İsmet Döndü'ün Kapak Resmi

Geçmişin keşkeleri ve geleceğin endişeleri şu anımızı çalan iki hırsızdır. (Üstün Dökmen)

Eğitim
Eğitim, şahsiyet inşasıdır. Dolayısıyla eğitimde madde ve mânâ dengesi şarttır. Yani mâneviyattan mahrum şekilde tek taraflı verilen bir eğitim, noksandır. Zira tek kanatla uçmaya çalışan bir kuş, aç bir kedinin lokması oluverir. Böyle bir eğitimde öğrenilen bilgiler, gönül terazisinden mahrum kaldığından, sahibini felâkete sürükler. Nitekim kişi hâkim olur, lâkin adâleti gözetmez, menfaatini düşünür. Doktor olur, merhameti unutur, cellat kesilir…

http://www.osmannuritopbas.com/...an-hikmetler-13.html

İsmet Döndü, bir alıntı ekledi.
20 saat önce · Kitabı okuyor

Bu Devlet mi İstilacı?
Filistin Müftüsü Emin el-Hüseyni anlatıyor: Osmanlı Devleti; adil, insaflı ve kanatları altında barınan milletlere karşı çok cömert ve hürriyet verici bir devletti. Fakat onu yıkmak, böylece İslam diyarlarını işgal edip sömürmek isteyen İngiliz, Fransız, Rus ve diğer düşmanlar, kendi kültürlerinin tesiri altında kalan Müslüman aydınlara bunun zıddını telkin ediyorlardı. Bir keresinde, devletlerarası kongrelerden birinde idik. Bir Cezayirli ile bir Tunusluyu konuşurlarken gördüm. Fransızca konuşuyorlardı. Kendilerine şöyle latife ettim: ‘Yahu ben yanınızda Filistin müftüsüyüm; sizler iki Arap’sınız, toplantımız Arap devletlerinin meselelerini görüşme toplantısı; ama sizler Fransızca konuşuyorsunuz. Bu nasıl iş?’ ‘Hocam mazur görün.’ dediler. ‘Bizim kültürümüz Fransızcadır. Arapça avam lisanını konuşabiliyoruz. Fakat derin mevzuları ifadeye Arapçamız kâfi gelmiyor. Fransızca konuşmaya mecbur oluyoruz. Böyle yetişmişiz…’ ‘Fransa, sizin ülkelerinizde ne kadar kaldı?’ ‘Yüz sene kadar…’ ‘Peki, Osmanlılar kaç sene kaldı?’ ‘Dört yüz seneden fazla…’ ‘Acaba sizin dedeleriniz, babalarınız, sizin böyle Fransızca bildiğiniz gibi Türkçe bilirler miydi?’ ‘Hayır…’ Onlar böyle cevap verince, ben de artık fırsatı kaçırmadım, ‘Yahu adamlar yüz senede size anadilinizi unutturmuş. Kendi lisanıyla konuşmaya mecbur hale getirmiş de, Osmanlı dört yüz senede sizi kendi dilini konuşmaya mecbur etmemiş. Üstelik kendi gençlerine Arapça öğretip sizin beldelerinize vali, kaymakam, kadı diye göndermiş. Bu devlet mi istilacı?’ dedim.

Arzın Kapısı Kudüs - Mescid-i Aksa, Talha Uğurluel (Sayfa 141 - Timaş)Arzın Kapısı Kudüs - Mescid-i Aksa, Talha Uğurluel (Sayfa 141 - Timaş)

Şeyh Edebali Hazretleri’nin Osman Gâzî’ye tavsiyelerinden biri şöyledir:

“Geçmişini bilmeyen, geleceğini de bilemez. Geçmişini iyi bil ki, geleceğe sağlam basasın! Nereden geldiğini unutma ki, nereye gideceğini iyi bilesin!..”

Lokman Hakîm şöyle der:

“Evlâdım! Üç şey, üç şeyle bilinir: Hilim, gazap ânında; cesaret, harp meydanında; kardeşlik ise, ihtiyaç ânında.”

Kadere îman ve Allâh’a tevekkül eden bir müslümana, korkaklık ve zillet aslâ yakışmaz. Müslümana yakışan, tedbiri elden bırakmamak kaydıyla; cesaret, yiğitlik ve metânettir.

Korkaklık, canını gereğinden fazla severek bir kısım ilâhî emirleri îfâdan kaçınmaktır. Meselâ karşılığında Cennet vaad edilmiş bir kahramanlık olan Allah yolunda cihâdı terk etmek; korkaklıktır. Tebliğde bulunmak, iyiliği tavsiye edip kötülükten sakındırmak emredilmişken, fânî hayatın gel-geç sevdâlarıyla oyalanmaya dalıp gönülleri İslâm ile buluşturmaktan geri durmak; korkaklıktır. Mazlumların, hisli yürekleri yakan sessiz feryatlarına kulak tıkamak ve onları görmezden gelmek; korkaklıktır.

http://www.osmannuritopbas.com/...an-hikmetler-16.html

İnsanoğlu, elinde bol bol mevcut olduğunu zannettiği hazine değerindeki nice nîmetlerin çoğu kere farkında olmaz; onları gâfilce ziyan eder. Bu hazinelerin başında da hiç şüphesiz ki nefes nefes ömürleri eriten “zaman” gelmektedir. Ne hikmettir ki, elden kaçınca bir daha geri gelmeyeceğini bildiği hâlde, insanın en çok israf ettiği nîmet, zamandır. Tıpkı hadîs-i şerîfte buyurulduğu gibi:

“İki şey vardır ki onlar hakkında insanların çoğu aldanış içerisindedir. Bunlar; sıhhat ve boş vakittir.” (Buhârî, Rikāk, 1)

Günümüzde oyunlar da bu zaman isrâfının temel sebepleri arasına girmiş bulunmaktadır. Hattâ yavrularımız vaktin nasıl geçtiğini anlamadan saatlerce bilgisayar veya tablet karşısında zaman kaybetmektedirler.

Hâlbuki zaman öyle bir kıymettir ki onun değerine dikkat çekmek üzere Cenâb-ı Hak Asr Sûresi’nde; “Zamana yemin olsun!” buyurmaktadır. Nitekim her şeyi satın almak, değiştirmek, borç alıp, borç vermek mümkündür. Fakat zamanı asla!.. Çünkü zaman, herkes için mahduttur. Ömür, insana Allâh’ın bir defalığına lûtfettiği son derece kıymetli bir imtihan saatidir. O saat, eldeyken fırsattır. Elden çıkınca ise, ancak nedâmettir. İnsan, bütün yapacaklarını ancak o saatin içinde yapabilir. O saat kaçınca en mâhir ustaların bile elleri tutulur artık. Gözler, sadece o saat içinde görür. O saat geçince, her yan kapkara kesilir. Kalpler, o saat içinde çalışır. O saat bitince elektriği kesilmiş bir makine gibi donup kalır. Vücutta bütün âzâ donar, insan sanki etten bir kalıba döner. Dolayısıyla imtihan saatini faydasız meşgalelerle ziyan etmekten sakınmak zarurîdir.

***

Velhâsıl insan, oyun ve eğlence için değil; mânen yücelerek Hakk’a vâsıl olmak için yaratılmıştır. O hâlde bereketli bir ibadet ömrü yaşayıp eldeki en kıymetli sermâye olan ömrü ebedî saâdete vesîle kılmak gerekir.

Cenâb-ı Hak bizlere, vaktin kıymetini bilenlerden ve ömür nîmetini rızâsı istikâmetinde kullananlardan olabilmeyi lûtf u keremiyle ihsân eylesin…

http://www.osmannuritopbas.com/...an-hikmetler-17.html

Namaz
Namazdan uzaklaşmak, Cehennem’e yaklaşmaktır. Nitekim âyet-i kerîmelerde şöyle buyrulmaktadır:

“(Cennet’tekiler, günahkârlara:) «–Sizi şu yakıcı ateşe sokan nedir?» diye uzaktan uzağa (hayret ve dehşetle) sorarlar. Onlar şöyle cevap verirler:

«–Biz namaz kılanlardan değildik, (Namaz, dînin direğidir.)

–Yoksulu doyurmuyorduk, (Merhamet bir müslümanın en fârik vasfıdır.)

–(Bâtıla) dalanlarla birlikte dalıyorduk, (Bugün televizyon, internet, moda vs. insanı gaflete götüren en büyük müessirlerdir.)

–Cezâ gününü de yalan sayıyorduk. (Âhiret endişesi taşımayan bir gönül, Hak’tan uzaklaşarak günâha meyleder. Daldığı her günah da, o gönlü karanlık bir zindana döndürür.)

Sonunda bize ölüm geldi çattı.»” (el-Müddessir, 42-47)

Namaz
İnsan, ilâhî azamet ve kudret akışlarının sayısız nakşı ile donatılmış bu âlemde ilâhî sanatın zirvesi olarak yaratılmış, bu yaratılışın şükrânesi ve “Hakk’a vuslat”ın temini için de ibadetlerle mükellef kılınmıştır.

İbadetler, insanoğlunu ölüm ötesinin kaygı ve endişelerinden âzâd edebilecek en müessir şifâ, huzur ve tesellî kaynağıdır. Gönüldeki rûhâniyetin artmasına bir vesiledir. Kulun ezelde Rabbine verdiği söze sâdık kaldığını gösteren bir vefâ nişânesidir.

Bu ibadetler arasında namazın ise çok ayrı bir yeri vardır. Zira namaz dînin direği, mü’minin mîrâcıdır. Cenâb-ı Hak, kulunu dostluğuna dâvet ederek şöyle buyurur:

“…Secde et ve yaklaş!” (el-Alak, 19)

http://www.osmannuritopbas.com/...an-hikmetler-18.html

Dînî mevzûlarda cehâlet, pek korkunç bir karanlıktır. Zira kişi bilmediğinin düşmanı olur. Dinden uzaklaşmak, mânevî ve ahlâkî duygulardan mahrûmiyete sebebiyet verir ve vicdan ufkunu daraltır. Kitap ve Sünnet’in hikmet ve hakîkatlerinden, hak ve bâtılı ayırt etmeyi temin eden îman firâsetinden mahrum eder. İnsana Rabbinin lûtfettiği cevherleri kaybettirip kişiyi âdeta et ve kemik doldurulmuş değersiz bir deri torbasına, yani bir nevî “canlı cenâze”ye döndürür.

Şâir Mehmed Âkif bu hakîkati ne güzel ifâde etmiştir:

Îmandır o cevher ki, ilâhî, ne büyüktür,

Îmansız olan paslı yürek sînede yüktür…

Osman Nuri Topbaş