Neslişah Özbay, bir alıntı ekledi.
20 May 17:59

AYDINLANMA FELSEFESİ NEDİR?
Feodal düzen içinde yavaş yavaş gelişerek iktisadi ve sosyal alanda üstünlüğü ele geçiren sınıfın
burjuva sınıfı olduğunu daha önceleri belirttik. İşte maddi temellere dayanan bu olay, yeni bir sosyal
sınıfın ortaya çıkarak siyasi iktidara adaylığını koyması olayı, her zaman olduğu gibi, yeni bir dünya
görüşü, yeni bir felsefe, yeni bir iktisadi ve sosyal doktrini de beraberinde getirmiştir. İşte
burjuvaziye özgü bu genel dünya görüşüne “Aydınlanma Felsefesi” diyoruz.
İlkçağda Yunan Aydınlanmasının merkezi Atina idi. 18. yüzyıl Aydınlanması ise bütün
Avrupa’ya yayılmış olan bir fikir akımıdır.
Aydınlanma felsefesi önce İngiltere’de başlamış; oradan Fransa’ya geçmiş ve çok radikal bir
nitelik kazanmıştır. Almanya’ya da kısmen Fransa yoluyla, kısmen de İngiltere’den gelen bu akım,
Avrupa’nın bu üç büyük ülkesinde bunların sosyo-politik özelliklerine uygun şekiller almıştır.
Aydınlanma felsefesi, İngiltere’de daha çok deneyci, Fransa’da daha çok akılcı, Almanya’da ise daha
çok mistik-akılcıdır...
Aydınlanma felsefesinin dayandığı ilkeler, yalnızca burjuvaziye değil, bütün insanları kapsayan,
eski düzenden yana olanlara karşı (asiller, rahipler) bütün insanların mutluluğunu amaç edinmiş
görünen ilkelerdir. “Hürriyet”, “ilerleme”, “insan değeri” gibi kavramlar, bütün insanlığı hedef
tutmaktadır. İnsanın özü gereği bir değer olduğu, burjuva felsefesinin temel ilkesidir.
Aydınlanma felsefesinin amacı, peşin yargıları yıkmaktır. Aydınlanma felsefesi akla, doğaya,
insanın mutluluğuna aykırı tüm peşin yargılara, boş inançlara karşıdır...
Aydınlanma felsefesi, her şeyden önce, Katolik dinin getirdiği peşin yargılara karşı çıkıyordu...
Dinin getirdiği peşin yargıları ortadan kaldırmak otomatik olarak siyasi peşin yargıları da söz
konusu etmek, zayıflatmak anlamına geliyordu. Bu peşin yargılara karşı çıkışın kökleri, Rönesans ve
Reform hareketlerine dayanmaktadır.
(Murat Sarıca, Fransız İhtilali, İstanbul, 1970, s. 30-33

Uygarlık Tarihi, Server TanilliUygarlık Tarihi, Server Tanilli

Antik Mısır Tanrısı
Antik Mısır Tanrısı Aton (Aten, Zentuk) ve Aton Dini Hazırlayan: Akhenaton "Aton, uludur, birdir, tektir.
O'ndan başkası yoktur.
Bir tanedir,
O'dur her varlığı yaratan
Bir ruhtur Aton, görünmeyen bir ruh.
Ta başlangıçta vardı Aton,
Tek varlıktı o.
Hiçbir şey yokken o vardı.
Her şeyi o yarattı
Ezelden beri süregelen varlığı,
Ebediyete kadar sürecek,
Gizlidir Aton, kimse görmemiştir onu.
İnsanlara ve yarattıklarına sır kalır her zaman." Akhenaton [1] Aten ya da Aton ya da Zentuk, 4. Amenhotep (Akhenaton, Akhenaten, 4.Amenofis) tarafından ortaya çıkarılan [2] dinî inanışın tek ve yarı-soyut tanrısıdır. Tıpkı günümüzde büyük kitlelere ulaşmış olan kutsal kitaplı dinlerde olduğu gibi tek yaratıcı olarak kabûl edilmiştir. [3] Firavunlar arasında en az bilgiye sahip olunan gizemli Akhenaton, çeşitli Mısır tapınaklarını kapatarak, belirsiz ve sûretsiz Tanrı Aton için tapınaklar yapmıştır. [4] Firavunların saltanatı, 3000 yıldan fazla sürdü ve bu arada otuz hükümdar sülalesi birbirini izledi. M.Ö. 1364 yılına gelindiğinde, 18'inci sülaleden Ameophis IV (Akheneton) tahta çıktı. Bu sırada Mısırlılar, başta Amon (Güneş Tanrısı) olmak üzere birçok tanrıya tapıyorlardı. [5] Akhenaton, babası gibi bir asker değil, her şeyden önce bir düşünürdü. Zamanının büyük bölümünü Amarna'da, karısı Nefertiti ile birlikte yeni bir dinin "gerçeklerini" bulmaya çalışarak geçiriyordu. [6] Yusuf Peygamber'den yaklaşık 300 yıl sonra Mısır'ın tahtına oturacak olan Akhenaton, tahta çıkışından beş yıl sonra kendisi 41 yaşındayken Mısır'ın çok tanrılı inanç sistemini temelinden yıkacak icraatlarda bulunmaya başladı. [7] Moneist (tek tanrılı) bir temeli olan ve yaratıcı ilah Aton'un dışında tüm tanrıları reddeden yeni bir dini kurdu [11] Halkına, ilâh'ın tek ve bir olduğunu, isminin de ATON olduğunu ilân etti. Adını, Aton'un hizmetkârı anlamına gelen AKH-EN-ATON şeklinde değiştirdi. [7] Bu dönüşüm, kısmen güncel muhâlefetin etkisinden ve özellikle Amon rahiplerinin girişimleriyle ayaklanan alt sınıfların baskısından kaçma amacını taşıyor olabilir. Yeni başkent, Teb'in 500 kilometre kuzeyindedir ve daha önce hiçbir Tanrı ya da Tanrıça'ya adanmamış bâkir topraklardan kurulmuştur. Aton'un Ufku anlamını taşıyan "Akh-et-Aton" şehri, Amon rahiplerine karşı girişilen mücâdelenin merkezî rolünü üstlenecektir. [8] Yeni başkente taşınılır taşınılmaz; Teb, başkent niteliğini kaybetmiştir. Akhenaton, mücâdelesinde bir adım dâhî geri adım atmayarak, Aton dışındaki Mısır ilâhlarının isimlerini âbidelerin üzerinden sildirmeye girişir ki, babası Amen-hotep'in de bu politikalardan kaçamadığı gözükür. [6] Teb, Uzun süre sonra bu dönemde ilk kez önemini yitirmiştir. Çünkü Akhenaton, aynı zamanda Amon'un şehrinden de nefret etmekte, onu Tağut'un / kâfirliğin sembolü olarak görmektedir. [9] Akhenaton, Mısır'ın geleneksel dinini kaldırıp yerine Aton olarak bilinen bir tek güneş tanrısına tapınmayı getirdiği için "Sapkın Firavun" olarak bilinir. Odanın çevresine dört koruyucu tılsım (sihirli tuğla) yerleştirilmiştir ve bunların birinde de firavunun adı yazılıdır. Odanın kuzey duvarındaki bir nişte, kapaklı dört küp Akhenaton'un küçük eşi Kiye'nın iç organlarının saklanması için konulmuş; ama üzerlerindeki yazılar silinmiştir. Mezarın döşemesi üzerinde bulunan kil mühür izlerinde Akhenaton'un halefi Tutankhamon'un (M.Ö. 1333-1323) adı yazılıdır. [10] Akhenaton, tahta geçtiğinde râhip sınıfının gücünün krallıktan fazla olduğunu ve yönetimi ellerinde tuttuklarını fark etmiş ve bundan kurtulmak istemişti. Bir başka kaynağa göre ise Firavun, bir güneş râhibi olan amcasının etkisindeydi. [11] Başkenti Teb'den, şimdiki adıyla el-Amarna'ya taşıdı. [12]. Amarna'ya "Aton'un Ufku" anlamına gelen "Akn-et-Aton" adı verildi, sonra "Amon'un Büyük Râhipliği" makamını kaldırdı. [11] Akhenaton'un tek bir tanrıya inanması, halkını tedirgin etmişti. Özellikle Akhenaton'un düşmanları, onun eski firavunlar kadar güçlü olmayı amaçladığına ve artık büyük ölçüde râhiplerin eline geçmiş olan dinsel gücü yeniden kazanmaya çalıştığına inanıyorlardı. Onlara göre tek bir tanrıya tapmak çok, yanlıştı. [6] Teb'de bir isyân çıktı; ama ordu, bastırdı. Akhenaton, kararlıydı. Yeni dinin esaslarını belirledi ve mistik şiirler yazdırdı. İnancının temelinde yalana karsı gelerek gerçeğe ulaşma düstûru vardı ve Tek Tanrı'ya olan sevgi, derin duygularla anlatılıyordu; mezar taşlarında "Ey. Biricik Allah, senden başkası (ve senden başka bir ilâh) yoktur." yazıları bulunmuştur. [11] Kralın eylemlerinin meşrûiyeti, mitoslarla desteklenmiştir. Anlatılardan çıkardığımız ölçüde; Aton kültü, henüz Akhenaton'un doğuşundan önce, ailesi tarafından tertip edilen bir ritüelle gerçekleşmiştir. Babası, Akhenaton henüz doğmadan yaptırmış olduğu sun'î bir göl içinde, altın ile yaldızlanmış bir kayığı dolaştırmış, bu kayığın ismine de Teye, "Aton" ismini vermişti. Spekülasyonu biraz daha ileriye götürecek olursak, anne ve babanın, Amon-Re rahiplerinin nüfuzundaki güçlenmeden rahatsızlık duyarak, iktidârı "kendilerinin mutlak hâkimiyetine" dönüştürebilme gayretlerinden dolayı oğullarını genç yaşta güçlü bir eğitime tabi tuttukları söylenebilir. [8] Firavunların halka benimsettirdiği resmî din, eski ve geleneksel olan her şeye katıksız bir bağlılığı zorunlu kılıyordu. Oysa Akhenaton, resmî dini benimsemiyordu. Tarihçi Ernst Gombrich, şöyle yazıyor:
"Eski geleneğin kutsadığı bir çok alışkanlığı kaldırıp, halkının, garip bir biçimde betimlenmiş sayısız tanrısına saygı göstermek istemedi. Onun için tek bir yüce tanrı vardı, o da Aton'du. Aton'a taptı ve onu güneş biçiminde imgeleştirtti. Öteki tanrıların râhiplerinin etkisinden korunmak için, sarayını bugünkü El-Amarna'ya taşıdı" [13] Putperestlikle mücâdelesinde çok kararlı olan Akhenaton, Karnak'taki Amon tapınağını kapattı. Yerine GEMATON (Aton'u bulduk) adında başka bir mâbed inşâ ettirdi. Akhenaton'un kendisinin iman ettiği ve halkının da iman etmesini istediği ilâh, yalnızca Mısır halkının ilâhı değil, bütün insanlığın ilâhıydı. Bütün evrenin yaratıcısıydı Güneş'i ve Ay'ı da O yaratmıştı. [11] İlâh'ın Bir, isminin ise Aton olduğunu halkına ilan etti. Tapınaklardaki bütün putların kırılmasını, duvarlardaki tanrı (!) isimlerinin kazınmasını emretti. Ameophis (İmparatorluk tanrısı Amus razı olsun) olan adını Akheneton (- İslamiyet'teki Abdullah adı gibi - Aton'un hadîmi, yâni hizmetkârı) olarak değiştirdi. Akheneton'un inandığı ve halkının da inanmasını istediği İlah, kendi ifâdesine göre, yalnız Mısırlıların değil, bütün insanların, bütün kainatın Yaratıcı'sıydı. Güneş'i, Ay'ı, yıldızları yaratan "O" idi. Akhenaton, bir şiirinde Rabbine şöyle sesleniyordu: “Aton. Gündüz gibi ışıklı Aton.
Gözlerimiz sana bakıyor. Seni görüyor sana karşı.
Sen, benim kalbimdesin.
Fakat [onlar,] seni tanımak istemiyorlar.
Sadece ben, senin kulun Akhenaton, Seni tanıyorum.
Onlara araştırma gücü ver!
Senin gücün, senin planın, sonsuzdur.
Dünya Sana ait ve Senin.
Çünkü onu Sen yarattın.” Bir başka şiirinde de şöyle der: “Senin nûrunla bütün yollar açılır.
Balığın suda zıplaması, Sen'dendir.
Senin nûrun, rûhların kalbine nüfûz eder.” Halkın, krallara ulûhiyet verme fikrini de yıkmak isteyen Akhenaton, dînî törenlere tüm halkının gözü önünde eşi ve çocuklarıyla birlikte katıldı. [11] Kraliçe Nefertiti, o dönemin en güçlü kadınlarından biriydi. Kocası Akhenaton'la aynı eşit haklara sahipti. Bazı kararları kocasının yerine verebiliyordu. Bir kraliçenin firavunla aynı yetkiye sahip olması da Mısır'da alışılmış bir durum değildi. Bundan halk ve din adamları, rahatsızdı. Çok tanrılı dinden Tek tanrılı dine geçişte eşine verdiği destek yüzünden düşmanları artmıştı. Akhenaton, bu dini reformu başaramamıştı; ama yine de Akhenaton, dünyanın ilk tek tanrılı dine inanan insanı olarak anılır. [14] Şurası bir gerçektir ki, bir firavunun bir anda tüm tanrıları - özellikle de Amon'u - reddedip Aton'u yüceltmesi, Mısır için gerçekten gerek gündelik hayatta, gerek siyâsî açıdan büyük bir şok olmuştur. Bu, aynı zamanda cesaretli bir harekettir. Çünkü Akhenaton, inancını kabul ettirirken o dönemde büyük güç sahibi Amon rahiplerini boyun eğdirebilmiştir. [9] Ancak Akhenaton, tüm diğer tanrılara gösterdiği tepkiyi Thot'tan esirgemiş gözükmektedir. Bu, kısmen Hermopolis'te kurulan yeni başkentinin ulaştığı başarı sonrasında "şehrin koruyucu tanrısına duyduğu" minnet borcunun ürünü olabilir. Akhenaton'un sarayından çıkan heykellerden bir tanesinde Thoth, "şebek" tasviriyle gösterilmekte, bu figürün hemen önünde bulunan bir yazıcı ise koruyucu Tanrısı'ndan aldığı güçle kaydetmektedir. Akhenaton, bilgeliğin ve her türlü kültürel verinin yaratıcı Tanrısı'nı reddetmeyi göze alamamış olmalıdır. Tam aksine düzülen övgü sözleriyle kutsallığı kabul edilen Thoth'a: "sırlara vâkıf" pâyesi verilmesi sürdürülmüştür. [15] Zamanın kaynakları, Aton dinini getirdikleri için ilâhların (!) onlara ceza verip erkek çocuğu vermediğini firavunun da ilâhları simgeleyen putları yıktırıp hepsinin yerine Aton kültürünü getirdiğini belirtirler. Yani ilâhların (!) verdiği cezaya isyân eden firavun, onların varlıklarını da reddediyor. Sonuçta Nefertiti'ye verilen cezâ, onu çok derin bir üzüntüye ve mutsuzluğa sevk etmiştir. [14] Güneş Tanrı Aton'a tek tanrı olarak tapılmasını devlet dini yapmaya uğraşan, bu uğurda başkenti ve kendi adını bile değiştiren (Amenhotep adı Güneş Tanrı'nın hizmetkârı anlamına gelen Akhenaton'a dönüşmüştür) bu firavun, sanatçıları gerçekçiliğe yöneltti. İnsanları oldukları gibi, yürürken, oynarken, konuşurken yani kısaca doğal halleriyle göstermelerini istedi. Bu dönemde geleneksel fantastik Mısır sanatı, daha gerçekçi ürünler vermeye başladı. Edebiyatta hiciv ve mizâh gelişti. Hatta şiirlerde açık-saçıklık dönemi başladı. Adını bilmediğimiz Mısırlı kadın şairler, son derece kışkırtıcı şiirler yazdı. [16] Akhenaton'a ilk karşı çıkanlar Mısır'ın çok kudretli bir tabakası olan râhiplerdi demiştik. Ancak Akhenaton, onların ve o güne kadar firavunların yaşadığı Teb şehrinden ayrılarak kendisine Amorna (El-Amarna) şehrini kurdu. Ölünceye kadar da burada yaşadı. [11] Akhenaton, büyü ve sihri yasakladı. Ölümden sonra da tek hâkimin Aton olduğuna inanıldı. Yeni dine inanan, Aton'un büyüklüğü ve tebliğine iman eden kişi, öte dünyada da mutlu olacaktı. Buna rağmen. Akhenaton, tanrı oğulluğu sıfatını dareddetmedi ve yüzyıllar sonraki Hz. İsa'yı anımsatan bir tür peygamberlik yaklaşımı içindeydi. Ama önemli bir yön daha vardı, kişi Tanrı'ya asla bir ihtiyâcını karşılamak için hitap etmezdi. Aksine, doğanın güzelliğine ve Yaratıcı'nın iyiliğine heyecân ve aşk duyan biri olmalıydı. Gökten akan ve yaşamın kaynağı olan Nûr'a tapılırdı. Eşit olarak yayılan aydınlık, adalet kavramını simgelerdi ve bu Nûr, Gerçeklik Ülkesi'ne bağlıydı, burada da Anadolu Tasavvufu'nun bâzı çizgileri ister istemez akla geliyor. Bir yazıtta söyle denir; "Ey yaşamın başlangıcı olan Aton, yeryüzünü güzellikle doldurursun, ışığın yarattığın her şeyi aydınlatır ve her şey senin aşkının bağlarıyla bağlanır, her göz kendi üstünde seni görür, Ey Sen ki, tek ilahsın ve hiçbir benzerin yoktur, sen dünyayı kalbinin istediği gibi yarattın." Anlaşılıyor ki; Akhenaton,Tek tanrı düşüncesinin simgesi olarak güneşi ve ışınlarını seçmişti. Tapılan bir heykel ya da put yoktu. Bu yeni din, yuvarlak kırmızı bir güneş ve ondan çıkarak yere inen ve uçlarında el şekilleri bulunan ışınlar olarak simgelendi. [11] Aton'un da sembolü, - tıpkı Ra gibi - güneş kursuydu. [17] Ancak Teb'in önde gelenleri, O'nun bu dini tebliğ etmesine müsaade etmediler. Akhenaton ve ahâlisi, Teb şehrinden uzaklaşarak Tell El-Amarna'ya yerleştiler. Burada "Akh-en-Aton" adında yeni ve modern bir şehir inşa ettiler. IV. Amenofis; yani "Amon'un Hoşnutluğu" anlamına gelen adını, Akh-en-aton yani "Aton'a Boyun Eğen" olarak değiştirdi. Amon, çok tanrılı Mısır dininde en büyük toteme verilen isimdi. Aton ise, Amenofis'e göre "göklerin ve yerin yaratıcısı" idi, ki bu sıfatla Allah'ı kast etmiş olması kuvvetle muhtemeldir. [13] Aton, İbranilerin Adon (Adonay) dediği tanrıyla da aynıdır. Adon, daha sonra İbrânîler tarafından "Öyle Olsun" anlamına gelen "Amen" kelimesine dönüştürülmüştür. Kelime kökü olarak Sümer'in Mutlak tanrısı Anu'dan türediği düşünülür. [4] Bu tanrının somut bir betimlemesi yoktu. Duvarlarla çevrili, üstü açık bir tapınakta tapınılırdı. [2] Sanatkârlara tâlimat vererek, eserlerinde gerçekçi bir yaklaşım izlemelerini emretti. Böylece abartılı resimler ve kabartmalar yapılamayacaktı. Her şey, sade ve olduğu gibi resmedilecekti. [11] Resmi Tanrı'nın yalnızca ismi değil, sembolik yapısı da değişir, şahin başının yerine güneş diski konumlanır. Bu bir tarafa, eski inanışların aksine Akhenaton, Aton adına put yapılmasını yasaklar. Yani herhangi bir yerde Aton'a ait bir heykel gözükmemekte, buna karşın "büyüğünden küçüğüne" çeşitli derecelerde yer alan memurların, Kral'dan aldıkları güçle, başta Amon olmak üzere eski Tanrıların isim ve putları üzerinde önüne geçilmez bir yıkım eylemi uyguladıkları saptanmaktadır. Dokuz senenin sonunda Amon rahiplerinin elindeki tüm nüfuz ve maddi birikim yok olmuştur. Elbette henüz 13 yaşında iktidara gelen bir hükümdarın böylesi bir kararlılık göstermesi şaşırtıcıdır. Bununla birlikte, böylesine büyük bir sorumluluğun arkasında ne kadar iyi eğitilmiş olursa olsun 13 yaşında bir çocuğun bulunduğunu düşünmek, aynı oranda yanıltıcıdır. Kendisini tüm tebasının "babası ve annesi" olarak tanımlayan Kral, yeni Tanrı'nın dişil niteliğine daha önce görülmedik düzeyde önem vermiştir. [8]
Akhenaton devrimi, Mısır'ın seçkin dininin, iç savaşlar ve dış istilalardan sonraki en önemli yıpranış durağını simgelemektedir. Amon-Ra dini iktidarına karşı tepkili bir halkın, saraya sızmak suretiyle gerçekleştirdiği bir komplo şeklinde tasarlanabilecek bir devrim, elbette eninde sonunda spekülasyondur. Ancak şu bir gerçektir ki, olan bitenden hoşnut olmayan kesimin başında, Mısır inanç sistematiğinin gördüğü zararı saptayan ve alt sınıfların yağmasının doruğunu hisseden din adamları sınıfı gelecektir. Amon-Ra iktidarının, halk içindeki konumlanması ve gösterilen tepki, bizi kaçınılmaz biçimde, sınıf savaşımının önemli bir dönemecine götürür. Çok sayıda tasvirin doğruladığı ölçüde, Akhenaton devrimi, halk ile kraliyet ailesi arasındaki kaynaşmayı vurgulamaktaydı. Eskinin birleşmez parçaları, sınıf gerçeği, yöneten ve yönetilen odakları, Aton'un öncülüğünde eşsiz bir hoşgörü ile bir araya gelmişti. Bu kesin propagantif nitelikli yorumlar, halkın içinden çıkmasına karşın, iktidara geldiğinde hala halk için düşünebilmeyi ve halk içindeki ideallerini yaşatmayı başaran bir kadının soyut-gerçekdışı tablosunu bir tarafa bırakmamızı zorunlu kılar. Tarihsel deliller, Akhenaton'un toplumdaki huzursuzluklara, paralı askerlerle müdahale ettiğini gösterir. [8] Aton, her işinin ucunda bir el olan bir Güneş olarak çizilirdi. [2] Diğer tanrıların aksine, tek tanrı Aton'un insânî tasviri yoktur. Bu da semâvî dinler ile paralellik gösterir. [9] Ama uzun soluklu bir inanış olmamıştır. [2] Amon Rahipleri, ülkenin içinde bulunduğu bir ekonomik krizden de faydalanarak Akhenaton'un gücünü elinden almak istediler. Düzenlenen bir komplo ile Akhenaton, zehirlenerek öldürüldü. Ondan sonra gelen firavunlar da hep rahiplerin etkisi altında kaldılar. [13] Tarihte ilk soyut tek tanrı inanışını yerleştirmeye çalışan Akhenaton'un ölümünden (M.Ö. 1352) sonra, Amon rahipleri yeniden etkinlik sağlayarak, bu inanışı yok ettiler ve Mısır'ı eski inanışına döndürdüler. [3] Akhenaton "sapkın firavun" olarak ilan edilmiş ve bu inanış Tutankhamon tarafından ortadan kaldırılmıştır. Eski tanrılara geri dönülmüştür. Ayrıca Akhenaton ve Aten hakkındaki tüm belgeleri yakılmış, Aten tapınakları yıkılmış ve Amarna şehri talan edilmiştir. [2] Akhenaton'un ölümü sonrası, Aton inancı da son bulmuştur. İktidar boşluğunu fırsat bilen Amon rahipleri, Smenkhare ve Ay'ın ölümünden sonra çocuk yaştaki Tutankhaton ve karısı Ankhesenpaaton'u tahta çıkarmışlardır. Burada çok ilginç bir olayla karşılaşıyoruz. Aton döneminde doğmuş olan bu kişinin adları, sırf "lanetli tanrı'nın adını taşıdığı ve halka kötü bir izlenim bıraktığı için Amon rahipleri tarafından değiştirilmiş ve Tutankhaton / Tutankhamon adını almış, Ankhesenpaaton ise Ankhesenamon adını almıştır. [9] Akhenaton'un ölümünün ardından kral olan Smenkhare'nin kısa sürede ölmesinin ardından, olasılıkla Amon rahiplerinin desteğiyle başa geçen Tutankhamon, "Restorasyon Fermanı'nı yayınlamıştır. Bu fermana göre, Aton yasaklanmasa bile, tarihin derinliklerinde yok olup gitmeye mahkum edilmiştir. Kralın yeni naipliği Aya isminde, eski kralın danışmanlarından birisi tarafından üstlenilir. Tutankhamon'un ölümü de, Akhen-aton gibi, kuşkuludur. Genç yaştaki ölümünün, tam da Amon karşı devriminin gereklerinin ardından gelişi dikkat çekicidir. Bu bir tarafa, Firavun'un mezarının Teb'deki Kral mezarlarının dışında, gizlenme amacıyla kazılmış olması, tarihsel sürecin doğal işlemediğini göstermektedir. Ancak tarihsel gerçeklerden çok, popüler kültürün ilgisini çeken, gizemli öykülerdir ve 20. yüzyılın hemen başında Eski Mısır'a duyulan korku, Tutankhamon aracılığıyla ete kemiğe bürünmüştür. Bu 20. yüzyılın korku endüstrisinin en önemli başvuru kaynaklarından birisi olarak gözükmektedir Firavun. 1923 yılında Tutankhamon'un mezarının Lord Carnarvon ve ekibi tarafından açılışının ardından yaşananlar çok sayıda spekülasyonun konusu olmuştur. Henüz başlangıçta, Tutankhamon'un cenaze salonunu giriş kapısının üzerindeki yazı, tüyleri diken diken eder niteliktedir: "Burada dinlenen firavunu ebediyeti içinde rahatsız edecek kişiye ölüm kanatlarıyla dokunacaktır." [8] Akhenaton'dan sonra başa asker kökenli firavunlar geçti. Bunlar eski geleneksel çok tanrılı dini yeniden yaygınlaştırdılar ve eskiye dönüş için önemli bir çaba harcadılar. Yaklaşık bir yüzyıl sonra da Mısır tarihinin en uzun süre hükümdarlık yapacak firavunu 2. Ramses başa geçti. Hz. Musa gelene kadar da batılın hükmü Mısır'da sürdü. Ramses, birçok tarihçiye göre İsrailoğulları'na eziyet eden ve Hz. Musa ile mücadele eden firavundu. [13] Akhenaton, kendisi ve ailesi için yaptırdığı mezarda yapılan bütün incelemeler herhangi bir mumyalama işleminin gerçekleşmediğini göstermektedir. Onun ölümünden sonra, güçlü ruhban sınıfı eski çok tanrılı dinlerini canlandırdılar ve kendilerinden alınan iktidar gücünü geri kazandılar. Çok geçmeden eski tanrıların yeni heykellerini yaptırarak tapınaklara yerleştirdiler. Başkent yeniden Teb'e nakledildi ve bu şekilde bir muvahhidin çabaları yok oldu gitti. [11] Ancak Mısır'da indirilen tevhid bayrağı, yaklaşık bir asır sonra gelecek güçlü bir el tarafından yeniden dalgalandırılacaktı. Bu, Hz. Musa'nın eliydi. [7] Teoloji ve Aton Dini Felsefesi Aton teolojisinin özü, Aton'a hitaben yazılmış ve günümüze dek korunan ilahilerde yer almaktadır. Aton, hayatın kaynağı olarak nitelenirken, güzelliğin, ihtişamın, parlaklığın ve büyüklüğün özü ona atfedilmektedir. Aton'un çekip gitmesi ve dinlenmesi anlamına gelen batım anından sonra ise, dünya tehlikelerle, aslanlar, yılanlar ve hırsızlıklarla tehdit altındadır. Ancak hepsinden önemlisi Aton'un yaşam veren gücü, bir Mısırlı'yı ayakta tutan geçim kaynaklarına sunduğu destektir:
"Bütün davarlar otlarla yaşar.
Bütün ağaçlar ve nebatlar gelişir.
Bütün kuşlar sazlıklarda kanat çırpar/Kanatlarını seni takdis için açarlar.
BÜtün koyunlar ayak üstü oynar.
Kanatlı her şey uçar/Ve hepsi, senin aydınlığın sayesinde yaşar. "
Aton, yalnızca insanın yaşamsal öğelerinin değil, bizzat insan yaşamının da yaratıcısıdır. Kadının içindeki yavruyu, yani insanı yaratan Aton, çocuğa anne karnında dahi, göz kulak olan varlıktır. Aton çok uzakta, yaptıklarının çoğu insanın anlayışına kapalı bir şekilde yaşar.
"Ey biricik ilah ki, kuvvetine bir kimse malik değil.
Sen bu arzı istediğine göre yarattın.
Ve sen yalnızdın/İnsanlar; büyük, küçük bütün davarlar.
Yeryüzündeki herşey ki
Ayakları üzerinde yürür
Ve yüksekle olan herşey ki
Kanatlarıyla uçar.
Suriye ve Nubiye memleketlerinde
Mısır diyarında
Herkese layık olduğu yeri seçersin
Bütün ihtiyaçları verirsin."
Aton, yalnızca milletlerin değil, tüm yaşamın kaynağı Nil'in de yaratıcısıdır. Nil ki halkı diri tutandır ve onu yeraltında yaratan Aton'dur. Kabile Tanrılarından sıyrılan ve evrensel bir Tanrı tasavvurundaki bu ilk nokta Aton'a adanmış şiirde açık bir şekilde gözükmektedir. O, tüm milletleri yaratıcısı olarak, onlara hayat veren olarak değerlidir. Mevsimleri de yaratan Aton'un diğer Tanrılar karşısındaki üstünlüğü de çeşitli vesilelerle açıklanmaktadır.
Belki de Zerdüşt'ten çok daha önce, Tanrı'la doğrudan diyalog yöntemi gözükür. Akhen-aton, kendisini Tanrı'nın oğlu olarak nitelerken ondan birtakım dileklerde bulunmakta, başarı için onun rızasını dilemektedir.
"Oğlun Akhen-aton'un koru
Sen ona, tedbirinle ve kudretinle akıl verdin
Cihan senin elindedir, yarattığından beri"
İlerleyen bölümlerde ise bu yakarış, çok daha açık bir şekilde gözükmektedir:
"Sen bunları oğlun için
Senden gelen oğlun için
Doğruluk içinde yaşayan hükümdar için/Ömrü uzun olsun Akhen-aton için
Onun sevgili kral kızı karısı, İki yurdum kraliçesi Nefertiti için yarattın
Ve bunlar refah içinde devam eden bir ömür sürüyor."
Akhenaton'un iç siyasetteki kararlılığı dış siyasetteki baskılarla sarsıldı. Barışçıl bir öğretiye sahip olan bu Firavun zamanında Mısır, Asya topraklarını kaybetti. Doğu'nun kralları iç siyasetteki hareketliliği ve rahiplerin hoşnutsuzluğundan beslenen iç huzursuzluğu kendilerine destek bilerek Mısır ülkesine seferler düzenledi. Ordudaki güçsüzlüğün ve dış istilalara karşı başarısızlığın kökeninde, saltık olarak Kral'ın barışsever politikalarını görmek hatalıdır. Özellikle, bir din devriminin gerektirdiği maddi masrafların Kral'ın orduya yönelik harcamalarını kısıtladığı gerçektir. Yeni bir din, yeni bir başkent, yeni yükümlülükler ve dini organizasyonun baştan aşağıya yenilenmesi. Akhenaton, tüm dünyanın ağzını sulandıran askeri güçsüzlüğünün üzerine gidemeyecek kadar meşgul gözükmektedir.
Karanlık bir komplonun sonucunda güçlü bir devrim girişiminin sona erişi, kaçınılmazcasına eskinin ani geri dönüşünü doğurdu. Sonraki Firavun, Amon'a iade-i itibar yapan Tutankhamon zamanında Teb'e geriye dönüldü ve Amon rahibi ile ilişkiler düzeldi. Akhen-aton'un ölümü çok sayıda edebi metni destekleyen spekülasyonlara açıktır. Kral'ın genç yaşta ölüşü, kendine naib olarak belirlediği damadı Smenhkara'nın çok kısa bir zaman içinde devrilişi ve yerine Tutankh-Amon'un gelişinin ardından Amon rahiplerine nüfuzlarının geriye verilişi, spekülatif tarihçiler için olduğu kadar, edebiyatçılar açısından da önemli fırsatlar içermekteydi. Böylesi bir edebi metine yakışır trajedi ise, Amon rahiplerinin eski Kral'a "o cani" lakabını uygun görerek, mumyasını horlamaları oldu. Kral, mezarından çıkarılarak, annesinin mezarına fırlatıldı. 1907 yılında, burada bulunan Akhenaton'un ayaklarının dibinde, bir tablet bulundu.
"Senin ağzından gelen tatlı nefesi kokluyorum
Senin güzelliğini her gün görüyorum
Bütün hazzım, şimal rüzgarıyla da gelen senin tatlı sesini işitmek" [8] Eski Mısır'a yaşlı bir adam gençlerin bulunduğu bir yere gelince gençler oturdukları yerden kalkmak zorundaydılar. Erkekler sünnet oluyorlardı. Domuz eti yemek günahtı. Tapınağa girmeden önce el ve ayaklarla yüz belirli bir ritüele uygun olarak yıkanıyor, yani abdest alınıyordu. Cinsel ilişkiden sonra da mutlaka yıkanmak lüzumu vardı (gusül abdesti). Mısırlıların ahiret hakkındaki bu inanışlarının tevhid inancıyla ve hak dinle bir paralellik gösterdiğini fark etmemek mümkün değildir. Sadece ölümden sonraki hayata inanç bile eski Mısır medeniyetine de hak dinin ve tebliğin ulaşmış olduğunu fakat bu dinin sonradan bozulmaya uğradığını, tek tanrı inancının da bu bozulmayla birlikte çok tanrı inancına döndüğünü ispatlar niteliktedir. Nitekim dönem dönem insanları Allah'ın birliğine ve O'na kul olmaya çağıran uyarıcıların eski Mısır'a da gönderildiği bilinmektedir. Bunlardan biri, hayatı Kuran'da detaylıca anlatılan Hz. Yusuf'tur. Hz. Yusuf'un tarihi, İsrailoğulları'nın Mısır'a gelmeleri ve burada yerleşik düzene geçmelerinin başlangıcını teşkil etmesi açısından da son derece önemlidir. [13] Hz. Yusuf'un Akheneton'dan önce Mısır'da yaşadığını biliyoruz. Demek ki Akheneton'un ortaya çıkmasını, Hz. Adem'den beri süregelen ve Hz. İbrahim'le devam eden ve son peygamber Hz. Muhammed'e (sav) kadar uzanan Allah'ın vahyettiği Hak Dine bağlamak uygun olacaktır. [

Ohhliza, bir alıntı ekledi.
17 May 16:45

Değişen insanî öz değil, hatta belki bizim bakışımız da değil, değişen belki sadece biçimlerdir, formlardır. İnsanın kendine mahsus özü, hep aynı kalıyor, değişmiyor.

Yaşadığımız Günler, Rasim ÖzdenörenYaşadığımız Günler, Rasim Özdenören
HATİCE KESKİN, bir alıntı ekledi.
 14 May 21:49 · Kitabı okudu · Beğendi · Puan vermedi

Omaygad
“İnsan, özü gereği ruh, eşdeyişiyle bilinç ve özgürlüktür.Saltık düşünce , doğalaşma macerasının sonunda ilkin insan bilincinde, eşdeyişiyle bireysel bilinçte kendisini tanımıştır.Sonra, başka bireylerle bağıntılı olarak bir kültür düzeyine atlamış ve kendi özüne uygun bir toplumu gerçekleştirmiştir.Sonunda da kendi kendisinin bilincine ulaşarak felsefe,din, sanat gibi değişmez, ölümsüz , saltık değerleri gerçekleştirmektedir. Başka türlü bir söyleyişle birey, önce öznel bir ruh taşır.Geliştikçe bu ruhun ortaklaşalığını kavrar.Öznel ruh bu kavrayışla yerini nesnel ruha bırakmış olur.Nesnel ruh önce ortaklaşa özgürlük demek olan hak biçiminde belirir.Hakkın en belli biçimi de özel mülkiyettir.Her birey özgür eylemleri sonucu mal sahibi olmak ve malını başkalarına vermek hakkını taşır. Bu veriş sözleşme’dir. Sözleşme toplum halinde devlet’tir. Oysa birey hak’la çelişir ve onu yadsır.Bu yadsımadan suç doğar.Suç da ceZayla çelişir ve yadsınır. Hak, böylelikle gelişmektedir. Bu gelişme sonunda en yetkin varlık olan devlet meydana gelir.Ama devlet ne kadar yetkin olursa olsun Saltık düşüncenin amacı olamaz. Özgürlük ruhun özüdür. Hiçbir devlet kişiye bu özgürlüğü veremez. Ruh, gerçek öZgürlüğünü gene ruhun alanında bulabilir. Ve sanatın, dinin , felsefenin özgür alanlarında devletin üstüne yükselir. Görüldüğü gibi doğanın , insanın ve toplumun yaratıcısı olan Saltık düşünce ya da evrensel ruh laik bir Tanrı ya da derece derece açılıp saçılarak her varlıkta beliren gizemsel bir doğa tanrıdır.”

Düşünce Tarihi, Orhan HançerlioğluDüşünce Tarihi, Orhan Hançerlioğlu
Alperen Tekin, Gezgin ve Gölgesi'ni inceledi.
13 May 23:20 · Kitabı okudu · 3 günde · Beğendi · 8/10 puan

Burada yazılana göre bu İnsanca, Pek İnsanca'nın ikinci kitabı. Alakası yok. Nietzsche'nin yapıtlarını en iyi çeviren Say Yayınlarıdır arkadaşlar. Gezgin ile Gölgesi de, Nietzsche'nin İnsanca, Pek İnsanca adlı aforizma kitapları serisinin 1880 yılında yayımlanan üçüncü kitabıdır.
Kitabın başında ve sonunda Gezgin ile Gölge konuşurlar. İnsanca, Pek İnsanca 2: Karışık Kanılar ve Özdeyişler, ilk kitaba göre çok yavan ve güçsüz geldi bana. Bu kitabın da aynı olacağı görüşündeydim. Bir noktaya kadar da beklediğim oldu. Kitap 100. sayfasına kadar performansını tam anlamıyla ortaya koyamıyor. Almanlıktan falan dem vuruyor ki, Almanlar için bile artık güncelliğini kaybetmiş mevzular üzerine. Bizimle ne alakası olabilir? Ama insanın özü her zaman aynı kalır. Kitabın sonlarına doğru insan üzerine olan özdeyişler bu kitaba benim kitaplığımda bir yer kazandırdı. İkinci giremedi. Birinci de girdi. Sıkılmayacaklara tavsiye ederim. Hayatın çıkmazına girenlere tavsiye ederim. Coşkusunu kaybedenlere ve özgürlüğünü yitirip bezen tinlere. Buyurun gülücük: " :) ".
Hür günler dilerim.

Karmakarışık (Out of Order)
İngiliz yazar Ray Cooney'in Karmakarışık (Out of Order) adlı oyunu,İngiliz usulü sahne komedisinin 20. yüzyılda yazılmış en parlak örneklerinden biridir. Kaynağını Antik Yunan tiyatrosundan,Aristophanes ve Plautus gibi yazarlardan alan ve yaygın olarak "fars" adıyla anılan komedi türü, Shakespeare'in de etkisiyle İngiliz tiyatrosunda kendine özgü,farklı bir nitelik kazanmış,sözgelimi Moliere etkisi altındaki günümüz Fransız farsından belirgin biçimde farklı bir gelişme göstermiştir.

Öyküleri genellikle,yanlış anlamalara ve bunun sonucunda ortaya çıkan, içinden çıkılması güç,karışık durumlara dayanan bu tür,Ray Cooney'in oyunlarıyla birlikte,çağımız İngiliz toplumunun toplumsal ve siyasal düzenine ve yerleşik ahlak anlayışına temelinden sarsıcı olmayan,daha çok iğneleyici ve rahatsız edici bir eleştirel bakışı da içermeye başlamıştır.

Hemen hemen bütün oyunlarında benzer bir sosyal çevreden ve birbirine yakın durumlardan yola çıkan Cooney,"Karmakarışık"ta da öyküsünün temeline, 80'li yıllarda,Thatcher döneminin bir bakanını yerleştirmiştir. İşçi Partisi'nin sekreterlerinden biriyle bir gecelik bir kaçamak yapmak üzere,bir otel odası tutan bakan,bu odada bir cesetle karşılaşınca içinden çıkılmaz duruma gelecek olay örgüsü de işlemeye başlar. Bakan ve sekreter,kaçamaklarının ortaya çıkmaması için cesedi yetkililere bildirmezler. Bakan,en güvenilir adamı olan,özel kalem müdüründen yardım ister ve ikisi birlikte bu cesedi,kimseye görünmeden ortadan kaldırmaya çalışırlar. Zamanla bu cesedin,sekreterin kocası tarafından tutulmuş bir özel dedektif olduğu ortaya çıkar. Üstelik kadının kocası da otelde,onların peşindedir. Daha sonra bakanın karısının da otele gelmesiyle işler iyice karışır. Dahası ceset aslında ölmemiş,yalnızca bayılmıştır ve bir süre sonra ayılarak,o da oyun içindeki yerini alır.

Bakan ve özel kalem müdürü birdenbire kendilerini ortasında buldukları bu beladan kurtulmaya çalışırken,bir yandan da otelin müdürüne,meraklı bir garsona, sekreterin kocasına,bakanın karısına ve en sonunda da dirilen cesede türlü açıklamalar yapmak zorunda kalırlar ve bu sırada söylenen yalanlar,oyun ilerledikçe karışıklığın dozunu giderek arttırır ve Cooney izleyiciye,zor durumda kalmış insanın psikolojisinden yola çıkan ve özü klasik tragedyalarla koşutluk taşıyan bir eğlence duygusu yaşatır. Doğasının gereği peşine düştüğü birincil hazlar nedeniyle,toplumsal konumundan kaynaklanan ikincil istekleri arasında sıkışan bakan,tragedya kahramanlarından farklı olarak yüceltilmez,tersine gülünçleştirilir. Böylelikle temel amacı izleyiciye eğlenceli bir iki saat geçirtmek olan sahne güldürüsü,kahkahaların kaynağı olan temel sorunları yüksek sesle söylemek yerine, izleyiciye duyumsatmayı tercih etmiş olur.

GSÜTT

Yemyeşil, Sineklerin Tanrısı'ı inceledi.
 11 May 19:15 · Kitabı okudu · Beğendi · 10/10 puan

Sineklerin tanrısı ile tanışmak Harika bir deneyimdi. Yazar çok ağır hristiyan bu yüzden karakterler İsa’nın havarilerinin isimlerini almış. Kitap mercan adasına karşıt yazıldığı için mutlaka önce mercan adasının okunması gerekir. Goldings insanın özünün kötü ve vahşi olduğunu düşündüğünden dolayı mercan adasının tam tersini yazmıştır. Ayrıca kitapta bir canlıyı öldürmenin nasıl insana heyecan verdiği ve adrenalinin en yüksek seviyesini yaşadıktan sonra sürekli katil olmak isteyen çocuklardan bahşediyor. Kitapta hiyerarşi, demokrasi ve kurallar gibi konularda işleniyor ( ama siz bunları anlamazsınız, hakaret değildir bu). Tavsiye ederim. Kelime tercihlerine dikkat edin kitabın ayrıca.
Edit : 2 karakterin ismi de mercan adasından geliyor. Ayrıca kitapta medeniyet kurmaya çalışırken medeniyeti yıkan insanın özü ön planda.

Serkan Mutlu, bir alıntı ekledi.
11 May 18:21 · Kitabı okudu · İnceledi · Beğendi · 9/10 puan

İklimler ve Nihilizm Sorunu: Eksik Mevsim
Burada önemli olan bireysel kimlikler değil aralarındaki aksiyomatik ilişkidir; İsa (değerlerin olmadığı dünya), Bahar (dünyası olmayan değerler) ve yelkenlinin(idealizm) birbirine bağlı olması, her birinin bir ayrışmalı sentezde birbirini beslemesi ve yok etmesidir. İsa ve Bahar Nietzsche’nin kastettiği anlamda nihilisttir: “Nihilist, dünyanın mevcut halinden ‘olmaması’ gerektiği yargısına, olması gereken halinden de olmadığı yargısına varan kişidir.” Nietzsche’nin tanımının birinci kısmı Bahar’ın konumu için geçerlidir: Kendi değerleri ‘bu’ dünyada gerçekleştirilebilir olmadığından, Bahar mevcut dünyayı olmaması gereken bir dünya olarak değersizleştirir. İstenci bir hiçlik, imha istencine dönüşür. Kinci davranışı, Freudcu diyalektiğin “gerçeklik ilkesi” ile “haz ilkesi” kutuplarının ötesine geçen özel bir keyif eklemlenmesidir. Bu diyalektiğin ihlaliyle, keyiften feragatin bir artı keyif üretmesinden gelir, “Zevkine” kendisine “acı çektirerek” “keyif alır”. (Nietzsche Ahlakın Soy Kütüğü)

İsa’nın durumunda Tanrı ölmüştür – “dünyanın olması gereken hali” diye bir şey yoktur. Bahar’ın negatif nihilizmi hala bir istençtir; öteki “hakiki” dünyaya ait daha yüksek değerler uğruna ‘bu’ dünyayı değersizleştiren bir istenç olsa bile. Bahar “hiçbir şeye istenç duymamaktansa, hiçliğe istenç duyar“. Diğer taraftan söz konusu idealler değersizleştirilmekle beraber 'bu' dünya muhafaza edilirse, İsa'nın pasif nihilizmine ulaşılır: "Burada geriye kalan sadece yaşamdır, ama değersizleştirilmiş bir yaşam; değerlerin olmadığı bir dünyada devam eden, anlamı ve hedefi olmayan, kendi hiçliğine doğru kayıp giden bir yaşam.”(Deleuze, Nietzsche ve Felsefe) Bahar yaşamın karşısına özü koyuyorsa, İsa yaşamı görünüme dönüştürüyordur. Pasif nihilizm, Nietzsche’nin hınç insanı Tanrıya karşı çıkıp –onu öldürüp- yerine geçtiğinde ortaya çıkar. Yaşamdan üstün bir duyularüstü dünyaya, bu dünyanın değerlerine inanamamaktadır artık. Fakat bu yaşam da istençten yoksun, tepkisel bir yaşam olarak kalır. Pasif nihilist, istenci “uyuşturarak” ıstırabı önlemeye çalışan bir hedonistir. Mutluluk sadece zayıflık ve tepki düzeyinde deneyimlenebilen bir şeye indirgenir; “esasen narkotik, anestezik, sakin, huzurlu görünür. ‘sebtgünü’gibidir… tek kelimeyle ‘pasif’” tir. (Nietzsche Ahlakın Soy Kütüğü)

Kökeninde, yani radikal veya pasif nihilizm olarak ortaya çıkışından önce, nihilizm bir güçsüzlük hissidir, ‘bu’ dünyayı olduğu haliyle kabul edememektir. (Nietzsche, Güç İstenci) Tektanrılı dinlerden ibaret bu nihilizm, insanın mevcut dünyayı aşkın bir dünyayla kıyaslayarak reddetmesine olanak veren bir yanılsamalar silsilesi yaratmıştır; bu yanılsamaları akıl, hakikat, üstün değerler vb. olarak meşrulaştırmaya çalışmıştır. Bu bakımdan nihilizm köken itibariyle bir “yanılsama felsefesidir.” Bahar’ın ve İsa’nın (radikal ve pasif) nihilizmleri ancak yanılsama ortadan kalkınca –Tanrı ölünce- ortaya çıkar. Bu nedenle Nietzsche nihilizmi “en yüksek değerler”’in kendilerini değersiz kıldıkları durum olarak tanımlanmıştır. Bir ilişki üçgeni vardır burada: kökensel bir idealist veya dinsel nihilizm, radikal bir nihilizm ve pasif nihilizm. Yelkenlinin önemi de bundan kaynaklanır: Aşkın bir Platonik İdea olarak mevcut durumdan kaçışı imler. Yelkenli, Baharın olmak istediği yerdir –onun için “yaşam başka yerde” dir. Harekete geçmekten aciz İsa’ya arkasını dönüp uzaktaki yelkenliye bakar.

Nuri Bilge Ceylan Sineması, Bülent Diken (Sayfa 105)Nuri Bilge Ceylan Sineması, Bülent Diken (Sayfa 105)