Kasım b. Abdirrahmân naklediyor: Muhammed bir müfreze gönderdi. Askerler bir adamı yakalamak isteyince adam ağaca çıktı. Bunun üzerine onlar da ağacı yaktılar. Muhammed’e gelip olayı kendisine anlattıklarında, Muhammed’in yüzünün rengi değişti ve: "Ben Allah'ın azabıyla azab etmek için gönderilmedim. Ben boyunları vurmak, birliği sağlamlaştırmak için gönderildim” buyurdu. (İbn Ebi şeybe-Musannef-Hadis No:33817)
Askerler bir adamı yakalamak için harekete geçiyor. Adam can havliyle bir ağaca tırmanıyor. Onlar da merhametsizce ağacı ateşe veriyorlar ve adamı ağaçla birlikte diri diri yakıyorlar. Bu, yavaş yavaş, acı içinde yanarak ölmek demek: ciğerleri dumanla doluyor, eti kavruluyor, kemikleri çıtırdıyor. Tam bir işkence, tam bir vahşet.
Burada asıl skandal Muhammed’in tepkisi! Muhammed’in tepkisi ne oluyor?
“Merhamet edin, adamı öldürmeyin” demiyor.
“Kim size can alma hakkı verdi?” diye öfkelenmiyor.
“Bu vahşeti nasıl yaparsınız?” diye lanetlemiyor.
Muhammed, adamın yakılmasına itiraz ederken, adamın öldürülmesine değil! O, “Ateşle cezalandırmak sadece benim tanrım Allah’a mahsustur” diyor. Yani “Bu işi Allah cehennemde yapıyor, siz yapmayın. Ben zaten onun boynunu vuracaktım” mesajı veriyor.
Yani sistem, korku üzerine kuruludur. Korkuyla yönetilen bir toplumda ise gerçek refah olmaz, kalıcı huzur olmaz, samimi barış olmaz. İnsanlar ya korkudan susar ya da korkudan birbirini ezer. Bu nedenle, bu anlayışla Müslümanların huzur ve kardeşlik içinde yaşaması mümkün değildir. Temelinde şiddet ve tehdit olan bir din, ancak korku ve boyun eğmeyle ayakta durabilir. Ancak nereye kadar?