Burası sahilin berraklığına tezat, kötü ve yıkılmış evlerle doluydu. Neden buradan gittiğimizi sormak üzereyken, “Görüyor musun?” dedi.
Ona baktım. “Böyle izbe, karanlık bir yer, şu denizin ortasına çıkıyor. Akla hayale sığmayan bir şey…”
Elalarını, yeşillerime çevirdi. “Benim karanlığım da böyle işte, sonu sana çıkıyor.”
“Ve ben, sendeki terk edilmişliği görene dek her zaman yalnız olduğumu düşündüm,” diye devam etti. Kalbim, sözleriyle paramparça oldu. Karşımdaki adam gerçekten çok acı çekiyordu.
“Önce, çok korkunç geldi. Birbirimize asla… İyi gelmezmişiz gibi. Seni kendimden uzaklaştırmayı öyle çok denedim ki… Her seferinde yolun sonunda yine sen çıkıyordun karşıma. Yeraltında bile! Düşünsene, orada kalın duvarlar, uzun koridorlar, insanlardan kaçmak için ardımdan kapattığım kapılar var.” Gözleri, söylediklerine inanamıyormuş gibi baktı bana. “Orada bir sen vardın. Beni delirttin.”
Fısıltısı havada asılı kaldı. “Sonra yeraltını düşündüm. Söylediklerini… Sesinin beni nasıl dinginleştirdiğini, yüzündeki küçük bir tebessümün bile beni ne kadar mutlu ettiğini…” Başını eğdi, alnını yasladı. “Seni mutlu etmenin aslında beni de mutlu ettiğini.”
Zihnim acı çığlıklarla haykırırken, “Yalnızım…” diye fısıldadım. Acı beni paramparça ediyordu. “Artık yapayalnızım.”
Ve onun ömrüm boyunca unutmayacağım sesi kulağımı okşadı.
“Ben varım.”