• yapay zeka (YZ) artificial intelligence Bilgisayar mühendisliği, nöroloji, felsefe, psikoloji, robot bilimi ve linguistik gibi birçok alanı içine alan ve algı, akıl yürütme, düşünme, öğrenme, kavrama, sezgi ve tasarlama gibi insan zekasına özgü davranışlar sergileyen bilgisayar yazılımı, robot tasarımı vb. konuları inceleyen bilimsel alan; bu şekilde ortaya çıkan ürün. İlk YZ araştırmalarında insanın bilişsel modellerinden kaçınılıyordu, ancak beynin çalışmasına ilişkin teorilere dayanan >bağlantıcılığın gelişmesiyle birlikte, bu yönelim de değişmiştir. A. M. Turing, kendisini oluşturan parçalardan çok daha karmaşık bir makine tasarlanabileceğini kanıtlamıştır. Günümüzdeki satranç programlarından bazıları, insan satrançıların çoğundan daha iyi oynayabilmektedir. Günümüzde bilgisayar mühendisleri ile biliş psikologları yakın bir işbirliği içinde çalışmaktadır. Yapay zeka yaklaşımı biliş psikolojisinde, algı, bellek, hayalgücü, düşünme ve problem çözme gibi çok çeşitli uygulama alanları bulmuştur. Bu iki alanda birisinde oluşturulan bir model veya elde edilen bulgular, diğerlerinde de rahatlıkla uygulanabilmektedir. Ayrıca >Turing testi, biliş bilimi, biliş psikolojisi, bağlantıcılıl, sembolcülük. Bazı otoriteler, yapay zekanın insanın düşünme becerisiyle kıyaslanamayacağını savunarak yapay zeka modellerine karşı çıkmaktadır. Yapay zekacılara yönelik eleştirilere güzel bir örnek için >Çince odası.
  • "Ben Buradayım-Oğuz Atay'ın Biyografik ve Kurmaca Dünyası"

    Hiçbir sahici tarafı olmayan yüzeysel “insanî ilişki”lerden yorgun mu düştünüz, daha düne kadar size methiyeler yağdıran, yere göğe sığdıramayanlar menfaatlerine ters düşünce kapkara bir sessizlik perdesinin ardına mı saklandılar, konuşacak ortam bulamamaktan derin bir sessizliğe mi büründünüz, içinizdeki şarkıyı kimseler duymuyor mu, dahası bütün bunlar olurken siz yine, yeniden ve her seferinde olduğu gibi okları kendinize mi çevirdiniz, Kafka’nın Dava’sında olduğu gibi “ gerçekliği olmayan suçlarla” mı suçluyorsunuz kendinizi ve her seferinde yenik mi düşüyorsunuz?
    Eğer bu soruların en az üçüne evet diyorsanız siz de bir tutunamayansınız.:) Üzgünüz, bu bir lanet ve ömür boyu peşinizi bırakmayacak...
    Bir monografi tanıtımına bu cümlelerle başlamak istemezdim ama “Ben Buradayım” öyle derinden sarstı ki beni ve bu kitapta Oğuz Atay’ın biyografik ve kurmaca dünyasına adım adım yolculuk yaparken öyle kendimden geçtim ki çook uzun zamandır bir kitapla böylesine büyülenmemiş, böylesine derinden sarsılmamıştım. “Huzur”a inceleme yazarken ifade etmiştim “iyi ki Tanpınar benim dilimde yazmış, gurur duydum böyle bir yazarımız olduğu için” diye. İşte Yıldız Ecevit’in bu olağanüstü derecede titizlikle hazırlanmış, akıcı bir dile ve üslûba sahip, o çok sevdiğimiz Oğuz Atay cümleleriyle bezenmiş kitabını okurken de iki kez gurur duydum: Bu gururun birinci sebebi, Yıldız Ecevit’in benim dilimde böyle şahane bir monografi yazmış olmasıydı ve ikinci sebep de bu muazzam eserin bir bilim kadınının elinden çıkmış olmasıydı. 578 sayfalık bu muazzam kitap hakkında ne yazsam, ne söylesem eksik kalacak, burada yazdığım üç beş sayfalık tanıtım yazısı bu kitabı tanıtmaktan aciz olacak bunu en baştan ifade edeyim.

    Kurmaca edebiyatın tamamlayıcısı olarak gördüğüm araştırma ve incelemeye dayalı akademik metinler, bir yandan kurmaca dünyanın sırlarını bize aktarırken diğer yandan da sıkıcı olmak gibi bir handikaba sahiptirler. Eğer bir yazar; titiz ve detaylı bir kütüphane çalışması, kaynak kişilerle yapılan görüşmeler ve kurmaca metinlerin didik didik edildiği bir eserle karşımıza çıkmışsa bu eserde ilk aradığımız hususiyet o eserin bize ne kattığıdır esasen. Bu manada akademik makaleler, biyografiler ya da monografiler sıkıcı da olsa onları okuruz. Ama eğer bilimsel metinlerin yazarı, eserini çok akıcı bir dil ve üslupla kaleme almışsa o metin ya da kitap zirvede olmayı hak ediyor, hak eder. Bu sebeple Yıldız Ecevit’in “Ben Buradayım”ı her yönüyle övgüyü hak ediyor. Hatta itiraf edeyim ki Türk edebiyatında okuduğum tüm monografi ve biyografilerin içinde zirveye oturmayı başardı. Neden mi? İşte bunu izah etmek işin en zor kısmı ne yazık ki. Zira “çok uzun yazıyorsun" diyenleri de gözönünde bulundurarak kitaptaki Oğuz Atay portresine yüzeysel bir bakış atacağım. Böyle bir kitabı derinlemesine incelemek haddim değil zaten. Hadi başlayalım o zaman!

    Kitap hakkında teknik bilgi vererek yazıma başlamak istiyorum: “Ben Buradayım-Oğuz Atay’ın Biyografik ve Kurmaca Dünyası” Kısaltmalar, Sunuş ve Teşekkür bölümlerinin ardından başlayan, yazar tarafından bölümlerin içeriğine göre düzenlenmiş yirmi altı özel başlıktan oluşan “Dizin” ile son bulan bir kitap. Kitap, adını -tahmin edebileceğiniz gibi- “Korkuyu Beklerken” kitabının sonunda yer alan "Demiryolu Hikayecileri -Bir Rüya" başlıklı hikayenin son cümlesinden alıyor: “Ben buradayım sevgili okuyucum sen neredesin?” Yıldız Ecevit bu cümlenin “Ben Buradayım” bölümünü kitabına başlık olarak seçerek daha en baştan Oğuz Atay’ın “Tutunamayanlar”da kıyasıya eleştirdiği “Hayatı ve Eserleri” metinlerinin çok dışında sıradışı bir biyografi/monografi yazacağının ipuçlarını veriyor. Yıldız Ecevit’in ifadesine göre “Ben Buradayım” önermesi; bir yandan Oğuz Atay'ın bu kitapta hayat hikayesi ve eserleriyle "burada olduğunu" ifade ederken, diğer yandan da bu hayat hikayesini dört yıl süren uzun ve zorlu bir araştırma ve yazma sürecinin ardından birleştirip bir kitap formu halinde bizlere sunan Yıldız Ecevit'in de "burada olduğunu" ifade ediyor. Zira bir kitap her ne kadar titiz bir araştırmanın mahsulü de olsa sonuç olarak onu kurgulayan yazarının eseridir. Ve sunuş şu cümleyle bitiyor:
    “Bu kitabın Oğuz Atay’ı, benim kimliğimden süzülüp gelen bir Oğuz Atay: Benim Oğuz Atay’ım. Kim gerçeği katıksız aktardım diyebilir ki?”(s. 19)

    Kitabın "Sunuş" bölümünün girişine Oğuz Atay’ın “Bir Bilimadamının Romanı”nda geçen bir cümlesi epigraf yapılmış: “İyi bir hayat hikayesi yazmak, bir hayat yaşamak kadar zordur.”(s. 44)Bu epigrafla Yıldız Ecevit bize aslında çok zorlu bir işe giriştiğinin ipuçlarını da vermiş oluyor. Bu bölümde Türkiye'de biyografi/ monografi yazmanın zorluklarından söz eden Yıldız Ecevit, belge temini konusunda girdiği çıkmazlardan söz açıyor ve bizde belge temininin ne kadar güç olduğunu izah ediyor. Oğuz Atay’ın 1970’lerde radyoda ve televizyonda yaptığı konuşmaların tümüne erişmekte güçlük çektiğini, yetkililerin bu durumu “gereksiz görülenler arşivden ayıklandı” türünden akıl almaz bir açıklamayla izah ettiğini (!) ifade ettikten sonra Shakespeare’i araştıran Mr. Homan’ın Shakespeare’in dedesinden babasına ne kadar pound miras kaldığını 1561 yılına ait kayıtlardan çıkarabildiğini ifade ederek bu konuda ne kadar geride olduğumuzu(!) da somut bir örnekle ortaya koymuş oluyor.

    Kaynak kişilerle yapılan görüşmeler sonunda insan belleğinin yanıltıcı yapısını fark eden yazar, görüştüğü kişilerin birbirini tutmayan açıklamaları sonucunda çıkmaza giriyor ve umutsuzluğa kapılıyor, ancak daha sonra Oğuz Atay’ın eserlerinin biyografik unsurlarla bezeli olması ona farklı bir yol açıyor ve ortaya böylece bu sıradışı monografi çıkmış oluyor. Burada da kendi içinde bir kimlik kargaşası içine giren Yıldız Ecevit bu durumu şu cümlelerle ifade ediyor:
    "Ben Buradayım" aynı zamanda Oğuz Atay'ı hayatı ve eserleri türünden bir alt başlığın ciddiyeti içinde de ele alan bir başvuru kitabı olmalıydı: Bu öteki Yıldız Ecevit'in yazmak istediği yalnızca bir biyografi değildi; Oğuz Atay odağında üreyen onun yaşamı ve yaşamda bıraktığı tüm izler ile birlikte bütüne doğru ayrıntılı bir biçimde dokumaya çalışan bir monografiydi. Biyografiyi monografiye dönüştürerek onu daha teknik renklerle boyayan bu Yıldız Ecevit, bir yaşam öyküsünün ardına takılıp koltuğuna yaslanarak rahat bir okuma serüveni yaşamak isteyen okuru düş kırıklığına uğratmayı da göze aldı." (S. 18)

    Sonuç olarak Yıldız Ecevit, elimizde tuttuğumuz, bütün Oğuz Atay hayranlarının ezbere bildiği cümlelerle bezenmiş, keyifle ve merakla okunan bu ilgi çekici monografiyi bize kitap formu içinde ulaştırıyor mühim olan da bu. Şimdi de kitabın içeriğine bakalım:

    Oğuz Atay, 12.10.1934 tarihinde Kastamonu-İnebolulu Cemil Atay ile İstanbullu Muazzez Zeki Hanım’ın ilk çocuğu olarak İnebolu’da dünyaya gelir. Kız kardeşi Okşan Ögel ile aralarında altı yaş vardır. Babası Cemil Atay (d.1892) 1909 yılında komiser olarak göreve başlayan Osmanlı döneminin alaylı hukuk sistemi içerisinde sorgu hakimi, ceza hakimi ve savcılığa kadar yükselmiş üç dört kez milletvekili olmuş, etrafında sayılan sevilen aynı zamanda ilkeli ve çalışkan bir adamdır. Annesi Muazzez Zeki de öğretmen okulu mezunu, sanat ve edebiyata kıymet veren, şefkatli, evladını koruyup kollayan, kültürlü ve zarif bir hanımefendidir. Oğuz Atay, “Babama Mektup” eserinde, edebi eserler okuyan ve sinemaya giden anne ve oğluna “bunların hepsi uydurma” diyen bir baba portresi çizer ve babasına hitaben “duygularımın romantik bölümünü sen kızacaksın ama, annemden tevarüs ettim.”(K.B. 164) diyerek gerçekçi ve otoriter baba figürüne vurgu yapar. Annesi ve babası arasında dengeli bir ilişki vardır Oğuz Atay’ın. Muazzez Hanım ,ailede Cemil Bey’in katı taraflarını yumuşatan bir denge unsuru konumundadır. Oğuz Atay, lise yıllarında resim öğretmeninin tesiriyle ressam olmak istediğini babasına söylediğinde ciddi bir tepkiyle karşılaşır ve babası ressamlığın meslekten sayılmadığını, doğru düzgün bir meslek edinmesi gerektiğini ifade eder. "Yıllar sonra "Tutunamayanlar"ın Selim'ine şöyle dedirtecektir Oğuz Atay:
    "Üç çeşit meslek varmış: mühendislik, doktorluk, bir de hukukçuluk. Ben ressam olmak istiyordum. Babam böyle bir meslek olmadığını söyledi."( S. 54)

    Oğuz Atay bu otoriter baba figürü karşısında çok da direnemez ve hiç istemediği halde inşaat mühendisliği okur. Okul hayatı boyunca çok çalışkan ve disiplinli bir öğrenci olan Oğuz Atay, bölümünü hiç sevmediği halde bitirir hatta alanında akademik çalışma yaparak doçentliğe kadar yükselir ve uzun yıllar üniversitede öğretim üyeliği de yapar. Yıldız Ecevit, onun akademik hayatın çıkarlar üzerine kurulu rekabetçi yapısına çok fazla ısınamadığını, ancak akademisyenliğin öğretmenlik kısmını çok severek yaptığını anlatır. Öğrencileri tarafından çok sevilen bir hocadır Oğuz Atay. Hatta mevcut ders kitaplarının dillerini ve anlatımlarını beğenmeyerek, öğrencilerinin dersi daha rahat takip edebilmesi için “Topoğrafya” isminde ders notlarından oluşan bir kitap da kaleme almıştır.

    Arkadaşları arasında çok iyi fıkra anlatan esprili bir kişilik olarak tanınan Oğuz Atay, derin ve hassas yapısıyla dikkat çeker. İçindeki kırılgan Oğuz’u espriler, şakalar ve fıkralar ile maskelemeyi başarır, ancak onun bilhassa “Tutunamayanlar” ve “Tehlikeli Oyunlar” adlı eserlerinde oluşturduğu biyografik özellikler taşıyan, aşırı duyarlı karakterleri onun gerçek kişiliği hakkında da sayısız ipuçları taşır.

    Kadınlarla ilişkilerinde çekingen ve mesafeli bir tavrı olan Oğuz Atay, ilk evliliğini Fikriye Hanım ile yapar. Bu evlilikten dünyaya gelen kızı Özge onun tek evladıdır. Oğuz Atay’ı kafa olarak doyurmaktan uzak bir kadın portresi çizen Fikriye Hanım ile Atay arasındaki bu evlilik boşanmayla sonuçlanır. “Tehlikeli Oyunlar” romanında Hikmet’in karısı Sevgi büyük ölçüde Fikriye Hanım’dan mülhem oluşturulmuş bir karakterdir. Evlilikte aradığını bulamayan ve tek kalesi kitaplara sığınan Oğuz Atay, evli olduğu yıllarda -Fikriye Hanım’ın ifadesine göre- evde beş bine yakın kitap biriktirmiştir. Gerçek bir bibliyofil olan ve sabahlara kadar durmaksızın okuyabilen Atay’ın çok güçlü bir belleğe de sahip olduğu gözönünde bulundurulduğunda karşımıza çok kültürlü bir yazar portresi çıkmaktadır.

    Oğuz Atay Fikriye Hanım' dan ayrıldıktan sonra o yıllarda eşinden yeni ayrılmış olan Sevin Seydi ile büyük bir aşk yaşar. Sevin Seydi ressamdır ve aynı zamanda da çok iyi bir okurdur, dünya edebiyatını çok yakından takip eder. Birlikte yaşadıkları dönemde ilham perisinin etkisiyle ilk romanı “Tutunamayanlar”ı kaleme alan Oğuz Atay, romanı onunla birlikte yaşadığı dönemde bir yılda yazıp bitirir. Sevin Seydi onu; dünya edebiyatı, kuramlar, yeni biçem denemeleri konusunda ciddi anlamda besler. Okuduklarını sürekli Atay’la paylaşır. Ayrıca Oğuz Atay romanı yazarken Sevin Seydi de diğer yandan romanı İngilizceye çevirmektedir. En büyük iki romanını ithaf ettiği bu özel kadın, Oğuz Atay’ın hayatı boyunca devam eden büyük aşkıdır. “Tutunamayanlar” ve “Tehlikeli Oyunlar”ın ilk baskılarının kapaklarını da resimleyen bu sıra dışı kadın ne yazık ki Oğuz Atay’ı terk edip Londra’ya taşınır. Yıldız Ecevit’in tüm çabalarına rağmen Sevin Seydi Oğuz Atay hakkında tek bir cümle bile bilgi vermemiştir, bu sebeple kitabın "Sevin" bölümü daha çok Atay’ın etrafındaki dostlarının tanıklıkları ve kurmaca dünyada Atay’ın yazdıkları üzerinden oluşturulmuştur. Bu terk ediliş Oğuz Atay’ı inanılmaz derecede büyük bir boşluk içine düşürür. “Tehlikeli Oyunlar”, Atay’ın bu terk ediliş yıllarına denk düşen romandır. Romanda Hikmet’in sevgilisi Bilge, Sevin Seydi’den izler taşır. Bu büyük aşk Sevin Seydi’nin Oğuz Atay’ı terk etmesi ile son bulsa da dostlukları ömür boyu sürer. Günlüğünde sık sık “Sevin’e bunu yazmalıyım” şeklinde ifadeler dikkat çeker. Sevin Seydi de hayatı boyunca Oğuz Atay’a olan desteğini sürdürür, hatta beyin tümörü teşhisi ile Londra’ya tedavi için geldiğinde bu destek artarak devam eder. Eserlerinde ironik bir dil kullanan Oğuz Atay, “Tutunamayanlar” romanında Sevin Seydi’den ilham alarak oluşturduğu -romanda ismi Günseli olur- on beşinci bölümde hiç ironi yapmaz . Yıldız Ecevit bu durumu şu sözlerle anlatır:
    “Bir tek, romanı yazarken dorukta yaşadığı Sevin Seydi’ye olan aşkını bunun(ironi ağının) dışında tutar, bunun için de ona beslediği yoğun duyguların coşkuyla anlatıldığı 15. Bölüm, metindeki ironi ağının dışındadır.”(s.272)
    Atay bu sebeple AŞKINI CİDDİYE ALAN ADAM’dır. O hayatı boyunca aşk ile yaptığı her şeyi de büyük bir ciddiyetle yapar.

    Oğuz Atay, kişilik olarak çok dürüst, her zaman doğru bildiği yolda ilerleyen, idealist ve çok çalışkan bir insandır. Bir şekilde onunla çalışan herkesin ortak düşüncesi, onun işini çok iyi yapan mükemmeliyetçi bir kişiliğe sahip olduğu yönündedir. "Meydan Larousse" adlı ansiklopedinin maddelerini tashih eden ekibin içinde de yer alır Oğuz Atay. Ansiklopedi maddelerini büyük bir titizlikle hiç üşenmeden ciddi manada bir tashihe tabi tutar. Bu tecrübelerinin izleri “Tutunamayanlar”romanına da yansımıştır.

    Çok iyi bir okurdur Oğuz Atay. Tam bir Dostoyevski tutkunudur. Nabokov, Müsil, Kafka, Joyce gibi isimler onu ciddi manada etkiler. Sıkı bir Ulyses hayranıdır. Hesse’nin "Bozkırkurdu" romanını yabancı dilde okur ve çok etkilenir. Tehlikeli Oyunlar’da Hikmet’in kişilik bölünmesini anlattığı kısımlar Bozkırkurdu’nun Harry Haller’i ile benzerlikler içermektedir.

    “Tutunamayanlar”da ironi yoluyla çok sıkı bir aydın eleştirisi yapan Oğuz Atay -zülf-i yâre dokunduğu için olsa gerek- roman yayımlandıktan sonra edebiyat çevrelerine kendisini bir türlü kabul ettiremez. Her kafadan bir ses çıkan bir ortamdır o yılların edebiyat muhiti. Her sıradışı yazar gibi sağlığında kıymeti bilinmez ne yazık ki Oğuz Atay’ın. “Tutunamayanlar” yayımlandığında TRT roman yarışmasına katılır Atay. Dünya romanını çok yakından takip eden Adnan Benk’in jüride olması onun şansı olur. Benk, Atay’ın romanını çok beğenir fakat tek başına onun beğenisi romanın dereceye girmesi için yeterli olmaz. Yarışma sonunda yapılan açıklamada yarışmaya katılan hiçbir eserin derece almaya layık görülmediği, para ödülünün de birkaç roman arasında paylaştırılacağı şeklindedir ve Atay’ın Tutunamayanlar’ı da bu romanlar arasındadır. Eser, dünya edebiyatında kullanılan pek çok anlatım yöntemini başarıyla kullandığı için Türkiye'deki edebiyat çevrelerinin anlayabileceği bir roman değildir, Atay’ın romanı bu sebeple kabul görmez ve taşlanır. "Tutunamayanlar" ile ilgili her kafadan bir ses çıkar. Ancak Atay için yazmak bir tutkudur ve yazmaya devam eder. İkinci romanı "Tehlikeli Oyunlar" da benzer bir kaderi paylaşır ne yazık ki. Bu yıllarda çok yalnız bir adam portresiyle karşılaşırız. Anlaşılamamak çok yıpratır Atay’ı.

    Londra’ya giden Sevin Seydi’nin moral desteğini kaybeden Atay, 1977’ye kadar sürecek olan ikinci ve son evliliğini kendisinden 15 yaş küçük olan gazeteci Pakize Kutlu ile yapar. O yıllarda "Yeni Ortam" gazetesinde sanat muhabiri olarak çalışmakta olan 25 yaşındaki bu genç hanım, aynı zamanda tam bir kitap kurdu ve ciddi bir Oğuz Atay hayranıdır. Atay’ı sık sık ansiklopedide çalıştığı odasında ziyaret eder ve bu hayranlık zamanla aşka dönüşür. Pakize ile Oğuz Atay arasında bir bağ oluşur ve evlenirler. Oğuz Atay sevdiği kadın tarafından terk edilmesinin ardından ilk defa mutluluğa yakın şeyler hisseder. Pakize hayat dolu, dışa dönük ve arı gibi çalışkan yapısıyla onu hayata bağlamayı başarır. Oğuz Atay'ın Sevin Seydi’ye olan tutkulu sevgisini bilir ve onu bu şekilde kabul eder. Atay da bu enerji dolu genç hanımı sever ve bağlanır. Üç yıl gibi kısa süren evliliklerinin son bir yılı hastalıkla mücadeleyle geçer. 1976 yılının aralık ayında beyin tümörü teşhisiyle Londra’ya tedaviye giden Oğuz Atay, 1977 yılının aralık ayında ardında yarım kalmış pek çok eser bırakarak hayata gözlerini yumar. 43 yaşında gencecik bir yazarın erken ölümü trajiktir, ancak daha trajik olan -yakın dostlarını hariç tutarsak- Atay’ın kıymeti bilinmemiş bir yazar olmasıdır.
    “Ben Buradayım” gibi bir kitabı üç beş sayfalık bir yazıya sığdırmak neredeyse imkansız, benim burada yapmaya çalıştığım şey bu kitaba dikkat çekmek olabilir sadece. Eğer Oğuz Atay’ı, onun fikir dünyasını, yaşamına dokunan insanları, eserlerini yakından tanımak isterseniz “Ben Buradayım” sizi bekliyor. Bu yazıyı sonuna kadar okuyan kitap dostlarıma çok teşekkür ediyorum. Umarım lafı uzatarak çok sıkıcı olmamışımdır.
    Bu uzun yazıyı, Sevin Seydi’nin çizimlerini yaptığı ilk baskı romanların kapak fotoğrafları ve Oğuz Atay’ın televizyon konuşması eşliğinde bloğumdan çok daha rahat okuyabilirsiniz:
    https://hercaiokumalar.wordpress.com/...alan-adam-oguz-atay/
  • Birçok bilimsel başarıya imza atan Türk fizik mühendisi Canan Dağdeviren, yaptığı çalışmalarla dünyanın dikkatini çeken bir araştırmacı. Pilsiz çalışan giyilebilir bir kalp çipi ve cilt kanserini teşhis eden bir cihaz geliştiren Dağdeviren, Harvard Üniversitesi’nin Genç Akademi üyeliğine seçilen ilk Türk. Çalışmalarını MIT Media Lab’de sürdüren Canan Dağdeviren, başarısının sırrını ve onun yolunda ilerlemek isteyen gençlere tavsiyelerini Amerika’nın Sesi Türkçe Yayın Bölümü’yle paylaştı

    Özlem Tınaz: Amerika’nın Sesi Türkçe Yayın Bölümü’ne vakit ayırdığınız için teşekkür ederiz. Eminim ki bir çok kişinin aklındaki soru: Amerika maceranızın nasıl başladı?

    Canan Dağdeviren: “Amerika’ya 2009 yılında Fullbright doktora bursunu kazanarak geldim… Ve bu bursu kendi alanımda ilk sırada kazanarak Illinois Üniversitesi’nde doktora eğitimi almaya hak kazandım. Illinois Üniversitesi’nde malzeme bilimi ve mühendisliği bölümünde yaklaşık 5-5.5 yıl eğitim gördüm. Daha sonra da MIT’ye geldim. MIT’de doktora sonrası araştırmalarımı yapmak üzere Bob Lenger'la birlikte çalıştım. Hemen akabinde Harvard Üniversitesi Genç Akademi üyesi seçildim. Sonra tekrar aynı yıl MIT Media Lab’de şu anda bulunduğumuz yerde hiç başvuru yapmadığım halde ‘faculty’ posizyonu kazandım. 2015 yazı benim MIT’deki ilk yazımdı. Ve kendi alanında başarılı akademisyenleri çağırabildiğim bir çalıştay düzenlemek istemiştim. Böylelikle sadece bu alandaki kişileri yalnızca kağıtlarından değil yüzyüze tanışmak etkili olabilir diye düşünmüştüm. Ve çalıştayı yapan biri olarak sunumun sonunda 10 dakikalık küçük bir konuşma yapmanız bekleniyordu. Konuşmayı yaptığımda Media Lab’in direktörlerinden biri yanıma gelip konuşmamı çok beğendiğini ve daha detaylı bir konuşma yapıp yapamayacağımı sordu. Ben de ‘Tabii ki de gelirim, bir blok ötede bir yer, gelip konuşma yaparım ’demiştim. Ve konuşmanın ortalarında farkettim ki bu aslında bir iş konuşması çünkü katılan herkes hocaydı, dışarıdan hiç kimse yok. Ve hemen konuşmanın ortasında da teklif aldım ve dediğim gibi hiçbir cv, mektup ya da vs vermeye gerek kalmadan bu grubuma başlamış oldum.”

    Özlem Tınaz: Temel eğitiminizi Türkiye’de aldınız. Buraya geldiğinizde zorluk yaşadınız mı?

    Canan Dağdeviren: “Amerika’ya ilk geldiğimde zorlandığımı düşünmüyorum, genelde kişiliğim itibariyle gittiğim yerlerde zorlanmadığımı düşünüyorum, hemen adapte olabiliyorum. Tıpkı benim aletlerim gibi; yeterince flexible’ım, esneğim sanırım. Tek zorluk çektiğim yer biraz yemekler konusundaydı. O konuda da artık kendimi geliştirdim güzel yemek yapabiliyorum. Annem kadar tabii yemek yapamıyorum maalesef ama özlüyorum. Yaprak dolması sarma en çok onları çok seviyorum. Annem Adanalı. Çok güzel yapar. Ama tüm yemekleri memleketin suyunu bile özlemiyorum. Zorluklar elbette vardı bir kere kadın olmak başlı başına bir problemdi benim için o nedenle aslında benim laboratuvarım o yüzden transparent, dışarıdan içeride ne yapıldığını görebiliyorsunuz çünkü ben Amerika’ya ilk geldiğimde kendi research grubumun içindeki tek kadın araştırmacıydım. Teorik bilgim çok iyiydi ama pratik bilgim hiç yoktu. Hiç bilmiyordum nasıl yapılıyor bu işler. Ve birine soru sorduğumda cevap almam çok zor oluyordu. Fakat yaptığım şey bir sandalye alıp laboratuvara gidip sabahtan akşama kadar herkesi izlemek oldu. Gözlem yapmak çok önemli. Bu gözlem sonucunda aylar sürse de, kendi yapabileceğim konsepti ortaya koymuş oldum. O nedenle bu laboratuvarı da camdan yaptım ki dışarıdan gelen herkes gözlem yapabilsin, isteyen herkes gelip bakabilsin. Çoğu zaman lise öğrencileri, ortaokul öğrencileri geliyor sandalye veriyoruz oturuyorlar ve bizim içeride neler yaptığımızı, herhangi bir eğitim ya da izin almalarına gerek kalmaksızın görebiliyorlar. Türkiye’de en azından benim zamanımda öyleydi; çok iyi teorik bilgi öğrendiğimizi düşünüyorum fakat sorgulamak çok geri planda kalıyor. Genelde bilgileri hep ezber tarzında çalışıyoruz. Ve de takım çalışması çok az maalesef Türkiye’ye bakarsak, onun için daha çok projeye dayalı çalışmaların yapılmasını ben yüreklendirmeye çalışıyorum Türkiye’deki öğretmen ve öğrenci arkadaşlarımla birlikte. En önemli şey kritik düşünme, eleştiri yapabilme, soru sorabilme, Türkiye’de soru sorabilmek maalesef çok zor. Ben çok soru sorduğum zamanlar hep negatif olarak susturulmuştum. Ama soru sormanın ben büyük bir erdem olduğunu düşünüyorum. Ve Amerika’da da zaten bunu hep teşvik ederler. Hatta bu yıl verdiğim ilk resmi derste çocuklara soru sormayı öğrettim. Çünkü soru sormak demek, küçülen dünyayı genişletmemizi sağlıyor ve zaman kazanmamızı sağlıyor. Çünkü zamanımızda en gerekli şeylerden biri zaman, o nedenle kritik düşünme, soru sorma bunları daha çok teşvik etmek lazım.”

    Özlem Tınaz: Ortaokul ya da lisedeyken bilimle uğraşmayı hayal ediyor muydunuz? Bir hedef koydunuz ve başarıya öyle mi ulaştınız?

    Canan Dağdeviren: “Aslında Amerika ya da herhangi bir ülke yoktu kafamda. Sadece yapmak istediğim bir proje vardı ve o projeyi yapabilmek için de bu işi yapabilen insanları araştırmaya başlamıştım. Bir çok ülkeyi ve bir çok ülkedeki araştırmacıları araştırdım. Çin, Ortadoğu, Asya, Amerika, Avrupa’nın birçok ülkesi ve sonra benim yapabileceğim şeyleri yapabilecek birinin Illınois Üniversitesi’nde olduğunu bulmuştum, John Rogers, benim doktora hocam. Ve ondan aletleri nasıl esnek ve çekilebilir yapabileceğimi öğrenmiştim. Amerika’ya geliş sürecim de böyle başladı. Çünkü hocamı bulmak istemiştim. Onu da Illinois’de buldum. O nedenle de Amerika’ya geldim.”

    Özlem Tınaz: Biliyoruz ki bu başarınızda annenizin büyük rolü var. Size nasıl destek oldu?

    Canan Dağdeviren: “Annem kilit insan, gizli kahraman, benim ben olmamı sağlayan, hem kişilik olarak hem vücut olarak, tabii babamın yardımlarını da unutmamak lazım ama annem benim hayatımdaki en etkili ve en unutulmayacak yapıtaşı, temel.”

    Özlem Tınaz: Canan Dağdeviren’in bir günü nasıl geçiyor?

    Canan Dağdeviren: “Genelde ben güne koşu yaparak başlıyorum. 6 gibi başlıyorum güne. Çünkü beyin kapasitör gibi; hep yüklediğiniz zaman bir zaman sonra patlıyor. Recharge etmeniz lazım. Başka şeyler yapmanız gerekiyor. Benim en çılgın fikirlerim genelde koşarken oluyor. Koşuyorum, geliyorum sonra çok güzel bir Türk kahvaltısı yapıyorum. Hayatın mutluluğu bence kahvaltı. Sonra Türk kahvesi içiyorum, öyle başlıyorum güne. Benim olmazsa olmaz ilk üç aktivitem güne başlarken, sonra toplantılarım oluyor, öğrencilerimle birlikte laboratuvarda çalışıyorum. Makaleler yazıyoruz. Birçok sergiyi ziyaret etmeye çalışıyorum çünkü sergiler, özellikle sanatta, beni çok motive eden ve aynı zamanda yüreklendiren ve farklı bakış açılarına sahip olmamı sağlayan aktiviteler. Zaten burada birçok müze var, onları gezmek, çizimleri görmek farklı görüşleri ve kültürleri öğrenmek bana çok şey katıyor. Ve bunu da kendi yaptığım teknolojilere entegre edebildiğimi düşünüyorum. Öğrencilerimle vakit geçiriyorum, ders anlatıyorum, ders veriyorum. Kültürün hayatımda büyük bir yeri var. Mesela ders verirken sadece ders öğretmiyorum aynı zamanda kültürümüzü de tanıtıyorum. Mesela yaptığımız aktivitelerden biri de; mercimek çorbasına ekmek batırıp, yemek. Bunu öğretmekti. En son dersimizi sucuk mangal yaparak kapattık.”

    Özlem Tınaz: Gençlerle Skype görüşmeleriniz devam ediyor mu?

    Canan Dağdeviren: “Evet, devam ediyor. Pazar günleri 2 saat az uyuyorum. Ve bana ulaşan öğrencilerle Skype toplantıları yapıyorum. Genellikle 20 dakika sürüyor toplantılarımız ve bire bir, grup şeklinde değil. Tamamen kişiye göre ve alanı farketmeksizin herkesle, her öğrenciyle görüşüyorum. Bana yazan öğrenciler arasında ilahiyat fakültesinden öğrenciler de var, tıp dünyasından insanlar da var. Hukuk okuyan öğrenciler var. Cevabı bende değilse bile network’üm de olan hocalarla birleştiriyorum onları.”

    Özlem Tınaz: Biraz da projelerinizden bahsedelim, biliyoruz ki kalp pili üzerinde çalıştınız.

    Canan Dağdeviren: “Kalp pili aslında benim doktora süresinde yaptığım hipotezin sadece küçük bir bölümü. Ama çok ses getirdi o bölüm. Kalp pili, biliyorsunuz, kalbinizin ritmi iyi olmadığı zaman kalbin iç çeperine gelen bir elektrot vasıtasıyla voltaj yollayıp, kalbin ritminin tekrar iyi olması sağlanıyor. Fakat bu piller her 6 ya da 7 yılda bir değiştirilmek durumunda çünkü içindeki batarya, pil bitiyor. Bizim yaptığımız teknoloji bir sistem üzerine kurulu ve incecik levhalar şeklinde kalbin, akciğerin ve diyaframın üzerine yapıştırılıyor. Ve sizin iç organlarınız hareket ettikçe, mesela; kalp atışı veya nefes alıp verme, bu alet eğilip, bükülüyor ve dışarı elektronik güç veriyor. Elektrik gücü veriyor. Ve siz bunu kullanarak kalp piliniz tekrardan çalıştırabiliyorsunuz. Şu anda Media Lab’de onun bir başka versiyonunu yapıyoruz. Artık kalbin içerisine girmeye gerek kalmadan bu platformları direkt dizimizin kolumuzun ya da iç çamaşırımızın bir parçası olacak. Ve siz normal günlük hayatınıza devam ettikçe mekanik enerjiyi elektrik enerjisine dönüştürüp kablosuz bir şekilde bu elektronik gücü başka aletlere de gönderebileceksiniz. Bundan sonra daha çok meme kanseri üzerine çalışmak istiyorum. Uzay teknolojileriyle çok ilgileniyorum. Belki astronotlar için özel bir tekstili de işin içine koyabileceğimiz akıllı giysiler ve farklı elektronik aletleri var olan tekstilin içine koyabileceğimiz oluşumlar yapmayı planlıyoruz. Şu an MIT’de kendi grubumla birlikte daha çok vücut içerisine girebilen, giyilebilen küçük aletler yapıyoruz. Yaptığımız aletlerden biri beyne entegre edilebilen ve beynin en dip köşelerine kadar inebilen üç boyutlu iğne şeklinde bir alet ve esnek ve aynı zamanda da beynin içine girebilecek kadar sert bir platform. Bu ne yapıyor? Normalde siz Parkinson hastasıysanız ilaçları ağız yoluyla veya damar yoluyla almak durumundasınız. Bu da maalesef tüm vücuda zarar veriyor. Sadece beynin o noktasına gitmiyor. Fakat bizim yaptığımız bu platform sayesinde kablosuz olarak çalışabilen ve direkt bilgisayarlardan kodlar vasıtasıyla gönderdiğimiz mesajlarla ilaçları çok minik boyutlarda beynin istenilen noktasına indirgenebiliyor. Böylelikle sistemik toksisi denilen problemi de önlemiş oluyoruz. İlaç gereksiz yere vücudun her yerinde dağılmıyor. Çok büyük miktarlarda değil küçücük miktarlarda beyindeki değişiklikleri saniyeler içinde görebiliyoruz.”

    Özlem Tınaz: Sizin bir de pijama tanımlamanız var. Onu açar mısınız?

    Canan Dağdeviren: “Ben günümüz tıbbının pijama tarzı olduğunu düşünüyorum. Bol, size uymak zorunda değil. Annenizin babanızın pijamasını giyebilirsiniz. Ama ben bugünün tıbbını, takım arkadaşlarımla birlikte, öğrencilerimle birlikte ‘suit type’ yapmak istiyorum. Tamamen sizin üzerinize oturan ceket tarzı. Ve vücudunuzun her tarafını kaplayan tarz, böylelikle vücut içerisinde ve dışında olan tüm etkileri dışarıya bir ara yüz vasıtasıyla iletebilen teknolojiler. Bunu da ancak ve ancak geleneksel olmayan, çekilebilir, esnek, ince aletlerle yapabiliriz.”

    Özlem Tınaz: Fareler ve maymunlar üzerinde çalıştığınızı söylediniz. Hayvanseverler aslında bu tür deneylere ve deneklere karşılar. Sizin görüşünüz nedir?

    Canan Dağdeviren: “Elbette hayvanlara büyük saygım ve sevgim var. Ve insanlara belki de bilmeden harika yardımlarda bulunuyorlar. Bu konuya ben de çok hassasım, özellikle çok hassastım, bu konuya başlamadan önce. Hayvanları çok seviyorum ama onlara dokunamama gibi bir sorunum var. Ama eğitimler alıp artık onlarla deneyler yapmaya başladım ve bir güzellik daha yapmaya başladık yaptık biz. Normalde şu anda var olan teknolojiler çok büyük. Beyne indirgediğinizde beyinde probleme neden oluyor. Ama ben bunu öğrendikten sonra ‘mikrofibrication’ dediğimiz mikron boyuttaki teknolojiyi, saç teli kalınlığından ince, 10 kat daha ince aletler yapıp, bunları beyne indirebiliyoruz hayvanlar yaşarken. Ve hayvanlar hiç acı çekmiyor. Bu da teknolojinin ne kadar ileri olduğunu gösteriyor. Ama her zaman söylüyorum en az öğrendiğim bilgiler, öğretici pozisyonda olan hocalarımdan aldığım bilgiler, takım çalışmaları yaptığım arkadaşlarımın ötesinde hayvanlara çok şey borçluyuz.”

    Özlem Tınaz: Türkiye’ye, Türk Devleti’ne ya da özel sektöre bir çağrınız var mı?

    Canan Dağdeviren: “Çocukları ve gençleri desteklesinler. En büyük çağrım bu olur. Bilim çok önemli bence, ülkelerin her birinin önceliği bilim olmalı. Bilim insanlarına ve bilimle uğraşmak isteyen gençlere yardımcı olsunlar. Geçtiğimiz yıl Arya Güçlü Kadınlar Platformu’nun Güçlü Kadınlar Ödülü’nü kazandım. Ve bu ödülü almama sebep olan düşünce de vizyon bursuydu. Şu an vakfı oluşturmaya çalışıyorum. Türkiye’de kurulacak bu vakıf, annesi- babası olmayan çocuklar, her yıl bir erkek ve bir kadın öğrenci, eşitliğe inandığım için, Türkiye’den Amerika’ya gelecekler ve Amerika’daki büyük üniversiteleri görecekler. Harvard, MIT gibi laboratuvarları görecekler. Benim verebileceğim bir koltuğum yok ama verebileceğim bir laboratuvarım var. 23 Nisan günü laboratuvarı onlar yönetecekler. Satranç oynayacaklar, okyanusu görecekler, istakoz yiyecekler. Türkiye’de yapamadıkları veya yapmaları mümkün olmayan aktiviteleri burada yapacaklar. Ve dünyanın sadece Türkiye’den ibaret olmadığını bu öğrencilere göstermek gibi bir fikrim var. Döndükleri zaman da henüz işleri bitmiyor. Biz Sivas’lıyız. Sivas’ta bir hatıra ormanı yapacağız. Ve bu çocuklar birer tane ağaç dikecekler. Ve her ağacın bir ismi olacak. İlk isim Fatoş Büyükkuşoğlu’nun, bize ödül veren, vefat eden annelerinin ismi olacak. Çünkü toplumda çocuk yetiştirmenin, insan yetiştirmenin ve ağaç yetiştirmenin ne kadar zor ve zaman aldığını topluma göstermek istiyorum. İstanbul, Sivas ve Amerika ayaklı bir vizyon bursu olacak.”
  • Medikal cihazlar vücudumuzun konuştuğu dili çevirebilecek şekilde tasarlanabilir mi? MIT’de yeni bir araştırma grubu girişimine başlayan malzeme bilimcisi Canan Dağdeviren böyle düşünüyor. Türkiye’de geçirmiş olduğu çocukluk döneminden beri yaşadığı trajedileri ve kayıpları umuda dönüştürmeyi planlıyor.

    Onun icatları, bilim insanlarının organlarımızın hareketlerinden elektrik toplayabildiğini, fizyolojik örüntülerdeki ince değişikliklerden kaynaklanan ilk hastalık belirtilerini alabildiğini veya nörodejeneratif koşullardan beyinde meydana gelen değişiklikleri izleyebildiğini göstermektedir.

    Peki Ne Yaptı?

    Dedesinin kalp yetmezliği sonucu hayatını kaybettiğini öğrenmesi üzerine bir çözüm olarak geliştirdiği büyük etkileri olan küçük bir biyomedikal cihazı bilim dünyasına tanıttı. Etikete benzemekte olan cihaz, enerjiyi iç organların doğal hareketlerinden – kalp atışı, yükselen diyafram – elektriğe dönüştürmektedir. Üretilen elektrik düzensiz kalp atışlarını düzenleyen kalp pili gibi implante bir cihaza güç vermek için yeterli bir miktardadır.

    Canan Dağdeviren “Günümüzde kullanılan kalp pilleri her yedi yılda bir pillerin deforme olması nedeniyle değiştirilmeye ihtiyaç duyuluyor.”diyor. Dağdeviren’in inekler üzerinde güvenlik için test edilmiş ancak henüz piyasaya sunulmamış olan cihazı, bir kalp pili veya başka bir implant cihazını çalıştırmak için yeterli güç üretecektir.
    Dağdeviren’in enerji hasat makinesi esnek bir temel üzerine inşa edilmiştir. Başarısının sırrı PZT veya piezoelektrik olan kurşun zirkonat titanattır. Örneğin, ciğerlere yerleştirilmiş olan cihaz, bir insanın nefes alıp verdiği gibi şekil değiştirir ve sabit bir akım sağlar.

    Yalnızca Kalp Pili Değil…

    2012 yılında Dağdeviren’in annesi kuru cilde bakım yapmanın ne kadar zor olduğundan şikayet etmiş ve Dağdeviren hemen teknolojinin bu duruma nasıl katkıda bulunabileceğini hayal etmiştir.

    Dağdeviren, bir etiket gibi yapışan ve kişi hareket ettikçe cilde göre kıvrılan küçük, esnek ve gerilebilir bir sensör oluşturmuştur. Cihazdaki PZT nanoribbons, cildin ne kadar iyi nemlendiğini ve nemlendiricinin ne kadar iyi çalıştığını gösteren cilt esnekliğini ölçen küçük yükler üretiyor. Dağdeviren ve ekibi cihazın tasarım sürecinde dermatologlar ile görüştüler ve bu görüşmeler sonucu cihazın bazı deri kanserlerini erken evrelerinde teşhis edebileceği fikri öne sürüldü. Ancak cihazın patenti hâlâ bekleme sürecinde.

    Bir Merak Kıvılcımı

    Dağdeviren’in 7 yaşındayken gittiği pikniklerden birinde bilime olan ilgisi kıvılcımlandı. Bu cümledeki ‘kıvılcımlanma’ kelimesi mecazi anlamda değil. O ve erkek kardeşi, ateş yakmak için çalı-çırpı toplayıp getirdiklerinde, anneleri bulduğu taşlardan ikisini birden birbirlerine vurdu ve bir kıvılcım oluşturdu.

    “Bir malzemeyi deforme edip kıvılcımlar oluşturma fikrini sevdim bu çok heyecan vericiydi.” diyor Dağdeviren.

    Bu piknik deneyi, Dağdeviren’in daha önce okuduğu bir şeye benziyordu. Birkaç ay önce babası, ona Marie Curie’nin biyografisini vermişti. Marie Curie’nin eşi Pierre ve onun kardeşi Jacques 1880’de piezoelektriği tanımladılar. Piezoelektrik materyaller sıkıldığında ya da deforme olduklarında elektrik meydana getiriyorlar tıpkı iki taşı birbiriyle çarpıştırdığında bir kıvılcım üretmek gibi.
    Hacettepe Üniversitesi’nde bir yandan kendi kıvılcımlarını nasıl oluşturacağını düşünen Dağdeviren, fizik alanında lisans derecesinde uzmanlaştı, materyal ve fizik okudu, tüm kıvılcımların arkasındaki bilimi öğrendi ve ilk cihazlarını tasarladı.

    2008’de, Boston’daki bir malzeme bilimi konferansında, Dağdeviren “esnek aygıtların kralı” olarak tanımladığı John Rogers’a başvurdu.  Laboratuvarında, plastikler ve biyolojik dokular gibi yumuşak malzemeler kullanan bir dizi minyatür biyouyumlu elektronik cihaz üretti. Çoğu geçici dövmeler gibi cilde yapışıyordu.

    “Laboratuvardaki birçok lisansüstü öğrenci, Dağdeviren gibi, kişisel deneyimler tarafından yönlendiriliyor” diyor Rogers. “İnsan sağlığına faydalı olabilecek şeyler üzerinde çalışırken insanları gerçekten motive oluryor. Eğer bu cihazlar büyükannemi kurtarabiliyorsa, o zaman sadece çalışan bir cihaz değil, gerçek ve çok daha anlamlı etkiye sahip olan bir cihaz.”

    2014 yılında, doktorasını alan Dağdeviren, bilimi biyoteknoloji ile harmanlayan Robert Langer’in MIT laboratuvarına katıldı. Grubu, ilaç verme sistemlerine yeni yaklaşımlar ve doku mühendisliği için yeni yollar tasarladı.

    Langer, Dağdeviren için”O harika, zeki ve yenilikçi” diyor.
    İnsan Dinamoları

    Dağdeviren en yeni tasarımını beyin tümöründen dolayı hayatını kaybeden teyzesinden ilham alarak gerçekleştirdi. Beyine yerleştirilen yeni sensör, nörolojik aktiviteyi sürekli olarak izleyip hedeflenen ilaç dağıtımını gerçekleştiriyor. Bu cihaz kapsamlı laboratuvar testlerinden geçer ve piyasaya çıkarsa Parkinson hastalığının ilerlemesini izleyebilir veya bir tümörün tedavi edilmesini sağlayabilir.

    Northwestern Üniversitesi’nden Rogers,” Onun yaptığı çalışmalar alışılagelmiş elektrik teknolojisi ile çoğaltılamıyor” diyor.
    Her ne kadar nano-elektroniklerin karmaşıklığına derinlemesine yerleşmiş olsa da, Dağdeviren misyonunu, vücuttan toplanan verilerde şifrelenmiş gizli kodları çevirmek olarak görüyor. Bu kodları çözmenin yolu, sürekli izlemekle olduğunu söylüyor. Çoğu veri ölçümü – kalp hızı, kan basıncı, glikoz seviyeleri – bir kişinin anlık görüntüsünü ortaya çıkarır ve bu değişkenlerin nasıl bir değişim gösterdiğinin yakalamaz. Vücuda bağlı kalan ve bitmeyen bir güç kaynağıyla donatılan cihazlar, Dağdeviren’in ilacı gerçekten kişiselleştirebileceğini söyleyen bir veri akışını gözlemleyebilir.

    “Vücudu dinleyebilecek ve yorumlayabilecek cihazlar oluşturuyorum.”

    Langer ile doktora sonrası çalışmalarından sonra, Dağdeviren MIT’in Media Laboratuvarı’nda kendi araştırma grubunu oluşturmak istedi. Geçen kış ve bu yılın başlarında, araştırmacıları bir araya getirerek, laboratuvar yöneticilerini işe aldı ve beyin implantına patent vermeye başladı.

    Dağdeviren’in beyin implantı için büyük planları var ve o, dışarıdan enerji toplayan vücut, diz ve dirsek hareketleri gibi piezoelektrik tabanlı cihazlar için fikirler geliştirmeye devam ediyor.

    Kaynak: http://discovermagazine.com/...ug/the-body-electric
    https://www.kreatifbiri.com/...tter_impression=true
  • Ağustos karanlığında nereye gideceğini şaşıran rüzgar, Ebru'nun oturduğu koltuk tarafındaki pencereden içeri girdi. Varlığını yalnızca esintisiyle değil, savurduğu tül perdeyle de kabul ettiriyordu. Rüzgardaki gel gitin son halkasında tül perde, Ebru'nun suratına oturdu. Ebru birkaç kez perdeyi sinirli bir edayla def etti ancak rüzgar Ebru'dan daha inatçıydı. Direnci kırılan Ebru, rüzgarın bu arsız hareketlerine nihayet beyaz bayrak salladı ve pes etti. Mücadeleyi kaybetmenin verdiği bezginlik ve hüsranla karşıdaki gardıroba baktı. Bakışlarındaki ve yüzündeki tüle bu defa dostça yaklaştı. Birkaç gün içinde müstakbel nişanlısıyla nişan yüzüğü alacaklardı ve bu rüzgar-tül iş birliği, onun ilk gelinlik provası, ilk duvak çıkarma çalışması olmuş oldu.

    Üniversitenin son senesinde tanışmıştı Arif'le. O makine mühendisliği fakültesinde, kendisi eğitim fakültesindeydi. Bölümüyle onun kadar uyumlu bir insan daha görmemişti Ebru. Adeta makine gibiydi Arif. Kızmıyor, kıskanmıyor, yorulmuyor, acıkmıyor hatta susamıyordu. İki buçuk yılını geride bıraktıkları ilişkilerinde bir kez olsun hasta olduğuna, kendini kötü hissettiğine şahit olmamıştı. Tabii bu biraz da bünye meselesiydi. Mesela kendisi yılda en az beş kez yataklara düşerdi.

    Ağustos loşluk demekti. İçinde hem kör edici bir karanlığın hem de kör edici bir aydınlığın peyda oluşu ihtimali vardı. Çünkü Ebru bir öğretmendi ancak ona henüz öğretmenim diyen bir öğrencisi olmamıştı. Birkaç hafta önce üçüncü defa sınava girmiş, sonucunu bekliyordu. Ya hüzünden ya sevinçten ağlayacaktı. Ebru ikincisini arzuluyordu. Arif ise İstanbul'da çalışıyordu. En iyi ihtimalle ayda bir görüşüyorlardı. Son buluşmalarında Kıbrıs Şehitleri'nde yürürlerken Arif bir anda sağ cebinden çıkardığı beş taşlı tektaşı Ebru'nun parmağına taktı. Bu teklifsizce yapılmış bir evlilik teklifiydi ve aşkın kimyasına daha uygundu. Sonrasında standart evlilik protokolleri işlemiş, süreç ailelere açılmıştı. Ağustos bitmeden aile içinde, sade bir nişan merasimi düzenleme kararı alındı. Ne davul-zurna ne ayıp olmasın diye çağırılan akrabalar ne birkaç saat için binlerce lira isteyen salonlar ne de bilimum gösteriş aracı...

    11 Ağustos 2018 tarihli 11.00'de kalkması gerekip 11 dakika rötar yapınca 11.11'de kalkan uçak, 12.12'de piste kondu. 13.00'de planlanan Alsancak buluşması da Ebru'nun alışıldık rötarından ötürü 13.13'de yapıldı. On saniyeye yakın sarılma, gerdandaki kokuyu içe çekiş, ferli gözlerdeki cıvıltılı kontak, alna buse ve kapanış. Önce Alsancak'ta muhtelif yerleri gezdiler: İncik boncuk dükkanları, giyim mağazaları falan. Sonra Arif'in alanına dair kitap bulmak için birkaç sahaf gezdiler, ardından Ebru acıkınca Alavara'ya oturdular. Ebru tam porsiyon, Arif hiç porsiyon istedi. Arif yolculuğa ve gezintiye rağmen acıkmamıştı. Makarna yendi, hesap ödendi ve Kemeraltı'na, kuyumculara doğru yola çıkıldı.

    Arif vakit nakittir düsturuyla girdiği ilk yerde yüzüğü alma niyetindeydi ancak Ebru sünnet olarak bilinen pazarlığı farz bellemiş bir pazarlıkçının kızıydı. O yüzden hem cisim olarak hem fiyat olarak en ideal yüzüğü bulma süreci sıkıntı vermeye başladı. İlk üç kuyumcu fiyatta herhangi bir indirim yapmayınca bir diğerine girdiler. "Amca, baştan konuşalım. Pazarlıkçı değilsen hiç bakmayalım." diyen Ebru'ya tezgahtar tebessüm etti ve yüzükleri tezgaha yığmaya başladı. En kalın 22 ayar yüzükleri denemeye başladılar. Taktılar, çıkardılar, fotoğraf çektiler, tekrar çıkardılar, taktılar derken nihayet birinde karar kıldılar. Ancak beklenmeyen bir şey yaşandı. Yüzüğün ağırlığını ve fiyatını öğrenmek için yüzüğü tartmaları gerekiyordu ama Arif'in yüzüğü parmaktan çıkmak bilmedi. Asıldılar, çektiler, zorladılar: Yok. Kolonyayla, deterjanla denediler yine çıkmadı. Çıkmak bilmeyen bu yüzüğün parmağa nasıl girdiğine akıl sır erdiremediler. Birkaç dakika sonra öğle molasından dönen Kazım "Bir de ben deneyeyim." dedi. Dedesi hamal, babası kabzımaldı. Nesillerdir beline, bileğine güvenen bu soy, bir türlü gün yüzü görememiş, hep fukaralıkla bir yaşamıştı. Bu düzeni bozan Kazım oldu. Meselenin bileğine güvenmekten ziyade başkalarının bileğine güven duymasını sağlamaktan geçtiğini kavrayıp bilezik satmaya başlamıştı. Yedi yıldır ortağı olduğu bu kuyumcuda inatçı bir yüzüğün onları alaşağı etmesini kabul edemezdi. "Yok Kazım, deterjanla bile ovaladık çıkmıyor yanına koduğum. Affedersin kızım, sinirlendim biraz." Bu imkansıza dair anlatı elbette Kazım'ın daha da hırslanmasına sebep oldu. "Damat Bey, çekiyorum hazırsan?" dedi Kazım gözlerinde inanç ve özgüvenin ışıldattığı bir parıltıyla. "Çek abi." dedi Arif soğukkanlı bir tavırla. "Hadi bismillah." dedi ve davrandı Kazım. Çektiği gibi geldi yüzük... ve parmağı. Ebru'nun gözlerinde hayret ve korku; tezgahtar amcanın yüzünde korku, panik ve endişe; Kazım'ın sağ elinde yüzük ve Arif'in yüzük parmağı kaldı. Arif'in kopan parmağından cızırtılı kablolar ve kıvılcımlar çıktı, kemik yerindeyse çelik çubuklar vardı. Arif dışındaki herkese hem küçük hem büyük dilini yutturacak bu görüntü karşısında gizemi sonlandıran, Arif'in ağzından çıkan üç kelime oldu: "Ebru, ben robotum."
  • (Değerli arkadaşlar, okuduğum kitaplardan faydalı ve okunmaya değer bulduklarımı konularına göre ayırarak seriler halinde sizinle paylaşmak istedim. Kitapların değerlendirmesi tamamen kendi fikrime göredir, katı sağlamak isteyen olursa bana iletebilir; zira eklerken atladığım, görmediğim veya henüz okumadığım güzel kitaplar olabilir. İyi okumalar dilerim!)

    Kelimelerin Suistimali (#30733729)
    Machiavelli
    Metot Üzerine Konuşma
    Cinsiyet Üzerine
    Yeni Bir İnsan Yeni Bir Toplum
    Duygusal Zeka
    Rüyaların Yorumu
    Totem ve Tabu
    Aşkın Psikolojisi (#28574306)
    Uygarlığın Huzursuzluğu
    İnsan Mühendisliği
    Rüyalar, Masallar, Mitler (#27658735)
    Bir Toplum Nasıl İntihar Eder? (#27658835)
    Kitle Psikolojisi (#27649384)
    Newton Neden Türk Değildi? (#27641408)
    Aptalı Tanımak (#27621395)
    Dahi Diktatör
    Zümrüt Ayna (#27614981)
    İtaatsizlik Üzerine (#27659218)
    Psikanaliz ve Din (#27659279)
    Bir Bilim Adamının Serüveni - Celal Şengör Kitabı (#27659145)
    Sokrates Öncesi ve Sonrası (#27549357)
  • İnsan hayatı devamlı bir beklemedir, bize daima daha iyiyi ümit ettiren bir bekleme. Çocukken genç olmamızı bekleriz. Akşam olur ertesi günü bekleriz. Hasta oluruz, iyi olmayı bekleriz. Canımız sıkılır, mutsuzluk içindeyiz, gelecek mutlu günleri bekleriz. Kış soğuk geçer, ilkbaharı bekleriz. Yaz kurak olur, yağmuru, sonbaharı bekleriz.