• 224 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Carrie White.
    İşte bu kadın!
    Benim için o kadar sihirli bir isim ki...

    Daha önceden üç roman yazmış olmasına rağmen (o zaman hiçbiri yayımlanmamış) yeni kağıtlar karalayan ve umduğunu bir türlü bulamayan kafası karışık, parasız ve iki çocuklu bir adamın kaleminden akan isim.

    Stephen King asla Carrie’yi sevmediği sürekli dile getirsede, hatta bu romana başladıktan sonra buruşturup çöpe attığı ama bizim şansımıza eşi Tabby’nin çöpten bulup üzerindeki sigara küllerini temizleyip, okuyup, sevdiği ve eşine bu hikayeyi devam etmesini istemesi üzerine King bizimle tanışıyor.

    Pek çok farklı işte çalışmış olan King, bu romanı kaleme alırken çamaşırhanedeki işinden yeni ayrılmış, ingilizce öğretmenliği yapmaya başlamıştı. Durumları pek iyi değildi.
    ‘Dünyanın en boktan yeri’ olarak adlandırdığı bir yerde, karavanda yaşıyorlardı.
    Eşi dunkin’ donuts’ta çalışıyordu.
    Birlikte yaşadıkları kiralık karavanın çamaşır bölümünde yazdı King, ilk basılan romanı olan bu kitabı.

    Yolculuk şöyle başladı;
    King 19 yaşlarındayken yazları bir lisede çalışıyordu.
    Hayatında ilk defa kızların soyunma odasına, duşların pas lekelerini temizlemek suretiyle bu sebepten girdi.
    Erkeklerin soyunma odasından farklılıklarını gözlemledi ve onu en çok şaşırtan, pembe duş perdelerinin olması ve duvarda iki tane ne olduğunu anlamadığı metal kutu olmuştu.
    Yanındaki arkadaşına sorduğunda “kuku tıkaçları” cevabını almıştı.
    Seneler sonra bu küçük deneyiminden çıkmıştı yola.

    Telekinezi King’in harika ele aldığı bir konu bana göre, hatta kesinlikle deneyimlediğini düşünüyorum yada en azından gözlemleme şansı bulduğunu.

    Kitabın konusundan yine bahsetmeyeceğim lakin asla tanışmak istemeyeceğiniz bir anneyle tanışmanızı kesinlikle tavsiye ediyorum ^.^

    Romandan ne kadar etkilensem de benim için yerini her zaman King’in ilk basılan romanı olarak koruyacak.
    Bu yüzden sizinle King’in o yıllarını paylaşmak istedim.

    Ve son olarak, son çekilen filmde Chloe Grace Moretz’ın bu rol için uygun olamayacak güzellikte olduğunu düşünüyorum.
  • 352 syf.
    ·3 günde·Beğendi·10/10
    •George Orwell tarafından yazılmış alegorik bir politik romandır. Distopya romanlarının en iyilerininden olduğunu net bi şekilde ifade edebilirim. George Orwell’ın kendisi ebedi uykuda olsa da, geriye bıraktıklarıyla bizi uyandırma çağrısı devam ediyor…

    •O kadar çok altı çizilen cümle var ki, hangisini paylaşacağımı bilemedim. O yüzden en unutmak istemediklerimi paylaştım. Bu güzel, düzgün ifade içeren,düşünülmüş cümleleri hafızamın unutmasına izin veremezdim..


    •Bu kıtabi iskoçya'da verem hastasıyken yazar. Sosyalizm karşıtı olarak suçlasalar da Orwell buna karşı çıkmıştır.16 haziran 1949'da yaptığı açıklamada orwell şöyle konuşmuştur: "Yeni romanımda (1984) sosyalizme ya da ingiliz işçi partisi'ne bir saldırı kastetmedim, ama komünizm ve faşizmde kısmen gerçekleşmiş bozukluklara değindim. Kitabın konusunun ingiltere'de geçmesi ingilizce konuşan ırkların doğuştan diğerlerine göre daha üstün olmadığını ve baskıcı rejimlerin karşı konulmadığı sürece herhangi bir yerde zafer kazanabileceğini vurgulamak içindir."

    •Roman üç büyük devlet olan Okyanusya, Avrasya ve Doğu Asya’yı anlatır. Aralarında ideolojik farklar yoktur, hepsi aynı dünya görüşüne ve aynı sisteme sahiptir. Bu dünya görüşü ve sistem, "oligarşik kolektivizm" olarak tanımlanır. Üç büyük devlette bütün toplumu sürekli de-netleyen baskıcı düzenler hüküm sürer. G.O romanında daha çok Okyanusya'ya odaklanır. okyanusya toplumunun büyük çoğunluğu, baskıcı düzene karşı ilgisizdir, büyük birader'in acımasız diktatörlüğü altında hiç tepki göstermeden yaşarlar. Başlarına gelen her güzel şeyi Büyük biraderden, her kötü şeyi ise savaştıkları diğer devletlerden bilirler.

    •Romanın baş kahramanı Winston Smith, içinde bulunduğu ortamla uyumsuz, yalnız bir kişidir. Akıl dışı bulduğu baskı düzenine muhalefet etmeye, büyük birader'e meydan okumaya çalışır. direnişine Julia da destek olur. Birlikte düzene karşı gelirler. kendilerine yeni bir yaşam kurmak isterler. Ne var ki, bir süre sonra yakalanırlar. Akıl almaz işkenceler görürler. İşkencelere dayanamazlar ve birbirlerine ihanet ederler. Romandaki dokunaklı şarkının sözleri bu ihaneti şöyle tanımlar: "kestane ağacının altında/ sen beni sattın, ben de seni."

    •Romanda "son insan", "son direnişçi", "insan ruhunun bekçisi" olarak betimlenen Winston Smith de büyük birader'in egemenliğini benimser.Beyni tamamen yıkanmıştır artık, bir zamanlar düşünmeyi yasaklayan o büyük biraderden nefret ederken tüm o işkenceler sonucunda Büyük biraderi sevmeye başlar. Roman şöyle sona erer: "Ah! Kötü, gereksiz anlaşmazlık! Ah! Kendisini koruyan o şefkatli kucaktan kovulan inatçı kafa! İki cin (cin: içki çeşidi) kokulu gözyaşı yanaklarından süzüldü. Ama olsun, her şey yolundaydı, çekişme son bulmuştu. kendisine karşı zafer kazanmıştı. büyük birader'i seviyordu." (s.239).

    •Bir başka deyişle, Winston Smith'in ve julia'nın başkaldırıları olumlu bir sonuç vermez. Çektikleri bütün acılara ve katlandıkları özverilere karşın, mahvolurlar: manevi bir yıkım yaşayarak yeniden düzenle bütünleşmek, eski yaşamın kurallarına boyun eğmek zorunda kalırlar. Diktatörlük kazanır, karanlık artık en ufak bir aydınlığın sızmadığı bir koyuluğa ulaşır. İnsanlık asla geçit vermeyen sonsuz bir kapanın içine kıstırılmıştır. baskı düzeninin saçmalığını düşünecek, başka türlü bir yaşamı düşleyecek ve bu doğrultuda harekete geçecek tek bir kişi bile kalmaz...
  • "But there is yet a further difference between those two old empires. While in the Islamic Empire there was no privileged nation, and power was made subservient to the propagation of an idea regarded by its torchbearers as the sublime religious truth, the idea underlying the Roman Empire was conquest of power and the exploitation of other nations for the benefit of the mother country alone. To promote better living for a privileged group, for the Romans no violence was too harsh, no injustice too base. The famous "Roman justice" was justice for the Romans alone. It is clear that such an attitude was possible only on the basis of an entirely materialistic conception of life and civilization -a materialism certainly refined by intellectual and aesthetic taste, but none the less foreign to all spiritual values. The Romans never in reality knew religion. Their traditional gods were a pale imitation of Greek mythology, mere colourless ghosts silently accepted for the benefit of social convention. In no way were those gods allowed to interfere with "real" life. When consulted, they had to give oracles through the medium of their priests; but they were never supposed to confer moral laws upon men or to direct their actions.

    This was the soil out of which modern Western civilization grew. It undoubtedly received many other influences in the course of its development, and it naturally changed. and modified the cultural inheritance of Rome in more than one respect. But the fact remains that all that is real today in Western ethics and world-view is directly traceable to the old Roman civilization. As the intellectual and social atmosphere of ancient Rome was utterly utilitarian and anti-religious -in fact, if not by open admission so is the atmosphere of the modern West. Without having a proof against transcendental religion, and without even admitting the need of such a proof, modern Western thought, while tolerating and sometimes even emphasizing religion as a social convention, generally leaves transcendental ethics out of the range of practical consideration. Western civilization does not strictly deny God, but has simply no room and no use for Him in its present intellectual system. It has made a virtue out of an intellectual difficulty of man -his inability to grasp the totality of life. Thus, the modern Occidental is likely to attribute practical importance only to such ideas as lie within the scope of empirical sciences, or, at least, are expected to influence men's social relations in a tangible way. And as the question of the existence of God does not belong prima facie to either of these two categories, the Western mind is, on principle, inclined to exclude God from the sphere of practical consideration."

    Bugün "evrensel" diye yutturulan şeylerin aslında Yunan-Roma geleneği olduğu konusunda Esed'den yetkin bir yorum. Din özgürlüğü, dinlere eşit uzaklıkta devlet, sekülerlik gibi kavramlar aslında Yunan-Roma kavramlarıdır. Antropologlar yeryüzünde 300-600 ayrı kültür sayıyorlar ve Yunan-Roma kültürü veya bugün "endüstri uygarlığı" diye kapsamı genişletiliveren kültür bunlardan yalnızca BİRidir. Bu kültüre ait öğelerin evrensel olmadığını (sözgelimi tekkarılı evlilikler mükemmel bir örnektir) fark ettiğimde her şeyi (ve Kuran'ı) anlayışım bir kat genişledi. İngilizce bilmeyenlerden özür dilerim, Türkçesini bulamıyorum.
  • Zaten yeterince inceleme yazmışsınız. Ben küçük notlar ekleyeceğim.
    Kitap tek alınıp okunacak bir kitap değil. En azından Kader Kılıcı kitabını da almanız gerekmekte. Çünkü 2. kitapla kısa hikayeler sona eriyor. Aslında Fırtınalar Sezonu kitabı da bu iki kitap arasında okunması gerekiyor ancak Gölün Hanımı(7. kitap) bilgiler içerdiği için pek tavsiye edilmiyor.

    Kısa hikayelerden sonra Elflerin Kanı ile roman serisi başlamış oluyor.

    Kader Kılıcı kitabı Son Dilek kitabından önce olmasına rağmen hikaye örgüsü açısından Son Dilek ilk kitap kabul edilir (resmî olarak ilk kitabın basımı durdu. Google "wiedzmin book" bulabilirsiniz).

    Netflix tarafından dizisi çıktıktan sonra kitaplar çok ilgi gördü. Bu benim için hoş bir durum. Ancak kitaptaki tüm hikayelerin dizide yer almadığını -en azından ilk sezon için- belirtmekte fayda var. Bu kitaptan 5 hikaye dizide yer alıyor.(Kader Kılıcından 3,5 hikaye)

    Diziden önce CDPR firması tarafından 3 bilgisayar oyunu çıktı ve açıkçası oyunların başarısı olmasa ne Netflix ne de Pegasus Yayınları bu evrene giriş yaparlardı.

    Pegasus Yayınları demişken. Hatırladığım kadarıyla kitabın İngilizce çevirisine izin verilmemiş. Lehçe çevirmende olmadığı için Almancadan çevrilmek durumunda kalınmış. Ancak kitabı ingilizce okuyanların çeviriden pek memnun kaldığını söyleyemem.

    Neyse. Umarım evrene yeni giriş yapanların seveceği bir seri olur.
  • 488 syf.
    Uzun zamandır Wattpad'den yeni çıkmış, bilmediğim yazarların kitaplarını okumuyordum ancak fuar zamanı bu kitapla karşılaşınca arka kapak yazısı çok ilgimi çekti ve hemen almaya karar verdim ve çok büyük hayal kırıklığına uğradım.

    Kitabın arkasında bahsettiği gibi gelişseydi olaylar yine 3 yıldızlık mükemmel olmayan ama iyi vakit geçirerek okunmuş bir kitap olabilirdi ama onun yerine yazar 400 sayfa boyunca aksi bir sürü olay olmuş olmasına rağmen saçma bir şekilde her şeyin bir oyun olduğunu ileri sürdü. Bunu güzel ve mantıklı bir şekilde yazmış olsaydı yine sözüm olmazdı ama her şeyi mahvetti o noktadan sonra yazar. Madem vurulma yoktu ortada, o kadar kan nereden geldi? Madem her şey Burak'ın da içinde olduğu bir plandı, niye 400'üncü sayfaya kadar hep her şey kendinden bağımsız gerçekleşiyormuş gibi davrandı, daha doğrusu kendinden bağımsız gerçekleşti? Hadi Wattpad'de yazarken sonradan aklına gelmiş olabilir yazarın böyle bir dram eklemek her şeye ama kitap basılırken buraların sonuca göre düzenlenmiş olması gerekirdi, potansiyeli olan bir konu harcanmış yazarın elinde resmen.

    Zaten karakterler hiç gelişmedi, yan karakterlere bitki gibi davrandı resmen yazar. Arada bir ortaya koyup, su verdi. 400 sayfa boyunca ne olduğunu anlamadan bir birbirlerine aşık oldular sonraki 80 sayfa boyunca dinlemeden etmeden birbirlerini yargılamakla geçti ve bir de en son 25 yıl önceden bir bağları varmış gibi epilog bölümü ekleyerek bütün saçmalıkları tek bir kitaba topladı yazar. Olmasa hiçbir şey değişmezdi, neden bizim yazarlarda bu kadar drama boğma isteği var her şeyi anlamıyorum zaten.

    Çok kızgınım gerçekten 7 ay boyunca birbirlerinden haberi olmadan geçirdiler, adam geldi beni affet dedi, kadın hemen yelkenleri suya indirdi sonsuza dek mutlu yaşadılar. Daha saçma bir şey olabilir mi anlayamıyorum. Birbirlerini anlamadan, dinlemeden 500 sayfa boyunca yargıladılar ve birlikte hiçbir sorun yaşamadan bir aile oldular, bir tek bizim kitaplarda var herhalde bu, o kadar İngilizce roman okudum böyle bir saçmalıkla karşılaşmadım henüz elime aldığım Türkçe kitapların %70'i böyle. Yazdıkça daha çok sinirleniyorum. En iyisi burada bırakmak. Kısaca okumayın, saçma sapan bir kitaptı, vaktinize değmez.
  • 496 syf.
    ·22 günde·Beğendi·10/10
    “Dünün Dünyası”, Stefan Zweig’in doğumundan 1940 yılına kadar olan dönemde hayatını anlattığı otobiyografisi. Zweig bu biyografisini tamamlamasından kısa süre sonra karısı ile birlikte aşırı dozda uyku ilacı içip yaşamına son verir.

    Avrupa’nın yeni bir savaşa girmesi, bu savaşın gerek kişisel olarak kendisini, gerekse savunduğu tüm idealleri boşa çıkarması; başka bir deyişle yenilmesi Zweig için büyük bir depresyonun sebebi olur. Bu mesajı kitabının sonundaki şu cümlelerinde de bulmak mümkün :

    “Bu insanlar bizlerin katılmadığı, ayrıntılarını öğrenemediğimiz, ancak benim ve Avrupa’da yaşayan her insanın hayatını ilgilendiren kararlar alıyordu. Kaderim benim değil, onların elindeydi. İsterlerse biz güçsüzleri yıkıyor, isterlerse koruyorlardı, isterlerse özgür bırakıyor, isterlerse tutsak ediyorlardı, milyonlarca insan adına savaşa ya da barışa karar veriyorlardı. Ölmesine ya da yaşamasına, en özeline ve geleceğine, beyninde oluşmuş düşüncelerine ve hiç oluşmamış planlarına, uyanık kalmasına ya da uykusuna, arzularına, sahip olduklarına ve tüm varlığına karar verilen tüm diğer insanlar gibi ben de, bir sinek gibi savunmasız, bir salyangoz gibi güçsüz bir şekilde odamda oturuyordum.”

    Ticaret ile uğraşan zengin bir Yahudi ailenin iki oğlundan biri Zweig. Habsburg Hanedanı zamanı, diğer tüm üst tabaka gibi son derece rahat şartlarda yaşamış, güzel okullara gitmiş, çok sayıda yabancı dil (İngilizce, Fransızca, İtalyanca, Yunanca, Latince) öğrenmiş, sanat çevrelerine daha ilk gençlik yıllarından itibaren girmiş ve çok seyahat etmiş biri. Felsefe öğrenimini takiben önce şiir denemeleri yapmış, yabancı şairlerden Almanca’ya çeviriler yapmış, sonra daha çok roman ve biyografiler ile kariyerinde ilerlemiş, altın çağını 1920-1930larda yaşamış, çağdaşı birçok sanat ve bilim insanı ile sıklıkla görüşmüş, Strauss’un operalarına metin yazmış, Freud ile yakın dostluk kurmuş ve onun psikanalize getirdiği devrimci yaklaşımdan biyografilerinde çok yararlanmış bir sanat adamı.

    Karşı çıktığı 1. Dünya Savaşı’nı uzaktan, İsviçre’den izliyor; ancak savaş sonrasında ülkesi Avusturya’ya dönüyor. Bu anlamsız savaştan Avrupa’nın çok şey öğreneceğine, özellikle dibe vurmuş Avusturya ve Almanya’nın barışa daha sıkı sarılacağına inanıyor; ancak düzene alışkın Alman halkının bu büyük yıkım ve izleyen dönemlerde diğer Avrupa milletlerinin anlayışsız tutumlarının da etkisi ile nasyonal sosyalistlerin etki alanına girmesini de üzüntüyle, ama anlayışla karşılıyor. Hitler’in Yahudi düşmanı politikaları ile 1934’te ülkesi Avusturya’yı terk ediyor ve İngiltere’ye sığınıyor. 1940’da ise 2. Dünya Savaşı’nın başlaması nedeniyle İngiltere de bir “düşman” oluyor ve çareyi Amerika kıtasına göçmekte buluyor. Yoğun umutsuzluğu ve içine girdiği depresyon sonucu savaşın sonucunu beklemeden intiharı seçiyor.

    “Vatanımız olarak görüp yaşamımızı adadığımız Avrupa kendi hayatımızdan daha çok zarar görmüştü. Yeni bir şeyler, yeni bir dönem başlıyordu. Ancak o döneme ulaşmak için birçok cehennemi ve arafı geçmek gerekiyordu.”

    Zweig kendi ve ailesinin yahudiliğini “My mother and father were Jewish only through accident of birth - annem ile babam sadece doğum kazası nedeniyle Yahudiydiler” diye tanımlamış biri. Bir dönem en yakın dostlarından biri ve yayıncısı siyonizmin kurucusu Theodor Herzl olmasına rağmen, Herzl’in milliyetçiliğine katılmayan, hatta onun yazılarını “kalın kafalı ve yavan” bulduğunu açıkça yazan biri.

    Zweig her yönüyle tüm hayatı boyunca hümanizmi, ulusların kardeşliğini ve büyük Avrupa Birliği’ni savunuyor; ancak içinde bulunduğu çağda “taraf” olanların sesi daha çok çıktığından ve kendisi risk almayı sevmeyen bir tabiata sahip olduğundan olsa gerek, bunu yüksek sesle dile getirmiyor; başka bir deyişle hiçbir zaman aktif bir eylemci olmuyor. Görüşlerini yazmayı, ama olaylar karşısında pasif kalmayı ve ön plana çıkmamayı seçiyor. Hatta zorluk dönemlerinde kabuğuna çekiliyor; 1. Dünya Savaşı Salzburg’da, ya da Hitler sonrası İngiltere’de Bath’de yaşadığı dönemler buna bir örnek sayılabilir.

    “Dünün Dünyası” tüm bu dönem yaşadıklarını anlattığı otobiyografisi. Bu otobiyografide bile Zweig’in politikadan çok sanata değer verdiğini, acıklı yaşam hikayesinde siyasetten çok sanatsal gelişiminden ve sanat çevrelerindeki dostlarından bahsetmeyi seçtiğini, sonuna kadar umut beslediğini hissetmek mümkün.

    Kimsenin böyle korku, telaş ve çaresizlik içinde bir hayat yaşamak zorunda kalmaması dileğiyle...