Gülmeyi bilmem ben. Birkaç kez denediysem de gülmeyi hiçbir zaman beceremedim. Gülmeyi öğrenmek çok zor ya da daha doğrusu bu yaradılış aykırılığına karşı içimde taşıdığım tiksinti duygusunun, kişiliğimin en önemli niteliğini oluşturduğunu sanıyorum.
Yaşamı bir yara gibi karşıladım ve intiharın yarayı iyileştirmesini yasakladım. İsterim ki sonsuzluğunun her anında bu açık çatlağı görsün Yaratıcı. Ona verdiğim cezadır bu.
Bana benzeyen bir insan arıyordum ama bulamıyordum. Bütün köşe bucaklarını arayıp taradım yeryüzünün: boşunaydı direnmem. Yalnız kalamıyordum bununla birlikte. Kişiliğimi onayan biri olmalıydı; benim gibi düşünen biri olmalıydı.
Kendisine yalnızlığı neden eş seçtiği sorulacak olsa, gözlerini gökyüzüne doğru kaldırır ve Esirgeyici'ye olan siteminin gözyaşlarını güçlükle tutar; ama yanıtlamaz gözkapaklarının karına sabah gülünün kızıllığını yayan bu düşüncesiz soruyu. Konuşma uzarsa kaygılanır, yaklaşan bir görünmez düşmanın varlığından kaçmaya çalışıyormuş gibi gözleriyle ufkun dört bir yanını tarar, eliyle çabucak vedalaşıp uyanan utancının kanatları üzerinde uzaklaşır ve ormanda yitip gider.
-Ne düşünüyorsun, küçük?
+Gökyüzünü düşünüyorum.
-Ne gereği var gökyüzünü düşünmenin: yeryüzünü düşünmek yeter de artar bile. Daha yeni doğmuş olduğun halde yaşamaktan mı yoruldun?
+Hayır ama herkes gökyüzünü yeryüzüne yeğ tutar.
-Herkes öyle ama ben değil. Çünkü gökyüzünü de yeryüzü gibi Tanrı yarattığına göre, burada olduğu gibi orada da kötülükle karşılaşacaksın.