• Bir insanin özü ancak onu kaybettiğimizi görmek zorunda kaldığımızda, o insan bir veda sürecine girdiğinde ortaya çıkarmış. Bu süreçte sözkonusu kişi birdenbire, kendisi için artık yalnızca nihai ölümüne hazırlık anlamına gelen her şeyde kendi gerçeği yönünden tanınır hale gelirmiş.
  • Sonuna kadar alçalabilen, bataklığın en dibine kadar sürüklenmiş insanın psikolojisini en iyi yansıtan Dostoyevski yine bunu oldukça iyi şekilde gerçekleştirmiş. İşin güzeli, bize bu insanları bile sevdiriyor. Yolda görsek yüzüne bakmayacağımız insanı Dostoyevski anlatınca seviyoruz.

    Sonunda mutluluk olmayan bir yolda yürüdüğünü bildiğimiz halde, istiyoruz ki mutluluğa kavuşsun.

    Biraz daha teknik açıdan inceleyecek olursak, kitap Zweig anlatısına benzer bir yön çiziyor kendine. Öykünün en beğendiğim yönleri ise diyaloglarının oldukça doğal olması ve günümüz ilişkilerine de aradan geçen yüz seneye rağmen bir ayna tutabilmesi oldu.

    Sözün özü, güzel kitap, mutlaka okuyun canlar.
  • Saat ustası maceraperest bir babanın oğlu olarak dünyaya gelen
    jean-jacques rousseau (1712 cenevre – 1778 paris), 18. yüzyıl avrupası’nda emekçi sınıfa mensup yoksul bir çocuğun, toplumun sınırlarını zorlayan özgün bir düşünüre dönüşmesinin simgesidir.
    küçük yaşlardan itibaren yaratıcı ruhunun etkisiyle toplum ve düzenle uyum sağlayamamış, 16 yaşında evini terk ederek başına buyruk yaşamış, düzenli eğitim almamış ve çok sınırlı süreler dışında düzenli bir işte çalışmamıştır. okuduğu kitaplardan ve gezgin hayatı sırasında toplumun her kesiminden tanıdığı insanlarla yaşadığı tecrübelerden edindiği birikimle kendi kendini eğitmeyi başararak fırtınalı ruhuna huzur sunmak için otuzlu yaşlarında yazmaya yönelmiştir.

    ancak yazmak bile fransız devrimi’ne doğru giden bir süreçte artık iyice yozlaşmış aristokratik davranış ve düşünce kalıplarının egemen olduğu toplumsal yapıdan ve ilişkilerden bunalan bu asi dehaya ilaç olmamıştır. mevcut kültürün aldığı yolu tartışan ve eleştiren, öğretisini insanın doğal özüne uygun ve bu özü bozmayacak, tam tersi geliştirecek sağlıklı ve adil bir yeni kültür anlayışı üzerine kuran rousseau, düşüncesiyle yaşayışı arasında en çok benzerlik olan özgün filozoflardan biri olarak dinsel ve siyasi egemenlerin baskısına uğramıştır.

    bu baskılardan bunalsa ve hassas ruhsal dengesini giderek yitirmeye başlasa da fikirlerinden taviz vermemiş, özellikle toplum sözleşmesi ile özgürlük, eşitlik, kardeşlik arayışının ışığı ve fransız devrimi’nin esin kaynağı olmuştur. gücünü doğadan alan yaratıcı düşünceleriyle
    19. yüzyıl felsefesine, özellikle de romantizm akımına ilham vermiştir. devrimci bir yaklaşımla çocuk eğitimi üzerine yazdığı emile, çocukluk çağlarının insan oluşumundaki önemini belirlediği ve üst sınıftan bir kadının sözleriyle, “annelere, bebeklerini emzirmeyi öğrettiği” için, büyük etki sahibidir. otobiyografi tarzının atası sayılan itiraflar, benliğin karanlık yönlerini araştırması açısından psikanalize giden yolun ana taşlarından sayılır.
  • Bir özü var insanın. Sağlamsa, yırttın. Çünkü öz değişmez.

    Müzeyyen Senar
    (16 Temmuz 1918)
    ( 8 Şubat 2015)
  • “Koyunun olmadığı yerde, keçiye Abdurrahman Çelebi derler.” sözünü, tüm sinir uçlarınıza dek hissedeceğiniz bir anlatım, ki eserin içerisinde de bu atasözüne küçük bir dokunuş var. Abdurrahman Çelebi karakterimiz elbette Foma Fomiç. On yıllık bir çilenin ardından, bu çileye mükafatmış gibi iyi yürekli insanların içerisine düşen Foma, deyim yerindeyse sazı eline alıp başlıyor tıngırdatmaya.
    Klasik bir Dostoyevski anlatımı; insanın sinirlerini tel tel edip, onu bir ip gibi, kah düğümleyip kah çözerek, nükteli bir okuma sunuyor okuyucuya.
    Yazar tarafından tiyatral bir eser olarak kaleme alındığı da yazıyor kitabın notlarında ve hayli uygun bunun için.
    Sözün özü, Dostoyevski’nin karakter işlemedeki ustalığını; daha önce karşılaşmadığınız bir karakterle tanışarak görebileceğiniz akıcı bir eser.
    Şimdiden iyi okumalar.
  • Yine bir Cengiz Aytmatov eseri...

    Cengiz Aytmatov insan ilişkilerini ve bu ilişkilerin içinde varolan ihanet, vefa, fedakârlık, aşk, sevgi gibi kavramları başarılı işleyebilen yazardır. Ben onu ilk olarak Gün Olur Asra Bedel kitabı ile tanıdım. Bozkırın ortasında geçen yıl temmuz ayında... Rüzgarın bile suratına sıcacık estiği bir zamanda. Dedim ki benim köyümde de Yedigey vardı, insanlar benim köyümde de menfaat, karşılık beklemeden kapısını birbirine açardı. Hâlâ öyle muhteşemdir yaşadığım yer birlik ve beraberlik var. Kimse kapısını kilitlemez, kapıya gelene sen kimsin demez:) edem hoş geldin der edem kardeşim demektir:) sofrayı kurar ev sahibi, kendi yatağında yatmaz kapısına geleni yatırır. İşte Cengiz Aytmatov un karakterlerini hep kendi hayatımın, çocukluğumun geçtiği yerlerde bulunan insanlarla özdeşleştirdim. Yedigey amcama çok benziyor tren istasyonunda değil ama tarlada çalışıyor onu çalışırken o sıcağın altında görünce aklıma hep Yedigey geliyor.(Gün olur asra bedel)

    Aytmatov'un bir samimiyeti var okurken kitabın kahramanları ile geziyorsunuz, sonra empati kurabiliyorsunuz, yardımseverliğin, cömertliğin, menfaat beklemeden koşturmanın, iyiliğin ne denli kötülükten üstün olduğunu daha iyi kavrıyorsunuz. Gözleriniz dolu doluyken gülebiliyorsunuz.

    İyiliğin insanın içinde olmadığını ancak bir başkasından öğrenilebileceğini anlıyorsunuz o tren istasyonlarında:)) Çocukken düşene koşmayı ailem öğretti bana, kasa kasa meyve ve sebzeyi köye yeni gelen öğretmene götürmeyi ailem öğretti bana:) kapına geleni çevirmemeyi annem, iyiliği ve yardımı el altından yapmayı anneannem öğretti. Aytmatov'da der ki ; iyilik yoldan düşen değil toplanandır.

    Savaşı, kadını, bozkırı, tren istasyonlarını kitaplarda bol bol okursunuz ama Aytmatov'dan okuduğunuz zaman yaşarsınız. Kadının baş tacı edildiği, savaşın nasıl ağır bir yıkıma sebep olan enkazını, tren istasyonlarında o rayları saydığınızı, bozkıra baktığınız zaman sararmış samanların üstünde titreşen sıcaklığı yaşarsınız.

    Sıcağın serinliğe dönüştüğü buğday tarlalarında aşkı yaşarsınız.

    Beni şaşırtan ilk Aytmatov eseri oldu Cemile.

    Yasak olan şeyler.

    Sevgi göreceli bir kavramdır, herkesin sevgiye bakış açısı farklıdır. Kimi çiçeklerle, kimi türkülerle, kimi sözlerle, kimi yazarak gösterir sevgisini. Ya susanlar ve sadık kalanlar? İşte bir insanın bir insandan beklediği şeyler uyuşmayınca yasağın adı sadece yasak olarak kalmıyor. En çok kendimize benzeyeni seçme eğilimindeyken en zıt insanlarla birlikte olmak talihsizliktir.

    Cemile türkü söylüyordu o da türkü söylüyordu. Cemile bir mektubun sonuna sıkıştırılmış kısa bir selam istemiyordu. Ya sadık kalanlar? Sadık kalanlar için söylenecek bir şey var mı? Gelenek dediğimiz şey Cemile yi bir mektubun sonundaki kısa bir cümleye sığdırdı belki. Olaya her iki tarafından baksam bile o resimdeki muazzam çizimin aşkı bu denli muazzam anlattığı yanlışları ve doğruları ile sorgulanabilir mi? Kimsenin sorgulama gücünü kendinde bulması gerekir mi? Bize mi düştü Cemile'nin türküsünün yazıldığı o bozkır yolları.
    Ya Sadık kalanın acısının haklılığını savunmak, eksik gedik araştırmak bize mi düştü?

    Empati sadığın, cemilenin ve türküsünü söyleyenin yerine koyabilir mi bizi biz yaşamadığımız sürece?

    Sevgi ve aşk, bozkır gibi çorak olan insan yüreğini yeşertecek, ona cesareti, gözü karalığı, yasağı, günahı, sevabı ve daha bir çok şeyi kazandıracak veya kaybettirecek duyguların ve hissiyatların yaşandığı ayrı bir dünyadır. Aytmatov okumak daha başka bir dünyanın penceresini açmaktır.

    Kadın olmak ne kadar zorsa erkek olmakta bir o kadar zor. Sadık kalanlar ile kalmak için direnenler veya sadık kalmayanlar hepsinin doğruluğu yanlışlığı ağzımızda ahkâm keser torba değil büzesin!!
    İnsanın özü daima bozulmaya müsaittir. Bir noktadan sonra duygularına yenik düşebilir. O noktada iradenin sorgulanması gerekir:)

    Rollo May; Aşk, içinde kişinin aşık olduğunda kendi varlığını kaybetme tehlikesi, yeni bir deneyimin yol açtığı sersemlikten ve şoktan kaynaklandığı tanımlamasını yapmıştır. İşte Cemile kendi varlığını kulağında çalınan türkülerle kaybeden bir kadındır. Rollo May; Dünyanın birden bire genişlediğini, bizi daha önce hayal bile edemediğimiz diyarlarla karşılaştırdığını ifade ediyor. Cemile kendi diyarından başka bir diyara türkülerle gitti.
    Sevgi insanı savunmasız bırakır, tabuları al aşağı eder. Sen kendini kendin bile tanıyamaz olursun. Peki yasak olan aşkın içinde pişmanlık olursa işte o zaman tüm sorumluluk ayaklarının gittiği yollara değil sana aittir. Bir şeyin sonuçlarına katlanmak onu yaşamayı göze aldığına karar verdiğin andır.

    Cemile sadık kalana değil türkü söyleyene aşıktı. Hep beklediği ve gelmeseydi bekleyeceğine aşıktı. Cemile zaten Sadık kalanı aldatmıştı. Yasaklar kafamızın içindedir, duygularımızda, düşüncelerimizde...

    Yasaklar bu dünyanın insanlarıdır. Ve onu yargılayanlar bu dünyanın ağız birliği etmiş korolarıdır.

    Ya kadınlar küçük yaşta kadın olmuş ve kirlendiğini düşünen kadınlar. Midemiz bulanıyor değil mi düşünürken? Aklımızın almadığı konular değil mi? Türkiye'de kayıtlara geçmeyen çocuk gelin sayısı. Kitabın sonlarına doğru oturduğum yerde kaldım, kalkamadım, derin nefes almaya çalıştım. Özgürlüklerini ölümle bir tutan kadınlar, savaşarak ölmeyi düşünen kadınlar, bedenlerini su ile temizlemeye çalışan kadınlar. Daha geçen günlerde çocuk gelin fotoğrafı çekmem diyen iyi insanlar. Vicdan yürekten gelir.. İrade de!!

    Aytmatov, her şey bitti derken ayağa nasıl dimdik kalkabileceğinizi size kelimelerle, sayfalarla anlatan insan.
  • “İnsanı özü,” diyordu Budah, ağzındakini sakince çiğnerken, “her şeye şaşırtıcı bir şekilde alışmasıdır. Doğada insanın uyum sağlayamayacağı hiçbir şey yoktur.”
    Arkadi ve Boris Ştrugatski
    Sayfa 198 - İthaki Yayınları