• İnsan kendisini incitecek şeyleri silkip atabilir miydi? "Geçmişin içine doğru iyice yayıldık" diye yazmıştı Prado. "Bunu sağlayan duygularımız, yani derindekiler, kim olduğumuzu ve kendimiz olmanın nasıl bir şey olduğunu belirleyen duygular." Çünkü bu duygular zaman tanımazlar, tanımazlar ve onu reddederler.
  • 77 syf.
    ·3 günde·Puan vermedi
    Camus’n ‘başkaldırıyorum o halde varım’ demesi bir anlamda insanın beşer olmaklıktan çıkıp insan olmaklığa doğru adım atmasıdır. İnsan olmaya dair atılan adım elbette durağan değildir ve zaman var olduğu sürece devam edecektir. İnsanın, insan olmaya dair çıktığı bu yolda içinde bulunduğu zindanlar vardır. Bu zindanlardan en zoru ise insanın kendi benliğidir. Çünkü diğer zindanların dört duvarı olması sebebiyle aşılmaları kolaydır ve aşılmıştır da fakat insanın kendi benliği duvarsızdır ve zindan insanın zendisidir. Bu zindandan kurtuluş ise aşk iledir. Ancak nasıl bir aşk? Şeriati bize bu aşkı ve ‘kendinden geçerek’ kendine ulaşmayı anlatıyor. Ancak bunu tasavvufi/irfani bir üslupla yapmıyor. Olayı bir başka açıdan sosyolojik olarak ele alıyor bu anlamda okunmaya değer. Fakat tüm bunların yanında, kitapta kayda değer tanımlar ve güzel tespitler olmasına rağmen beni inanılmaz derecede etkilediğini de söyleyemiyorum.
  • Dünya kurulduğundan bu yana güzel dünya savaştadır, kötü dünyaya karşı, çirkin dünyaya karşı. Her gün başka bir gün doğuyor, her gün yeni yıldızlar döşeniyor gökyüzüne, diyordu Dursun Dede. Her doğan gün, her gece gökyüzüne yeniden döşenen yıldızlar savaştadır.
    Her sabah yeni çiçekler açıyor, dünkünden daha güzel, diyordu Dursun Dede, yeni bebeler doğuyor, her gün, her gün yeniden, eskisinden daha sağlıklı. Dünya her gün, her gün, güneş doğarken deri değiştiriyor, yepyeni terütaze oluyor. İnsan, her insan, eğer insansa, her gün, her gün tanyerleri ışırken yeniden doğuyor. Toprağa düşen her tohum, toprağı yaran her filiz yenidir. Gökyüzü her ışıyışında yeniden kuruluyor, dünya yeniden kuruluyor her tan atışında, tohum yepyeni uçuyor, su yepyeni akıyor,ışık yepyeni akıyor. İnsan yüreği yepyeni yepyeni atıyor. Çiçek sevgiye duruyor, yürek sevgiye duruyor, şırlayıp gelen ışık sevgiye duruyor. Ölüm yok, diyordu Dursun Dede... İnsana ölüm yok. İnsan muhabbete, insan sevgiye doğuyor. İnsan sevgiye doğmuyorsa insan olamazdı, o zaman ölürdü işte... İnsan insana doğuyor.
  • “Aramızdaki temel fark ne, biliyor musun? Sen insanlara baktığın zaman üniformalar, bayraklar ve din görüyorsun!”

    “Peki, sen ne görüyorsun bakalım?”

    “İnsan, sadece insan. Seven, acı ceken, acıkan, üşüyen, korkan bir insan.”
  • İnsan ne düşündüğünü ancak onu söze döktüğü zaman bilirdi.
  • 1633 syf.
    ·20 günde·Beğendi·10/10
    Sefiller kitabını neden okumalısınız?

    - Bir Fransız klasiği olduğu için mi?
    - Bir dönem romanı olduğu için mi?
    - İçe işleyen çok acıklı bir kurgusu olduğu için mi?
    - Ebru Ince önderliğinde sitedeki bir grup insan bu kitabı okuduğu için mi?
    - Bir tuğla bitirmenin verdiği keyif için mi?

    Size 1630 sayfalık sefaletin içime dokunan hangi kısmından bahsedeyim de okumanız gerektiğine inanın?

    2019 yılına girdiğimizden beri Fransa tarihinde, acılarla, fedakarlıklarla, kötülüklerle dolu bir yolculuktayım. Tarihle kurgunun mükemmel bir şekilde kaynaştırıldığı bir kitap okudum. Hatta okumadım satır satır yaşadım.

    Suç ve ceza dengesinin mükemmel bir eleştirisi, mükemmel bir dönem okuması, harika bir vicdan sorgulaması ve hüzünlü bir hikayeler geçidi.

    Kitabı okurken sık sık burada da dile getirdiğim şekilde keşke Fransa tarihine, Napoleon’a, Waterloo’ya dair biraz daha bilgim olsaydı da kitaptan extra extra keyif alsaydım. Bu okumaktan aldığım keyfi kesinlikle etkilemese de bir parça sıkıp, bunalttığı da bir gerçek. Tarihi kronoloji kısımlarında sık sık duraksayarak hangi olay ne zaman olmuştu, kim kimden sonra tarih sahnesinin hangi köşesine çıkmıştı gibi google araması yapmak durumunda kaldım. Bu sebeple eğer kitabı hala okumadıysanız okumadan önce aşağıdaki linklerde güzel bir Fransa tarihi özeti bulabilirsiniz.

    https://sekerinyeri.wordpress.com/...ern-fransa-tarihi-i/
    https://sekerinyeri.wordpress.com/...rn-fransa-tarihi-ii/
    https://sekerinyeri.wordpress.com/tag/1830-devrimi/


    Kitabın yarısında şöyle bir not almışım. “Victor Hugo kesinlikle içinde bulunduğu dönemde ülkesini ve genel gündemi çok iyi takip etmiş. Çok düşünmüş bunlar üzerine, iyi bir analiz çıkarmış. Çok fazla okuma yapmış olduğunu düşünüyorum, acayip birikimli... Siyasi tarihe ve kişilere detaylı değiniyor. Hatta aşırı detaylı bir neden sonuç ilişkisine dayalı bir anlatımı var kitabın. Ülkesine aşık, milletinin ateşli devrimciliğine hayran acayip bir Fransız övgüsü var kitapta. Bir de tabiki Tanrı'ya inancı kuvvetli, tüm olan şeylerin sonucunun (Waterloo, Temmuz Devrimi, 1830 vs.) hak böyle istediği için olduğu vurgusu var ki bunun bir parça hayran olduğu halkına haksızlık olduğunu düşünüyorum.”

    Az bile söylemişim… Böyle bir Fransa aşkı, böyle bir Paris hayranlığı yok. Bir insan bir şehrin lağımlarının tarihçesini bile anlatacak denli detayı yazabiliyorsa(20 sayfa), bu aşktır. Bir şehre, bir tarihe, bir millete olan aşk! Kusurlarıyla da sevmek deyiminin karşılığı sanırım Victor Hugo. Bir yerde Paris bir gayya kuyusudur derken, diğer yerde Fransa’yı göklere çıkartır. Kitabın başından sonuna kadar zaten bir millet ve Tanrı hayranlığı var. Bir de çok fazla nasihatvari aforizma yazmış, bazen amma uzattın yeter diyesim geldi.

    Charles Baudelaire önsözde bu kitap bir merhamet kitabıdır demiş. Bence bu kitap bir hüzün kitabı, vicdan kitabı. Bir aşk kitabı. Çocuğa aşk, sevgiliye duyulan aşk, Tanrı'ya aşk, millete aşk, ülkeye aşk...

    Bir tabir vardır hani “Filler tepişirken olan çimenlere olur.” diye. İşte bu kitap o çimenleri anlatıyor. Napoleon ve Wellington savaşırken ölen altmış bin insanın hikayesi… Bir ülkenin savaşa harcadığı paralar yüzünden yoksul düşmüş, aç kalmış, sefalet içinde yaşayan insanların hikayesi… Bir evi olmadığı için sokaklarda yatan çocukların hikayesi.

    Kitabın ana hikayesini bilmeyen yoktur sanırım. Aç olan kız kardeşinin çocuklarına ekmek alacak parası olmadığı için ekmek çalıp yakalanan, işlediği suç sebebiyle kürek mahkumu olarak bambaşka bir insana dönüşen Jean Valjean’ın hikayesi.

    Çok dağınık anlatıyorum farkındayım ama Victor Hugo da bundan farklı bir anlatım yapmamış inanın. Jean Valjean’ın hikayesini okurken birden kendimizi Waterloo Savaşı’nı oluşturan şartları okurken buluyoruz, dönüyoruz Fantine ve Thenardierler’in hikayesine bir göz atıyoruz, birden Cosette ile Jean Valjean’ın kaderi nasıl kesişti kısmından manastırların tarihçesine dalıyoruz. Kitap bizi bilgiye ve detaya boğuyor, bir büyük olayı meydana getiren ufak tefek tüm olayların detaylarını ve tarihin önemsemediği küçük insanların yaşam çizgisini anlatıp, büyük resimde tümünü birleştiriyor.

    Tarihi kısımda çok hayranlıkla okuduğum iki tane kısım var. Birisi Waterloo Savaşı’nın anlatıldığı kısımdaki “çukur” sahnesi… İkincisi ise “Haziran Ayaklanması” kısmı. Özellikle ayaklanma kısmında direnişi yaşadım. Mabeuf “Yaşasın Cumhuriyet!” diye bağırırken içimden ben de onunla bağırdım. Gavroche tüm alaycı pervasızlığı ile kahramanca düşerken sanki barikatı izliyordum. Barikat ele geçirildikten sonra Enjolras finalinde gözlerim doldu.

    Karakterler bazında ise şu karakter daha iyi yazılmış diyemeyeceğim, hepsiyle ayrı ayrı ilgilenmiş, detaylıca kurgulayıp sokmuş hikayeye; ama Fantine’i betimlemesi karakteri ete kemiğe büründürmüş, yazar neredeyse yazdığı karaktere aşık olmuş gibi bir tasvir. Tabi Jean Valjean’ın mükemmel vicdan hesaplaşmaları, bir aziz olarak tasvir edilmesi, Javert’in sondaki vicdan muhakemesi ve sistem sorgulaması müthişti.

    Klasikler neden klasik? Çünkü her dönemde seslenişlerine karşılık bulabildikleri için.
    “Büyük tehlikelerin güzel yanı şudur ki, birbirlerini hiç tanımayan insanlar arasında kardeşliği gün ışığına çıkarır.” satırlarını okuduğumda gözümde şu kare canlanıyor örneğin.

    https://listelist.com/...-yapanlar_584794.jpg

    19.yy’da Hugo’nun umut ettiği iyimser gelecekte yaşıyor olsaydık keşke fakat 21.yy’ın 19.’dan çok da farkı yok. Gelirin eşit dağılımı yok, eğitimde ve sağlıkta adalet yok. Artık savaşlar ovalarda karşılıklı yapılmıyor ama hala çimenler eziliyor. Bourbon Hanedanı yok ama hala açlık çeken, sefalet içinde yaşayan çocuklar var. Hala direniyoruz ama kaybediyoruz. Ben bu satırları yazarken bile bir yerlerde bir kadın geçimini sağlamak için vücudunu satıyor. Geleceğe umut içinde bakmak her geçen gün zorlaşıyor. Eşitlik, özgürlük, kardeşlik sadece birer kelime olarak hayatlarımızda yer almakta.

    Uzun zaman sonra ilk defa bir kitabı gözyaşlarıyla bitirdim. Yaşayamadan ölen kitap karakterlerine, yaşayamadan ölen insanlara. Gezi parkında, 15 Temmuz’da, yurdumun dört bir yanında yapılan canlı bomba saldırılarında hayatını yitirenlere, Soma faciasında ölenlere, Aylan bebeğe, minik Leyla’ya, karlı bir günde babasının sırtında bir çuval içinde bu dünyadaki son yolculuğunu yapan bebeğe, Suriye Savaşı’nda katledilenlere ağladım. Ben bu satırları sıcacık evimde yazarken kışın soğuğunda sabaha varma savaşı verenlere ağladım. Pastayı paylaşamayan büyük adamların sebep olduğu bir gecede değişen hayatlara ağladım. En son da oturdum kendi hayat keşmekeşimde unutup gideceğim tüm bu şeyler için kendime ağladım. #39467876

    Victor Hugo demiş ki “Neyse ki Tanrı, bir ruhu nerede bulacağını bilir.”

    Soruyorum Tanrım kaybolan tüm ruhların yerini biliyorsun, öyleyse onları bulup geri vermen için insanlık daha ne kadar acı çekmeli?

    İncelememi kitaptan son bir alıntı ve bir video ile bitireyim.

    “Tanrı’nın çare bulmaktan yana bu güçsüzlüğü beni şaşırtıyor doğrusu. Olayların çarkını her an yeniden yağlaması gerekiyor. … Bu pis yağ yüzünden Tanrı’nın elleri hep yağlı, kara.”

    https://youtu.be/1MhEZizEqVE
  • Bazen sessiz bir liman, bazen hırçın bir nehirim. Asla mükemmel değilim. Hiç
    beklenmedik zamanlarda bir çocuğa dönüşebilirim. Asilik, kanımda var ama ölcüsünü bilirim. Başıma ne gelirse kendimden bilirim. Suçlu aramam. Çünkü ben, fırsat veririm. Hiç umulmadık anlarda ağlar ya da gülebilirim. Dört mevsim gibi duygularım;
    bazen zorlansam da, baş edebilirim. Zor ve karmaşık biriyim, biliyorum; ama asla kötü
    değilim. Sonuçta ben de insanım, hata yapabilirim. Bazen merhamet eder, bazense
    gaddarlaşabilirim. Sağım solum belli olmaz. Gerekmedikçe harekete geçmem.
    Sevdiklerimdense istisnalar dışında kolay kolay vazgeçmem. Akıllı insan, her
    söylediğini düşünür;ama her düşündüğünü söylemez, ya ben arada bu kuralı çiğner,
    birazcık dobra ve ukala olabilirim. Sonuçta mükemmelliği hiç sevmem. Yapmacık duygulardan hoşlanmam. Ne hissediyorsam, o şekilde hareket ederim. Kimseye boyun eğmediğim gibi kendi kendime bile boyun eğmem İnsanları oldugu gibi kabul ederim. Deyiştirmeye çalışmam. Haksızlıklara karşı asla susmam. Sırf bu yüzden karşımdaki insanı çileden çıkarabilirim. O kadar da olabilir. Her konuda kendime az bir parça izin verebilirim.Ne hesabını veremeyeceğim bir günüm oldu ne de vicdanımı lekeleyen bir geçmişim. Ne hissettiysem onu söyledim, onu yaşadım. Yaşadığım bir tek andan bile pişmanlık duymadım. Asla keşkelerim olmadı. Hiçbir zaman kendimle vicdan mahkemesi yapmak zorunda kalmadım. Karşıma bazen gerçek yüzler, bazen sahteler çıktı ama olsun ben yine sadece hislerimle yaşadım. Asla sevmediğim birine seni seviyorum demedim, ya da asla birini severken karşılığını beklemedim. Dostluğuma değer biçmedim, sevgime ise hiçbir zaman sınır çizmedim. Sevdiysem sonuna kadar gittim, bitirdiysem öldürse de hasreti geriye dönmedim. Bazen çok kırıldım, bazen belkide kırdım. Ama hata insana mahsustur dedim. Affettim, af diledim. Kimileri birden fazla kırdılar kalbimi ama ben onları yinede affettim. Onlar belki beni saflıkla yargıladılar. Belkide içten içe sinsice güldüler. Ama asıl unuttukları şuydu. Ben aldanmadım. Aldanan her zaman kendileri oldular ama bunu
    anlayamadılar. Bir insan kaybının ne olduğu bilemedikleri için. Kaybetmek onlar için bir alışkanlık haline geldiği için. Oysa ben hiç insan kaybetmedim. Sadece zamanı geldiğinde vazgeçmeyi bildim o kadar..