Rousseau, İnsanın doğuştan özgür olduğunu ama toplumsal yaşamın getirdiği kurallarla her yerde zincire vurulduğunu söylüyor. Bu esaret zincirini kırmanın tek yolunu da ortak çıkarları ve adaleti temsil eden "Genel İrade" kavramıyla açıklıyor. Ona göre meşru bir devlette yasalar, çoğunluğun anlık isteklerine göre değil, toplumun tamamının iyiliğini hedefleyen bu ortak akla göre yapılmalı. Yani birey, bizzat kendisinin de parçası olduğu bu genel iradeye itaat ettiği sürece aslında yine kendi iradesine uymuş oluyor ve doğasındaki o özgürlüğü kaybetmiyor.
Ancak Rousseau'nun kafasındaki bu ideal sistem, bugün bizim bildiğimiz cumhuriyet yapısıyla fena halde çelişiyorr. Çünkü Rousseau, günümüz demokrasilerinin kalbi olan meclisleri ve temsili demokrasiyi tamamen reddediyor; halkın kendi iradesini vekillere devredemeyeceğini, yasaları doğrudan kendisinin yapması gerektiğini savunuyor. Üstelik gücün tek elde toplanmasını engelleyen güçler ayrılığı ilkesine de karşı çıkıyor. Egemenliğin bölünemez bir bütün olduğunu, yasama gücünün sadece halkta kalması gerektiğini ve hükümetin ise sadece halkın basit bir memuru olduğunu söyleyerek modern anayasal sistemlerin mantığına tamamen ters düşüyor.
Hayatımızın bir haritası varsa şayet, yollarda değil, yol ayrımlarında çizilmekte. İki şey arasında tercih yaptığımız o kısa, kısacık anlarda. Göz açıp kapayana kadar değişir kaderimiz, tek bir kararla.
İnsan bazen kendi kendine müebbet biçer. Hepimiz kafamızın içinde pişmanlık hapishaneleri taşırız, öyle ki sebep oldukları vicdan azabından ve acıdan kurtuluş yoktur.
Geçmişimde, çocukluğumda kayda değer bir şey yoktu; ne aşk ne de başka bir şey. Bu yüzden benim söylediğim her şey gelecekle ilgiliydi. Çünkü gelecek, istediğim renklerle boyamak üzere hâlâ benimdi. Özgürce karar vermek, istersem değiştirmek üzere hâlâ benim…
Ecevit, Kemalizmin sınıfsız, kaynaşmış soyut halk anlayışının yerine halkı, sınıfsal karakteri, ortak çıkarları ve demokratik talepleri olan politik bir özne olarak tanımladı. “Halk”, daha çok fikri ve bedensel emeğiyle yaşamını kazanan ve devlet yönetimine yeterince ağırlığını koyamayan insanların toplamıydı. Halk, sadece mülkiyet veya üretim araçları sahipliğine göre sınıflandırılmıyor; küçük üreticiler, esnaf, sanatkâr ve orta halli çiftçiler de halk tanımına dahil ediliyordu. Ecevit, ezen/sömüren hegemonik güçlerin dışında yer alan toplumsal kategorileri, politik gücünün kaynağı olacak kesimler olarak kodlamıştı. Halk kesimlerinin kitlesel seferberliğiyle gerçekleştirilecek olan toplumsal değişim, Demokratik Sol’un halkçı bir düzen kurma hedefiydi. Bu halkçılık anlayışı ki popülizm olarak da okunabilir. Halk artık soyut, edilgen bir kitle olarak değil irade sahibi ve etkili bir güç olarak görülüyordu. Halkın değerlerine, ihtiyaçlarına ve isteklerine dolaysız bir yaklaşım sergilenerek parti ve halk arasındaki politik bağlantı doğrudan Ecevit’in kişiliği üzerinden kurulmaya çalışılıyordu. “Halkçı Ecevit”, Türk sağının 1950’lerde Adnan Menderes ile başlayan popülist liderlik anlayışını devralmıştı.