• Dolayısıyla işçi çalışarak varlığını kanıtlamış olmaz, tersine kendisini yadsımış olur, zira varlığının bir bölümünü ona aktardığı için, kendisinden bir parçaya dönüşmüş olan ürünü artık ona ait değildir, bu etkinlikte varlığının bu bölümünü istemeyerek başkalarına terk etmiştir.
  • İstemeyerek duygularına maske takanlar vardı... İçi kan ağlarken gülenler..
  • Gece daha iyi görüyorum hayatımı , yalnizligimi , statumu , insan iliskilerimi , kısacası günün karmaşasında isteyerek yada istemeyerek girdiğim rolleri , emrivaki dostlukları say say bitmiyor .
    İnsan herşey oluyor da bir kendi olamiyo (!)
  • LÂFLA PEYNİR GEMİSİ YÜRÜTMEK



    Ziya Paşa'nın " Âyînesi iştir kişinin lâfa bakılmaz" diye bir bercestesi vardır. "Lâfla peynir gemisi yürümez!" sözü, halk arasındaki aşağı yukarı bunu karşılar. Rivayete göre bir zamanlar İstanbul'da, Edirneli Aksi Yusuf adında bir peynir tüccarı var imiş. Madrabaz ve cimri birisi olup Trakya'dan getirttiği peynirleri İstanbul'da satar, artanını da deniz yoluyla İzmir'e gönderirmiş. İzmir'de peynir fiyatları yükseldikçe elinde ne kadar mal var ise gemilere yükletir ama navlunu peşin vermek istemeyerek, kaptanları yalanlarıyla oyalar durur, "Hele peynirler sağ salim varsın, istediğin parayı fazla fazla veririm," diye vaatlerde bulunurmuş. Birkaç kez aldanan tüccar gemi kaptanlarından birisi, yine İzmir'e doğru yola çıkmak üzere iken diklenmiş:

    — Efendi, tayfalarıma para ödeyeceğim. Geminin kalkması için masarifim var. Navlunu peşin ödemezsen Sarayburnu'nu bile dönmem.

    Aksi Yusuf her zamanki gibi,

    — Hele peynirler salimen varsın... demeye başlar başlamaz gemici:

    — Efendi, lâfla peynir gemisi yürümez. Buna kömür lâzım, yağ lâzım.

    Aksi Yusuf parayı ödemiş. O gün akşama kadar şu bir tek cümleyi sayıklayıp durmuş:

    — Lâfla peynir gemisi yürümez ha!?..
  • -SOPOİLER İÇERİR!- Hem de çok içerir!

    Kimsesiz koca bebek Lennie. Kocaman çok güçlü bir bedene ve bir çocuk aklına aynı anda sahip olunca işler hiçte iyiye gitmiyormuş. Gözüne hoş gelen her şeye dokunmaman gerkiyormuş Lennie. Dokunmayı sana öğretmemişler ki. Sana hiç bir şey öğretmemişler ki Lennie. Hep seninle saf olduğun için dalga geçmişler. Ama senin yüreğin o kadar lekesiz ki dalga geçmek nedir onu bile bilmiyorsundur. Sen sadece sevmek istemiştin. Sadece okşamak. Bir fareyi, bir köpeği en en çok da tavşanları tabii. Ama sen onları sevince onlar ölüyorlardı Lennie. Ölünce onları sevemezsin. Biliyorum sen onları öldürmek falan istemiyordun. Bu aklından bile geçmezdi eminim bundan. Ama Lennie sana bir şey söyleyeyim mi? Senin ne yapmak istediğine bakmaz insanlar, onlar sonuçlarla ilgilenir. Niyetin iyi bile olsa sonuç kötüyse sen de kötü olursun. Sonuçları niyetlere bulaştırmayı insanlar çok severler.
    Ve sen sadece bunu öğrenmişsindir. Sadece iyi niyetin kötü bir şeyle sonuçlanınca kaçmayı ya da o kötü şeyleri saklamayı. Ama Lennie bunu bile beceremezsin ki sen. Oyun düzen bilmezsin. Kendini suçlu hissedersen bunu saklayamazsın ki. Zaten George hemen anlardı. Hemen sana ne yaptığını sorardı. Ama sen anlamamazlıktan gelirdin. Ama onu asla kandıramazdın. Çünkü haytında kötülük yapabilecek potansiyeldeki bir insanı lekesiz bir yürek kandıramaz Lennie.
    Ama biliyor musun Lennie. Hani George sana hep kızgın oluyor ya, işte o zaman ben onun da çok yorulduğunu düşünüyorum. Sürekli senin arkanı toplardı hatta seni kollardı. Onu biraz yormuştun Lennie. Bunu kabul edelim. Ama sevgi yorulmaz Lennie. Yorulacağı yerde güçlenir. Sen sevmeyi biliyordun Lennie. Çok iyi biliyordun. Ama George senin çok çok sevdiğin dostun, minnet ve saygı duyduğun dostun seni senin onu sevdiğin kadar sevemezdi Lennie. Hem sevseydi 'başımıza bela açarsan tavşanlara senin bakmana izin vermem' demezdi Lennie. Seni hayallerinle tehdit etmezdi.
    İşte Lennie onlar seni anlayamadılar Seni en iyi anladığını düşündüğün George bile. Keşke George 'Tanrım yalnız olsaydım ne kadar rahat bir hayatım olurdu benim. Bir iş bulur başımı belaya sokmadan yaşar giderdim.' Dediğinde onu yalnız bıraksaydın Lennie. Hani şu tepelere gidip bir mağara bulurum demiştin. Üstüne ketçap döküp yiyebileceğin yiyecekler de bulamayacağını biliyordun orda. Yine de gitmek istemiştin.Ama George gitmeni istemedi. O da seni yalnız bırakmak istemedi. Sen de gitmedin. Belki de gidemedin. Sahi Lennie sen gitmek nedir biliyor muydun? Belki biliyordun. Ama bunu George için yapmadın. Senin onun için her şeyi yapacağını biliyorum Lennie. Ama George senin gibi düşünmüyordu. Hayalleriniz bile farklı değil miydi Lennie. Beraber kurdunuz belki ama farklıydı işte. Senin hayalin hayali çiftliğinizdeki tavşanları sevmekti. Onunkiyse o çiftliğe sahip olmaktı. Sahip olmak isteği tehlikeli bir duygudur Lennie. Senin sevmek istediğin şeyleri öldürmen gibi bir şey. Ama senin gibi istemeyerek değil, isteyerek. Bunu önceden planlayarak. Lennie bu dünyada yaşayabilmek için fazla iyiydin. Ama şunu da unutma Lennie, İyiler Ölmez.
  • İzmir o gün yeni bir tarihe uyanıyordu. Ordu, Mustafa Kemal’den doğrudan
    aldığı emir ile adeta İzmir'e akmaktaydı.

    İkinci Süvari Tümen Komutanı Yarbay Zeki (Tümgeneral Zeki Soydemir), öncü olarak Birinci Süvari Alayı'nı görevlendirdi.
    Öncü olma görevi de İkinci Tümen, Dördüncü Alay Komutan Yardımcısı Yüzbaşı Şerafeddin Bey'e verildi.
    Yüzbaşı arkadaşları arasında
    daha çok “şeref” diye anılırdı.
    Bu emiri alan Yüzbaşı Şerafeddin Bey ve askerleri adeta uçarcasına, anlatılmaz
    bir hızla mesafeleri aşıyor, İzmir'e doğru düşmanı denize dökmek için koşuyordu.

    Kaçan düşman köyleri, kasabaları yakıyor, intikamını sivil halktan alıyordu.
    Adım başı rastladıkları yürekler acısı manzara, hızlarını büsbütün artırıyordu.

    9 Eylül sabahı saat 09.00'da
    Bornova'ya giren genç Yüzbaşı, Halkapınar'a doğru yürüdü.
    Bir Rum'a ait Tuzakoğlu Un Fabrikası önünde baskın kuşkusunu taşıyan yüzbaşı, birliğin önüne tüfekleriyle koşan
    8 er yerleştirdi. Kuşkuları doğru çıktı,
    bir anda müfreze fabrikadan ateş yağmuruna tutuldu.
    Burada 8 erin 3’ü şehit verildi.
    Olay yerinde yapılan tespitte şehit olan askerlerin başlarının İzmir'e dönük
    olduğu görüldü. Bu gelişmeye rağmen yürüyüşüne devam eden müfreze, yönünü Alsancak'a çevirdi, doludizgin, yalın kılıç
    80 kişilik kuvvetle şehre akmaya başladı.
    Müfrezesinin başında kente saat 10.30'da giren Yüzbaşı Şerafeddin, Kordon'a
    kurşun ve şarapnel yağmuru altında
    40 askerini kaybederek ulaştı.

    Süvariler, dörtnala Kordonboyu'ndan Pasaport İskelesi'ne geldiklerinde,
    bir Rum'un attığı bomba, Yüzbaşı Şerafeddin'in atının önünde patladı. Omzuna ve koluna şarapnel parçaları isabet eden yüzbaşı, can yoldaşı olan atının parçalanan bedenini istemeyerek orada bıraktı ve müfrezesinin kendisine temin ettiği yeni bir at ile yoluna
    devam etti. Hükümet Konağı'nın önündeyse Türkleri bu konağa kesin sokmama kararı almış olan ve yüzbaşı
    ile müfrezesini makineli tüfek ateşiyle karşılayan bir Yunan mangasıyla karşılandı. Yüzbaşı Şerafeddin'i,
    burada göğsüne isabet eden mermiler
    de durduramadı. Atından atlayarak inen Şerafeddin Bey, yerel halkın ve askerlerinin desteğiyle etkisiz hale getirilen
    Yunan mangasının önünden sıyrılarak,
    bir İzmirli gencin uzattığı Türk Bayrağı'nı alıp, göğsüne soktu ve sendeleyerek Hükümet Konağı'na yöneldi.
    Ama burada bir sürprizle karşılaşan yüzbaşı, kapının kilitli olduğunu gördü.

    Emir subayı Süvari Teğmeni Ali Rıza
    Beye bakarak kapının derhal vakit kaybedilmeden açılması talimatını verdi. Süvari Teğmeni Ali Rıza Bey duruma müdahale ederek yan kapının zincirini
    kırıp yolu açtı. Balkona çıktığında göğsündeki kanın bulaştığı bayrağı gözyaşları içinde göndere çeken
    Yüzbaşı Şerafeddin, o dakikaları,
    ''yaraları kim düşünür, ölsem ne gam. İzmir'i kurtarmıştık ya. Bu şerefin
    öncüleri biz olmuştuk ya'' diye anlatır.

    Hükümet Konağı'nın önünde toplanan halk, coşkun alkışlar arasında Türk subayı ve arkadaşlarını bağrına basarken,
    o gün akşam saatlerine kadar yabancı konsoloslarla görüşme görevi de bir yandan yaraları pansuman edilen
    Yüzbaşı Şerafeddin tarafından yerine getirildi. Bu arada Yüzbaşı Zeki komutasındaki süvari birliği Sarıkışla'ya, Üsteğmen Arif ve takım komutanı
    Celal Bey ile Yedeksubay Besim Efendi de Kadifekale'ye bayrağı çektiler.
    Bir kaç dakika içinde ise binanın üst katında görev tamamlandı.
    1919’un 15 Mayıs’ından bu yana yerinde şerefle dalgalanmayı bekleyen
    Türk Bayrağı göndere çekilmişti.
    Böylece İzmir'in işgaliyle başlanılan nokta, 3 yıl 3 ay 24 gün sonra 9 Eylül 1922
    günü konulmuş oldu.