biraz zaman kazanınca serbest zamanını artırmak için daha fazla uğraşıyor insan. canlanıyor. hayattaki mecburiyetlerinden kurtulma duygusu yaşadıkça, dolu dolu yaşama isteği artıyor
güzel düşüncelerin insanın üzerindeki etkisi büyük oluyordu ama bu düşünceleri salonun dışına taşımıyorlardı. her türlü ayrımcılığı yapan insanlar, konferansta bu güzel sözleri alkışlamakta sakınca görmüyorlardı. biraz sonra olağan hayatlarına geri döndüklerinde gene “insana insan olarak” bakmayacaklar, her türlü ayrımcılık ve nefreti körükleyeceklerdi. neden böyle davrandıklarını açıklamak için sık sık “ama” diyeceklerdi. “doğru ama” diye söze başlayıp lafta savundukları ilkelere aykırı bütün davranışlarına mazeretler uydurucaklardı
düşüncelerimi hayatın gerçekliği mi belirliyordu, benim ruh halim mi? ama zaten bu ikisi birbiriyle ilişkili değil miydi? o zaman düşünce mi önce geliyor algılama mı? yoksa düşünmek ve algılamak arasında başka bir bağlantı mı vardı? öncelik-sonralık meselesini aşan bir bağlantı