• Yani dünyayı terk gibi bir şey yok, değil mi?

    Esasen ahiret inancı dünya hayatının daha düzgün, daha sorumlu bir şekilde yaşanması içindir. Dünyanın terki için değildir. Dünya ahiretin tarlasıdır. Ahiret önemliyse dünya da önemidir; çünkü ahireti kazanabilmek için dünyayı düzgün yaşamanız, kimsenin hakkını, hukukunu almadan, Allah’ın, kulun hakkını gözeterek, üreterek, çalışarak, kimsenin ahını almaksızın yaşamanız lazım. Dünyayı terk etme bizim dinimizde yoktur. Dünyayı terk etme işi sonradan, işin üstesinden gelemeyince, yılgınlık bıkkınlık olunca bir sapma olarak ortaya çıktı. Geçmişte tasavvuf düşüncesi hiçbir zaman dünyayı terk edelim, önemsiz görelim, ahiret için çalışalım şeklinde olmadı. Hatta onlar diğer insanlara ulaşmada öncü kuvvet oldu, gönülleri fethettiler, dünya ahiret dengesini kurdular. 50 küsur İslam ülkesinin hepsinin izzet içinde olması, kendi milli servetini adalet içinde paylaşması, kendi insanını mutlu etmesi, sağlık, eğitim, çevre, üretim, insan hakları, kadın hakları konusunda pırıl pırıl bir tablo çizmesi gerekiyor. Bunun için ekonomik gelirin tavanda olması gerekmez. Her birinin Kuveyt ya da Birleşik Arap Emirlikleri olması gerekmez. İnsanca yaşamak için insana değer vermemiz gerekir. İslam dünyası kendi insanına insanca bir hayatı çok görüyorsa bunun sebebi Batı mı, petrolün olmayışı mı? Böyle düşünmeye başladığımız vakit artık paran varsa insanlığın da var demek olur. İslam dünyası kendi insanına hayatı zehir eden, kendi insanını ayrıştırıp birbirine düşman eden, birbirinin boğazını sıkan bir görüntü yerine, yoklukta dayanışan, birbirinin halini hatırını soran, azı paylaşarak mutlu olabilen bir tablo çizmeliydi. Bunun önünde hiçbir engel yok. Bugün biz bilgi ve irade gücü olarak, Kur’an’ın rehberliği, Peygamber Efendimizin rehberliği olarak bu imkana potansiyel olarak sahibiz. Demek ki Kur’an’ı ve Peygamberimizi anlamada, Sünneti kavramada, tasavvufu, zühdü, takvayı anlamada sorunlarımız var ve bu sorunları konuşamaz olduk.

    Ali Bardakoğlu
  • Yanlış anladığımız ne?

    Sebep sonuç ilişkisine göre kurduğu bir düzen var Allah’ın. Sebeplere ne kadar tutunursanız sonuçları o kadar hak edersiniz. İki rekat namaz kıldınız diye Allah size adaletinin dışında davranacak değil. Müslümanların Sünnetullahı, fıtratı, ilahi adaletin dünyada nasıl işlediğini kavraması gerekiyor. Sahabiler devenin, atın üzerinde Volga nehri kıyısına, Orta Asya’ya, İstanbul önlerine kadar gittiler. Onlar tevekkül etmeyi bilmiyor muydu? “Ya Rabbi İslam’ı her tarafa yay, biz de sefasını sürelim” mi dediler. Cefasını çektiler, uğraştılar, didindiler. Demek ki onlar Allah’ın sünnetini, dünyada işleyen sebep-sonuç ilişkisini iyi kavradılar, sebeplere tutundular, sonuçları hak ettiler. İslam dünyası bunu anladığı dönemlerde ilimde ilerledi, büyük medeniyetler kurdu. Ama ne zaman kör bir tevekkül anlayışına saplandı, teslimiyetçi kader ve dua anlayışına kapıldı, Eşari düşüncenin de desteklediği bu cebri anlayış insan iradesini ve bireyin yaratıcı gücünü adeta törpüledi. Bugün Türkiye’deki Müslümanlar da dahil, kendini Maturidi zanneden Eşarilerle doludur bizim coğrafyamız. Sorsanız amelde Hanefi itikadda Maturidi’yim der. Ama çoğunun zihni Eşariye göre şekillenmiştir. Onun için de külli iradeyi, ilahi iradeyi anlama tarzımızda ciddi sıkıntılar var. İslam dünyasının kafasına koyması, her gün amentü gibi tekrar etmesi gereken “Ne yapıyorsam ben yapıyorum. Yaptıklarımın karşısında Allah adaleti ile bana veriyor. Yoksa başkası yapmıyor”dur. Allah’ın iradesi hepimizin üzerindedir. O istemezse hiç bir şey olmaz. Ama insanların, bireyin sorumluluğu, iradesi vardır; yaptıklarının sonucunu görecektir. Kim zerre kadar iyilik yaparsa karşılığını görecektir, kim zerre kadar kötülük yaparsa karşılığını görecektir. “Allah zerreden yapar, zerreden yıkar. Hiçbir kuralı yoktur. Onun için piyangodan ne çıkacağını bilemeyiz” gibi bir Allah tasavvuru son derece yanlıştır. Bizi atalete, tembelliğe ve kör tevekküle iter. İslam dünyası kalkınmak, gelişmek, refah içinde olmak, dünya hayatını düzenli şekilde yaşamak, dünyada ve ahirette iyiliği kazanmak istiyorsa Allah’ın sünnetullahını, fıtratullahını, adaletullahını iyi kavrayacak

    Ali Bardakoğlu
  • Dün bir aradalarmış, bugün baktığımızda ise neredeyse mezhep savaşları yaşayacağız. Neden?

    Tek hakikat iddiası ve diğerlerini susturma çabası olmaya başladığı an İslam dünyası sıkıntıya girmiş. Dini düşünce duraklamış, bundan da öte Müslümanlar birbirlerine hayatı zindan etmeye başlamışlar. İlim arttıkça hoşgörü artıyor ve farklı şekilde düşünülebileceğini de öngörmeye başlıyoruz. Ama bilgi sığlaştıkça “Din budur. Dinin hakikati budur, başka şekilde düşünülemez. Başka türlü düşünen bu dine ihanet ediyor” diyerek dini düşüncenin, dini çoğulculuğun, din üzerinde farklı farklı bakış açılarının önünü kesiyoruz ve bunu cihad gibi görüyoruz. Dini koruduğumuzu düşünüyoruz. Dinin sahibi Allah’tır ve dinini koruyacaktır. Müslümanın kendi hayatını ve istikametini koruması, kendini koruma kaygısı içinde olması lazım. Müslüman aydınlar arasında, buna medya da büyük oranda dahil, dini hoşgörü, dini düşüncede karşılıklı anlayış ve çoğulculuk gelişemedi. Bunun acılarını hep birlikte çekiyoruz. Sadece Türkiye olarak değil, Bangladeş, Somali, Nijerya, Moritanya, Yemen, Ürdün, Suudi Arabistan… Her biri kendi tercihini tek ve yegane hakikat olarak görüyor. İlahiyat fakülteleri bile 20-30 yıl önceki durumu arar hale geldi.
    İslam dünyası acı, kargaşa ve perişanlık içinde. Bu hale nasıl geldik? Bunları hep Batılılar yapıyor, biz çok iyiyiz diyemiyorsunuz. Çünkü biraz içeriden görüyorsanız, biraz insaflı bakıyorsanız, hep öteki yapıyor diyemiyorsunuz. Çünkü asıl sorun bizim İslam anlayışımızda. Bizim anlayışımız başkalarının müdahale edebileceği ortamı oluşturuyor. Kur’an-ı Kerim bize “Başınıza ne gelirse kendi ellerinizle yapıp ettiklerinizin sonucudur. Allah’tan değildir” diyor.

    Ali Bardakoğlu
  • Anlama ve idrak konusunda çabamız var mı?

    Türkiye’de din üzerinde araştırma yapmanın zorlukları var. Çünkü dinimiz aynı zamanda bizim kendi inanç alanımız. Çok nesnel bir alan değil. Kendi inanç dünyamızı ve dindarlık alanımızı yine kendimizce objektif bir gözle inceleme gibi bir ironiyi içinde taşıyor. Bir cerrahın kendi çocuğunu ameliyat etmesi gibi, bir dindarın ilahiyat alanında bilimsel araştırma yapması da kolay değil. Çünkü kendi dindarlığı ve dini duyguları sürekli onu ihtiyatlı ve çekimser olmaya, hatta susmaya ve kocakarı imanına razı olmaya sevk edecektir. Hele bir de çevresinde kör bir taassup ve ötekileştirme varsa. Öte yandan İslam dünyasında din konusunda yeteri kadar ilmi merak, ilmi araştırma yöntemi, ilmi müsamaha da gelişmedi. Her ne kadar “dinin, Kur’an’ın sahibi Allah” desek de her Müslüman kendini dinin sahibi olarak görme yolunda. Her Müslüman diğerine karşı din korumacılığı yapıyor ve kendi düşüncesini, kendi kanaat ve tercihini hakikat olarak görüp ötekini dışlıyor. Onun için de müsamaha bir yana tahakküm, dışlama ve tekfir başlıyor. İslam dünyası ilk günden itibaren hep bu acılarla iç içe oldu. İlk dört halifenin de maruz kaldığı muhalefetler ve şiddetler hep bundan kaynaklandı. Kimse “Bu Allah’ın kitabı, hepimizin kitabı. Ben böyle anlıyorum, siz öyle anlıyorsanız yolunuz açık olsun. Ben kendi anlayışımı en iyi şekilde anlatmak zorundayım, ama başka türlü anlayanlara da saygı duyarım” diyemedi.

    Ali Bardakoğlu
  • Muhaddisler, Sahabenin hayata yazdığı hadisleri kitaplara aktardı.Asrın rahhalleri/ilim yolcuları ise hayattan silinen Sünnet'i kitaplardan yüreklere taşımalı.Işte o zaman Ibrahim b.Edhem'in "Allah bu ümmetten belayı Ashab'ı Hadis'in bereketiyle kaldırdı " sözü ,Islam dünyası için yeniden tecelli edecek.
  • İSLAM DÜNYASI: Müslümanların yaşadığı coğrafyaları yakından takip etmeye gayret eden biriyim. Fakat şu ümmet bana -bir hafta olsun- huzurlu bir zaman dilimi yaşatmadı. Hep sorun, hep çatışma, hep problem, hep müslüman kanı, hep zillet. Bazen mezar taşıma "İslam dünyasını dert edinerek mutsuz bir şekilde öldü." diye yazdırmak geçiyor içimden. Ne kadar zavallıyız, bir bakın, müminler birbirlerini doğramakla meşgul ve içlerinden bir kişinin bile aklına bir İslam ülkesine sığınmak gelmiyor. Herkes yönünü, kötülediğimiz batıya çevirmiş durumda. O zaman çözüm ne? Bunu sorduğumda, hepimiz cevap vermeye, ilacı sunmaya da hazırız. Yani bir o kadar da ukalayız.

    Enbiya Yıldırım
  • Kimya 

    İslam dünyası kimya çalışmaları daha önce Hellenistik Çağ’da İskenderiye’de yapılmış olan simya çalışmalarından yoğun bir biçimde etkilenmiştir Simyagerler tarih boyunca kurşun bakır gibi daha az kıymetli metalleri altın gümüş gibi metallere dönüştürmek istemişlerdirkimya çalışmaları genellikle bu doğrultuda sürmüştür

    Simyagerler, yeryüzündeki metallerle gökyüzündeki gezegenler arasında da ilişki kurmuşlardırörneğin altın güneşle ay ise ayla eşleştirilmiştir

    İslam dünyasında simyayı benimseyenler ve benimsemeyenler arasında süregelen tartışmaların kimyanın gelişmesi üzerinde çok önemli etkiler yarattığı görülmektedirbu tartışmalar sırasında taraflar görüşlerinin doğruluğunu kanıtlamak için çok sayıda deney yapmış ve bu yolla deneysel bilginin artmasında önemli bir rol oynamıştır