneksel türlere ve konulara bağlı kalınarak gelişemeyeceğini anlamış olmasındaydı Bakıhanov da, bu yeni anlayışın, söz konusu eseriyle Azerbaycan Edebiyatına girdiğini belirtmekteydi.

 

Edebiyatın yenileştirilmesi sahasında ilk adımları XIX. yüzyılın birinci yarısında, Abbaskulu Ağa Bakıhanov, İsmayılbey Kutkaşınlı, Mirze Şefî Vezeh almışlarsa da, onlar tüm çabalarına rağmen, kültür ve edebiyatta yeni bir devrin başlatıcısı olamamışlardır. XIX. yy. Azerbaycan Edebiyatında gerçek mânâda modernleşme, Mirze Fetheli Ahundzâde'nin adı ve edebî faaliyetleriyle yakından ilgili bir gelişmedir. Mirze Fetheli, Azerbaycan Edebiyatını, eski divan şiirinin bin yıllık cazibesinden kopardı, onu, yeni mazmun ve yeni biçimlerle zenginleştirdi. Azerbaycan Edebiyatına ilk defa dram türünü o getirdi. Edebî tenkidin prensiplerini ortaya koydu ve ilk tarihî romanın müellifi olarak tanındı. Şiire gazellerle başlayan Ahundzâde, kısa zamanda bu tür eserlerin devrinin geçtiğini, gazel Edebiyatının, artık halkın manevî beklentilerine cevap veremediğini ileri sürmeye ve bu fikirleriyle bütün Orta Doğu halklarının edebiyat çevrelerinde büyük bir ıslahatçı olarak tanınmaya başladı. O'nun, 1850-1855 yılları arasında yazdığı altı komedi, Azerbaycan Edebiyatının daha sonraki gelişimi üzerinde belirleyici olmuş, Ahundzâde edebî mektebinin başlangıcını teşkil etmiştir. Ahundzâde'den sonra, Necefbey Vezirov, Ebdürrehimbey Hakverdiyev, Neriman Nerimanov, Reşidbey Efendiyev, Sultan Mecid Ganizâde gibi yazarlar da, edebî çalışmalarında dram türüne sık sık yer vererek, çağdaş konu ve problemleri ele alan eserlerinde halk hayatından çeşitli levhaları gözler önüne serdiler. Eksiklik ve yanlışları gösterdiler. Daha güzel, daha anlamlı bir hayatın yollarım açıklamaya çalıştılar. İlk örneklerini Ahundzâde'nin verdiği dram eserleri, millî-realist edebiyatın da dikkate değer ilk örnekleri oldu.

 

İster Mirze Fetheli Ahundzâde'nin, isterse de onun takipçilerinin kaleme aldıkları dram eserleri, Azerbaycan Edebiyatının mücerretçilikten uzaklaşmasına, yaşayan, reel insanların hayatlarıyla ilgilenmesine imkan yarattı. Eski gazel edebiyatının, toplum içinde küçük bir gruba dönük tesirine karşılık, millî tiyatronun kısa bir zaman zarfında oluşumu ile çok daha geniş kitlelerin dikkatine sunulan dram eserleri, sözün gerçek manasında, bütün halkın hayatına dâhil oluyor, ahlâkî değerlerin yüceltilmesine ve güzelleşmesine, halkın dost ve düşmanlarını tanımasına, insanın kendini idrakine hizmet ediyordu. Azerbaycanlı yazarların, XIX. yy. boyunca, dram eserler içinde komediye daha fazla ağırlık vermeleri, her şeyden önce, onların edebiyatı, halkı içten içe kemiren manevî hastalıkların tedavisi için bir ilaç gibi kullanmalarından ileri geliyordu. Asrın sonlarına doğru, komedilerin yanında ilk piyesler, trajedi ve vodviller de ortaya çıkmaya başladı. Mirze Fetheli Ahundzâde'nin büyük istidadı sayesinde, XIX. yüzyıl, Azerbaycan Edebiyatı tarihine neredeyse bir dram çağı gibi damgasını vurmuş oldu.

 

Millî Azerbaycan dramaturjisi, yalnız Azerbaycan Türkleri arasında değil, İdilboyu ve Orta Asya Türkleri arasında da popüler oldu ve onların da edebiyatlarında dram türünün ortaya çıkmasına zemin hazırladı.

 

XIX. yy. aynı zamanda Azerbaycan nesrinin ilk numunelerinin ortaya çıkışıyla da dikkati çekmektedir. Abbaskulu Ağa Bakihanov'un "Kitab-ı Esgeriyye" eserinden sonra, Mirze Fetheli Ahundzâde'nin "Aldanmış Kevâkib" (1857) romanı yazıldı. Tarihî konulu bu eserinde yazar, tarihî olaylar ve şahsiyetlerin ardına gizlenerek, daha çok yaşanılan devri ve bütün zamanların en önemli problemi olan "hükümdar-halk" çekişmesini ön plana çıkarmıştı. XIX.yy. sonlarına doğru, dram sahasında olduğu gibi nesirde de Mirze Fetheli Ahundzâde'nin takipçileri yetişmiş ve ilk eserlerini vermişlerdir. Neriman Nerimanov'un, Sultan Mecid Ganizâde'nin, Zeynelabidin Merağayî'nin ve bunlar gibi daha birçok yazarın romanları, artık çağdaş Azerbaycan hayatı, Azerbaycan varlığı, halkın yüz yüze geldiği problemlerle ilgili konuları ihtiva etmekteydi.

 

XIX. yy. Azerbaycan Edebiyatında, edebî tenkidin ilk numuneleri de yine Mirze Fetheli Ahundzâde tarafından kaleme alınmıştır. Her ne kadar, söz konusu dönemden önce, Azerbaycan'da edebiyat tarihçiliği ve edebî tenkit sahalarında bazı çalışmaların yapıldığı doğruysa da, bu çalışmalar daha ziyade eski "Tezkirecilik" geleneğine da-yanıyordu. Yalnız Şark değil, Rus ve Batı edebiyatına da hakim olan Ahundzâde ise, tenkidde tasvircilik ve eserin mazmunlarının nakledilmesiyle yetinmiyordu. O'nu bir sanat eserinin her şeyden evvel estetik açıdan, sanat açısından araştırılması, edebiyata ne getirdiğinin açıklanması ilgilendiriyordu. Hayatla ilgisi olmayan edebiyat ve sanat, onun düşüncesine göre sahte ve kalptı. Öyle ki, güncel hayattan, onun toplum gündemine getirdiği çeşitli problemlerden uzaklaşan her türlü hayalperver şiirin, mersiye ve medhiyenin, bir kısım mevhumların ardınca giden mistisizmin karşısında, gittikçe realizm prensiplerine dayanan hikaye, roman ve dramları, halk ve edebiyat için en lüzumlu eserler olarak kabul ediyordu.

 

Edebiyatta yeni türlerin ortaya çıkması, şiirin de kendi içinde yenileşmesinde etkili olmuştu. Her şeyden önce şiir yeni mazmunlar edinmişti. 1840 yıllarından itibaren, Azerbaycan'da mizahî şiir büyük önem kazanmıştı. Bu tür şiirlerin hemen hemen tamamı, ülkenin genel durumu, Rus memurların ve onları destekleyen yerli asilzadelerin keyfîlikleri, ülkeyi saran kanunsuzluklar, rüşvet ve istikrarsızlık üzerineydi. Mirze Bahış Nadim, Baba Bey Şâkir, Kasım Bey Zâkir gibi Azerbaycan şairlerinin mizahî şiirlerinde, yalnız yerli memurlar değil, gemilikle Çarlık Dönemi idari sistemi, Rus sömürgeciliği, imparatorluğun Ruslaştırma politikası gibi konular cesaretle işlenmekteydi.

 

Dilinin berraklığı ve güzelliği, mazmunların herkesçe anlaşılabilir olmasıyla farklanan âşık şiiri ile dîvan edebiyatının sentezi şeklinde ortaya çıkan ve "halk şiiri" adını alan yeni tarz şiir de, XIX. yy. boyunca büyük bir gelişme dönemi geçirmişti. Azerbaycan âşık şiirinin usta temsilcileri Aşık Elesker, Âşık Alı, Âşık Hüseyn Şemkirli, Âşık Musa gibi sanatçıların kurduğu ekol, çeşitli türlerde yazdıkları eserler, besteledikleri yeni saz havaları, yetiştirdikleri talebeler, bunların Rus İmparatorluğunun Türk ve Müslüman bölgelerine, Iran ve Osmanlı İmparatorluğu'na seyahatleri ve tesirlerini oralara kadar yaymaları ile uluslararası bir şöhrete ulaştıklarını, başarılarını her yerde aynı ustalıkla devam ettirdiklerini görmekteyiz. Onların temsil ettiği halk şiiri, bir yandan lirik-samimi konuların, şahsi duygu ve düşüncelerin ele alınması, diğer yandan halkın hayatı, günlük mücadelesi, geleceğe dönük ümitleri ve beklentilerini dile getiren konuları yüksek bir sanatkarlıkla işleyebilmiş olmasıyla dikkat çekiyordu.

 

Tek bir Dünya Edebiyatının konuşulduğu, medeniyetler ve edebiyatlar arası karşılıklı ilişkilerin güçlendiği ve hızlandığı bir dönem olan XIX. Yy. Azerbaycan Edebiyatının da mahalliliğin kalıplarını kırdığı, bir ölçüde de olsa Dünya Edebiyatıyla entegre olma sürecine girdiği bir devredir. 1830 yıllarından itibaren, Azerbaycan Edebiyatının muhtelif örnekleri yabancı dillere çevrilir. Bu dönemin ilk nesir örneklerinden olan "Reşidbey ve Seadet Hanım" kısa hikayesi (müellifi Ismayılbey Kutkaşmlı) Fransızcaya çevrilerek Varşova'da yayınlanmıştı. 1850-1880 yıllarında, şair Mirze Şefî'nin şarkıları, dünyanın onlarca diline çevrilerek, büyük tirajlarla basılmıştı. Çağdaş Batı matbuatının, "Müslümanların Molier"i olarak tanıttığı Mirze Fetheli Ahundzâde'nin komedileri İngilizce, Fransızca, Almanca gibi yabancı dillere çevrilmiş, Türk lehçeleri dersi okutan üniversitelerin büyük bir kısmında en önemli konuşma ve dil örneklerinden biri sayılmıştı. XIX. yy. Azerbaycan yazarlarından Abbaskulu Ağa Bakıhanov'un, Ismayılbey Kutkaşanlı'nm, Mirze Şefî Vazeh ve benzerlerinin ad-ları, Rusya'da geniş şöhret bulmuştu.

 

Azerbaycan Edebiyatının örnekleri dünya dillerine çevrildiği gibi, dünya dillerinden muhtelif numunelerin de Azerbaycan Türkçesine tercümesine teşebbüs edilmişti. Rus Edebiyatı klasiklerinden Krılov'un, Puşkin'in, Lermontov'un, Nekrasov'un ve daha birçok şairin şiirleri, Lev Tolstoy'un hikaye ve dramaları, Şekspir'in "Otello"su, Ghöte'nin "Faust" adlı eserinin bazı bölümleri, İran ve Hind Edebiyatından örnekler bu dönemde tercüme edilmişlerdir. Söz konusu tercümeler, Azerbaycan Edebiyatının gelişmesinde belirli ölçüde etkili olmuş, Batı Edebiyatı ve batılı yazarlar hakkındaki düşüncelerin netleşmesine ve pekişmesine hizmet etmiştir.

Simurg (ϜϓſϞ), bir alıntı ekledi.
26 Nis 13:11 · Kitabı okudu · İnceledi

Üniversitelerimizde Türkçe yerine İngilizce eğitim yapılması tam bir rezalettir bence. Yabancı diller elbette ki öğretilmelidir; hem de çocuk küçükken ilk okulda başlayarak lise öğrenimi süresince devamlı öğretilmelidir. Ama üniversitelerde ancak yabancı filolojilerdeki Türk hocalar yabancı dil kullanabilir. Örneğin, İngiliz edebiyatı dersi verirken, bir öğretim üyesi İngilizce konuşmayı, ötekisi Türkçe konuşmayı yeğ tutabilir. (Nitekim ben kendim, öğrencilerim İngiliz edebiyatı okuduklarına göre, mümkün olduğu kadar bu dili duymaları için, İngilizce ders verirdim.) Ama şimdi birçok üniversitede yapıldığı gibi, bütün derslerin İngilizce verilmesinin, bunun “Globalleşme” denilen yutturmacanın doğal bir sonucu sayılmasının, sömürge olduğumuzu resmen kabul etmekten başka bir anlamı olamaz. Avrupa ülkeleri de globalleşiyor sözde. Gelgelelim, Fransa’da, Almanya’da, İtalya’da, İspanya’da İngilizce eğitim yapan bir tek üniversite yok.
Ne acıdır ki, ancak bizim memleketimizde var böyle bir kepazelik. Üstelik, anladığım kadarıyla yabancı dilde yüksek öğretim görenler, ne o dili doğrudürüst öğrenebiliyorlar, ne de kendi ana dillerini. İngilizceleri de yarımyamalak kalıyor, Türkçeleri de.

Bir Dinozorun Anıları, Mina UrganBir Dinozorun Anıları, Mina Urgan
Ayşe Y., Beni Asla Bırakma'yı inceledi.
 22 Nis 12:32 · Kitabı okudu · Puan vermedi

HAYATIMIZ PAHASINA NELERİ BAGIŞLIYORUZ?

2017 yılında Nobel edebiyat ödülü alan Kazuo Ishıguro’nun “Beni Asla Bırakma” adlı romanını kendimce sebeplerden dolayı üç hafta gibi uzun bir süreye yayarak okudum. “Beni Asla Bırakma”, Ishiguro’dan okuduğum ilk romandı ve romanı okuyup bitirdiğimde karışık duygular yaşadım. Kitabı okurken pek çok eserle bağlantı kurdum -bu bağlamda kitap zihin açıcıydı benim için- ancak diğer taraftan kitap bende sebebini bilmediğim bir eksiklik hissi uyandırdı. Esere bir bütün olarak baktığımda bu eksiklik hissinin pek çok nedeni olabileceğini düşündüm: Yazarın diline ve üslûbuna alışkın olmamam, okuduğum metinlerde az da olsa edebî bir lezzet arıyor olmam, “ben anlatıcı”dan kaynaklı olarak metnin anlatımının bana tekdüze gelmesi, anlatılan konu son derece merak uyandırıcı olduğu halde konuya ilişkin detayların yetersizliği gibi sebepler ilk aklıma gelenler. Ancak kitabın son elli sayfasından sonra açıldığını ve finalde de bana çok derin bir hüzün duygusu yaşattığını da sözlerime eklemeliyim. Ben bu yazıda kitabı bendeki çağrışımlarımdan hareketle değerlendirirken diğer taraftan da “Kitap bize ne anlatmak istiyor olabilir?” sorusuna da cevap aramak istiyorum.

Kazuo Ishiguro’nun “Beni Asla Bırakma” adlı romanının kahramanı Kathy H., otuz bir yaşında, organ bağışçısı olması için klonlanmış insanlara bakıcılık yapan (kendisi de klon olan) bir kadındır. Sekiz ay daha çalıştığı takdirde bu işte on iki yılı dolacaktır. Önceleri bakıcılık yapacağı hastaları seçme hakkı yokken son yıllarda kendisine seçme hakkı verilmeye başlanmış ve Kathy de Hailsham’da (klonların eğitim aldıkları yatılı okul) beraber okuduğu arkadaşları Ruth ve Tommy’ye -farklı zamanlarda- bakıcı olma görevini üstlenmiştir. Romanda olaylar Kathy’nin ağzından anlatılır ve Kathy sık sık geçmişe dönerek roman boyunca yaklaşık yirmi beş yıllık bir süreci farklı dönemler halinde okuyucuya aktarır. Bu aktarımlar sayesinde okuyucu farklı karakterlere sahip bireyler olan Ruth, Tommy ve Kathy ile birlikte onların Hailsham yıllarındaki gözetmenlerini ve arkadaşlarını da ana hatlarıyla tanır. Roman bir taraftan organ bağışçısı olması için özel olarak klonlanmış bireylerin çocukluk ve gençlik yıllarından çeşitli kesitler aktarırken diğer taraftan da satır arasında verdiği bazı detaylarla bizim çağrışım dünyamızı harekete geçirir.

Kitap, klonlanmış bireylerin hayatını anlattığı için karakterlere farklı bir gözle bakıyor ve ilk etapta  onların hayatıyla kendi yaşadığımız hayat arasında bağ kurmuyor özdeşim yapmıyoruz. Bu durum yazarın bilinçli tercihi olabilir. Yazar, bizimle karakterleri arasına böyle bir engel koymak suretiyle onların hayatına dışardan bir gözle bakmamızı istiyor olabilir. Oysaki kitaba biraz daha derin bir gözle baktığımızda, perdenin arkasına geçtiğimizde, anlatılanın bizim hikayemizden hiç de farklı olmadığı gerçeğiyle çarpılıyoruz ve adeta soğuk bir duş etkisi yaşıyoruz, bu da ister istemez romanı en baştan itibaren yeniden gözden geçirmemize sebep oluyor ve roman tam da bu noktada kat kat açılmaya başlıyor.

Kazuo Ishiguro’nun hayat hikâyesine baktığımızda, 1954 yılında Nagazaki’de dünyaya geldiğini, beş yaşında ailesiyle birlikte İngiltere’ye taşındığını ve eğitimini İngiltere’de tamamladığını görüyoruz. Kaynaklarda kendisinden “Japon asıllı İngiliz” diye söz ediliyor. Ishiguro, bol ödüllü bir yazar ve “Beni Asla Bırakma” yayımlandığı yıl Time tarafından "İngilizce yazılmış en iyi 100 roman" listesine alınmış. Ishiguro’nun hayat hikayesinde bana göre dikkati çeken bir ayrıntı da onun yaratıcı yazarlık eğitimi alması. Bu bilgilerle esere yeniden baktığımızda eserde pek çok önemli edebî esere göndermeler olduğunu söylememiz mümkün. Kitabın başlarında  şöyle bir alıntı dikkatimizi çekiyor:

“Tommy kendine has bir suluboya resim yapmıştı -yüksek çalılıklar arasında duran bir fil- ve her şeyi başlatan da buydu. Bu resmi bir tür şaka olarak yaptığını söyledi.”(s.26)

Dünya edebiyatının -yetişkinler tarafından da- en çok okunan çocuk kitaplarından “Küçük Prens”in çocuk kahramanı da kitabın başında bir resim çizer. Resmini büyüklere gösterdiğinde aldığı yanıt hep aynıdır, bütün yetişkinler onun bir şapka çizdiğini söylerler. Oysaki çocuk “fil yutmuş bir boa yılanı” çizmiştir. Çocuk, büyüklerin resmini rahatça anlamaları için fil yutmuş boa yılanını bu sefer de içini göstererek çizmiştir. “Beni Asla Bırakma”ya döndüğümüzde Tommy’nin arkadaşları onun çizdiği fil resmini beğenmeyerek onu dışlarlar, öğretmenleri de çizimlerini beğenmezler, sonrasında Tommy’nin kitabın ilerleyen sayfalarında hayvanları içten resmeden detaylı çizimler yaptığını, hatta Kathy ile aşk yaşadığı dönemde bu çizimlere yeniden dönüş yaptığını görmekteyiz. Ishiguro’nun romanının daha ikinci bölümünde Küçük Prens’e yaptığı bu gönderme, Tommy’nin farklı kişiliğine bir vurgudur, ancak bence bu detay aynı zamanda insanlığa da bir uyarı niteliği taşımaktadır. Önemli olan herkes gibi olmak, herkes tarafından beğenilmek, taklitçi olmak değildir, esas olan özgünlüktür ve ancak özgün insanlar insanlığa bir değer katabilirler. Tommy özgün olmayı başarabilir mi, içinde yaşadığı çemberi kırabilir mi derseniz evet biz okur olarak onun bunu başarmasını çok isteriz, ama Tommy kendini feda ederken başka bir şey yapar, içimizdeki isyan duygularını harekete geçirir, biz romanı okuyup bitirdiğimizde Tommy ve Kathy için derin bir hüzün duyarız ve bu kahramanlar mağlubiyetleriyle galip olurlar adeta.

Ishiguro, organ bağışı için klonlanan çocukların Hailsham’daki maceralarını bize Kathy vasıtasıyla aktarırken son derece normal bireylerin günlük yaşamlarını aktarıyormuş gibi bir dil kullanır, hatta yer yer “İki Yıl Okul Tatili” tadında bir kitap okuyor gibi hissettirir, öyle ki romanın başlarında okuyucu Hailsham’ı özel çocukların eğitim aldığı çok iyi bir yatılı okul, oradaki çocukları da özel çocuklar zannedebilir, ancak kitap ilerledikçe Lucy ismindeki gözetmenin de açıklamalarıyla gerçekler yavaş yavaş su yüzüne çıkmaya başlar. Bana göre kitaptaki tek aykırı karakter olan ve bazı açıklamalarından dolayı gözetmenlikten alınan Lucy’nin şu sözleri bu çocukların gerçek hikayesini okuyucuya hissettirir:

“Hayatlarınız sizin için önceden kararlaştırıldı. Yetişkin olacaksınız ve sizler yaşlanmadan, hatta orta yaşa bile gelmeden, hayati organlarınızı bağışlamaya başlayacaksınız. Her biriniz bu nedenle yaratıldınız. Filmlerini seyrettiğiniz aktörler gibi değilsiniz, benim gibi bile değilsiniz. Bu dünyaya belli bir amaçla getirildiniz ve geleceğiniz, hepinizin geleceği önceden belirlendi(...) Yakında Hailsham’dan ayrılacaksınız, çok zaman geçmeden organlarınızı bağışlamaya başlayacaksınız. Bunu unutmayın. Doğru düzgün yaşayacaksanız kim olduğunuzu ve sizi nelerin beklediğini bilmeniz gerekir.” (s.83)

Lucy’nin sözleri her ne kadar Hailsham çocuklarına olsa da yaşamı tüm gerçekleriyle kabullenme ve ona göre yaşama konusunda bize de çok önemli şeyler söylüyor. Kathy, Ruth, Tommy ve diğer klon çocukların her şeyi kabullenişleri, hiçbir zaman isyana yeltenmeyişleri, pasif tavırları canımızı sıksa da bizi sinirlendirse, hatta içten içe onların adına isyana itse de elimizden bir şey gelmiyor ve son kertede kabullenip oturuyoruz.

Peki biz ne yapıyoruz? Altı yedi yaşında başladığımız okul hayatımıza, çoğunlukla ailemizin bizim için ve bizim yerimize çizdiği sınırlar çerçevesinde başlayıp üniversiteye kadar devam eden bir maratonu koşar gibi devam ediyoruz. Çoğumuz gelecek kaygısıyla, iş bulma endişesiyle istediğimiz bölümleri dahi okuyamıyoruz. Hadi diyelim ki o konuda şanslıyız ve istediğimiz bölümü okuduk, sonrasında eğer hala enerjimiz kaldıysa tekrar tekrar eleme ve seçmelere maruz kala kala insanlıktan çıkmıyor muyuz?   Törpülene törpülene yaşıyoruz adeta. Biraz düşünmeye kalkıştığımızda, biraz sesimizi çıkardığımızda dışlanma tehlikesiyle karşı karşıya kalıyoruz. Hayat tıpkı “boa yılanının yuttuğu fil gibi” midemize oturuyor, yaşadıklarımızı hazmetmek için çabalarken bir de insanlara dert anlatmaya çalışmak, “bu bir şapka değil aslında fil yutmuş boa yılanı” diye açıklamalarda bulunmaya çalışmak da işin bir başka boyutu. Farkında olmak yetmiyor, bu farkındalıkla yaşamak da ayrı bir mücadele, ayrı bir çaba gerektiriyor. Ve tıpkı Ishiguro’nun kahramanları gibi hayatî organlarımızı bağışlaya bağışlaya yavaş yavaş tükeniyoruz. Önce kalbimizden vazgeçiyoruz yontula yontula eskisi gibi sevemez olma pahasına. Ardından beynimizi veriyoruz “düşünsek de bir şey değişmeyecek” diyerek. Sonra belki gözlerimizden vazgeçiyoruz gerçeklere gözlerimizi kapatarak, sonra kulaklarımızı tıkıyoruz ve artık her şeyi eskisi gibi duyamaz oluyoruz. Ve böyle böyle tıpkı Ishiguro’nun kahramanları gibi tükeniyoruz. O halde bizim bu klonlardan ne farkımız var? Bir kez daha düşünelim bence…
Bu uzun yazıyı BLOGUMDAN daha rahat okumak isterseniz:
https://hercaiokumalar.wordpress.com/...neleri-bagisliyoruz/