• “S — İnsan Hakları Bildirimizde açıklanan geleneksel özgürlüklerin savunulmasında yurttaşların özel sorumlulukları sizce nelerdir?
    C — Anayasanın gücü doğrudan doğruya yurttaşın anayasayı savunma konusundaki kararlılığına bağlıdır. Ancak her yurttaşın bu savunmada kendine düşen sorumluluğun bilincine varmasıyla anayasanın sağladığı haklar güvenlik altına girebilir. Öyle ki, herkese bir ödev düşmektedir: Herkes kendisinin ve ailesinin karşılaşabileceği tehlikelerden korkmadan bu ödevi yerine getirmek zorundadır.
    S — Demokratik bir toplumda bir aydına düşen ödevler sizce nelerdir?
    C — Önce her yurttaşın, ülkesindeki anayasa haklarım savunma konusundaki sorumluluğu eşit ölçüdedir. En geniş anlamı ile «aydın»ın ise daha büyük bir sorumluluğu vardır, çünkü belli bir eğitim görmüş olması yüzünden aydının kamu oyunu etkilemesi daha kolaydır. Bu da bizi zorba bir “yönetime sürüklemek isteyenlerin aydınları ürkütmek ve susturmak için neden bu kadar çırpındıklarını açıklıyor. İşte bu yüzden, günümüzün koşulları altında, aydının topluma karşı belli bir sorumluluğu olduğunu anlaması ayrıca önemlidir. Bundan da bireyin anayasada belirlenen haklarını hiçe sayan herhangi bir davranışla işbirliği yapmamak gerektiği sonucu çıkıyor. Özellikle yurttaşların kişisel hayatları ve siyasal düşünceleri ile ilgili soruşturmaları hatırlatmak istiyorum bu gibi davranışların sözünü ederken. Böylesi cadı kazanlarının kaynatılmasına kim yardım ederse Anayasayı çiğneme suçunun maşası ya da yardakçası olur bence.
    S — Siyasal düşünceleri yüzünden zorbaca sorguya çekilen yurttaşlara yardım etmenin en iyi yolu sizce nedir?
    C — Bu gibi zorbaca soruşturmalar karşısında curnalcılık etmemekte direnenlere, ya da bu soruşturmalar yüzünden geçim koşulları sarsılanlara yardım etmek insan haklarının savunulması bakımından çok önemlidir. Bu yurttaşlara avukat ve iş bulmak özellikle gereklidir.”

    Alıntı Şuradan
    Dünyamıza Bakış
    Albert Einstein
    .
  • Boşnaklar, Cumhurbaşkanları'yla birlikte, sonunda uyanmışlardı. Tatlı rüya bitmişti. Ne Batı ülkeleri, ne insan hakları örgütleri, ne Birleşmiş Milletler vardı onları kurtaracak. Yalnızdılar. Yapayalnızdılar. Yıllardan beri, sinsi sinsi hazırlanan düşmanları ile baş başa bırakılmışlardı.
  • Badem ağacı
    Bir nefeslik umut,masum bir çığlık ve acılara rağmen uçurumun kenarına sıkıca tutunan küçücük eller...
    Filistinli kalabalık ailenin zeki, çalışkan,umut dolu bir üyesidir Ahmed... Savaşın ortasında,okuma aşkıyla yanıp tutuşan bir çocuktur...Ailesine bakmak zorunda olan,seçenekleri kısıtlı,yaşam şartları zorlayıcı bunca sıkıntı ortasında çıkış yolu arayan bir çocuk, genç.O okuduğumuz çocuk ve gençlerden sadece biri,peki ya diğerleri???Seçme şansı olmayanlar savaşmak mücadele etmek zorunda kalanlar,hayallerini gerçekleştiremeyenler...Yada onca acı ve öfkenin içinde büyüyüp içleri öfkeyle dolan ve tek doğru bildiği şeyin canlı bomba olmak olduğunu düşünen binlerce insan...Savaşın en kötü yüzünü çocuklar görür malesef...Filistinlilerin yıllardır maruz kaldıkları acılara ve yaşananlara tercüman olan bir kitap.İsrailin büyük ordusu ve savaş aletlerine karşı,Filistinlilerin taşla sopayla verdikleri onurlu mücadele...Tüm bu olan bitene dünyanın sessiz kalması.İnsan soruyor kendine olabilirmi böyle şeyler diyor onca insan acı çekerken,tüm yaşamsal haklari ellerinden alınırken, dünyanın bu suskunluğuna akıl erdiremiyorum...Ahmed ya eğitimini yurtdışında tamamlayıp orada kalıp ailesine maddi yardımda bulunup hayallerini gerçekleştirecek yada ülkesinde kalıp savaşarak ülkesini koruyacak yada canlı bomba olacaktı...Seçim yapmak zordu,en zoruda hangisinin doğru olduğuna karar vermekti...Okul çağındaki çocukların okul çantalarında kitap taşımaları gerekirken,savaş aletlerini taşımaları ne demekti?Kitap taşımak ve okumak isterlerdi elbette ama savaş tüm kitaplarını yok etmişti ve İsrail bir çok şeyin ülkelerine girmesini yasaklamıştı,okumuş bir nesil belkide en korktuklarıydı...Bu kitap için çok şey yazılabilir ama ben burada son vermek istiyorum mutlaka okumalısınız bu kitabı.Çok güzel,akıcı,barışçıl ve sevgiyi anlatan bir kitap olmuş.
    Kitap için tek eleştirim olacak,bir kadının başını örtmesi neden hala gericilik ve ilkellik olarak görülmekte anlamıyorum...Ben benim gibi olmayana sonsuz saygı duyarken,kitapta başörtüsüyle ilgili yazılan düşünceler beni gerçekten üzdü.Düşüncelere ve yaşam tarzına saygı duyanlara sonsuz saygılarımla...Kitapla kalın.İyi okumalar...
    Badem Ağacı
    Mıchelle Cohen Corasantı
    Çeviri:İrem Sağlamer
    Pegasus yayınları
  • Ünlü İngiliz filozof John Locke hakkında insan zihninin boş bir levhaya benzediğini ve onun doğuştan gelen hiçbir düşünce ve sezgiye sahip olmadığını, insanın deneyimleri ile bu levhayı doldurduğunu savunan "tabula rasa" önermesinin sahibi olduğundan başka hiçbir şey bilmedigimi itiraf etmeliyim. John Locke'un bu eseri ile karşılaştığımda düşünür hakkında artık bir şeyler öğrenmenin zamanı geldiğini düşünerek kitabı tereddütsüz aldım ve bu eserin yazarın ilk basılı eseri olduğunu öğrendigimde tesadüfen de olsa başlangıç için en uygun kitabı seçtigim kanaatine vardım. Bu eser aslında düşünürün Hollanda'da sürgündeyken teolog Philip van Limboorch'a dinsel hoşgörü hakkındaki fikirlerini acıklamak için yazdığı bir mektup. Locke bu mektupta daha sonra Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi 9. maddede de ifade edilecek olan düşünce, din ve vicdan özgürlügü ile ilgili maddedekine yakın görüşler ileri sürerek bir anlamda bu maddenin fikri öncülüğünü yapıyor. Düşünür özellikle dini hoşgörü üzerinde durarak özetle kendi dönemindeki İngiltere'deki tutumun aksine farklı Hristiyan mezheplerine ya da inanc ekollerine mensup insanların inancları dolayısıyla kovusturmaya uğramaması, onların can ve mal güvenliklerinin sağlanması ve onlara hoşgörülü davranılması gerektigini savunuyor. Çağına göre oldukca ilerici düşünceler ortaya koyan yazar malesef sahip oldugu bir takım önyargılar ve yanlış kabüller dolayısıyla günümüzde bu konuda geçerli olan standartlara ulaşamıyor ve bu yüzden yer yer hayalkırıklığı yaratıyor.
  • MEMLEKET HİKAYELERİ
    Memleket hikayeleri,Anadolu'nun bağrından kopmuş bir dolu insan manzaralarını tüm sıcaklığıyla bizlere ulaştırmış yazar. İlk hikaye Emine'yi anlatıyor bize,adı Emine ama bu coğrafyada çok var Emine gibi kadınlar yani ismi mühim değil,yaşadıkları hiç olmasa diyeceğimiz türden...
    Yüreğim pırpır okudum Emine'nin hikayesini.Nolur bir yanlış yapma dedim hep,başından beri bahane bulduğum sebepler yok olup gidecekti çünkü...sevmiştim ben Emine'yi,zaten nerede boynu bükük var severim ben...
    Emine, Agâh, Mustafa, Vehbi...daha nice isimler ve nice yaşamların anlatıldığı kocaman bir Anadolu aslında...
    Memleket hikayelerini okurken,çocukluğuma gittim ben,Anadolu'nun en ücra köşelerinde bir köydü babamın köyü. Çok sık olmasa da arada sırada giderdik. Horoz sesleriyle uyandığım, maşıngada (kuzine)fokurdayan çayın sesi, bacalıkda yanan odunlarin çatırtısı ve kanaviçe işli bembeyaz yastıklarla dolu odalar... Gözlerimde hep bu manzarayla okudum bütün hikayeleri...
    Hikayeler gözlerimde canlanan köy manzaraları kadar güzel değildi malesef...
    Nerde bir boynu bükük,nerde ezilmiş,nerde hakları yenmiş insanlar hep onların hikâyeleri...
    Mazlum insanlarda vardı zalim insanlarda,devlet memurluğunu kötüye kullananlarda...
    Bu hikayeleri okurken şimdiki dünyamızdan pek de farklı olmadığını gözlemliyorsunuz.
    Kötüler yine sonuna kadar kötü ve iyiler yine boynu bükük, ezilmiş,gözleri yaşlı...
    Ben severek bir okadar da üzülerek okudum bu kitabı,okumanızı öneririm.
    Kitapla kalın... Mutlu günler sizlerin olsun...
    Memleket Hikayeleri
    Refik Halid Karay
    İnkılap yayınları
  • Dış politikalar, demokrasi ve insan hakları gibi geniş kitlelerin paylaştığı değerleri desteklediğinde de yumuşak güç üretir.
  • İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi, “Doksan yaşına kadar yaşama hakkı vardır,” demiyor. “Her insanın yaşama hakkı vardır,” diyor. Bu kadar. Bu hakkın son kullanma tarihi yoktur.