• Ey zavallı milletim dinle! Şu anda, hepimiz burada seni kurtarmak için toplanmış bulunuyoruz. Çünkü ey milletim, senin hakkında, az gelişmiştir, geri kalmıştır gibi söylentiler dolaşıyor. Ey sevgili milletim! Neden böyle yapıyorsun? Neden az gelişiyorsun? Niçin bizden geri kalıyorsun? Bizler bu kadar çok gelişirken geri kaldığın için hiç utanmıyor musun? Hiç düşünmüyor musun ki, sen neden geri kalıyorsun diye durmadan düşünmek yüzünden, biz de istediğimiz kadar ilerleyemiyoruz. Bu milletin hali ne olacak diye hayatı kendimize zehir ediyoruz. Fakir fukaranın hayatını anlatan zengin yazarlarımıza gece kulüplerinde içtikleri viskileri zehir oluyor. Zengin takımının hayatını gözlerimizin önüne sermeye çalışan meteliksiz yazarlarımız da alsında şu fakir milleti düşündükleri için, küçük meyhanelerinde ağız tadıyla içemiyorlar. Ey şu fakir milletim! Aslında seni anlatamıyoruz. Sefil ruhlarımızın korkak karanlığını anlatıyoruz. İşte onun için sana yanaşamıyoruz. Senin yanında bir sığıntı gibi yaşıyoruz. Hiç utanmıyor muyuz? Hiç utanmıyoruz.
    Oğuz Atay
    Sayfa 51 - İletişim Yayınları
  • İşte insanlar böyle.İyi konuşanların peşine düşer, birbirini tanımadan, birbirini tahlil etmeden ve daha iyi olmaya çalışmadan hergün bir heykel misali bir arada bulunurlar.''
  • Her şey ölü, her yerde ölüler var. İnsanlar yeryüzünde yalnız, çevrelerinde ölüm sessizliği; bizim dünyamız bu işte... “İnsanlar, birbirinizi seviniz!” Bunu kim söylemiş, kim bize böyle bir vasiyet bırakmış?
  • İşte böyle;
    O kahkahalarla ağlarken, dayanamadım bende.
    Hıçkıra hıçkıra güldüm.

    •Dêrsîm
  • "bir roman yazmaya başladığım o gece için...

    yalnız bırakma beni bu paragrafın başında
    bu boşluğu bir masal doldurmaz
    kanalizasyondan fırlar bir cadı,
    başını engizisyona çarpar.
    ölürüz belki ikimiz de ucuz bir aşk romanının sonunda.
    patlamış mısıra benzerdi senin mısraların
    ısınır ve patlardı
    beyaz çiçekler açardın sonunda
    bahar dallarının hatırına beni anla.

    küçük bir tırtıl gibi büzüştüm yatağımda
    hep böyle uyudum yıllarca
    sanırdım,
    bir gün doğuracak beni bu yatak
    son ve o en büyük sancıyla
    sanırdım
    tanrı bırakmış beni kocaman parmağıyla
    bu yumuşak çiçeğin ortasına
    içimde bir kedi durmadan oynardı
    parmak kızın dna sarmalıyla
    alice’den çalıntı gözyaşlarım
    çiğ taneleri olurdu sabahları yastığımda.
    ömrüm geçti bir çiçeğe benzemekle
    hangi hayat süslendi senin için bu kadar.
    su getirdim perilerine küçücük avuçlarımla
    beni anla.

    kurşun kalemin hatırına beni anla
    razıyım uçsun bu şiir silgi tozlarının kanatlarında.
    toprağın seviyesine ineceğim
    anlamalı beni mezarım da
    bir uyağa takıldım, düşmeye razıyım
    artık beni anla.

    annemin bir şiir defteri vardı
    yaprakları gitgide sarardı
    hep sararan bir şey olarak kalmışsın aklımda.
    sanırdım
    bu dünya karaciğerinden hastadır
    sanırdım
    boyama sarışın bir kadındır zaman
    hep hayatını anlatır.
    eski bir şiirsin sen, unutulursun, unutma
    dekolten fazla kaçmasın aman,
    ayıplarlar sonra anadolu yakanı kapa
    konuşma, konuşmak istemezsen
    ben konuşurum tavanda koşuşan ışıklarla
    hep aynı şeyi söylerim
    beni anla.

    yeni bir şarkıya başla
    hem şarkı dediğin şarttır yaşamaya
    şarka gittin geldim ardından
    hatırla orada fıskiyesi dönen havuzlar vardı.
    kalabalık avlular, yüksek duvarlar
    başımız döndüydü hatırla
    sürmeleri ne karaydı kadınların
    herkesi bir yere sürer ya dünya
    gözlerine sürülmüştü orda kadınlar.
    belki sen yoktun orda
    güller vardı.
    ben bir şair olarak güllerden bıkmamıştım daha,
    ba ‘su ba’del mevt
    hayata daha çok vardı
    beni anla.
    hatırla tavus kuşları vardı
    aşık olunca kanatlarından mavi güneşler doğardı.
    ben doğmamıştım daha hatırla.
    bir teleğini senin için saklamıştım
    bak, işte burada.
    susan kadınlar vardı
    ben susamamıştım
    ama herkes içmişti.
    belki de sen yoktun orada.

    aklımın taş kaldırımlarında dolaşırdı adamlar
    ayak seslerini dinlerdim
    perdem aralıktı, ışığım açık
    nedendir diyordum durmadan
    insanın derisine bu kadar güzel bir resim çizmiş allah
    sanırdım
    allah olmasa çöpten adamlar gibi yakışıksız çıkardık
    fotoğraflarda.
    ağlamıştık
    boyalarımız aktıkça ferahlamıştık hatırla
    gözyaşlarımız siyahtı
    sanırdım
    yanağımın sıcağına göç ediyor kırlangıçlar
    beni anla.
    geçti ömrüm iklimden iklime
    yuva yaptım kaç paket cigaranın bacasında
    yorgunum, kahvem çamur gibi
    batmaya da razıyım, artık beni anla
    yeter ki sen beni
    hiç yazamayacağım bir romanın kollarına atma."
  • Uzak İhtimal ve Yozgat Blues, her iki filmi de beğenmiştim. Yönetmen hakkında biraz bilgim vardı. Filmlerde gezinen hüznün kaynağının senaryodan kaynaklandığını elbette biliyordum. Her iki filmde de yoğun bir tevazu vardı. Hatta Uzak İhtimal bittiğinde, içimi yoğun bir Amor Fati duygusunun kapladığını hissetmiştim. Kitap incelerken nedir bu ihtiyar? E canım, T.T’nin filmlerle bağını bildiğim için, elbette böyle bir link oluştu.

    Sevgili Osman Y. çok sever TT’yi. Hastasıdır. Eyüp’de buluştuğumuzda bir poşet kitabını hediye etti sağ olsun. Daha evvel okumadığım bir yazardı. Okudum, bu kitaba inceleme yazmaya karar verdim.

    Bitirdiğimde kitabı, ne okudum diye düşündüm. Öyle ya, insan tanımını yapmak ister muhatap olduğu her şeyin. Bir kurmaca mı? Değil. Yani ne bir roman ne de bir öykü. Anlatı olduğunu düşündüm. Fakat bir süreklilik ister anlatı. Çamaşır ipi ve ipe dizili sarkan onlarca giysi gibi. Giysiler var evet, ya ip, işte süreklilik veren o ip ne?

    İpi buldum sonunda. Bir radyo programı yapmış TT kitap boyunca. Süreklilik buydu işte.

    Hatta, “Gri pantolonu ve lacivert ceketi iki beden büyük aldığımız saatlerdi…” Bu başlığı okuduğumda bedenine uyanı alanlarla bir kıyas var gibi hissettim. Anlamsız buldum nedense. Buradan sıkı bir arabesk parça bile çıkmaz be TT dedim. Bir on sene öncesinde anlattığının, yamalı pantolonlar moda olmadığı halde vardı. Yama yapmayanları döverdi örtmenler.

    Yeter ki ihtiyaç duy. Hele bir de nefret etmek istersen, ayıpsın, bir toplumda kimler yok ki, hangi soyutlama düzeyinden bakarsan bak çoktur onlardan. Cinsellikten mi baktın, var. İbneler var. Siyasi duruştan mı baktın, var. Dindar cahiller var. Ekonomik durumundan mı, var. Liberal kırçlar. İnanç durumundan mı, var. Allahsız tosbağalar var. İsterse insan, çok ama çok öteki yaratabilir. Ve nefret edebilir. Çünkü nefretin bedeli yoktur. Ama basit duygudur nefret be. Mide bulandırıcı. Sümük gibi.

    “Ben bir iç tehdidim doktor, dış ülke parmağıyım, birlik ve beraberliğe en çok ihtiyacınız olduğu dönemde ortaya çıkan belayım, fitneyim.“ Böyle yazmış TT. Sayın TT, böyle demişsiniz ya, çok güldüm. Aslında acı acı güldüm. Devlet tam da böyle yapardı. En çok da mütedeyyinlere. Aşağılık bir hileydi yaptığı. Ben bunun farkına erken varanlardanım. Belki de yaşımdan. Ve bu cümleler benim midemi bulandırırdı. Aynı şeyleri Tayyip söylemeye başladı ya, ah aklımdan ölümüm geçer.

    Moskova'dan selamlar Tarık bey. Bir an aklımdan bunlar geçti. Yazmak istedim yazara. Vurmak istedim. O kadar derim de, hala analojiden medet umarım ya, tü benim suratıma.

    Sanki Kemal Sayar psikolojik sınırları çizmiş, TT anlatmış. Çoğu yerinde böyle hissettim anekdotların. TT felsefe okumuş. Psikoloji yazmış ama.

    Senaryoları gibi değil kitapları. Çok şeye uzanmış, her uzandığının aşağı yukarı bir karşılığını bulmuş mahallesinde. Mahalle kifayetsiz kalınca radyodan bulmuş.

    Mütedeyyin, dindar demek. Ben ilk kelimeyi daha çok severim. Dinin benim içimdeki çağrışımıdır. Gördüğümden farklıdır biraz. Empresiyonistimdir bu konuda. Hoşuma gider benim. Camileri, hazireleri, ezan sesiyle uyanmayı çok severim. Çünkü ben bir muhafazakârım. Ateistim ama.

    Muhafazakarlık=dindarlık diye yazmazlar mı, çok sinirlenirim. Cahillik işte.

    Muhafazakarlık neden dindarlık olsun arkadaş? Alakası yok. Dinsiz bir insan muhafazakâr olamaz mı yani? Olur. Aha da benim örneği. Muhafazakarlık ve din, belki aynı mahallenin çocukları ama illa da kardeştir diyemeyiz.

    TT mütedeyyin ama pek de muhafazakâr gibi gelmedi bana. Eric Clapton’dan “Tears in Haven” çalıyor programında. You see what I mean? Gerçi bu şarkının hikayesi çok yıkıcıdır.

    Türkçeye çevirecek vaktim olmadı. Aslında gücüm de. Belki bir hayır sahibi çevirir bilmeyenler için. Şöyle karar vermiş E.Clapton şarkıyı yapmaya.

    Clapton said to me, 'I want to write a song about my boy.' Eric had the first verse of the song written, which, to me, is all the song, but he wanted me to write the rest of the verse lines and the release ('Time can bring you down, time can bend your knees...'), even though I told him that it was so personal he should write everything himself. He told me that he had admired the work I did with Steve Winwood and finally there was nothing else but to do as he requested, despite the sensitivity of the subject. This is a song so personal and so sad that it is unique in my experience of writing songs.

    Yıkıcı dediğim bu işte. Gözleri kızarıyor insanın. :(((

    Bir anekdotundan sonra Üstü Kalsın, demiş. Bunu Cemil Kavukçu’ya bir gönderme aldım ben. Hoştu.

    Kazım Kartal üstünden Yeşilçam göndermesine eyvallah dedim.

    Üçüncü sayfa haberleri he mi? Olsun bari. Üçüncü sayfa haberleri o memleketin en hakikatli resmidir. Bende de.

    TT bu eserinde insancıkların yüreğine dokunmayı denemiş. Bir kurmaca tadı almazsanız da, yüreğinize dokunan antagonist bir yazarın kalemini kesin hissedersiniz. Ama anlamaya çalışmanız lazım illaki. Siyaseti yelek yapmanız, yeleği de çıkarmanız gerek. Çünkü TT buna gayret etmiş çok. Bilge Karasu epigrafisini okurken bunu hissediyorsunuz. Sıfır ön yargıya ulaşmalıyız okur dostlarım. Sıfır.

    Sizin gibi düşünmeyenler, eğer ellerinde silah yoksa, asla düşman değildir. Anlamaya çalışın söylediklerini. İnanın daha zengin olacaksınız. Paranız artmayacak ama :))))
  • Ben işte böyle buldum özgürlüğümü,
    Hem özgürlüğümü buldum,
    Hem de güvenliğimi,
    Deliliğimde;
    Yalnız olma özgürlüğümü,
    Biricik olma özgürlüğümü,
    Ve tanımlanıp, çözümlenip,
    Anlaşılır olmaya karşı da güvenliğimi...
    Çünkü, bakın, bizi çözümleyenler,
    Bizi tanımlayanlar,
    Bizi anlaşılır kılanlar
    Ve buna bizi de inandıranlar
    Tutsak almış olurlar
    Bir yanımızla bizi.