• Soru: “Şehzade Mustafa’nın yedi yaşındaki oğlu Şehzade Mehmed’in ne suçu vardı ki, o da babası gibi katledildi?”

    Elcevap: Elbette bir suçu yoktu, zaten kimse de suç isnadında bulunmadı. Ancak istikbalini Mustafa Bey’in padişah olmasına endekslemiş bazı paşalar, beyler, ağalar,

    “Babasını padişah yapamadıksa oğlu Mehmed Bey’i yaparız, onu tahta çıkaralım” diye propagandaya başlamışlar, orduya nifak sokmuşlardı...

    Şehzade Mustafa’nın acısı kendi ikballerini arayanlar tarafından istismar ediliyor, söylentilerin etkisinde kalan asker ve halk intikam sevdasına kapılıyor, devleti yüreğinden vuracak bir kargaşaya zemin hazırlanıyordu.

    O umudu devletin selameti açısından mecburen yok ettiler.

    Diyeceksiniz ki; “Yedi yaşında bir çocuktan padişah mı olur?”

    Olur elbet! Nitekim daha sonra oldu. IV. Mehmed, yedi yaşındayken padişah yapıldı (8 Ağustos 1648). IV. Murad on bir yaşında, I. Ahmed on üç yaşında tahta çıktı. Fatih Sultan Mehmed ise ilk padişahlığında on iki yaşın içindeydi.
  • 240 syf.
    ·Beğendi·8/10
    Osmanlı Devletinin dağılma devrinde ortaya çıkan İlber Hoca'nın tabiriyle 17.yüzyılın en büyük mareşalidir.
    Yavuz Sultan Selim'e benzetilip Şarkın Sultanı denilmiştir.İç ve merkezi otoriteyi sağlamış,toplumda disiplini ve iç nizamı sağlamış,Revan ve Bağdat fatihi olmuş genç yaşına rağmen en önemlisi askeri bir eğitim almamasına ve sancağa atanmamasına rağmen büyük işler çıkarmış büyük saygı ile anılması gereken bir hükümdar olduğu kanaatindeyim.Böyle bir karakterin yaratılmasında annesi Kösem Mahpeyker Sultan'ın ve IV.Murad'ın yaşadıklarının da büyük etkisi olduğu açıktır.Kitapta özellikle seferler sırasında komutanlarla IV.Murad'ın konuşmalarını beğendim.
    Sert mizaçlı,büyük cüsseli ve iri yarı bir adam olan IV.Murad liyakata da çok önem vermiştir.Adeta klasik Dönem padişahlarından biridir. Kitabın sonunda resimlerde esere ayrı bir güzellik katmış, ilgisi olanların elbet okumaktan keyif alacaktır.
  • 256 syf.
    ·9 günde·9/10
    Son zamanlarda okuduğum en kapsamlı seyahatnamelerden biri. IV. Murad dönemi Türkiyesi ile ilgili hemen her şeyi seyahatnameden öğrenebiliyorsunuz. Ancak tabi ki bir yabancının gözünden yazıldığını unutmayalım. Fakat bu eserin kıymetini düşürmüyor. Bir yabancının gözünden dönemin siyasi, sosyal, ilim ve dini yapısını görebiliyoruz. Sadece savaşlara değil insanların sosyal tarihlerine de meraklı olan herkesin okuması gereken bir eser.
  • Sultan IV. Murad, bazen beraberinde bir merdiven taşıtır, buna çıkarak evlerin penceresinden içeri bakar ve ölüm cezasıyla yasaklanan tütünün içilip içilmediğini kontrol ederdi.
  • 17.yy Osmanlı’sının önemli ilim ve fikir adamlarından biri olan Katip Çelebi döneminin Sivasiler ve Kadızadeliler çekişmesinden illallah etmiş olacak ki Mizanü’l- Hakk’ı yazıp tartışmaları hall ü fasl etmek istemişti.
    Kadızadeliler ve Sivasiler meselesine kısaca değinmekte fayda görüyorum. Birgivi ekolünden gelen Kadızade IV. Murad dönemi vaizlerindedir. O, döneminin zahiri ekolünü temsil ederken, Halveti şeyhi olan Sivasi Mehmet Efenedi batın ilimleri ve ehl-i tarikliği temsil ediyordu. İki grup arasında önce fikri alanda başlayan tartışmalar sosyal ve dini hayatın yanında devletin ana kurumlarını da etkisi altına alacak şekilde genişledi.
    Kadızâde Mehmed Efendi ile Abdülmecid Sivâsî arasında vuku bulan tartışmaların konuları üç kategoride toplanabilir. 1. Tasavvufî düşünce ve uygulamalarla ilgili meseleler. Sûfîlerin semâ ve devranının câiz olup olmadığı, zikir ve mûsiki konuları. 2. Dinî inanışlar ve ibadetlerle ilgili meseleler. Aklî ilimleri (matematik, felsefe gibi) okumanın câiz olup olmadığı; Hızır’ın hayatta bulunup bulunmadığı; ezan, mevlid ve Kur’ân-ı Kerîm’in makamla okunmasının câiz olup olmadığı; Resûl-i Ekrem’in anne ve babasının imanla vefat edip etmediği; Firavun’un imanla ölüp ölmediği; Muhyiddin İbnü’l-Arabî’nin kâfir sayılıp sayılmayacağı; Hz. Hüseyin’in şehâdetine sebep olan Yezîd’e lânet edilip edilemeyeceği; Hz. Peygamber zamanından sonra ortaya çıkan bid‘atları terketmenin şart olup olmadığı; kabir ziyaretinin câiz olup olmadığı; Regaib, Berat ve Kadir gibi mübarek gecelerde cemaatle nâfile namaz kılınıp kılınamayacağı ve emir bi’l-ma‘rûf nehiy ani’l-münker konusu ilâ âhir. 3. İçtimaî ve siyasî hayatla ilgili meseleler. Tütün ve kahve gibi keyif verici maddelerin kullanılmasının haram olup olmadığı; rüşvet almanın mahiyeti ve hükmü, namazlardan sonra musâfahanın, inhinânın (el etek öpme, selâm verirken eğilme) câiz olup olmadığı.
    Kâtip Çelebi bahsi geçen tüm meseleleri tek tek ele alır ve ifrat ve tefritte bulunduğuna inandığı iki tarafı eleştirmekten geri durmaz. Bir tarafı mutaassıplıkla diğer tarafı zühd-i barid’le nitelendirir. Özellikle Aklı ilimlerin lüzumuna dair kaleme aldığı bölümde dönemin ulemasının ve medresenin bir portresini çizer. İlk dönemlerde önem verilen felsefi ilimlerin kendi döneminde ihmal edilmesinden müşteki olan çelebimiz kendini şöyle ifade eder: “Fatih Sultan Mehmed Han Medaris-i Semaniye’yi bina edip “usulüne uygun olarak yapılsın” diye vakfiyesine kayıt koydu. Haşiye-i Tecrid ve Şerh-i Mevakıf derslerini tayin etti. Sonra gelenler “Bu dersler felsefiyattır” diyerek kaldırdılar, yerine Hidaye ve Ekmel derslerinin oknmasını makul gördüler. Lakin sadece bunlarla iktifa etmek makul olmadığı için ne felsefiyat kaldı ne Hidaye ne de Ekmel!”
    Medrese’de yetişmemiş olan Katip Çelebi’nin özelde medrese ve buradan yetişen ulema hakkında genelde dönemi hakkında çizdiği portrenin vakıaya mutabakatı daha sonraları tartışmaya açılmıştır. Şerh-i Mevakıf gibi üst düzey kelam kitaplarının medrese müfredatından çıkarılmasıyla ilgili herhangi bir bilgi ne medrese kayıtlarında ne de Fatih külliyesi vakfiyesi kayıtlarında bulunmamaktadır. Katip Çelebi’nin verdiği bilginin genele teşmil edilemeyeceğini olsa olsa birkaç medrese ile sınırlı özel bir durum olduğunu buradan çıkarabiliriz.
    Toparlayacak olursak, Katip Çelebi yazmış olduğu Mizan’l-Hakk, Keşfü’z-Zünûn ve Tarihi cihannüma gibi eserlerle döneminin en önemli ilim ve fikir adamlarından biri olmuştur. Yazımıza konu edindiğimiz Mizanü’l-Hakk isimli eserinde dönemin ayyuka çıkmış çekişmelerine bir son vermek adına tüm tartışmalı problemleri inceleyip aşırılıktan uzak bir orta yol bulmaya çalışmış ve taraflara tavsiyelerini dile getirmiştir. Zihinlerdeki medrese-tekke, müderris-şeyh, molla-derviş dikotomilerinin daha sonraki dönemlerde de devam ettiğini göz önünde bulundurursak bu gayretin hakettiği neticeye tam olarak ulaşamadığını söyleyebiliriz. Bundaki en büyük etken şüphesiz çelebimizin eserinin yetersizliği değil taassup derecesinde taraftarlaşan kimselerin zaten okuyup eden kimseler olmayışıdır. Allah-u alem.
  • Türklerden kimileri yaşarlarken kafalarının üstünde bir tutam saçı uzamaya bırakırlar. Böylece kabirde sorgu sırasında meleğin bu saçtan tutarak sorgu yapmasına yardımcı olacağı düşünülür.
  • Hizmetkârlar beş sınıftan oluştuğu için bir o kadar da oda vardır. Birinci sınıf, en büyük sıfatıyla bilinir ve sıralamada en alttakilerdir. En genç hizmetkârlardan oluşurlar ve burada onlara çeşitli dilleri okuyup konuşmaları öğretilir. Onlar bu dünya için Türkçeyi, cennet için Arapçayı ve heretik bir milletin konuşmasından dolayı da Farsçayı cehennem için öğrenirler.